Kalû Belâ’da Kurulmuş Tuzak

Tuzak Kâlu Belâ’da kurulmuş.

Ne olmuş, nasıl olmuş bir bilen çıkmadığı veya kimbilir, bilenler demediği için, bilinmez diyarlara atılan, bir merhaleden bir merhaleye savrulan ruhun macerası ne hazindir. Besbelli ki, taşıdığımız, en güzele, en mükemmele, en doğruya mahsus tasavvurlarımız o devirlerden yâdigârlar taşır. Belki de ezel meclisinden evvelki mutlak sükûnet, kemâl, yetkinlik devrinden bize kalan bir sıla hasretidir o tasavvurlar. Kimseye en güzelin ne olduğunu öğretmeye lüzum yoktur. Veya en doğrunun, veya en iyinin…

Dağdaki çobana bile..

Tabiî başına “en” koyup dile getirdiğimiz yukarıdaki kavramların hepsi de ancak sonsuzluk çerçevesi içinde ifâde kazanırlar. Gelip geçici olan “güzel” “en güzel” değildir, iyi de, doğru da!..

“En iyi” ebedî olandır. İnsanın içindeki bu en iyi ve güzellere olan hasret, bu dâü’s-sılâ, bu gönüllerimizde kanayıp duran gönül yarası bize:

Kalû Belâ’da kurulmuş tuzak!
Bu hürriyet Sonsuz’a tutsak…

diye söyletir.

Ve bu mükemmele dâir tasavvurlarımız -kimbilir belki buna tasavvur demek bile câiz değil- belki de bir hâtırâ. Gönül planındaki seyyâliyet, madde ve zamânın katı çerçevesi içine girince, belki de girinceye kadar geçirdiği bin bir türlü merhaleden kalan dayanılmaz acıların tesîriyle unuttuğumuz o büyük hâtırâ, zamanla dimağı ve gönlü uyandıran bir mızrap vuruşu ile derin derin sızlayarak içimizden baş verir.

Mızrap vuruşları adamına göre değişir. Kimimizde bir çift sevdalı göz, kimimizde mesud bir sükûnet, kimimizde dalgalanan al bir sancak, suların hışırtısı, ney sadâsı veya sahiden bir mızrap vuruşu ya da evlâd acısı…

Çepeçevre bilinmezlerle çevrili hayatımızda bu gönül yarası gâh hayatın mânâsı olur, gâhi kendisinden kaçtıkça suflîleşip basitliklere mahkûm olmamızı sağlar. İçimizden bâzı müstesnâlar, gönül dağını nîmet bilir, fırsat bilir ve gözünü gönlünden bir an bile ayırmaz. O, onun sonsuza açılