Yusuf Has Hacip ve Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre

TRT AVAZ, Türkistan Gündemi, 15.06.2013

Reklamlar

Medeniyetin Ordusu veya Ordunun Medeniyeti

Sait Başer, “MedeniyetinOrdusu veya Ordunun Medeniyeti” Uluslararası Askeri Tarih Komisyonu, Uluslararası Askeri Tarih Dergisi,  Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları No 87, Ankara 2007, s. 31-62

Türk ordusu ile medeniyeti arasındaki karşılıklı ilişkiler konusu kısa bir makalenin hacmini yüzlerce defa aşacak hacimdedir. Ancak yirmibeş-otuz sayfalık bir yazıda da farklı bir yaklaşımla ortaya konulabilir elbette. Bu güç işin epeyce alternatifi bulunabilecek olmakla beraber, biz Türklüğün mukadderatında çok belirleyici görevler yapan bir ana çizgiyi göstermeye çalışacağız.

Asker Sivil Birlikteliği

Yazının ilerleyen aşamalarında sergilenecek olmakla beraber, peşinen söyleyelim ki, bu ordu diğer toplumların ordu ve kültürlerinde karşımıza çıkan sivil-asker ayrımının yarattığı iki ayrı dünyadan görülmez. Tarihte Türk ordusu için, yarattığı ve içinde yaşattığı bir askerî kültür yanında, tâbî olduğu toplumsal ve sivil ayrı bir kültürün varlığı söz konusu değildir. Zira Türk tarihi son iki yüzyıl öncesine kadar bir askerî tarih niteliği ile de ele alınabilir. Türk toplumu, eldeki verilerin ışığında, tarihi boyunca asker-sivil ayrımının düşünülemediği, bütün fertleriyle asker sayılabilen bir toplumdur.1 Ordu halk, halk da ordu halinde idi 2

Sivil-asker ayrımı dünyanın diğer toplumlarında karakteristik bir genellik taşıyor. Bu tasnifin var olabilmesi, ilgili toplumlarda kurulmuş hayat düzenleriyle sıkı sıkıya ilişkilidir. Hayat düzeninden kasıt sosyo-ekonomik faaliyetin niteliğidir. Antik devirlerde karşımıza çıkan sosyo-ekonomik modeller çok da fazla değildir. Bunlar kendi içlerinde alt birimlere bölünebilseler de:

1- Tarım toplumları (tahıl tarımı, pirinç tarımı, bahçecilik, meyvecilik, ipekçilik… gibi),

2- Hayvancı toplumlar (büyükbaş hayvancılık yapanlar, deve yetiştirenler, domuz yetiştirenler, koyun ve at yetiştirenler, geyik yetiştirenler, lama yetiştirenler… gibi),

3- Tüccar toplumlar (karada kervan ticareti yapanlar, denizciler-kolonizatörler… gibi) ve

4- Toplayıcı toplumlar (tundra ve Sibirya avcı-toplayıcıları, Ekvatoral coğrafyalardaki toplayıcılar, balıkçılar…gibi).

şeklinde dört grupta toplanabilirler. Bu kategorilerin her biri ilgili toplumlarda çok özel karakterlerin öne çıkmasına yol açmaktadır. Bahçeci bir ziraatçi ile tahıl yetiştiren, domuzla meşgul olanla deve yetiştiren toplumların iştigal alanları dolayısıyla kültürleri ciddî farklılaşmalara uğramaktadır. Sosyo-ekonomik modelle toplumların kültürel karakterleri arasındaki tayin edicilik bakımından bu toplum tiplerinin her biri incelenmeye değer. Bizi burada tarih yapan iki temel grup özellikle ilgilendiriyor. Bunlar tarım toplumları ile at ve koyun yetiştiren bozkır toplumlarıdır.

Tarım toplumlarında öne çıkan temel insan tipi, toprağa bağlı köylüdür. Bu tip, tarihçiler nezdinde stratejik anlamda iyi bir askerî yeteneğe gönderme yapmaz. Toprakla uğraşan insan, ister bağda, ister tarlada olsun, ekimden hasata kadar gece gündüz demeden yıl boyu mahsulüyle uğraşırken, askerliğin gerektirdiği fizyolojik özellikleri yitirmekte, idman, eğitim, manevra ve disiplinli hayata imkan bulamamaktadır. Bu sebeple eli silah tutan askerî yeteneğe sahip gruplar karşısında zebun düşmektedir. İster istemez ya içinden bir zümreyi beslemeyi göze alarak bir askerî güç kuracak veya kendi dışından bir güce tâbî olacaktır. Bu ise her iki halde de sınıflı yapının tabiî mekanizmasını üretmektedir. Tarih boyunca tarımın hangi türü baskın olursa olsun, bu sosyo-ekonomik model, Çin’de, Hindistan’da, İran’da, Anadolu’da, Mısır’da, Eski Yunan’da ve Roma’da, Avrupa’da sınıflı toplumların şekillenmesine yol açmıştır.3 Yağma, çapul yahut ticaretle uğraşan toplumların hem beslenme kaynakları, hem de hedefleri, bu toplum tipidir. Çünkü tarım toplumları mal depolamakta, servet biriktirmektedirler.4

Hayvancılıkla geçinen toplumlar arasında deve, çöl şartlarıyla sınırlı coğrafyalarda; büyükbaş hayvancılık, toprağa bağlı hayatın bir parçası olarak; geyik soğuk bölgelerde yetiştirilebildikleri için askerî işlev bakımından stratejik değere ulaşamamıştır. Domuz konusu ise, inanç sistemlerinin alanına hapsolunmuş görünmekle beraber, karakter itibariyle domuz besiciliği de yerleşik hayatın imkanlarına tâbîdir.

Hayvan yetiştiriciliğinin tarihi bir aktör yaratabilmesine dönük en etkili türün “at” olduğu görülüyor. Bu hayvan Asyalı bir türdür. Bir step hayvanıdır. İşte Orta Asya bozkırlarında yaşayan Türkler, at yetiştiren bir topluluk olarak sahneye çıkıyorlar. Türkler’in sadece ata yoğunlaşmadıkları, onun yanında koyun da yetiştirdikleri biliniyor. Özellikle at, Türk toplumuna ve kültürüne temel niteliklerini veren ana eleman olarak önümüzde duruyor.5

At ve Türk Tipi

Toplumun karakteri ile at arasında ne tür ilişkiler kurulabilir?

Bu sorunun cevabını doğru teşkil edebilmek için, atın niteliklerine dair asgarî bilgi sahibi olmak gerektir. At, bir orta kuşak hayvanıdır. Gerçi farklı iklimlere intibak eden türleri geliştirilmiştir. Ama tabiattaki doğal yaşama çevresinin Asya bozkırları olduğu benimsenmektedir. Sürüler halinde yaşamaktadır. Koşuculuğu ve ova hayvanı oluşu sebebiyle, Orta Asya’nın engin bozkırlarında hem otlak hem hareket ihtiyacını karşılayabildiği gözleniyor. Bozkır halkı, atın varlığında kendisine bir geçim ve hayat alanı bulmuştur. Bu sadık, munis ve insanla kolay anlaşabilen hayvanı, bozkırlılar tabiatına uygun biçimde ehlileştirmekte, yetiştirmekte ve kullanmaktadırlar. O kadar ki, bozkır insanı onların sürüler halinde yaşama eğilimine saygılı davranmış ve yetiştirme yöntemini sürü kavramı ışığında geliştirmiştir. Kaynaklarda Türkler’in on binlerle ifade edilen at sürülerinden söz ediliyor.6 Ata farklı işlevler yüklenmektedir. Bu hayvan Türkler’in başlıca ihracat kalemidir.7 Çin’e, Hindistan’a, İran’a, Bizans’a, Roma’ya, Ruslar’a yüz binlerle at sattıkları biliniyor. İhracatın yanı sıra bir beslenme kaynağı olarak kullanıyorlar: Etiyle ve sütüyle. Üçüncü yararlanma alanı bu hayvanın binek oluşuna dayalıdır. Gerek ihracat, gerek binek maksatlı kullanımlar, atın terbiye edilmesini gerektirir. Bu hususta Çin kaynakları, Hunlar’ın atları renklerine göre ayırdıklarını ve bu grupları özel savaş boruları eşliğinde eğittiklerini anlatıyor.8 Hücum, yerinde sayma, geri çekilme, rahvan, tırıs, dört nal gibi komutların her gruba ayrı ayrı seslerle öğretildiği ve bir toplu harekatta, (bu harekat bir sürek avı, meydan savaşı…olabilir) süvarinin ata hükmetmek için en az enerji sarf ederek işini görebildiğini anlatıyor. Bu husus Türk ordusunun sevk ve idare sırları arasında kayda değer. 9

On binlerle ifade edilen at sürülerinin güdülmesi, nakli, beslenmesi, sulanması, yaz ve kış şartlarında korunması, çiftleştirilmeleri, tayların yetiştirilmesi, kısrakların sağılması…olağan üstü efor gerektiren ve üç-beş kişilik çoban gruplarıyla halledilemeyecek işlerdir. Bir at sürüsünün hakkından gelmek, bir boydaki bütün fertlerin ortaklaşa çabasıyla mümkündür. Türkler’in genel ve asıl işinin at çobanlığı olduğu anlaşılıyor.

1- Bu at çobanları, hayat düzenlerini attan kaynaklanan hız kavramına ayarlamak zorundadırlar.

2- Ata ayak uydurmak, gene onu kullanmaya bağlıdır. Yani çok iyi binici olmak zorundadırlar.

3- Atın yaz ve kış mevsimlerine uygun otlak alanlarında beslenmeleri ve korunmaları zarureti, Orta Asya bozkır boylarının da bir yayla-kışla düzeni içinde yaşamalarını dayatmaktadır.

4- Atın şartlarına paralel bir hayat, bir süvari toplumu yarattığından bu modelde tarım toplumlarındaki köleliğe benzer bir sistem taban bulamamıştır. At üstündeki insanlar köleleştirilememişlerdir.

5- Sınıflı toplumun var oluşunu ve sürdürülebilmesini sağlayan temel kitle, toprak köleleri olduğu için bozkır hayatında toplum, bir “sınıfsız toplum” olarak tekamül etmiştir.10

Asya’nın bozkırları çok geniş, su kaynakları sınırlıdır. Büyük at sürülerinin aynı su kaynaklarını kullanma şartına bağlı olması, insanlık medeniyeti için çok önemli bir takım meziyet ve yeteneklerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu elemanları şöylece sıralayalım:

1- At sürüsü yetiştiren obalarda yukarıdaki sebeplerle görev ve iş bölümü fikri doğal bir meleke haline gelmiştir.

2- İş bölümü ve görev fikri, kendiliğinden teşkilatlanmanın başlaması demektir.

3-Teşkilat ise liderlik kurumunun şekillenmesi, sürünün hareketini kaybetmeden kontrolü sürdürebilmek ihtiyacı sebebiyle, çabuk karar verme ve uygulamayı gerçekleştirme yeteneği kazandırmaktadır.

5- Özellikle sevkiyat ve sulama sırasının kaybedilme tehlikesi zaman kavramını ve zamanlamayı keşfetmek demektir.

6- Ata çoban olmak, onun fizik gücünü ve hızını kontrol altına alabilmektir. Bu ise neredeyse at üzerinde doğup, at üzerinde ölen bir insan tipi yaratmıştır.11

7- Aynı su kaynaklarına birkaç büyük at sürüsünün belli aralıklarla inip çıkması, bir kaynak bölüşümü ve irade eğitiminin binlerce yıl devam etmesi demektir. Bu ise bir yönüyle iş bölümü, diğer yönüyle güç birliğini tanımak, ortaya çıkan iktidarı tatmaktır.

8- Dünya bugün geçirdikleri tarihî tecrübelerin yaratmasıyla bir Alman idealizmi kavramı üzerinde duruyor. Oysa sadece çobanlık tecrübesinin asırlarca devam eden idarecilik temrini dahî, dünya insanlığının, yanına bir benzerini koyamayacağı engin bir Türk idealizmi yaratmıştır.

9- Ata bağlı olarak şekillenen yaylak-kışlak hayat tarzında daimî teyakkuz esastır. Bu ise rehavete yer olmayan, fedakarlık ve çile üzerine kurulmuş bir yaşama üslubu doğurmuştur.12

10- İnsanlık tarihinin bilinen ilk dönemlerinde hayat kavgası kıran kırana cereyan etmişti. Yağma ve çapul tehlikesi bu süvari toplumunun aynı zamanda çok usta silahşörler olmasını mecbur kılmıştır.

11- Saydığımız bütün bu maddeler gelip geçici olmamış, bir süreklilik taşımıştır. Süreklilik, kurum demektir. Bu model giderek bugün dahî insanlığın ulaştığı en yüksek seviyedeki bir merkez kurumun doğum haberi olarak karşımıza çıkar.

12- Böylece insanlık, adına “devlet” dediği büyük toplumsal örgütlenmeyi bozkırlarda doğmuş görecektir.

Kısaca at sayesinde hareketli, zamanı kullanmasını bilen, disiplinli, dayanıklı, teşkilatçı, liderlik kurumunu hayat memat gerekçesi bilen, savaş ustası bir toplum modeli ortaya çıkmıştır. Bu toplumda sınıf ayırımı, kölelik, kadın-erkek farkı gözetilmesi, şartlar gereği imkan dışı kalmıştır. Toplumun tamamı bütün hizmetlere katılmaktadır, aynı zamanda askerdir. Tamamı süvaridir, tamamı liderine tâbîdir.

Koyun ve Dokuma Sanatı

Atın yanında yetiştirilen ikinci hayvan koyundur, demiştik. Tabiatıyla Türkler o coğrafyada yaşama imkanı bulan bütün hayvanları tanıyorlardı. Deve, sığır, geyik… vb. Fakat onların ata uyumlu hayat tarzına, yaylak-kışlak şartlarına en elverişli hayvan koyundur. At kadar olmasa da Türk kültürünün karakterinde koyunun payı da küçümsenemez. Türk siyâsî tarihindeki iki önemli imparatorluğun, Akkoyunlular ve Karakoyunluların adı ondan alınmıştır.

Koyun, yağışlı havalarda korunması gereken bir hayvandır. Özellikle kış mevsimlerinde kapalı ağıllarda beslenmesi gerekir. Bu yönüyle, Türkler’in kışlaklarının, şehirlerinin mimarî oluşumunu belirleyen bir faktör olmuştur. Yününün kırkılması, sütünün sağılması, koç salımı, kuzuların korunması yine bir zamanlama ve düzen ister. Keçi gibi sarp kayalıklarda ve ormanlarda yaşayamaz. Ova ve yayla hayvanıdır.

Atın sürat, stratejik imkan, finans ve güç sağlamasına mukabil, koyun günlük hayatın temel ihtiyaçlarını karşılamıştır. Genellikle protein temelli beslenme düzeniyle tanınan Türk toplumunun birinci derecedeki gıda kaynağı koyundur. Eti, sütü, peyniri, çökeleği, kaymağı, yoğurdu ile. Elbetteki kısrak sütünden yapılan kımız ve yan ürünleri buna eklenmelidir.13

Koyunun diğer hayatî katkısı yündür. Yün, Türk dokumacılığının temel elemanıdır. Türkler’in dokumacılık sanatını çok erken devirlerden beri bildikleri malumdur. Ürettikleri muhtelif kumaş çeşitleri yanında, dünyanın en eski halıları Türkler’e aittir.14 Çorabından börküne kadar koyunun yünü ve derisi Türk’ün giysisini sağlamıştır. Keçe, halı, kepenek, çadır ve kilimlerine kadar ürettiği bin bir türlü mamül, giysilerini, eşyalarını ve barınağını ona sunmuştur.15 Türk sosyal hayatında “yalnguk” ve “kişi” adıyla iki insan tipinden söz edilmektedir. Bunlardan ilki cahil, vahşi, bilgelikten nasipsiz kimseleri nitelerken; “kişi” diye anılan tip aksine bilge, medeni insanı tavsif etmektedir16 ve kişiliğin ilk alameti giyinmeyi ve yay kullanmayı bilmektir.17

Anlaşıldığı üzere, bozkır hayatı harekete dayalı bir yaşama üslûbu geliştirilmesini sağlamıştır. Bu hayat tarzı, modüler yapıda ve çok maksatlı kullanıma uygun gereçler üretilmesi yöntemi perspektifinde cereyan etmiştir. Bu yöntemin sonucu olarak da XVIII. yüzyıla kadar Türk medeniyetinde sadece günlük hayat çerçevesinde değil, en genel dünya siyaset stratejilerinin üretimine kadar Türk’ün teşkilat dünyasında bu modüler yapı gözlenebilir.18 Yabancı tarihçilerin genel anlamda Türk ordularındaki sevk, idare ve lojistik destek maharetine duydukları hayranlık, kaynağını bu yetenekte bulmaktadır.

Neredeyse her sene yüzlerce kilometrelik mesafelerdeki serhat boylarına yapılan seferlerdeki düzen, sükûnet ve ihtişam gerçekten olağan üstü bir organizasyon ustalığının sonucudur. Yanında erzak taşımayan, sefer güzergahındaki belli merkezlerde depolar kurarak bölge üretiminden yararlanan bir anlayış vardı. Bu usul hem ağırlık taşınmasını önlüyor, hem de bölge ekonomilerine ciddî katkı sağlıyordu. Ateşli silahlar ve topun kullanıldığı devirlerde ise uzak kale muhasaraları söz konusu olduğunda, o günün şartlarında taşınması büyük sıkıntı yaratan ağır topları ordu yanında taşımıyordu. Her bir askere küçük torbalarla top döküm malzemesi ve mühimmat dağıtılıyor, hedefe varıldığında kale önünde hemencecik kuruluveren dökümhanelerde askerden toplanan döküm malzemesiyle ihtiyacı olan topları imal ediyordu. Bu yöntem ağır silahların ancak manda ve öküz gücüyle taşınabildiği devirlerde, orduyu büyük baş hayvanların yavaşlığından kurtarıyordu. Ayrıca küçük ölçeklerle askere dağıtılan külfet, her bir neferin ordunun gayesi etrafında psikolojik sahiplenme ve bütünleşmesini sağlıyordu.

Demir ve Madencilik

Türk kültürünün teşekkül devirlerinde askerî ihtiyaçların, yöntem ve hedeflerin günlük hayatla ne kadar bütünleştikleri üzerinde dikkat kesilmek gerekir. Bu kültürün yapıcı unsurları sivil-asker ayırımına uygun değildir. Mesela “demir (Eski Türkçe’de: Temir, Temür, Timur telaffuzlarına rastlıyoruz)”. Demir de Türk kültürünün ana elemanlarından biridir. Meşhur Ergenekon Destanı’ndaki Demirdağ motifini herkes bilir. Destanda demir!…Destanlar yazının keşfinden öncesine dair toplumsal tecrübeleri dile getirirler. Yani tarih öncesini! Yani Türkler’in demiri ne kadar erken bir devirde kullanmaya başladıkları sırf bu destanın varlığı ile sabittir..Çeşitli kazılarda, çeşitli koşum malzemelerinin, kemer tokalarının, sacayaklarının…vb çıktığını biliyoruz. Buluntular sırf işlevsel aksam değildir. Aynı zamanda birer sanat eseri niteliği taşıyorlar. Türk sanatında karşımıza çıkan hayvan sembolizminin çok değerli örnekleri bulunmuştur. Bu hayvanlar başta kurt olmak üzere arslan, kaplan, kartal, at, koç ve geyik gibi türlerdir. Yani askerî malzeme üzerinde sanat örnekleri! Yani Türk’ün günlük hayatında ciddî bir demir, daha genel bir ifadeyle metal kullanımı söz konusudur.19

Birçok tarihçi demiri Türkler’in keşfettiğini söylüyor. Demirin sadece ham kullanımı aşılmış, eritilerek çeliğe de dönüştürülmüştür. Yüksek evsaflı kılıçlar, hançerler, kargı ve ok temrenleri, çeşitli delici ve kesici başka silahlar Orta Asya topluluklarının büyük bir hünerle imalatını yaptıkları, kullandıkları ve sattıkları birer sanayi ürünü haline gelmiş görünüyor. Eski çağ tarihçileri demirin, bakır, kalay ve kurşundan sonra ortaya çıktığı kanaatindedirler. Nitekim kurganlardaki buluntular bu kanaati doğruluyor. Çeşitli tunç ve bakır eşya yanında altın ve gümüşün de hayata girdiğini görüyoruz.20

Eteklilerle Pantalonlular

“Altın elbiseli adam” adlandırmasıyla şöhret kazanan bir prens kıyafeti Orta Asya arkeolojisinin başarılı buluşlarındandır. Takriben M.Ö. IV.yüzyıldan kalan bu kıyafetin, çeşitli derecelerde altın alaşımlarından yapıldığı tespit edilmiştir. Bu eserde tepeden tırnağa fevkalâde mahirane yapılmış bir miğfer, zırh-ceket, kılıç, kemer, pantalon ve çizmeler var. Bu kıyafette, neredeyse günümüz Paris modasının zarafetini taşıyan çizgiler, erbabı nezdinde hayranlık uyandırmaktadır. Fakat buradaki maden işçiliği, Orta Asya insanlarının, devrinin diğer topluluklarına göre ne kadar ileri bir bilgi ve teknoloji seviyesine ulaştıklarının kuvvetli bir göstergesi olmaktadır.

Burada bu kıyafetten yola çıkılarak yakalanması gereken birkaç medenî gösterge de var:

1- Bu topluluklar metalleri çok iyi tanımaktadırlar. Metaller arası ilişki imkanlarını keşfetmişlerdir. Metalürji alanında gayet ileri durumdadırlar.

2- Kullandıkları dokuma teknolojisi şaşırtıcı bir olgunluktadır. Fotoğrafta görüldüğü gibi, hem altının muhtelif kıratlarını kullanmakta, hem de onu kumaş kıyafet üzerine zırh olarak üçyüz parçalı montajla bütünleştirebilmektedirler.

3- İnsan vücudunu ve bu vücudun hareket yeteneklerini iyi gözledikleri, kıyafetin insan vücuduna gösterdiği uyumdan çıkarılabiliyor.

4- Bu kıyafet, ceket ve pantalon esaslı oluşuyla, bir süvari kıyafetidir. Orta Asyalı Türk topluluklarının dış görüntüsünü resmediyor.

5- Çinliler’den Romalılar’a kadar Hint, Arap, İran, Yunan ve Bizans kıyafetleri, bir şala sarınma yahut entari esaslı oldukları halde, Türkler’in binlerce yıl öncesinden beri kıyafetleriyle de diğer topluluklardan ayrıldıklarını ve özellikle pantalonu keşfetmiş olduklarını belirliyoruz. 21

İklim, Coğrafya ve Kültür

Coğrafî bakımdan Türk boylarının yaşadıkları Asya bozkırları kuzeyde Sibirya ve güneyde Çin ile Hindistan arasında yer almaktadır. Kuzey soğuk, karlı ve kasvetli Sibirya ormanlarının hakim olduğu hareket yeteneğini son derece zayıflatan bir iklime sahip iken, güney, aylarca yağan tropikal yağmurların ve uzun kuraklık mevsimlerinin yaşandığı muson iklimi bölgesidir. Kuzey bölgeleri antik devirlerde Proto-Moğollar’ın yahut Türkler’in adlandırmasıyla Tunguzlar’ın bölgesiydi. Sibirya halkları, medeniyet tarihçilerinin kültür tasnifleri arasında “asalak kültür” terimiyle adlandırdıkları bir sosyo-ekonomik yapı içinde yaşıyorlardı. İhtiyaçlarını tabiatta hazır olanı toplama suretiyle gideriyorlardı. Nitekim Türkler’in onlara Tunguz demelerinin sebebi de oydu. Çünkü Türkler protein esaslı beslenme düzenine rağmen, avlanmayı sevdikleri halde asla domuz avlamıyor, beslemiyor ve yemiyorlardı. Türk Töresi domuz yemeyi baştan beri yasaklamıştı. Oysa Proto-Moğollar yaban domuzu avladıkları ve domuz besleyip yedikleri için Türkler tarafından “domuz yiyenler” anlamına “Tunguzlar” diye nitelendirilmişti. Sibirya herhangi bir üretime imkan vermediğinden avcılık, yağma ve çapul Tunguzlar’ın hayat tarzını teşkil ediyordu.22 Güneyliler ise, sınıflı, toprağa bağlı ziraatçılardı. Gerek Çin ve gerek Hindistan’da inanç sistemlerinin de teşvik ettiği vejateryan beslenme tarzı, kitleleri doyurmanın tek yoluydu. Hatta Hindistan’daki ineği tabulaştırma, büyükbaş hayvan gücüyle yapılan tarımın devamına teminat olarak gösterilmektedir. Dolayısıyla güney insanları, kendi coğrafyalarına olan bağımlılıklarını modern zamanlara kadar aşamamışlardır. Üstelik, Brahmanizm, Budizm ve Taoculuk, dış aleme kayıtsızlığı sürekli teşvik etmektedir. 23

Kuzey ve güneydeki bu iki ayrı dünyaya mukabil bozkır, at ve koyun coğrafyasıdır. Bozkır toplumlarının bilhassa kuzeyden gelecek ganimet avcısı sürülere karşı daima teyakkuz halinde bulunmaları hayatî bir zaruretti. Dolayısıyla sürekli bir toplumsal uyanıklık ve özellikle yadigârını mehterde yakaladığımız “nöbet” sistemi, bu tarihî tecrübenin sonucudur.24 Türkler için güney ise, entrika ve hile ülkesi olarak algılanmıştır. Çin’e ve Hindistan’a uzaktan hükmetmek ve onları vergiye bağlamak en sağlıklı yöntem olarak belirmektedir. Aksi halde teşkilatçılık ve pazu gücüyle bu coğrafyalardaki geçici hakimiyet, akıbetinde daima asimilasyon ve hüsranı getirmiştir. Çin ve Hint kültürü binlerce yıldır zaferi mağlubiyetinden çıkarmanın yöntemleştirildiği kültürlerdir. Bilge Kağan, Orhun Abideleri’ndeki veciz hitabesinde: “Yurt tutacak yer Ötüken bölgesidir. Güneye gidenlerin, Çin’e gidenlerin akıbeti hüsrandır. Oralarda beylik evlatlarınız, oğullarınız köle, hanım kızlarınız cariye olur. Gidenlerin kârı, kemiklerinin dağ gibi yığılmasından başka bir şey değildir”,25 mealindeki unutulmaz sözleriyle, bu gerçeğe nesiller boyu dikkat çekebilmek için o taştan abideleri diktirmişti.

Coğrafya ve iklimin medeniyetlerin şekillenmesindeki rolü teslim edilmiştir. Her toplum gibi Türk toplumu da içinde yaşadığı tabiatın, coğrafyanın, iklimin imkan ve mahrumiyetleri bağlamında bir takım sosyal ve medenî okumalar yapmış, göstergeler edinmiş, yaşama gücünü sürekli kılan refleks ve hassasiyetler kazanmıştır. Bu gösterge ve hassasiyetler, Türk’ün askerî dehasının da kaynağıdır. Her şeyden önce, bütün canlılar gibi Türk boylarının da devam ve beka ihtiyacı vardı. O ihtiyaç, bozkır coğrafya ve ikliminin elemanları arasından çıkartılmıştır. Dost-düşman algısı o şartlar itibariyle şekillenmiştir.26 Dostun ve düşmanın tabiata ve beşerî yapıya dönük yüzleri vardır. Oğuz Destanı’nın Uygur nüshasında “çalang bulangtan korkmak27 şeklinde geçen ibare W.Bang ve Muharrem Ergin’in tahminlerinin aksine, “Tanrı’ ve şeytandan” değil, “tabiî ve beşerî düşmandan korkmak” şeklinde anlaşılmalıdır.

Kurt

Yukarıda kuzey ve güney halklarına dönük düşmanlık ihtimallerine değinildi. Bozkır tabiatının, iklime intibak adına dayattığı güçlük, yaylak-kışlak modeliyle aşılmıştı. Ama bu çetin hayatın amansız bir düşmanı daha vardı. Bu düşman bozkırda yaşamanın üstadıydı: Kurt sürüleri. Koyun sürülerini kırıp geçiren bu amansız hasım, tabiatın ona bağışladığı yaşama azmi, koordinasyon yeteneği, liderine itaat ve cesaret gibi bir bozkırlı için baha biçilmez melekelerine dayanarak, onlara en gafil ve savunmasız zamanlarında saldırıyordu. Kurt “akıllı düşman”dı. Bugün dahi otuziki Tük lehçesinde ortak kullanımı bulunan atasözünde de söylendiği gibi28, bu akıllı düşman öğretici olmuştur.29 İslâmî dönemde “hilal taktiği” yahud “Turan Taktiği” adları da verilen meşhur Türk stratejisine “kurt kapanı” denmesi, gerçekten kurt sürülerinin saldırı yönteminden ileri gelmektedir.30 Kurttan hayat dersi alınmıştır. Onun ehlileşmez ve tabiatın verdiği yetenekten vazgeçmez tutumu, başarısız bir saldırıdan sonra geri çekilerek yeni ve daha güçlü hamlelere hazırlanması, yaptığı işteki ustalık, düşmanın zayıf anını ve yerini gözlemesi…vb. bozkırlı bilgeliği için değerli ilkeler olmuştur. Gene Bilge Kağan: “Babam İstemi Han’ın askerleri kurt gibi, düşman ise koyun gibiymiş”31 benzetmesini yaparken, halkına anladığı dilden sesleniyordu.

Türk Töresi’nin nihaî hedefi, bir “dünya düzeni” kurmaktır. Dünya düzeninden kasıt, insanlığı barış içinde yaşatmak idi (Türk devletine bu sebeple “İl” denmiştir. Çünkü il kelimesinin barış anlamı vardı).32 Hunlar’dan beri değişmeden devam ettiğini gördüğümüz bu ideal, Yusuf Has Hacib dilinde “kurtla kuzunun bir arada yaşatılması” şeklinde ifadesini bulmuştur. Aynı ana fikrin diğer ifadesi ise: Cihana kut kuşağı bağlatmak” şeklinde kaydedilmiş.33

Tabiatın öğreticiliği her zaman sükûnet ve dostane yöntemlerle gerçekleşmiyor. Hatta çoğunlukla tabiat hayatî bir tehdit eşliğinde öğretiyor. Tehdidin şiddeti, o gücü yanına alma fırsatlarını arama sebebidir. Totemin kaynağı da bu değil mi? Kurdun Türk muhayyilesinde totemleşmesi, ona rağmen, ona karşı bir yaşama formülü bulma çabasındandır. Böylece neslini kurda hasrederek “hayat sırrını” bozkurttan devşirmek şeklindeki yorum, değerli felsefecilerimizden Safiye Erol’un felsefî antropolojik yöntemle bulduğu bir açıklama modelidir.34 “Türk” adını Töre’ye, Töre’yi de Tanrı’nın türetici niteliğine, türemek kavramına bağlayan yaklaşımın35 telkin ettiği fikir, bu insan tipinin türeyiş kurallarına dikkat kesildiği, doğal çevresinin ilham ve dikte ettiği hikmeti hayatında ilkeleştirdiği hükmünü verdiriyor. İşte kurt bu öğretici elemanların önde gelenlerinden biri gibi duruyor.

Değerler Sisteminin Oluşumuna Dâir

Değerler sistemi; öncelikle toplumun ortak tecrübelerinin eseri olan inanmalarının meydana getirdiği ve müştereken kullanılan bir soyut tecrübî alandır. Derinliği olmayan bir bakışla ele alındığında durağan görünen değerler sistemi de her şey gibi aslında derinliklerinde sürekli değişime uğramaktadır. Değerler sistemi geçmiş kuşakların tecrübelerinden süzülerek soyut prensiplere intikal eden ve muhtelif hayat sahnelerinin tazyikiyle çelişkileri büyük ölçüde çözülen bir sistemdir. Yeni kuşaklara yaşama rehberi olma özelliği varlık ve devam sebebidir. Aslında değerler sistemi tarihî tecrübenin yarattığı toplumsal anlaşmanın, toplumlaşmanın,Tarihçi kurgu ve kuruntularının ötesindeki, kültürle beraber toplum gündeminde bilfiil yaşayan tarihin en önemli bölümlerindendir.

Değerler sisteminin vücut bulması oldukça karmaşık bir mekanizma sonucudur. Bir yandan anonim tecrübelere, bir yandan inanç sistemlerine, bir yandan ilmi etkinliklere ve form koyucuların mahsullerine dayanmaktadır. Bunlardan her birinin tek tek eseri olan değerler bulunduğu kadar, ikisi üçü veya tamamı müştereken değerler oluşturabilirler.

Bir takım prensip veya hükümlerin, toplumca kabullenilen formasyona yükselebilmesi, toplumda zaman içinde tecrübe edilerek isabet ve yararını ispatlamasına bağlıdır. Bu süre zarfında toplum önüne konulan hükmü, ihtiyaçları zaruretleri ve hal–i hazır dengesi bakımından sınar. İşine yaradığı durumlara göre düzeltme ve takdim tehirlere

tabi tutar. Önündeki hükmü ilgili öteki değerlere göre akord ederken, önceki değerlerinin terkibinde de bir tahavvülat gerçekleşir.

Yani, değerler sistemi dediğimiz yapı, insan ve toplum hayatının her noktasıyla münasebettedir. Bu münasebetin odak noktası “denge” kavramı olmaktadır.

Denge kavramı, zıt değerlerin birbirlerini nötrleştirdiği sükunet noktasına, güven noktasına işaret eden sihirli bir kavramdır. Rahatlık ve güvenlik o sükunet noktasında mümkündür. Bu emniyet noktası ise aşırılıkların dışarıda bırakılması ve insanın, içinde bulunduğu çevre ve toplum bakımından genel kabul gören kurumlar içerisinde kendi yerini belirleyebilmesi imkanı demektir. Değerler sisteminin değeri de bu imkandan kaynaklanıyor.

Velhasıl inanma ve anlamanın insanı dik tutan gücünü varlığının derinliklerinde bulan insan, o dik duruşunu sağlayan bir alt yapı sistemi olarak inanma ve anlamasında değerler sistemini vazgeçilmez bir zemin olarak kullanmaktadır.36

Fikrimizce inanma, aynı zamanda bir soyutlama ve bir anlam terkip etme (yaratma) özelliği taşır. Daha ötesi sadece anlam yaratma niteliğiyle kalmaz, kendindeki devamlılık süresince o anlamı diri tutar.

Bilindiği gibi soyutlama denilen zihni işlem, aslında dış alemde müşahede edilen somut varlıkların bir takım sembolik ve baskın özellikleri seçilerek zihinde yeniden kurulması, kavramlaştırılması, zihnî bir varlığa dönüştürülmesi; yeni bir anlam çerçevesinde onun zihinde yeniden yaratılmasıdır. Fakat bu eylem hem tamamen subjektif, hem de eylemin sonucunda doğan ürün bakımından asla somut alemle birebir örtüşmeyen yeni bir şeydir. Yeni bir şeydir de, patenti soyutlayana ait bir anlamdır. En sıradan soyut değerlerden en ileri soyut değerlere kadar, hem ilk imal edilişlerinde, hem de öğretim yoluyla aktarılırken, bu değerlerin talibi olan herkese göre, subjektiviteleri bozulmaz, her zihinde yeniden kurulur, yeniden anlamlandırılır, yeniden çerçevelendirilir. Soyutlama eylemi, kurulan soyut değerin nesnel alemdeki karşılığını temsil ettiğine inanılmadan mümkün değildir. Ancak soyutlama işlemi bir sembolleştirme, zihnîleştirme ve kavramlaştırmadır. Herkes bilir ki, ateş kavramı ateşin kendisi olmaz. Ancak ateş kavramını soyut bir değer olarak, her bir insanın ateş algısı farklı da olsa, ateş yerine kullanırız ve inanırız ki, ateş kelimesi ateşin kendisini temsil eder. Kavramın ateşle uzaktan yakından ilgisi olmadığı, ateş diyenlerin yanmadığı, ateşi düşünenlerin beyinlerinin tutuşmadığı bir vakıadır. Yani bu soyutlama tamamen insan zihninin ürünü, yeni bir anlam yaratmadır. Dolayısıyla soyutlama, oluşturulan sembolün aslını temsil ettiğine inanmak olduğu kadar, inanma da tamamıyla bir soyutlamadır. Yani aslında insan kendi yarattığına inanan ve yarattığı için inanabilen bir varlıktır.

Şöyle söylense de olur: İnsan inandığı için yaratabilmekte, yarattığına da inanmaktadır.37

Medeniyet, üzerinde toplumsal mutabakata varılan soyutlamaların tekrar somut aleme yansıtılıp varlık aleminde vücut kazandırılmasından ibarettir. Medeniyetler arasındaki fark ise, toplumlardaki soyutlama mekanizmasının muhatabı olan somut hayat şartlarıdır. Coğrafyası, iklimi ve buna bağlı hayat formları, bu hayatın temel elemanları, toplumsal soyutlamalara zemin vermektedir. Mesela; Arap kültürü için bir “deve kültürü”dür, denmektedir. Tek sebebe indirgemeyelim ama, Arap toplumunun çöl coğrafyasında yaşadığını unutmadan, o coğrafyanın sunduğu en önemli iki imkan olan deve ve hurma faktörleri üstünde varlık kazandığı aşikardır. Arap kültürü ve dili bu sebeple en soyut kavramlarında dahî bu temel elemanlara yaptığı göndermeyi muhafaza etmiştir. Söz sanatlarıyla ünlü Arap edebiyatı, aynı zamanda bir nüans edebiyatıdır. Ama o ulaştığı bütün inceliğe rağmen, en umulmadık kavramlarında dahi, kelimenin kök anlamına inildiğinde deveye, hurmaya veya çöle dair somut bir nesne veya duruma gönderme yapmaktadır.

Aynı mekanizmanın Türk kültürünün yaptığı soyutlamalarda işlemediğini kimse iddia edemez. Türk kültüründe ve dilinde de at, koyun, demir, bozkır, kurt ve teşkilat, düzen, iş bölümü, liderlik, modüler düşünce varlığını daima hissettirmiştir. Özellikle Türkçede sayısız izler bulmak mümkün: “Süreç, sürmek, sürücü, sürgü, sürgün…” gibi bir çok kavramın kökünde sürmenin asıl muhatabı olan ve bundaki devamlılığı belirleyen “sürü” kelimesini; “atılganlık, atmak, atlamak, atlatmak, atışmak, atak, atamak, atıştırmak…”, çocuklara söylenenattaa gitmek!” gibi bir çok hareket ve hamle gücü ifade eden kelimelerde, hareket ve hamleyi kendisinde tanıdığı “at” figürünü; “konuşmak, komşu, konuk, konak, konu, konuşlanmak…” gibi kelimelerin temelinde konar-göçer devir yadigârı “konmak” fiilini; “okumak, okuntu, okuyucu, okur… gibi kelimelerde yaya takılan “ok”u; “yazmak, yaz(mevsim), yazı(ova), yayla yazar… gibi kelimelerde okun takıldığı “yay”ı; “anlam, anlaşma, anlak, anı” gibi kelimelerde ikaz ve sınır anlamındaki “ang” kelimesini; yarmak, yaratmak, yara, yar, yarık, yaramak, yaraşmak, yarış…” gibi kelimelerin temelinde yarıp içini açmayı, sanki bir kılıç vuruşunu…vb. bulmaktayız. Örnekleri çoğaltmak mümkün.

Örgütlenme Yeteneği

Bazen Cengiz Han’a da mal edilen meşhur bir atasözü: “Bir çivi bir nal, bir nal bir at, bir at bir yiğit, bir yiğit bir ordu, bir ordu bir memleket kurtarır” der. Bu atasözünün, en alt sıradaki bir elemanın en üst perdeden bir stratejik hedefi ele geçirmede üstlendiği hayatî rolü göstermesi; bakım, disiplin ve lojistik desteğe yaptığı gönderme açıktır. Ama burada öncelikle dikkat çeken taraf, asker-sivil ayırımı olmayan Türk toplumu nezdinde bünyeyi meydana getiren en küçük elemana ve koordinasyona yaptığı vurgudur. Koordinasyon bir defaya has bir eylem için gerekmiyor. Düzene ve iş birliğine olan ihtiyaç daimîdir. Bu ise teşkilat, kurum demektir. Tarihte Türkler’in ortaya koyduğu muhtelif teşkilatlanma modelleri görürüz. Bunlardan bazıları zamanla işlevini tamamlamış ve sahneden çekilmiştir. Ama bazıları bugün bile bazen kurumsal planda, bazen örf ve adetlerde, folklorda ve bir takım gelenekli sanatlarda varlıklarını hissettirmektedirler. Sahneden silinenler arasında “Alplik” teşkilatını, “Ahî” teşkilatını, “Bacılar (Bacıyan-ı Rum)” teşkilatını örnek verebiliriz. Bu teşkilatlar çok defa toplum psikolojisininde bıraktıkları izlerle varlıklarını muhafaza etmektedirler. Mesela Alpliği zamanla Gaziyân-ı Rum’a dönüşmüş görürüz. Bazen bir Seğmen, bazen bir Efe olarak asırlar sonra yeniden dirilebilir. Bu dirilmeler, toplum psikolojisinde varlığını devam ettiren o derin hatıraların kimlikte yaşaması sayesindedir. Fakat bir teşkilat var ki, binlerce yıldan beri sadece Türk toplumunda değil; bütün dünya toplumlarınca taklit edilmiş olarak halen capcanlı, belki de en canlı bir medenî kurum olarak ayaktadır. Bu teşkilat büyük Hun hükümdarı Motun’dan (MÖ.209-174) beri işleyen “onlu askerî sistem”dir. Ancak Türk toplumsal örgütlenmesi yalnız onlu modelden ibaret değildir. Bir diğer kurum da “onikili boy teşkilatı”dır. Bu model de Büyük Hun İmparatorluğu’ndan beri tanıdığımız bir örgütlenme biçimidir. Efsanevî Hun hükümdarı Motun’un onlu sistemle birlikte işlerlik kazandırdığı düşünülen onikişerli iki grup boy söz konusudur. Motun’un onarlı sistem uyarınca teşkil ettiği yirmi dört tümenin her birinin aynı zamanda bir boy olarak da şekillendirildiği düşünülebilir.38 Ama bir vakıa var ki, bu iki teşkilat aynı anda ve örtüşük biçimde faaldir. Çok sonraları “Oğuz Boy Teşkilatı” adıyla meşhur olar bu Hun teşkilatlanma modelinin izleri bugün dahî Rumeli’de Anadolu’da bütün Asya’da gözle görünür biçimde devam ediyor. İsimleri, bazen de cismleriyle: Bozok Yaylası, İçel, Taşeli(Dış İl) Platosu .. gibi yer isimleri yanında; Kayılar, Bayatlar, Avşarlar, Salur, Üregir, Kınıklarvs. gibi topluluklar da halen o boyların devamı ve adına Türk Milleti dediğimiz toplumun nüvesi niteliğiyle berhayattırlar.

On ikili model, aynı zamanda varlık ve zaman algılarını yansıtan göstergelerdendir. Eski Türkler’in dünya tasavvurları “tört bulung (dört köşe) anlayışı üzerine oturmaktaydı39: Gündoğusu (doğu), Günortası (güney), Günbatısı (batı), Tünortası (kuzey). Bu yön kavrayışının zaman algısına bağlı olarak şekillendirildiği açıktır. Zamanı ise, coğrafyanın realitesi bağlamında dört mevsim ve on iki ay olarak tespit etmişlerdir. “On İki Hayvanlı Türk Takvimi” asırlarca kullanılmıştır. Unutulmaz Türk tarihçisi Osman Turan’ın silinmez iz bırakan eserlerinden biri o konu üzerinedir.40 Boylar, hakanı merkez kabul ederek ilk on ikisi (Bozoklar, İç Oğuz, İç İl adlarıyla) sağda, yani devletin doğu ve güney bölgelerinde; ikinci on ikili grup da (Üçoklar, Dış Oğuz, Dış İl adlarıyla) solda yani devletin batı ve kuzey bölgelerinde konuşlandırılmışlardır.41 Burada hemen belirtmeliyiz ki, Türk boy teşkilatının elemanları oryantalist sosyoloji tasniflerindeki klan ve kabile tarifleriyle asla bağdaşmaz. Bir boy, genel bir millet anlayışının temel birimi olarak belirir. Bu belirme, öncelikle bütün bir evren tasavvuru bağlamındaki inanışın eseri olarak tasarlanmıştır. Boyların varlığı ikinci planda ise birer sosyo-ekonomik ve askerî birim olarak işlev yüklenmesiyle meşruiyet kazanır. Dolayısıyla ilkel ve tesadüfî topluluklar diye sunulan klan derekesine indirmek, boy kavramına yabancı olmaktan gayrı anlam taşımaz.

Türk kainat görüşü iki kanatlı bir yapı arz ediyor. Ancak burada da ilk görüntüye aldanıp bir biriyle çelişen ve iki zıt kutbun kozmik kavgasına dayanan düalist tasavvurlarla karıştırmamak gerekir. Fakat iki kanatlılık olgusu Türkler’de bir birini tamamlayan fonksiyon birliğine gönderme yapar. Yani, dikotomiktir. Konuya çeşitli oryantalist yabancı yaklaşımların ve onların uzantısı yerli bilimsicilerin eski Türklüğe dönük şamanistik ve klancı, totemci yaklaşımlarına itibar etmeden bakılmalıdır. O yaklaşım Türk kültürünün dayandığı dünya görüşünü saklayan ve örgütlenme modeli göz önüne alındığında hiçbir şekilde mümkün olamayacak bir iftiradan ibarettir. Boy teşkilatı haricinde bir tek Türk yoktur. Boy, Töre mucibince şekillenir. Töre’ye aşağıda daha genişçe bakacağız. Dolayısıyla bu iftiraların amacı, geçmişi tahrif etmekten ziyade, geçmiş kullanılarak bugünkü Türk kimlik algısını şekillenemez, meflûç bir hale getirmektir.

Türk mantalitesinde kainat gök ve yer olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Gökyüzü Tanrısaldır. Yeryüzünden daha kıdemli, muktedir, üstün ve yücedir. Merkezinde güneş vardır. Ay ve yıldızlar onu tamamlar. Dolayısıyla yeryüzünün yüzü güne bakan doğu ve güneyi de göğe nispet edilerek üstün bulunur. Türk boy teşkilatının sağ (ong) kolu (Bozoklar) daha kıdemlidir. Merkez hakandır. Destânî ifadeyle (bunların birer sembol olması kuvvetle muhtemeldir) Günhan, Ayhan ve Yıldızhan sağ kanat boylarının ataları sayılırlar. Hükümranlık, liderlik, toplumun sorumluluğu öncelikle kendi iç hiyerarşileri sırasıyla bunların uhdesindedir. İkinci kanat yeryüzüdür. Dağ, deniz ve göl sembolleriyle tanımlanmaktadır. Bu motifler Dağhan, Denizhan ve Gölhan’ı atası bilen sol kanat boylarına (Üçoklar) gönderme yapmaktadır.42 Oğuz Kağan Destanı’ndaki bu kozmik-beşerî şema bir başka sembolle bütünleştirilmektedir: Ok-Yay!

Ok-Yay ve Onikili Boy Teşkilatı

“Yirmialtı devletin hepsi alındı ve düzene kavuşturuldu.

Bunların hepsi artık ‘Hun’ oldular

Yay çekebilen ve kullanabilen bütün kavimler ‘bir tek aile halinde’ birleştiler.” 43

Ok ve yay Türkler’in en sevdikleri silahlar arasında ön almaktadır. Türk yayının önemli bir şöhreti bulunuyor. Düşmanı uzakta iken, göğüs göğüse gelmeden etkisizleştiren bir silah oluşu sevilmesinin başlıca sebebidir. Baskın muharebelerinde ve avlanma esnasında önemi bir kat daha artmaktadır. Türk yayının imalatı uzun bir zaman almaktadır. Çeşitli metaller ve alaşımlar, kemikler, muhtelif cinslerde ve sayıda ahşap aksamın belli bir teknolojiyle bütünleştirilmesi suretiyle elde edilmektedir. Bir yayda kullanılan parça sayısının yüzlerle ifade edildiğini görüyoruz. Yayın iki ucunu bağlayan bağa “kiriş” denmektedir.Ok takılmamış yay “kurulmamış yay”, “bozuk” diye nitelendirilir. Bozuk denilmesi ok takılmamış yayın kavsinin zıt yöne dönmesinden ileri gelir. Ok takıldığında “kurulmuş” olur. Kavis kirişin gerilmesiyle kullanıcıya doğru döner. Böylece Türk yayının fırlatma gücü ve etkili menzili yüzlerce metreyi bulabilmektedir.44 Bir Türk yayının ömrü ikiyüz seneyi ulaşmaktadır. Tabiatıyla yay hareketsizdir; ama okun hareketi ondandır. Hareketsiz olmasına rağmen, yaydan kaynaklanan ve oka hükmeden güç, yaya soyutlama yoluyla Türkler tarafından muhtelif seviyelerde “irade” anlamı yükletmiştir. Ok ise, gücünü yaydan alan; ama ona tabi, bağlı; yayın belirlediği istikamete doğru hareket edişi sebebiyle kulluk, bağlılık, itaat, iradeye râm oluş anlamları kazanmıştır. Kiriş ise, Tarısal irade ile kulluğun buluştuğu çizgidir. Bu sebeple idamı gereken hakan ailesi mensupları, yay’a nisbetleri sebebiyle, ancak kendi yaylarının kirişiyle boğularak idam edilebilirdi. Aksine davranmak Töre’ye aykırıydı…45

Çok kabaca tasvir edilen ok ve yay ilişkisi Türkler’in evren, Tanrı, devlet, halk, boy ve şahsî kimlik anlayışlarına uygulanmış ve Arab’ın devesine benzer yaygınlıkta Türk kültürünü ifade eden bir sembol kudretine yükselmiştir:

Tanrı (Kök Tengri) yaydır, kainat ona göre oktur. Gökyüzü yay, yeryüzü ona göre oktur. Yeryüzünde, yüzü güne dönük olan doğu ve güney yay, batı ve kuzey ok sayılır. Doğu ve güney, göğe nispet edilen boylara, yani Bozoklar’a tahsis edilmiştir. Kuzey ve batı ise, yeryüzüne nispet edilen Üçoklar’a …Burada bir tavzihte bulunmak gerekiyor. “Bozok telaffuzu, ses benzerliği dolayısıyla uzun zaman kelimenin ok kökünden geldiği zannını uyandırmıştır. Oysa son zamanlarda Bozoklar’ın yayla temsil edilmelerine mukabil, kurulmamış yaya da bozuk denilmesi arasındaki ilişki fark edilmiştir. Bozuk kelimesi, zamanın ve Türkçe ses uyumunun etkisiyle Bozok halini almış olsa da, kelimenin aslı bizce bozuk’tur (kelimenin galat-ı meşhur haline gelişinden ötürü biz de bunu kullanmaktayız). Yay iradedir ama, bu irade kendisini görünür ve etkin kılan okla bütünleşmedikçe anlamını kazanamamaktadır. Hakanın idaresindeki devletin sağ kanadı yayı, yabgunun idaresindeki sol kanat ise okları teşkil eder. Ancak ister Üçok, ister Bozok grubuna mensup olsun, her boyda bey yay, boy halkı ok durumundadır. Ailede de baba yaydır, diğer fertler ok sayılır. Babanın ölümü halinde miras varisler nezdinde her bir hissesine ok gözüyle bakılarak tanzim edilir. Nişanlı genç kıza “oklu” denir.46 Ferdî planda ise “gönül yay, vücut oktur”. Gönül yay, akıl ok” şeklinde de tavsif olunmaktadır… 47

Burada dikkat edilmesi gereken husus, yayın daima “Tanrısal irade”yi temsil ederken okla “kulluk” ve “tabi oluş”un belirlenmesidir. Hatta, ok ve yay bütünleşmesi Türk mantalitesinde bir kozmik birliğe delalet ede gelmiştir. Büyük Türk devletlerinin tam teşekküllü olgunluk devirleri için Çin kaynaklarında: Ok ve yay birleşti” geleneksel ifadesine rastlanmaktadır.48 Bu anlayış İslâm’ın kabulünden sonra da devam etmiştir. Üçoklar’a bağlı Kınık boyunun kurduğu Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun bayrağında ok ve yaya tesadüf edilmektedir. Selçuklular’ın ok ve yaydan anladıklarıyla Büyük Hun devletinin ok ve yaydan anladıkları aynı şeydir. Daha ötesi, Selçuklu Tuğrul Bey’in Bizans’ta Emevîler’in yaptırdığı Arap Camii’ni tamir ettirdiği, mihrabına da “Allah” ve “Muhammed” kelimeleri yerine ok ile yay nakşettirdiğini biliyoruz…49 Çok sonraları Sultan II. Abdülhamid’in şahsî servetiyle inşa ettirdiği Beşiktaş’taki Ertuğrul Tekke Camii’nin mihrabına altınla ay yıldız resmettirmesi gibi…50

Eski Türkçe’de bugün kullandığımız –ler,-lar çoğul eklerinin görevini yapan bir ek daha vardı. Bu ek –z harfiyle yapılmaktaydı. İkiden ikiz, üçten üçüz, omuz, göz, biz, siz…kelimelerinde olduğu gibi. Bu çoğul ekinin ok kelimesine de getirildiğini ve çok meşhur bir kelimenin bu yolla teşkil edildiğini görüyoruz: Oğuz! Oğuz kelimesindeki ğ harfi Türkçe’nin zaman içerisinde yaptığı bir tasarrufla başlangıçta k iken, ikinci aşamada g, sonra da ğ sesine dönüşmüştür. Yani bugün Türklüğün sembol adlarından sayılan bu kelime aslında Töre’ye, “İl”e tabi, yani devlete ve hakana bağlı boy-lar demekti.51

Gök-yer, sağ-sol, Bozok-Üçok nitelemelerini belirgin bir biçimde Oğuz Kağan Destanı’nda saklı duran şemada bulabiliyoruz. Belirtmeliyiz ki Oğuz Kağan Destanı’nın sembolizmi bir hayli yoğundur: Kağan iki ayrı evlilik yapmıştır. İlk evliliği gökten bir ışığın içinde inen hatunuyla olmuş ve ondan büyük oğulları ve Bozoklar’ın ataları diye bilinen Günhan, Ayhan ve Yıldızhan doğmuştur. İkinci evliliği ise bir ulu ağacın içinden çıkan kız iledir ve ondan da Üçoklar’ın ataları sayılan Dağhan, Denizhan, Gölhan doğmuşlardır. İlk hatununun göğe nispet edilmesine mukabil, ikincisi yere mensuptur. Oğuz, böylece ailesinde gök ve yeri bütünleştirmektedir. Oğuz adı bir şahsın adı olmayıp bir geleneğin, Töre’nin toplumuna gönderme yapıyorsa eğer; bu, bir tür tevhid toplumunu anlatıyor olabilir.

Prof. Dr. Faruk Sümer’in bir dev sabrıyla toplayıp Oğuzlar adlı eserinde isabet ve dirayetle yorumladığı bilgiler bize göstermektedir ki, bu at çobanı topluluklar kendi aralarında son derece sağlam ve muazzam bir hiyerarşi oluşturmuşlar ve binlerce yıl bu büyük bir tarih yaratan geleneklerini kıskançlıkla korumuşlardır.

Yukarıdaki ifadelerden anlaşılmış olacağını ümit ettiğimiz boy teşkilatı ve her bir biriminin işleyiş mekanizması, en geniş Türk devletlerinin işleyişine paralel ancak ölçekçe farklıdır. Merkezin kaybolduğu dönemlerde, bazen en uzak coğrafyalardaki Türk boylarının bile aynı model ve anlayışta devletler kurabilmeleri, o yapının ve Türk kimliği taşıyan toplulukların o yapıya olan inançlarının eseridir. Çünkü kozmik yaklaşıma dayalı hiyerarşi bellidir. Töre bellidir. Kimin kime ne ile hükmedeceği, kimin kime ne için itaat edeceği bellidir.

Bu konu sadece görünen bir biçim konusundan ibaret değildir. O biçimi ayakta tutan ve en az biçim kadar uzun ömürlü olduğunu açıkça gördüğümüz bir inancın üzerine oturmuştur. Hatta o inanç, biçime ruhunu veren, ondan daha güçlü bir potansiyeli ifade etmektedir. Şamanizmin imkansızlığı bu noktadan bakıldığında da açıkça anlaşılır.

Türk İnanmasına Dair

İnsanlık tarihindeki bütün beşerî sistemler, esas itibariyle insan anlamalarının, anlam kurma, yorumlama ve yaratmalarının eseridir. İnsan anlaması dediğimizde temel eleman inanç kavramıdır. İnsan, varlık aleminde inanma yeteneğine sahip tek varlıktır. Uygarlık dediğimiz sistemler manzumesi, en dipten alındığında insanın inanma yeteneğinden kaynaklanırlar. İnanma, çevresindeki akraba kavramlar bağlamında incelendiğinde kabul, varsayım, güven, niyet…gibi köklerden beslenmektedir. İnanma, aslında aktif bir yaratma eyleminin kamufle edilmiş psikolojik merkezi gibi duruyor. Dost-düşman, varlık ve hayat karşısında elde edilmesi gereken gerçeklik duygusu yani denge duruşunu kazandırmaktadır. İnanmanın üzerine sırasıyla anlama, tecrübe, hüküm ve bilgi kurma yerleşmektedir. Uygarlığın en temel elemanları olan dil, yazı, matematik ve mantık inanma yeteneği sayesinde var olabilen, inanabildiğimiz için kullandığımız, inanmaya devam ettiğimiz için de işler durumda kalan elemanlardır. Yoksa tabiatta yani uygarlık alanı dışında kalan varlıklar aleminde rakam, kelime, yazı sembolizmi veya mantık önermeleri aramak abestir. Yani insan, inanma yeteneği sayesinde yaratıcı özelliklerini belirleyen, herekete geçirebilen, koruyan bir varlık.

Elbetteki insan inanması, zannedile geldiği gibi dogmatik, akıl dışı, tartışmaya kapalı bir mahiyet taşımaz. Dikkatli ve derin bir anlama çabasıyla dogmatik zannedilen yapılara nüfuz edildiğinde, bunların gayet ciddî ve kapsayıcı bir muhakemenin sonucu olduğu görülür. Bu muhakeme asırlar içerisinde toplumsal tecrübenin büyüme ve bütünleşme sürecinin eseridir. Hiçbir inanç ve düşünceyi toplumsal nitelikleri dışında analiz etme şansımız yoktur. Dolayısıyla inanmalar insan ve içinde yaşadığı toplumun zaruretleri, ihtiyaç, imkan ve mahrumiyetlerine bağlı olarak şekillenen mükemmeliyet ve ideal tasavvurları zemininde öz ve şekil kazanabilmektedir.52 Bu her toplum için geçerli teşekkül süreci bozkırdaki at çobanlarının yarattıkları inanç ve kavramlar için de geçerlidir.53 Yukarıda şematik bir yaklaşımla zikrettiğimiz boy teşkilatının hangi fizik metafizik ve beşerî realitelerden kaynaklandığını gördük. Dolayısıyla ne tür soyutlamalar sonucunda hangi kainat tasavvurunu biçimlendirdiğini de anlayabiliriz. İnsan üretimi düşünce ve inanç dünyasından bağımsız olamaz.Medeniyet denilen yapı, insan aklının açılımından meydana gelmektedir. Yani boy teşkilatından onlu ordu örgütlenmesine ve bütün bir devlet donanımına kadar karşımızda duran yapıdaki modüler nitelik o hayat tarzı ve dünya görüşünün tabii bir sonucudur. İç-el- Dış-el, İç Oğuz-Dış-Oğuz, Bozok-Üçok, merkez-çevre ayırımları bir sosyal ve siyâsî sistemin dinamizmini ve o sistemin işleyiş kolaylığını sağlamıştır. Ama bu yapı asla mutlak bir katılık içerisinde yürümüş görünmüyor. Şartlar zorladığında ihtiyacı cevaplandırabilecek en dış halkanın dahi merkez rolünü üstlenebildiği, esnek ve yüksek manevra yeteneği taşıyan bir modülarizmdir bu.54 Selçuklular’ı Üçoklara mensup yani Dış Oğuz’dan Kınıklar’ın kurması, ama siyâsî sistemin gene kendi felsefî bağlamlarını muhafaza etmesi tipik bir örnektir. Üstelik Selçuklular’ın İslâmî döneme aidiyetine rağmen, orijinal Türk geleneğinin İslâmî yapıyı taşıyan bir alt sistem olarak devamı, İslami ekollerden de bütün mezhepler faal olmasına rağmen itikadda Maturidi’ye yönelirken, amelde örfe değer veren Hanefilik’i seçmesi, tasavvuf alanında da Vahdet-i Vücud eksenli öğretinin piri Hoca Ahmed Yesevi’nin yolunu tutması daha da düşündürücüdür. İmanın kaynağına dair kabul ne kadar ilahi karakterde olursa olsun, anlamanın beşeriliği, kültürel birikime tabi oluşu burada da ortaya çıkmıştır.55

Türk kurumlaşma modelinde sistemin ruhu “adalet (könilik)” kavramıdır.56 Zor (zulüm) devlete girerse, Töre bacadan çıkar” diyor Kaşgarlı Mahmut.57 Sistemin ayakta kalması zulme geçit vermemesi sayesindedir. İnsanlığın ezelden ebede hiç değişmeyen talebi güvenlik, adalet, iş birliği ve dayanışmadır. Devlet bunun için vardır. Dolayısıyla adalet ancak bir gücü arkasına almakla işlevsel olabilir. Bu güç Türk ordusudur. Adalet, örgütün alt birimleriyle üst birimleri ve genel gövde ilişkilerinin, görev ve sorumlulukların yani hukukun da korunması anlamına gelir. Türk örgütlenmesinde her birimin kendi iç işleyişi bakımından özerk yapı taşıdığını görürüz; ama bunlar genel yapının da ayrılmaz mütemmim cüzleri olmaya devam ederler. Bu hal Türk sosyal ve siyâsî yapısının yarattığı bir hayat dengesidir. O denge toplumun genelinde tereddütsüz benimsenen bir bilinç ve kimlik idrakiyle korunmaktadır.58 Türk’ün dünyası hem “bir” hem de “çok”tur; hem “çok”tur hem de “bir”! Bu dünyaya dönük bir bakış geleneğidir. Hem fizik hem de metafizik alanlara aynen yansımıştır. Genel anlamda çoğaltmak yahut büyütmek işleminin Türkçe’deki adı “bir-iktirmek”tir. Bu, dile yansıyan millî muhakemenin eseridir. Bu tür kültür elemanlarını dikkate almayan salaş bakışlar sistemi görmez; tapıyı tesadüf eseri sanırlar. Oysa asla tesadüf değildir. Ordumuz bugün bile, anlamca en üst rütbe olarak er’liği görmekle beraber, erlerden kurulu mangadan orduya kadar her seviyedeki müfrezeye, genel bir yaklaşımla “birlik” demeye devam etmektedir.

Kut-Töre ve Tanrı

Eski Türkler’deki inanç sisteminin, kendi adıyla “töre”’nin merkezinde bulunan Tanrı (Kök Tengri) kavramı da böyle bir yapıda görülüyor.59 Tanrı kavramını, görünür ve görünmez yönleriyle, nesnel ve metafizik boyutlarıyla bütün varlık idrakinin rümuzu, simgesi niteliğinde belirleyebiliyoruz. Varlığa dönük birlik kavrayışının sembolüymüş gibi duruyor. Sular kutsaldır, dağlar kutsaldır, ağaçlar, orman kutsaldır, vatan kutsaldır, gökyüzü kutsaldır… 60neredeyse insandaki ben’cilik dışında kutsal olmayan bir şey yoktur. Varlık alemi bütün elemanlarıyla Tanrısal gerçekten bir pay, bir yüz taşımaktadır. Tanrısal gerçeğe ulaşmak, insan bakımından “kut”un tamamlanması ve böylece bilgeliğe yükselmektir.61 Ancak Tanrısal gerçeklik, Kut’un tamamlanması ve bilgelik ancak ve sadece adalet temelinde mümkündür. Tanrısal gerçek, bütün varlıklarda olduğu gibi insandaki aslî özün, anlamın mayası diyebileceğimiz bir merkez kudret konumundadır.

Baştan beri yer yer kullandığımız modüler yapı ve mantalite, Türkler’in Tanrı tasavvurunda da önümüze çıkıyor. Varlığa vücut veren Tanrı’dır. Varlık Tanrısaldır. Dolayısıyla kutsaldır. Ama bu anlayış bir “varlık Tanrı” indirgemeciliği ve ilkel bir panteizm mahiyetinde de değildir. Merkezde ve varlığın ötesinde de Tanrı devam etmektedir. Ölümden sonraki hayat Tanrı’daki diriliğe dönüşür (Tengride tiriktekice)62. Aynen sosyal teşkilatındaki merkez-çevre ilişkisini, Tanrı kavramının derinliklerine indiğimizde burada da görürüz. Bir lider Tanrı vardır. Lider de Tanrısaldır. Bilge Kağan’ın kendisi için sarfettiği: Tengri tek Tengride bolmış…” (Tanrı’casına Tanrı’dan olmuş…) sözü, tam da bu dediğimizin örneği olmaktadır.63

Modüler yapının bütün birimleri hem aynı ideale bağlı, hem çok amaçlı kullanıma uygun; hem BİRleşik, bütün; hem müstakil, bağımsızdır. Genel ile özel arasında daimî geliş gidişleri sağlayan bir irtibat bulunmaktadır. Elemanlar (boylar, obalar…vb), elbetteki bir birlerine göre hayatın akışında farklılaşmalara uğramaktadırlar. Ama buna rağmen bu çoklu yapı derinlerde her birini diğerine bağlayan güçlü bir öz beraberliğinin bilincini de yaşatmaktadır.

Toplumların soyutlama ve kavramlaştırmalarını belirleyen etkenlerin hepsini sayamayız belki; ama bu sebepler arasındaki en önemli faktörün soyutlayıcının bilgi ve tecrübesi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Soyutlamalar aslında anlamalardır. Anlamalar birbirinden bağımsız gerçekleşmemektedir. İnsanların anlam dünyaları ilişkili ve hiyerarşik bir biçimde şekilleniyor. Anlamayı yaratanın ihtiyaç olması, aynı zamanda insan aczine gönderme yapmaktadır. Hissedilen acz, tasavvur edilen “mükemmeliyet formu”nun ham maddesi olarak görünüyor. Ama kurulan mükemmeliyet formu da toplumsal tecrübenin yarattığı diğer değerlerin en tepesine yerleşiyor. Bu mükemmeliyet formu, toplumun değerler sisteminin mahiyetini belirleyen bir temel değer, bir ana kavram, ulaşılması gereken bir ortak ideal teşkil ediyor. Bu kavram eski Yunan’da Zeus, Mısır’da Ra, Budist dünyada Nirvana, İbrânîlerde Yehova, Çinlilerde Tao, Müslümanlarda Allah, Hristiyanlarda Mesih iken, Türkler’de de Tanrı’dır (Kök Tengri). Yani bir başka açıdan bakıldığında, ideal bir Yahudi Yehova’ya, ideal bir Hristiyan Mesih’e, ideal bir Budist Nirvana’ya, İdeal bir Çinli Tao’ya, ideal bir Müslüman Allah’a ulaşmak ve dönüşmek isterken, ideal bir Türk de Tanrı’ya erişmek, benzemek, dönmek, ondaki diriliğe ulaşmak, “uçmağa varmak64 istemektedir. Bunu “Kut” kavramının analizinde de buluyoruz.65

Türkçe’nin bilinen en eski iki kelimesinin Tanrı ve Kut kelimeleri olduğu belirlenmiştir.66 Belki tek Tanrı fikrine çok erken dönemde ulaştığı görülen Türk topluluklarının birlikçi,

bütünlükçü, evrensel ve insanlık çapında idealler taşıyan devletler kurmalarının bir sebebi de buydu. Tanrı fikrine yaşadıkları tabiat içindeki “okuma”lardan, tecrübeleri aracılığıyla eriştikleri hikmet (bilgelik) sayesinde ulaştıkları gibi; bu inancı tekrar hayatlarına yansıtıp en ileri ideallere dönüştürdüklerini düşünebiliriz. Bunun en önemli işareti Töre ve Kut kavramları arasındaki ilişkide muhafaza edilmiştir. Bütün varlık Tanrı’sal bir öz taşımaktadır. Ancak, özellikle insan, varlığındaki bu özü bencil duygularından arındırıp ortaya çıkarmakla mükelleftir. Kut kavramı üzerine yazılan Kutadgu Bilig’de Kut kazanmanın Töre’yi benimseyen her Türk’ün genel ideali olduğunu görüyoruz. Buradaki “kazanmak” fiili sırf “hariçten elde etme” zannını uyandırabilir. Bir ölçüde böyle de yorumlanabilmekle beraber, Kut esas itibariyle saflaştırılan gönülde zaten var olan Tanrı’sal gerçek, güç ve güzelliğin harekete geçerek ortaya çıkması ve insanın bütünlük bilinciyle yaşaması demektir.67 “Hariçten kazanım” dediğimiz olay da zaten gene bu iç uyanışı sağlayacak mekanizmaları harekete geçiren, uyandıran davranışlara, yönelişlere gönderme yapar: Hizmet (Tapug), fedakarlık, öğrenme aşkı (“ög” eski Türk düşüncesinde hikmete ulaşan yüksek akıldır ve öğrenme insanın bütünün aklına ulaşma cehdini anlatır),68 Alplik, konuk severlik bunlardandır. Bu değerlerin edinilmesinden maksat daima birliğin bilincine ulaşmaktır. BİLGELİK dediğimiz kavram bu bilincin kemale erdiği (bu sebeple “eren” denir) kimselere verilen bir sıfattır.69 Herkesi bağlayan Töre bağlamında elde edilen Bilgelik ile yeniden Töre’ye dönülür ve o gözle sistem gözden geçirilirdi. Bilgelik ve Kut kazanma her Türk nezdinde en üstün değerlerdi. Ama özellikle hükümdarda alplikle birlikte bulunması olmazsa olmaz bir şart idi.70 Burada hemen Türk hakanının aynı zamanda baş komutan olduğunu hatırlatalım.

“Kut Kazanma Bilgisi” (Kutadgu Bilig) denilen tamlamanın işaret ettiği bilgi sistemi, tamamen “Töre”dir. Töre, günümüz medyasındaki toplumuna ve tarihine karşı ön yargılı kapkara cahillerin kullanımındaki alabildiğine olumsuzluk yüklemelerinden tamamen uzak, Türkler’in birlikçi inanç ve hikmet algılarına, binlerce yıldır devam eden büyük geleneklerine ad olmuş bir kavramdır. “Tanrı’nın yaratılmışlar için koyduğu düzen” anlamına gelir. Sadece iki örnek verelim: Kutadgu Bilig’in 3192. beyti: “Kadim Tanrı (bayat) kadirdir (ogan), adildir (köni) ve Töre’yi veren, (Töre’nin) gerçek sahibi o’dur. Onun gücü bütün yaradılmışlara yeter” diyor. Bir başka yerde de “Tanrı’nın Töre’yi uygulamak için başa geçirdiği” 71 Türk hakanına hitaben: “Adalete (köniliğe) dayanan Töre gökyüzünü (kainatı) ayakta tutan direktir” diyor.72 Türk toplumları, bu sebeple Töre’nin ilkeleri ve gücüyle tabiatın kudret ve kanunlarını eş değer saya gelmişlerdir. Bilge Kağan’ın “Üstten Tanrı’ basmasa ve alttan yer delinmese senin ilini, Töre’ni kim bozabilir” demesinde, o telakkinin Töre’yi kıyamete kadar bakî bir sistem olarak kabul edişi görünmüyor mu?73

Fakat tekrar işaret etmek gerekmektedir ki, tasvir edilen bu sistem yani Töre dogmatik bir yapıda değildir. Hunlar’dan beri Türk devletlerinde her sene adına “Toy” denilen bir devlet meclisi toplanmaktadır. Bu toplantı bütün tebanın bir araya getirildiği bir genel kurul niteliğindedir. Toylarda geçmiş senenin muhasebesi ve zaafları tespit edilir, gerekli önlemler kararlaştırılır ve bir sonraki yılın planı çıkarılırdı. Toplumun sorumlu yöneticileri denetlenir, bakanlar kurulu yenilenirdi. Toplumun “Kutlu Bilge” kabul ettiği kişilerin meydana getirdiği Toy’da Töre de gözden geçirilir, bazı hükümleri iptal edilirken, ihtiyaç duyulan yeni konularda yeni hükümler oluşturulurdu. Töre’ye aykırı tasarrufu görülen yönetici, hakan da olsa azledilirdi.74 Böylece Töre içinden yetişen Bilge, sistemin ruhunu kavradıktan sonra Töre koyar ve bu halk tarafından Tanrısal nitelikli sayılırdı.75 Yukarıda inanmanın aslında yaratma fonksiyonu taşıdığını söylerkenki kastımızın anlaşıldığını umarız.

Büyük Gelenekler ve Töre

İnsanlık tarihinde devir devir zamanın rutin akışına söz dinleten büyük zihniyet değişimleri gerçekleşmiştir. Bir tür aydınlanma, uyanış, toplumsal zihniyetlerin yeniden formatlanması özelliği taşıyan bu değişim hareketleri, genellikle bir topluma, ümmete yahut bir kıtaya has olarak cereyan etmiştir. Sümerler’in yazıyı keşfi, Yahudilik ve Hristiyanlığın doğuşu, İslâmiyet’in ortaya çıkması,13. yüzyıl Anadolu Türk aydınlanma ve kurumlaşması, 17. yüzyıl Avrupa aydınlanması bunlardandır. Fakat MÖ. 6. yüzyılda insanlık tarihi, sonraki dönemlerde bir benzerini yeniden göremediği muazzam bir uyanma ve aydınlanma dalgasına şahit olur. O günün dünyası bilindiği gibi Asya, Avrupa ve Afrika’dan ibarettir. Afrika’nın medeniyet hareketlerine eski Mısır müstesna, pek katkısı yoktur. Yani dünya Asya ve Avrupa’dan ibarettir. İşte bu coğrafyada doğudan batıya doğru sıralayacak olursak, anılan asırda Çin’de Lao-Tzu ve Konfiçyus’u, Hindistan’da büyük mistik Gotahama Buddha’yı, İran’da Avesta’nın sahibi Zerdüşt’ü, İyonya ve Yunanistan’da Herakleytos, Phitagoras, Anaksagoras, Aneksimenes, Sokrates ve mektebini bu büyük uyanış hareketinin kahramanları olarak tespit ediyoruz. Adı geçen bilgeler sonraki dönemlerde adlarına kurulan geleneklerle bütün insanlığı kucaklamışlardır. Haberleşme ve ulaşımın çok kısıtlı imkanlara bağlı oluşunun yarattığı iletişim sıkıntısı bu gelenekler arasında bazen aşılmaz engeller yarattığından, bu ekollerin terminolojileri ve yarattıkları hayat biçimleri arasında görünüşte ciddî farklar söz konusudur. Ancak, dikkatli felsefe tarihçileri bu gelenekler arasında birlikçi ve birleyici bir ana fikir ekseni bulunduğunu, küçümsenemeyecek ölçüde azamî müştereklere sahip olduklarını görmüşlerdir. Bu gelenekler sistemlerini, (modern zamanların, insanı, her bir yeteneğini ayrı bir varlık alanına çevirerek parçalayan yaklaşımlarına mukabil) insanı kendi bütünselliği içerisinde ele alarak ve fizik-metafizik, akıl-sezgi, hayat-ölüm ötesi bütünlüğünü gözeterek kurmuşlardır. Bunların hiçbiri sırf akılcı bilimsellik yaklaşımına kapılarak mensuplarını tuzağa düşürmemişlerdir. Bununla beraber hepsi de matematik, mantık, fizik, biyoloji…vb. adlarla ileride meşhur olacak alan bilgilerini sistemlerinin zemîninde kullanmışlardır.

Çin, Hindistan, İran, İyonya, Yunanistan o devrin şartlarında birbirlerinden çok uzak coğrafyalardır. Özellikle her biri farklı toplumsal tecrübelerin sonucudurlar. Tabiatıyla terminolojileri de bağlı oldukları kültürlerin kavramlarıyla şekillenmiştir. Bu farklı görünüşlerin altında yatan muhtevaların diğer toplumlara ulaşması, anlaşılması ve hazmı asırlara vabeste idi. Çünkü genellikle insanlık tarım toplumu keyfiyetlerine bağlıydı. Fakat bu coğrafyalarda hareket yeteneğine sahip, at üstünde doğudan batıya dört nala mekik dokuyan bozkır toplulukları bir istisna teşkil ediyorlardı. İpek yolundaki ticârî kervanlarla taşınan fikirleri de eklersek Türkler’in bu geleneklere yabancı kaldıkları söylenemez.76 Her ne kadar batılı oryantalist dostlarımız, bozkırlıyı peşinen barbar saysa da…77Yukarıda bozkurt konusunu işlerken zikrettiğimiz, akıllı düşman’ın öğreticiliğini benimseyen atasözü, ilke olarak bu alış verişi meşrulaştırmaktadır.

Bugün belgesel nitelikteki bilgilerimizle kabaca tanımlayabildiğimiz Hun tarihi, MÖ.318 de imparatorluk kıvamında sahnede duruyordu. Elimizde belge olmasa dahi, Türk devlet sisteminin işleyiş mekanizmaları meçhul değil. İdealleri biliniyor. Çevre toplumların sosyo-ekonomik şartları aşağı yukarı belli. Hun devleti Atilla’nın Batı Hun İmparatorluğu’nun bitimi olan 6.yüzyıl başına kadar siyâsî hükümranlığını sürdürmüş. Etki alanları ve süreleri göz önüne alındığında fasılalı da olsa Avrasya coğrafyasında 900 yıl süren bir hükümranlık görünüyor. Üstelik sonraki bütün Türk devletlerinde aşağı yukarı aynı sistem, gelenek ve ideallerin takip edildiği açık. Yukarıda şemasını anlatmaya çalıştığımız felsefî ve toplumsal yaklaşımlar, kurumlaşmış olarak devam ediyor. Motun’dan itibaren izleyebildiğimiz hakimiyet telakkisi onlu ve on ikili sistemler işler haldeler. Dolayısıyla, durduğumuz noktada belgesel bilgi ve kronolojik siyâset tarihi değil, sosyal ve felsefî süreçlerdeki devamlılık esastır.78 Altında bilim, felsefe ve hukuk bulunmayan bu çapta bir hakimiyet mümkün değildir. Örneği yoktur.

Burada bir iddia olarak söyleyebiliriz ki, Roma’nın sıfırı bilmediği yüzyıllar boyunca Türkler onlu sistemi kullanıyorlardı. Yön, yol ve coğrafya bilgilerinin, farklı kültürlere intibak ve onları yönetme yeteneklerinin ne kadar yüksek olduğu aşikârdır. İleri astronomi bilgisine dayalı zaman kavrayışları, takvim hesapları,79 madencilikleri, icat ettikleri Uygur ve Göktürk alfabeleri, hatta tarım alanında kullandıkları teknoloji (Turfan ve Tarım havzası sulama kanalları örneği) malum.80 Sevk, idare ve lojistik yetenekleri yanında daima tarihçinin gündeminde kalan siyâsî realitesi, Çin’e, Hind’e, Bizans’a, İran’a Roma’ya sık sık uzun sürelerle hükmedebilen bir topluluktan söz ediyoruz. Bu topluluğun zikredilen büyük geleneklerden habersiz kalması düşünülemez hakimiyet. Bilakis Türkler’in adı geçen medeniyet çevrelerinden ve oralarda hüküm süren geleneklerden kendilerini kaybetmeden yararlandıkları, onları kültürleri içinde sentezledikleri, bu sentezden kudret ve politika ürettikleri anlaşılmaktadır.81 Türkçülük ideolojisinin tesiriyle, Türk medeniyetini orijinal gösterebilmek adına, bozkır halkını dış tesire kapalı bir yapıda göstermek yanlıştır. Verdikleri kadar almışlardır da. Bu insanlar daima dünya ile biliş tutmuş haldedirler. Türk medeniyetinin ne doğu ne de batıya yüzde yüz mal edilemeyişi ondandır. Doğu ve Batı’nın yanında üçüncü medeniyet dairesi, onlara eş değer güç ve etki yaratan Türk medeniyetidir. Yarattığı olumlu ve reaksiyoner etkilerle bir Türk medeniyet çevresi’nin varlığı günümüz dünyasının da önemli gerçeklerindendir.

Zaman zaman Türk kültüründe Çin, Hind, Bizans, Roma, Moğol etkileri yakalayıp bu küçük unsurları bütün yapıya genelleyerek Türk medeniyetini bunlardan birine mal etmek gayretkeşliği Türk’ü daima barbar görmek isteyen kah aşağılık duygusuna yenik, kah tarım kültürlerinin sözcüsü, kah kendi vandalizmlerini örtmeye çalışan kasıtlı oryantalist yaklaşımlardır. Yoksa özellikle Batı’nın filozof muhayyilelerinden çıkan devlet ütopyaları Eflatun’dan beri hep teorik, tamamlanmamış, uygulama şansı bulunmayan uçuk fikirler olarak kalmışlardır. Oysa Orta Asyalılar’ın, o teorilerin hayal planında dahi ulaşamadıkları cihan devletleri, tarihin kalbinde duruyor.

Bilim, Ordu, Devlet

Büyük Hun hükümdarı Motun (aynı ibarenin tarihî Çince’den kaynaklanan diğer okunuşları Mao-tun, Me-te’dir; son araştırmalar bu ismin Türkçe “bahadır” kelimesinin Çince transkripsiyonu olduğunu düşündürüyor) hem boy teşkilatının , hem de onlu askerî sistemin mucidi olarak kabul edile gelir. Babası Tuman’a ( Teo-man, bu kelimenin de günümüz Türkçe’sindeki duman kelimesi olduğu sanılıyor) karşı kurmuş olduğu kendisine bağlı hassa ordusu, on bin kişilik bir tümendi. Bu birlik özellikle yay kullanmakta çok mahirdi. Gene Motun’un icad ettiği düşünülen ıslık çalan bir kılavuz ok, hedefi gösterdiği vakit hemen ardından on bin ok aynı hedefe kilitlenmekteydi. Yayın böylesine bir profesyonel kullanımı yarattığı etkiyi müthiş yükseltmişti. Bu tümen Motun’un hakanlığa geçmesinden sonra örnek alınmış ve yirmi dört tümen meydana getirilerek Hun ordusu oluşturulmuştur. Çinlilerin Türklere “yay geren kavimler” demesinin sebebi budur. Yirmi dört tümen, yirmi dört boyun da nüvesini oluşturmakta ve bu iki sistem örtüştürülerek kullanılmaktaydı. Boy sisteminin kuruluşundaki toplumsal bütünlük bilincinin zamanla kabileciliğe dönmesini önleyen tedbir, bu örtüştürme imiş gibi duruyor. Tabiatıyla bu uygulama günün matematik ve astronomi bilgilerini hayata geçirme örneği olarak da kayda değer. Bu uygulama aynı zamanda asker-sivil birlikteliği ifadesinin anlamını da sergiliyor.

Yukarıda değindiğimiz, boy sistemiyle sosyolojinin ilk insan birlikteliklerine verdiği klan ve kabile örnekleri arasındaki farkı biraz daha derinleştirecek olursak diyebiliriz ki, boylar yaylak-kışlak hayatı yaşayan büyük bir halkın genel ve millî bir planlama çerçevesindeki alt birimleridir. Klan ve kabilelere atfedilen primitif göstergeler boy teşkilatını ifade etmek gücünde değildirler. Boylar arasındaki organik ilişki ve kültürel bütünlük olayı dışarıdan ve sığ bakışlarla inceleyenlerce anlaşılamamaktadır. Sınırsız ve sınıfsız bir toplumda ve adetâ sınırsız bir coğrafyada at üstünde bulunduğu halde örgütüne ve toplumuna sadakatin devam ettirilmesini gerçekten incelemek gerek. Bu binlerce yıllık kültürel bütünlük hali en temelde acaba ne ile sağlanmıştır? Biz bunu özünde Töre’ye mutlak bir güven duyulmasında görmekteyiz. Ama detayı üzerinde durmaya değer. Nitekim Töre’den uzaklaşanlar olmuştur. Son yapılan bir araştırma bu Töre dışına kaçan toplulukların Kazaklar olduklarını gösteriyor. Fakat aynı araştırma Kazaklar’ın hazin macerasını da gözler önüne seriyor.82 Bilge Kağan burada da haklı çıkmaktadır. Töre’yi ve Türk ilini terk edip gidenlere, Türk hakanlığı dışındaki merkezlere hizmet edenlere: “Gittiniz de kârınız ne oldu? Kemikleriniz dağ gibi yığıldı…”83 demiyor muydu?

Yani Kazak gruplar ve mahallî tecrübelerin yarattığı farklılaşmaları istisnâ tutarak baktığımızda, boylar arasında Töre ortak paydasından kaynaklanan kültür, değerler ve sistem bütünlüğü hemen göze çarpmaktadır. Bu bütünlük kuzey-güney, doğu-batı eksenindeki bütün boylarda ve tarih boyunca muhtelif derecelerde de olsa sürdürülmüştür. Türk boylarını şamanistik göstergelere hapsederek Afrika veya Avustralya kabileleri seviyesine indirgemeye çalışanlar, ya ufuksuz, ya da o muhteşem senfonik yapıyı gizleyen kasıtlı kimselerdir. Sözüm ona bilim adına konuşuyor olmaları bu gerçeği değiştirmez (Bunlardan biri, Fransız Türkoloğu Jean Paul Roux’nun “Türklerin ve Moğolların Eski Dini” adlı çalışmasında tek Tanrılı Türkler’e bir tanrılar panteonu yaratmaya çalışması son örnek olarak kayda değer. Batılı sevgili dostlarımızın bilim adamları da politikacılarıyla aynı yaklaşımı paylaşmaktadırlar. Çok bilimseldirler, suret-i haktan ve makul bir görüntü kurguladıktan sonra can alıcı darbeyi indirmeyi pek severler. Prof. Roux güya kaynak da göstererek Bilge Kağan’ın “öd Tengri yaşar(veya yasar)” (zamanı yaşayan -yada kuran- Tanrıdır) cümlesindeki sadece “öd Tengri” ibaresini kesip, ileri sürerek, “Türkler’de bir de zaman Tanrısı vardı.”, diyor.84 Tanrı kavramının merkezî önemini yukarıda belirttik. Bu kavramı bizim kaynaklarımız hiçbir yerde çoğul kullanmadıkları halde, onu politeizme dönüştürmek Türk sisteminin kalbine dinamit koymakla eş değerdir. Ne yazık ki, Türk araştırıcıların önemli bir kısmı bu tuzağa düşmektedir. Bu boylar konuştukları dilden, kullandıkları millî sembollere, hayat üsluplarından, yarattıkları sosyal organizasyonlara kadar en yüksek mutabakat halinde olmuşlardır. Manas Destânı’ndaki Kırgız Alpliği ile Söğüt’teki Kayı boyunun beyi Osman Gâzi’nin silah arkadaşı olan Alpler aynı değerlere baş koymuşlardı. Anadolu Türklüğü ile Kazakistan coğrafyasında kalan boylar ayrılalı aradan asırlar geçtiği halde, Yesi’deki Kazak,85 Aşkabat’taki Türkmen kilimleri; Antalya’da, Aydın’da Yörüklerin dokuduğu kilimlerdeki dokuma teknikleri ve motifleriyle hala örtüşmektedir. Bu sahadaki akademik çalışmalar ayrı bir literatür oluşturacak kadar zengindir. 86

Tabii ki, tarih hareket ve değişmenin hikayesidir. Türk tarihinde de bin bir sebeple değişimler, mücadeleler yaşanmıştır. Ancak bu değişmenin özdeki formasyonu bozamadığı çıplak gözle bile görülebiliyor. Dolayısıyla bu değişimleri Türk kültürünün geneli adına bir çeşitlenme ve zenginleşme olarak mütalaa etmeliyiz. Çünkü her değişim kültüre katılan yeni bir tecrübe demektir. Tecrübe ise, aklın öteki adıdır. Toplumun tarihteki tecrübe zenginliği ortak bir muhakemenin imkan kaynağı olabildiği sürece karşılaşılacak yeni problemlere özgün ve millî cevaplar bulmak ihtimalleri yükselecektir. Burada önemli olan çeşitli özentilerle hazmedilmemiş kopyalamaların, toplum hayatında yek diğeriyle uyumsuz , farklı akılların çarpışma, çatışma ve bir birini yeme, enerjisini içeride tüketme mahiyetine bürünmesine izin verilmemesidir. Tanpınar’ın veciz ifadesiyle “Başkalarının tecrübesi” anlama ve çözüm üretmeyi şizofrenleştirmektedir.87

Atalar Kültüne Dâir

Türk kültüründe üzerinde çok durulan bir davranış ve düşünce modeli de “Atalar Kültü” adıyla literatüre girmiştir. Türkler, atalarına karşı son derece saygılıdırlar. Ataya saygı ve hizmet Kut kazanmanın en önemli sebeplerindendir. Türk atasözleri bu toplumda baştan beri birer davranış ilkesi görevi yüklenmişlerdir. Bu yaklaşım Türk düşünce hayatında önemli bir işleve sahiptir. Modern hermenötik anlama ve kültürün tarihselliğini yirminci yüzyılda kuvvetle ilan etmiştir. Gerçekten anlama, anlamlandırma ve yeni çözümler üretme imkanı olarak tecrübe birikimi vazgeçilmez değerde malzememizdir. Dolayısıyla Türkler’in atalarına gösterdikleri saygı, toplumda tarih bilincinin ne kadar önemsendiğini ve “yeni durum”lara o birikimi harmanlayarak yürümenin kazandırdığı millî devamlılık ilkesine verilen değeri tespit ediyor. 88

Önemle ve tekrar belirtelim ki, Türk toplumu doğu ve batısındaki tarım toplumları gibi sosyal sınıfların oluşturduğu bir yapıya hiçbir zaman dönüşmemiştir. Yerleşik hayata geçen grupların sınıflaşmasını da “mîrî arazî sistemi” engellemiştir. Dolayısıyla atalara gösterilen saygı, hastalıklı bir aristokrat sınıfın varlığına ve meşruiyetine sebep olmamıştır. Yusuf Has Hâcib’in ölümsüz eserindeki geleneği nakleden ifade: İnsanın değeri hangi babanın oğlu olduğuna göre değil; ahlakı ve aklına göre oluşur. Töre nezdinde insanın bey veya kul oluşu verilecek hükmü değiştirmez diyor. 89

Ordu ve Medeniyet

Toplumdaki asker-sivil birlikteliğinin kültüre yansıması doğaldır. Türk kültürünün hemen her şubesinde, gerek resmî gerek özel hayatta aynı yekpareliği yakalamak mümkündür. 19. yüzyıl ortalarındaki Tanzimat’a kadar askerî rütbe ve unvanlar aynı zamanda idarî ve mülkî alanları da kapsıyordu. Ancak Tanzimat’tan sonra sivil-asker ayırımının kökleşmesiyle sivil bir bürokrasi olabilmiştir. Ama sivillere verilen unvanlarda da askerî terminoloji kullanılmaktadır. Yani pratikte sivil-asker ayrıştırması yapılmakla beraber sivil idareciler hala “paşa” idiler. Cevdet Paşa (tarihçi-hukukçu) gibi, Ahmet Vefik Paşa (edip) gibi, Talat Paşa (postacı) gibi… Bu örnekler zihniyetteki geleneksel yaklaşımın sürmekte olduğunun işaretleridir.

Burada derinden bir bakışla yaklaştığımızda, Türk kültüründe karşımıza adeta genetik kodlamaya benzer başka bir yapılanma daha çıkar: Eski Türkçe’de şehir anlamına gelen orijini Türkçe yahut diğer dillerden alınma Balıg, Kent, Şar gibi birkaç kelime var. “Ordu kelimesi bunlardandır. Evet!.. Ordu kelimesi eski Türkçe’debaşşehirdemekti.90 Yani Araplar’ın “Medine” dedikleri. Bilindiği gibi medeniyet kelimesi Medine’ye gönderme yapılarak oluşturulmuştur. Batı dünyası aynı kavramı “civilisation” kelimesiyle adlandırmaktadır. Civilisation kelimesi, sivilleşme-sivilleştirme süreci olarak anlaşılabilir. Sivil, asker olmayan demektir. Yani Batı dünyasının mantalitesinde, medeniyet ile askerliğin bağdaşmadığı kabulü yatar görünmektedir. Tabii biraz Batı tarihi bilen herkes bu adlandırmada bir çifte yüzlülük bulacaktır. Ama en azından dıştan bakıldığında Batılı entellektüel, asker veya askerî olandan bir barbarlık ve zulüm zuhur ede geldiğini düşünmüş. Barbarlık yani gayr-ı medenîlik yani ilkellik, yani hak-hukuk tanımama…Halbuki medeniyet kelimesinin kökündeki şehir kavramı adaleti, incelmiş insânî yaklaşımları, refahı, ilerlemeyi, zevki, huzuru temsil etmekteydi. Yani Batı dillerindeki sivil kavramı gayr-ı askerîlik; Arapça’daki Medîne kavramı ise, şehirlilik vurgusu taşıyordu. Yukarıda bir vesile ile değindiğimiz Doğu ve Batı medeniyet daireleri yanında yer alan üçüncü medeniyet dairesi Türkler’in medeniyetidir, hükmümüz, şu noktada bir teyit bulmaktadır. Türk geleneği, toplumda sivil-asker ayırımının yer bulamadığı yapısına mukabil, Arab’ın şehir dediğine de ordu diyordu. Çünkü ordu, hakan etrafında toplumun hiyerarşik bir şekilde yerleşmesiyle kuruluyordu. Ordu-Balıg han şehri, baş şehir demekti. Hakan ise toplumsal düzen ve adaletin, huzur ve refahın gerçekleştirilmesinden birinci derecede sorumluydu. Açları doyurmak, çıplağı giydirmek onun ilk görevlerindendi. Toplumsal hayatın gereği olan bütün müesseselerin vücut bulduğu, meşruiyet kazandığı, en üstün ürünlerini verdikleri çevre hanın çevresiydi. O çevreye “ordu” denmekteydi. Tahmin edilebileceği gibi han otağı ordugâhın merkez noktasıydı. Zaten ordu kelimesinin bir anlamı da hakan otağıdır. Moğolca “orda” kelimesinden geldiği zannediliyor. Meşhur Altınordu Devleti adı Cengiz’in torunu Batu Han’ın kardeşi Sayın Han’a göre, altın işlemeli bir çadırda oturmasından ileri gelen bir addır.91 Eski Türkçe’de askerî birlik anlamına gelen ordu kurumu, “sü” kelimesiyle anlatılmaktaydı.92 Süngü, subay gibi kelimeler o devirlerin yadigârı olarak günümüz kullanımında devam etmektedir. Batılı entelektüel kendi tarihi tecrübesi bağlamında askerin, üst sınıfların bekçi köpekliğini yapmasından hareketle askerliği barbarlık ve ilkellikle eş değer görmekte mazur sayılabilir. Arap da bedevîye göre şehri daha insanî bulmakta haklıdır. Ama varlığını toplumun Töre’ye olan inancından, meşruiyetini de Töre’ye bağlılığından alan Türk ordusu için adalet, varlık, devam ve beka şartı idi. Bozkırdaki dağınık obaların halkı ordu şehrinde alternatif yaşama biçimlerini, duygu ve düşünce ifade kalıplarını tanıma imkanı buluyor, zihnen ve kalben zenginleşmiş olarak obasına dönüyordu. Onun için Türk insanı askerliği bugün bile adam olma ocağı” olarak görür. Askerlikteki rütbe ömür boyu şerefli bir unvan olarak kullanılır. Askerlikte elde edilen rütbeler kişiliklerin nitelendirildikleri birer sıfata dönüşürler. Hele İslâmiyet’ten sonra “gazi” unvanı payelerin en üstünü bilinir, bugün de öyledir.

Ordu şehrinde, hakanın yanı sıra, yukarıda Toy bahsini işlerken söylediğimiz dokuz kişilik “Buyruklar Heyeti” (Bakanlar Kurulu), yargı sistemi de faaliyet gösterirdi. Devrin en muktedir şairleri, düşünürleri, sanatkarları, bilginleri bu çevrenin doğal unsurlarıydı. Türk dilinin en üstün telaffuzu bu çevrelerde şekillenir, musikînin en makbul örnekleri bu çevrede muhatap bulur, icra edilir, bedelini alırdı. Hazerde ve seferde hükümdarla birlikte hareket eden, dünyanın en etkili elitleridir bunlar. Türk kültür tarihinin tanınmış isimlerinden çok büyük bir kısmı bu çevrenin mensubu hatta yetiştirmesidir. Oğuz Destanı’ndaki Uluğ Türük’den Orhun Kitabeleri’nin editörü Yolluğ-Tigin’e, Ali Şir Nevâî’ye, Meragalı Abdülkadir’e, İbn-i Sînâ’ya, El-Birûnî’ye, Ali Kuşcu’ya, Mevlânâ’ya, Muhyiddîn Arabî’ye kadar…

Kültür ve sanat alanları ele alındığında bunların Türk siyâsî ve askerî sisteminin mantalitesi dışında oluşmuş ve olgunlaşmış bulunduklarını sanmak hatadır. Yaratılan sanat, ancak muhatabı olan toplumun dünya görüşü ve itibarları bağlamında anlam ve değer kazanmıştır. Mesela Türk müziği geleneksel Türk kozmik tasavvuru paralelindeki bir teorik zemin üzerinde kurulmuş ve yükselmiştir: 93 Yukarıda temas ettiğimiz Toy adlı devlet meclisi Hakan’ın yanına dokuz Buyruk görevlendirirdi. Türk devleti kendisini bütün dünyanın düzeninden sorumlu hissettiği için bu Buyruklar dış ve iç olmak üzere ikiye ayrılırlardı. Dokuz rakamı, Türk kozmonolojisi motiflerindendi. Her Buyruk (vezir, bakan), çadırının önüne rütbesine uygun sayıda bir veya iki tuğ dikerdi. Ancak baş vezir üç tuğ dikerdi. Hakan çadırının önünde ise dokuz tuğ dalgalanırdı.94 Tuğların adedi o Buyruk’un el altında bulundurmak zorunda olduğu musikî heyetinin, Kös takımının (mehter), kaç katlı olması gerektiğini de bildirirdi. Dolayısıyla dokuz tuğlu Hakan’ın mehteri de dokuz kat olurdu. Kös ve tuğ arasında organik ve paralel bir ilişki kurulmuştur. Hunlar’dan itibaren izleyebiliğimiz bu gelenek, bütün Türk devletlerinde istiklal ve hakimiyet alameti olarak karşımıza çıkar.95 1826 daki Vak’a-i Hayriyye’ye kadar devam eden bir gelenektir. Bu ilişki günümüzde İstiklal Marşı ile bayrak(veya sancak) arasında kurulan anlam ilişkisine benzer. 96

Yer yer islâmî döneme küçük göndermeler yapmakla beraber, şu ana kadar İslâmiyet öncesi Türk toplumu ve onun ordusunun hangi kültür ve dünya görüşü çerçevesinde şekillendiğini göstermeye çalıştık. İslâmiyet’in kabulü Türk devlet geleneğinde, temele alınan ilkelerin sürdürülmesine engel olmamıştır. Bilakis şaşırtıcı bir biçimde geleneğin önemli temel unsurlarının İslâmî dönemde dahî etkinliğine şahit oluyoruz.97 Töre yer yer “Kanun-ı Kadîm adını alarak devam etmektedir. Kut kavramı adı ve fonksiyonuyla işlerliktedir. Alparslan’ın Anadolu’yu fetihle görevlendirdiği Süleyman Şâh’ın babasının adı Kutalmış’tır. Boy teşkilatı hemen hemen bütün elemanlarıyla faaldir. Onlu sistem ordu içinde yürümektedir…

Yeni bir dinî hayat söz konusudur elbette, hem de kuvvetle söz konusudur. Fakat, bu İslâmî hayat 10. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar katiyen tepeden inme sentetik bir giydirmeyle topluma benimsetilmemiştir. Modern Batılılaşma dönemindeki taklitçi tutumu o devirde göremiyoruz. Çok ciddî Türk müctehidler elinde yorumlanan Kur’an tercümeleri, tefsirleri vasıtasıyla Türk karakter ve ideallerine göre kurumlaşmış bir Türk Müslümanlığı”dır98 söz konusu olan. Binlerce yıllık Töre düzeninden kazanılmış tevhid ve devlet terbiyesi, varlığı birleyen Türk Müslümanlığı’nda kendisini daha ileri ve olgun bir çerçeveye oturmuş bulmuştur. Türk Müslümanlığı’nda dinin felsefî, itikadî boyutu çok ileri bir Türk dahîsi olan İmam Mansur el-Maturîdî (ölm.944) elinde biçimlenirken, hukukî boyutu bütün dünyanın hukuk nosyonuna hayranlık ifade ettiği İmâm-ı Âzam Ebu Hanife elinde akılcı ve sosyal realiteyi göz önünde tutan anlayışı çerçevesinde kurulmuştur. İtikat ve fıkıh, ruhlarındaki canlılığı tasavvufî kanalla diri tutmuşlardır. Türk mutasavvıfları bu alanda başlı başına bir konu teşkil ederler. Son derece zengin bir kadro ve literatüre sahiptir. Türk Müslümanlığı’nın dinamizmini Hoca Ahmet Yesevî, Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Âşık Paşa, Şeyh Edabalı ve bilhassa Sadreddin Konevî gibi dahî Türk sûfîlerinin sentezlerinde aramalıdır. Orta Asya bilge ve ozanlarının sesini Yesevî’de, Hacı Bektaş’ta, Yûnus’ta, Niyâzi-i Mısrî’de hatta Şeyh Gâlip’de demlene demlene yankılanır buluruz. Genel bir bakışla Türk kültür ve değerlerindeki devamlılığı 17. Asra kadar gelişen ve yükselen bir çizgide seyrederiz.99

Osmanlı padişahlarından I. Kosova savaşında şehit düşen Sultan Birinci Murad Hüdâvendigâr, zamanında onun kararıyla kurulan Yeniçeri Ocağı, diğer adıyla Kapıkulu Ocakları, saraydaki uzantısı Enderun ile beraber, Türk devlet geleneğinde yeni bir kurum olarak önümüze çıkar.100 Yeni bir kurum deyişimiz, o kurumu doğuran anlayışın eskiliğindendir. Bilge Tonyukuk’tan Nizâmü’l-Mülk’e kadar Türk devletlerinde hakandan hemen sonraki en yüksek derecelere yükselmiş farklı kavimden insanlar hep buluna gelmiştir. Bu hal toplumca da yadırganmamıştır. Çünkü Türk toplumunun devlet terbiyesinden beslenen tarihî Türk devletlerinin hemen hepsi açık veya gizli olarak bir cihan devleti olma rüyası görmüşlerdir. “Cihan Devleti” olmak, Batıdaki sömürgeci anlayışa ters düşer. Türk devletlerinde fütuhâtın maksadı sömürmek değil; zulüm coğrafyalarına hizmet ve adalet götürmektir. Hizmetine talip olunan insanları, toplumları hor gören bir zihniyetle cihan devleti olunamazdı. Dolayısıyla Türklük davası sanıldığı gibi bir soy, kavmiyet, etnik nationalism davası olmayıp, tamamen sosyo-kültürel ve ekonomik zeminde biçimlenen kalp ve menfaat birliği” 101 idi. Türk, bir cihan devleti adamının adıydı. Oğuz Kağan bu devleti: Gökyüzünü çadır, güneşi tuğ yapan devlet” cümlesiyle tanımlamıştı.102 Bu sebeple bütün Türk devletlerinde tebaya dönük soy taassubu aşılmış, onun yerine ideal birliği esas alınmıştır.103

Zulüm ile adalet, medeniyetle vahşet, insanlık tarihi boyunca çarpışa gelmiştir. Ne zulüm ne de vahşetin büsbütün yok olduğu bir devir ancak ütopyalarda bulunabilir. İyi, güzel yahut kötünün yokluğundan değil, ancak baskın veya zayıf oluşundan söz edilebilir. Aranan iyi ve güzeli hakim kılmaktır. O düzlemde olumlu değerleri insanlığa mal etme yöntemi olarak iknâ usûlünün değeri hiç azalmayacaktır. Ne yazık ki, aciz bir adalet, güçsüz bir güzellik de tarihte hayat hakkı bulamamıştır. Dolayısıyla şer güçler var oldukça orduya duyulan ihtiyaç eksilmeyecektir. Eğer yüksek bir değerler sistemi ardına yenilmez bir güç koyarsanız o zaman cihan devleti adamının varlığını sürdürebilirsiniz. Nitekim, yüzyıllarca devletin bekası uğruna canı bahasına hayâtî görevler üstlenen, hatta bir Türk gücü niteliğine bürünen, Hacı Bektaş’ın evrensel insanlık anlayışını en üst mertebede temsil edebilen, Türk’ün binlerce yıllık tuğlarını ve kösünü, kutsal sancaklarını şerefle taşıyan devşirme Yeniçeri o güç ve disiplin bozulunca, bünyesindeki Türk kanı oranı (!) artmasına rağmen bu defa devletin başındaki en büyük bela haline dönüşmüştür. Önemli olan ruh ve karakter terbiyesidir. Yoksa, etnik davalarla gözü karardığı vakit, teba-yı sadıka Ermeni, çorbacı Bulgar, Rum komşu hatta kavm-i necip Arab’ın bize ve kendilerine ettikleri ortadadır.

16. ila 17. yüzyıllar Batı’nın Rönesans, Reform, Aydınlanma ve Sanayî devrimlerinin ard arda geldiği; keşif ve icatların şahlandığı; Afrika insanının köleleştirilen gücüyle, kayıp kıtanın (Amerika) bakir kaynaklarının Avrupa’ya akmaya başladığı ve devamında Batılı güçlerin büyüdüğü, sömürü çağının yerleştiği bir devirdir. Oysa aynı dönem geleneksel ve dinamik Türk zihniyetinin Safevî tehdidi zoruyla Araplaşmak, Eş’arîleşmek mecburiyetinde kaldığı bir tarihî kesite işâret ediyor. Kezâ Ordu millet niteliğini yayla-kışla hayatından, yerleşik hayata geçtiği halde sürdürmeyi mümkün kılan tımar sistemi de bu dönemde zaafa uğramıştı.104 Sanayi devriminin yeterince izlenememesi orduyu silah teknolojilerinde dışa bağımlılığa doğru götürüyordu.

16. yüzyıl sonuna kadar Türk toplumunun ve devletlerinin öncü gücü, rehberi olan ordu, bir tarihten sonra kontrolü altına girdiği Eş’arîleşmiş medresenin de tahrîkiyle, her türlü ileri hamleye “istemezük” deyip kazan kaldırır olmuştu.105 Kanûnî Sultan Süleyman zamanında Yeniçeri’nin arasına esnaf karışmasını şiddetle cezalandıran örneklere mukabil, III. Selim zamanına gelindiğinde aynı ocak bütünüyle esnaflaşmıştı, serkeşleşmişti, savaşmıyordu.

II. Sultan Mahmud’un bin bir meşakkatle kurup Yeniçeri’ye karşı yaşatabildiği “Asâkir-i Mansur-ı Muhammediye” adı verilen modern ordu, ülkeyi savunma görevini yapmış sayılmalıdır. Türk modernleşmesinin hemen her alandaki ilk örnekleri, uygulamaları bu ordu sayesinde ülkeye girmiştir. Aynı durum, Cumhûriyet’le beraber Atatürkçülük çizgisindeki bütün siyâsî, sosyal, bilimsel ve hukûkî dönüşümlerde de gözlenmektedir.

SONUÇ

Türk Ordusunun iki bin yılı aşkın kurumsal varlığının nasıl bir sosyo-kültürel tabanda gerçekleştiği anlaşılmıştır, umarız. Bu kurum, büyük bir tarih yaratmıştır. Dünyanın en uzun süreli dinamizmini sergilemiştir. Toplumuna güç vermiş ve onunla varolmuştur. Bu kurumun gücü analiz edildiğinde, bu kudretin iki kanatlı olduğu ve bu kanatların birbirlerini bütünledikleri tespit edilebilir. Birincisi şekil yönüdür ki, yayla-kışla hayatı, boy sistemi, onlu sistem, modüler yapı bu yönünün temel dinamiklerini teşkil etmektedirler. İkinci yön veya kanat ise, bu vücuda nispetle ruhu oluşturan manevî ve kültürel arka plandır. Bu cenahta da İslâm öncesinde Töre ve Kut telakkileri, İslâm sonrasındaysa gayet iyi düşünülmüş bir Türk Müslümanlığı terkibini bulmaktayız.

Askerlik bir canını ortaya koymak mesleğidir. Dolayısıyla bir asker, neyi koruduğunu, canını neden ortaya koyduğunu, ne veya neler uğruna savaştığını kesin bir şekilde bilmek zorundadır. Aksi halde hiçbir zorlama gönüllü serden geçtiliğin etkisini yaratamaz. Bilmenin de ötesinde uğruna savaştığı değerlerden en küçük bir şüphe duymayacak derecede emin olacağı bir inanç taşımalıdır.

Tarihte görülmektedir ki, Türk askeri gerek zahiren, gerek ruhî formasyon itibariyle istenen alt yapıya sahiptir. Başarısının sırrı da budur. Mustafa Kemal Paşa’nın Anafartalar’da “Size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum” komutunu verdiği zaman bu emrin sebebi zahirdeki imkansızlıklardı. Ama buna rağmen o asker komutanına itaat etmiş, tereddütsüz canını ortaya koymuştu. Anafartalar zaferi, o ruhî formasyonun zaferidir. Mustafa Kemal Paşa, o birliğe henüz tayin edilmişti. Yani hazır bir alt yapıya hükmetmekteydi. Çanakkale’deki diğer birlikler bunu teyit eder. Çünkü hepsi de şehâdete gönüllü koşmaktaydılar. Tekrarlayalım ki, Çanakkale mahşerinin asıl kahramanı Türk askerindeki o ruhî formasyondur.

Türk Ordusu şüphesiz ölmesini bugün de biliyor. Bu hüneri kurumun genetiğindeki gaza ve cihat kodlarında aramak, Türk neferindeki derin adalet duygusunu, o baş koyuşun gerekçesi saymak kaçınılmazdır. Tabiiki reel-politiğin farkına varmak, komuta heyeti için vaz geçilmez değerdedir. Zaten hüner, adalet arayışını o acımasız reel-politiğin merkezine yerleştirmek değil midir?

Belki bugün dünyadaki modern akımların, ekonominin, teknolojinin ve bilgi toplumu şartlarının, ordunun kültür hayatındaki merkezî konumunu ikinci plana attığı söylenebilir. Bu iddiaya kulak tıkamak mümkün görünmüyor. Ancak dünya toplu durumu, hala varlığımızı Orduya borçlu bulunduğumuz gerçeğini de her gün acı acı hatırlatıyor. O halde bu fedâi kurum, önce kendi varlığını, sonra da koruduğu toplumu yaşatabilmenin çareleri üzerinde sürekli arayış halinde bulunmalıdır. Kendisine ölmeyi emredeceği askerin, bu kokuşmuş dünyada komutanına dönüp “ne adına, kimin için” sorularına muhatap olmamak için onun ruhî ve kültürel formasyonunu canlı ve güncel halde tutabilmeyi seferden önce hazarda iken halletmelidir. Bu ise, sentetik formüllerle olmaz. Mensuplarını ve personel kaynağını tabii ve kültürel kodları içerisinde mütalaa etmek gerekir. X ila XVI. Yüzyıllar arasındaki büyük şahlanışın arkasındaki yeni ile gelenekseli imtizaç ettiren başarılı felsefî stratejinin günümüz dünyasında bir bakış açısı yöntemi olarak kullanılması, şayânı itibâr bir tekliftir. Ancak, X. Asır dünyasındaki çok sayıda müfrit anlayışa rağmen kendi geleneği ile yeninin buluştuğu bir terkip yaratma işi, toplumuna yabancılaşmamış bir entellektüel tabakayla gerçekleşmişti. Bugün Ordumuz aynı fikrî desteği aydınlarından bulabiliyor mu? Kurumsal geleneğin gücü kurumun moral cephesine daha ne kadar süre katkı yapabilir?

Hiç şüphesiz ki, bu devlet ve toplumun en temel güvencesi Türk Silahlı Kuvvetleri’dir.

Sait Başer

“Uluslararası Askeri Tarih Komisyonu, Uluslararası Askeri Tarih Dergisi, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları No 87, Ankara 2007, s. 31-62.

Haberakademi.net / 1, 4 Haziran 2007

Haberakademi.net / 2, 24 Haziran 2007

Haberakademi.net / 3, 31 Temmuz 2007

Önce Vatan Gazetesi,İstanbul, 11Ekim perşembe yazının tanıtım ilanı

Önce Vatan Gazetesi,İstanbul, 15 -25 Ekim tefrika,

Emin Sezer, “Genelkurmay’ın Dergisinde Ufuk Bağışlayan bir Makale Hakkında”, Önce Vatan Gazetesi,İstanbul, 29 Ekim, 2007.

KAYNAKLAR

Mustafa AKDAĞ, “Genel Çizgileriyle XVII. Yüzyıl Türkiye Tarihi”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, S.94-101, İstanbul,2004-2005

AKGÜR, A.Necati, “Uluğ Bey Dönemi Takvimciliği”, Uluğ Bey ve Çevresi Uluslararası Sempozyumu Bildirileri, Ankara, 1996.

ASLANAPA, Oktay, Türk Halı Sanatının Bin Yılı, İstanbul,1987.

ASLANAPA, Oktay, Türk Sanatı, İstanbul 1997.

BAŞER, Fatma Âdile Türk Musikîsinde Abdülbâkî Nâsır Dede, M.Ü.Sos.Bilm.Enst. Basılmamış Doktora Tezi, İstanbul,1996.

BAŞER, Sait, “İstiklâl Marşımız ile Bayrağımız Arasındaki Ortak Mânâ Dünyası”, Türk Münevverinin Müşterek Fikir ve İman Zemini, Haz.:Sait BAŞER, İstanbul,1988.

BAŞER, Sait, Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre, Ankara,1990.

BAŞER, Sait, Gök Tanrı’nın Sıfatlarına Esmaü’l Hüsna Açısından Bakış, İstanbul 1991.

BAŞER, Sait, “Türk Müslümanlığı”,Yeni Harran Çevresi, C.I, S.3, Şanlı Urfa, 1993.

BAŞER,Sait Kutadgu Bilig’de Kut ve Töreden Sevgi Toplumuna,İstanbul,1995.

BAŞER,Sait, Yahya Kemal’de Türk Müslümanlığı, İstanbul 1998.

BAŞER, Sait, Heteredoksi, Nakşîbendîlik ve Bektâşîlik”, I.Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Sempozyumu Bildirileri, Gâzi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Merkezi, Ankara, 1999.

BAŞER, Sait, “Şimdinin ve Tarihin Felsefesi Üzerine”, Bilenler Konuşuyor, İstanbul 2003.

BAŞER, Sait, Toplumsal Aklı Anlamak, İstanbul, 2006.

BAYKARA, Tuncer, “Türklerde Gökyüzü İnceleme Merakı ve Uluğ Bey” Uluğ Bey ve Çevresi Uluslararası Sempozyumu Bildirileri, Ankara, 1996.

ÇOBANOĞLU, Özkul Türk Dünyası Ortak Atasözleri Sözlüğü, Ankara 2004.

ÇORUHLU,Yaşar, Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi, İstanbul, 1995.

ÇORUHLU, Yaşar, Türk Sanatının ABCsi, İstanbul, 1993.

DURANT, Will, Medeniyetin Temelleri, İstanbul, 1996

EROL, Safiye, “Homo Mystıcus”, Ken’an Rifai ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık, Ankara 1983. ESEDOVA, Hatice, “Azerbaycan Halı Motiflerinin Oluşum Tarihi ve Türk Halklarının Ortak malzemeleri”, Uluslararası Dördüncü Türk Kültürü Kongresi Bildirileri 4-7 Kasım 1997, Ankara,1999.

EYÜBOĞLU, İsmet Zeki, Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü, İstanbul 1998.

GÖMEÇ, Saadettin, Kök Türk Tarihi, Ankara, 1997.

GROUSSET,Rene, Bozkır İmparatorluğu, İstanbul, s.1993.

GUMİLÖV,Lev Nikolayeviç, Eski Türkler, İstanbul, 1999.

GUMİLÖV,Lev Nikolayeviç, Hazar Çevresinde Bin Yıl Etno-Tarih Açısından Türk Halklarının ve Çevre Halklarının Şekillenişi Üzerine, İstanbul, 2000.

HALAÇOĞLU, Yusuf, “At”, TDV İslâm Ansiklopedisi,C.II, İstanbul, 1991

KADAŞEVA, Karlıgaş, “Kazak Dokumacılık Sanatında Halı-Kilim-Cicim-Keçe-Sumak ile İlgili Desen ve Bezek İsimleri”, Uluslararası Türk Kültürü Kongresi Bildirileri 4-7 Kasım 1997,C.II, Ankara, 2000.

KAFALI Mustafa, Altın Orda Hanlığının Kuruluş ve Yükseliş Devirleri, İstanbul, 1976.

KAFESOĞLU, İbrahim, Türk Millî Kültürü, Ankara, 1977.

KAFESOĞLU,İbrahim, Eski Türk Dini, Ankara 1980.

KAFESOĞLU, İbrahim, “At”, TDV. İslâm Ansiklopedisi, C.II, İstanbul, 1991.

KAFESOĞLU, İbrahim, “Kültür ve Teşkilat”, Türk Dünyası Elkitabı, C.I, Ankara, 1992.

KAŞGARLI MAHMUT, Divanü Lugat-it Türk, Haz.: Besim ATALAY, Ankara (tarihsiz)

KİTAPÇI, Zekeriyâ, Orta Doğu’da Türk Askerî Varlığının İlk Zuhûru, İstanbul, 1987.

KURTOĞLU,Fevzi, Türk Bayrağı ve Ay Yıldız, Ankara 1992.

OĞUZ KAĞAN DESTÂNI ,Haz. Muharrem ERGİN, İstanbul 1988

ORHUN ÂBİDELERİ, Muharrem ERGİN neşri, İstanbul,1984.

ÖGEL,Bahaeddin, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, C.I, Ankara 1981

ÖGEL, Bahattin, Türk Kültür Tarihine Giriş, C.I-VII, Ankara, 1978-1984.

ÖZAKPINAR, Yılmaz, İnsan İnanan Bir Varlık, İstanbul 1999.

ÖZTÜRK,Yücel, Kazaklar, İstanbul 2005.

ROUX, Jean Paul, Türklerin ve Moğolların Eski Dini, Terc. Aykut KAZANCIGİL, İstanbul 1997.

ROUX,, Jean Paul, Altay Türklerinde Ölüm, Çev:: Aykut KAZANCIGİL, İstanbul, 1999.

SANAL,Haydar, Mehter Mûsikîsi, İstanbul,1964.

SEYHAN, Tanju Oral, “Memlük Kıpçakçasıyla Yazılmış Du’â’ü’s-Seyfî” Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi, S.9, İstanbul, 2003.

SÜMER,Faruk, Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri Boy Teşkilatı Destanları, İstanbul, 1980.

TANERİ, Aydın, Türk Devlet Geleneği, Ankara 1981.

TANYU,Hikmet, İslamlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı İnancı, İstanbul 1986.

TOGAN, A. Zeki Velîdî, Umûmî Türk Tarihine Giriş, İstanbul, 1981.

TURAN, Osman, Oniki Hayvanlı Türk Takvimi, İstanbul,1941.

TURAN,Osman, “Eski Türklerde Ok’un Hukûkî Sembol Olarak Kullanılması”, Belleten, IX/35, Ankara, 1945.

TURAN, Osman, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi, İstanbul 1979

TURAN, Şerafettin, “Askeri Tarih’in ‘Tarih’ İçindeki Yeri”, Birinci Askeri Tarih Semineri-Bildiriler, Ankara 1983.

TÜRKMEN, Nalan, Orta Asya Türkmen Halıları ile Tarihî Anadolu-Türk Halıların Ortak Özellikleri, Ankara, 2001.

UZUNÇARŞILI, İsmâil Hakkı, Osmanlı Devleti Teşkilâtından Kapıkulu Ocakları, Ankara, 1984.

YUSUF HAS HÂCİB, Kutadgu Bilig, (Metin), Haz.: Reşit Rahmetî ARAT, Ankara, 1979

YÜCEL, Ünsal, Türk Okçuluğu, Ankara 1999.

1 İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, Ankara, 1977, s.77..

2 Bahattin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, C.VII, Ankara, 1978-1984, s. 21. Bu anlayış 20. yy da büyük şair Yahya Kemal’in “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” adlı şiirinde “Ordu-millet” terkibiyle karşımıza çıkar. Adı geçen harikulade metin de bir “nefer”e atfolunmuştu.

3 Will Durant, Medeniyetin Temelleri, İstanbul, 1996, s.47-49.

4 Daha fazla bilgi için a.g.e.

5 İbrahim Kafesoğlu- Yusuf Halaçoğlu, “At”, TDV İslâm Ansiklopedisi,C.II, İstanbul, 1991, s.26-31.

6 Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, C.I, s.50.

7 Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, C.I, Ankara 1981,s.77,78.

8 a.g.e, s.406.

9 O.Mengin, W.Schmidt, , W.Koppers’den nakiller ve kendi değerlendirmeleriyle İbrahim Kafesoğlu, “Kültür ve Teşkilat”,Türk Dünyası Elkitabı, C.I, Ankara, 1992, s.187—191.

10 Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s200 vd.

11 Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, C.I, s.55-71.

12 a.g.e, C.I, s. 1-50.

13 a.g.e.; C.I, s.51; C.IV, s.3–76.

14a.g.e.;C.III, s.14..;Oktay Aslanapa, Türk Halı Sanatının Bin Yılı, İstanbul,1987,s.9.

15 Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, C.V, s.137-162.

16 Sait Başer, Kutadgu Bilig’de Kut ve Töreden Sevgi Toplumuna,İstanbul,1995, s.10-26.

17 İsmet Zeki Eyüboğlu, Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü, İstanbul 1998, s.419.

18 A. Zeki Velîdî Togan, “Elastik Teşkîlat ve Türe”, Umûmî Türk Tarihine Giriş, İstanbul, 1981, s.112; ayrıca bk. Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s.211.

19 Yaşar Çoruhlu, Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi, İstanbul, 1995, s.201—286.

20 Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, s. 268-270;Yaşar Çoruhlu, Türk Sanatının ABCsi, İstanbul, 1993, s.17—19.

21 Aslanapa, Türk Sanatı, İstanbul, 1997, s.5; ayrıca bk. Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi,C.I, s.64-65.

22 Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, C.I, s. 329-334.

23 Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s.266

24 a.g.e., s.307,309; Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, C.I, s.228.; Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, C.VII, s. 133,134: Sakçı, turgak, yatgak…

25 Orhun Abideleri, Muharrem Ergin Neşri, İstanbul,1984: Bilge Kağan Kitabesi, kuzey cephesi,str.5,6,7.

26 Lev Nikolayeviç Gumilöv; Hazar Çevresinde Bin Yıl Etno-Tarih Açısından Türk Halklarının ve Çevre Halklarının Şekillenişi Üzerine, İstanbul, 2000, s.11-57,67…

27 Oğuz Kağan Destanı, Haz. Muharrem ERGİN, İstanbul 1988, satır 238.

28 Özkul Çobanoğlu, Türk Dünyası Ortak Atasözleri Sözlüğü, Ankara 2004, s.69-70: “Akıllı düşman akılsız dosttan yeğdir.”

29 Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, C.I, s. 59.

30 Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s. 243.

31 Orhun Abideleri, Bilge Kağan Kitabesi, doğu cephesi, satır 11.

32 Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi, İstanbul 1979; Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s.205…

33 Başer, Kutadgu Bilig’de Kut ve Töreden Sevgi Toplumuna, s.69.

34 Safiye Erol, “Homo Mystıcus”, Ken’an Rifai ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık, Ankara 1983, s.221.

35 S. Başer, Kutadgu Bilig’de Kut ve Töreden Sevgi Toplumuna, s.78

36 Yılmaz Özakpınar, İnsan İnanan Bir Varlık, İstanbul 1999.

37 Geniş bir değerlendirme için bk. “İnanma ve Yorumlama” başlıklı bölüm.S. Başer, Toplumsal Aklı Anlamak, İstanbul, 2006.

38 Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s.240-241,202-203.

39 Saadettin Gömeç, Kök Türk Tarihi, Ankara, 1997, s.105,106.

40 Osman Turan, Oniki Hayvanlı Türk Takvimi, İstanbul,1941.

41 Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s.232.

42 a.g.e.; s.130, 223; ayrıca Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri Boy Teşkilatı Destanları, İstanbul, 1980, s3 ve Oğuz Kağan Destanı , satır 315 vd.

43 Mete (Motun) Han’ın Çin İmparatoru’na MÖ. 176 da yazdığı mektuptan…Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, C.I, s. 441.

44 Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, s.241 (Kafesoğlu bu yay tipine “reflexe” demektedir.)

45 Ünsal Yücel, Türk Okçuluğu, Ankara 1999, s.2-6, 14. Bu değerli çalışmada Türkçede yaklaşık 600 civarında mecaz harici ok ve okçulukla ilgili kelime, terim ve tamlama tesbit edilmektedir, s 391-430.

46 O. Turan, “Eski Türklerde Ok’un Hukûkî Sembol Olarak Kullanılması”, Belleten, IX/35, Ankara, 1945, s.305-318; Oğuz Kağan Destanı, s.305-355. satırlar; F. Sümer, Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri Boy Teşkilatı Destanları, İstanbul, 1980.

47 S. Başer, Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre, Ankara,1990, s.28.

48 Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, C.I, s.441.

49 Yücel, s.14.

50 Bugünkü bayrağın anlamı hakkında bakınız: S. Başer, “İstiklâl Marşımız ile Bayrağımız Arasındaki Ortak Mânâ Dünyası”, Türk Münevverinin Müşterek Fikir ve İman Zemini, Haz.:Sait Başer, İstanbul,1988, s.156-164. Fevzi Kurtoğlu, Türk Bayrağı ve Ay Yıldız, Ankara 1992, s. 142.

51 Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s. 203.

52 S. Başer, Toplumsal Aklı Anlamak.

53 Şerafettin Turan, “Askeri Tarih’in ‘Tarih’ İçindeki Yeri”, Birinci Askeri Tarih Semineri-Bildiriler, Ankara 1983, s.13.

54 Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s.223.

55 S. Başer, Yahya Kemal’de Türk Müslümanlığı, İstanbul 1998, s.28-50.

56 S. Başer, Kutadgu Blig’de Kut ve Töre’den Sevgi Toplumuna, s.97 …

57 Kaşgarlı Mahmut, Divanü Lugat-it Türk, C.III, Haz.: Besim Atalay, Ankara (tarihsiz),s.120: Küç ildin kirse Törü tünğlükten çıkar”

58 Aydın TANERİ, Türk Devlet Geleneği, Ankara 1981, s.46-48.

59 S. BAŞER, Gök Tanrı’nın Sıfatlarına Esmaü’l Hüsna Açısından Bakış, İstanbul 1991.

60 Hikmet Tanyu, İslamlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı İnancı, İstanbul 1986.

61 S. Başer, Kutadgu Blig’de Kut ve Töre’den Sevgi Toplumuna, s.67.

62 Orhun Abideleri, Köl Tigin Kitabesi, Güney-Doğu cephesi.

63a.g.e, Köl Tigin Kitabesi, Güney Cephesi, 1. satır.

64 a.g.e.,;Köl Tigin Kitabesi, Güney-Doğu Cephesi

65 S. Başer, Kutadgu Blig’de Kut ve Töre’den Sevgi Toplumuna, s.52-69.

66 Kafesoğlu, Eski Türk Dîni, İstanbul, 1980, s.65 (Bu bilgi Motun’un Çin İmparatıru’na yazdığı mektuba girişte kullandığı: “Ben Tanrı kutu tan-hu Motun…” cümlesinde geçmektedir.)Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, s. 220-221.

67 S. Başer, Kutadgu Blig’de Kut ve Töre’den Sevgi Toplumuna, s.55.

68 a.g.e., s. 20-26.

69 a.g.e.; s. 27-48.

70 Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, s. 220…

71 S. Başer, Kutadgu Blig’de Kut ve Töre’den Sevgi Toplumuna, s.98.

72 Yusuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig,(Metin), Haz.:Reşit Rahmetî Arat, Ankara, 1979, s.985195.,5597-5600.beyitler. .

73 Orhun Âbideleri, Köl Tigin Kitabesi, Doğu cephesi, satır 22.

74 Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü,s.216,225,230,294,295

75 S. Başer, Kutadgu Blig’de Kut ve Töre’den Sevgi Toplumuna, s.126

76 Gumilöv, Eski Türkler, İstanbul, 1999, s.116-117. Jean Paul Roux, Altay Türklerinde Ölüm, Çev:: Aykut Kazancıgil, İstanbul, 1999, s.14-15.

77 Bu konuda Batılının peşin hükümlülüğünü kırmak imkansıza yakındır. En müsbetlerinden birisi olan Rene Grousset’te dahi bunun açık örneklerini görebiliriz. Birinci Göktürk Hakanlığı ile Çin mücadelesinin sonucunu dile getirirken Grousset şöyle yazıyordu: “Üç yüzyıl boyunca Türk istilasına tahammül etmek zorunda kalmış Çin halkı muzaffer orduları yutmuşu. Onların kanıyla beslenmiş ve kuvvet kazanmış ve şimdi onlardan aldığı bu kudrete binlerce yıllık yerleşik medeniyetinin üstünlüğünü de ilave ederek bozkırın adamlarına doğru yönelmişti.” Rene Grousste, Bozkır İmparatorluğu, İstanbul, 1993, s.104.

78.O. Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi, İstanbul 1979

79 O. Turan, On İki Hayvanlı Türk Takvimi; Tuncer Baykara, “Türklerde Gökyüzü İnceleme Merakı ve Uluğ Bey” Uluğ Bey ve Çevresi Uluslararası Sempozyumu Bildirileri,Ankara, 1996, s. 61-66; A.Necati Akgür, “Uluğ Bey Dönemi Takvimciliği”, Uluğ Bey ve Çevresi Uluslararası Sempozyumu Bildirileri,Ankara, 1996, s.25-54.

80 Geniş bilgi için bk.. Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, C.II.

81 Jean Paul Roux, Altay Türklerinde Ölüm, s.14-15.

82 Yücel Öztürk, Kazaklar, İstanbul 2005.

83 Orhun Abideleri, Köl Tigin Kitabesi, Doğu Cephesi, satır 24.

84 J Roux, Türklerin ve Moğolların Eski Dini, Terc. Aykut Kazancıgil, İstanbul 1997, s. 100-101.

85 Karlıgaş Kadaşeva, “Kazak Dokumacılık Sanatında Halı-Kilim-Cicim-Keçe-Sumak ile İlgili Desen ve Bezek İsimleri”, Uluslararası Türk Kültürü Kongresi Bildirileri 4-7 Kasım 1997,C.II, Ankara, 2000, s.35-43.

86 Nalan Türkmen, Orta Asya Türkmen Halıları ile Tarihî Anadolu-Türk Halıların Ortak Özellikleri, Ankara, 2001; Hatice Esedova, “Azerbaycan Halı Motiflerinin Oluşum Tarihi ve Türk Halklarının Ortak malzemeleri”, Uluslararası Dördüncü Türk Kültürü Kongresi Bildirileri 4-7 Kasım 1997, Ankara,1999, s.269-276…

87 S. Başer, “Şimdinin ve Tarihin Felsefesi Üzerine”, Bilenler Konuşuyor, İstanbul 2003, s.105-113.

88 Kafesoğlu, Eski Türk Dini, s.46-55.

89 S. Başer, Kutadgu Bilig’de Kut ve Töreden Sevgi Toplumuna, s.86,98; Kutadgu Bilig Metin, beyt 809:”Könilik özele keser men işig/Adırmaz men begsig ya kulsıg kişig” (Ben-Töre-işleri adalet üzere kararlaştırırım, insanları bey veya kul diye ayırmam).

90 Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, C.I, s.261- 263–; A.g.e. C.VII

91 Mustafa Kafalı, Altın Orda Hanlığının Kuruluş ve Yükseliş Devirleri, İstanbul, 1976, s.19.

92 Orhun Abideleri, Köl Tigin Kitabesi, Güney cephesi satır.4.

93 Fatma Âdile Başer, Türk Musikîsinde Abdülbâkî Nâsır Dede, MÜ.SBEBasılmamış Doktora Tezi, İstanbul,1996, “Sistemci Okulda Mûsıkî Düşüncesi”, s.14-24.

94 Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, “Türklerde Tuğ ve Bayrak” (Hunlardan Osmanlılara), C.VI..

95 Haydar Sanal, Mehter Mûsikîsi, İstanbul,1964.

96 S. Başer, “Bayrağımız ve Marşımız”, Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre’den sevgi Toplumuna, s.152-158.

97 Zekeriyâ Kitapçı, Orta Doğu’da Türk Askerî Varlığının İlk Zuhûru, İstanbul, 1987. s.207-237.; Tanju Oral Seyhan, “Memlük Kıpçakçasıyla Yazılmış Du’â’ü’s-Seyfî” Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi, Sayı 9, İstanbul, 2003, s.141-174.

98 S. Başer, “Türk Müslümanlığı”,Yeni Harran Çevresi, C.I, S.3, Şanlı Urfa, 1993, s.20-37.

99 S. Başer, Yahya Kemal’de Türk Müslümanlığı, s.38,39.

100 İsmâil Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti Teşkilâtından Kapıkulu Ocakları, Ankara, 1984.

101 S. Başer, Yahya Kemal’de Türk Müslümanlığı, s.249-265.

102 Oğuz Kağan Destânı, satır.101-102.

103 Togan, , s.105-116.

104 Mustafa Akdağ, “Genel Çizgileriyle XVII. Yüzyıl Türkiye Tarihi, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Sayı.94-101, İstanbul,2004-2005.

105 S. Başer, BAŞER, “Heteredoksi, Nakşîbendîlik ve Bektâşîlik”,I.Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Sempozyumu Bildirileri, Gâzi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Merkezi, Ankara, 1999.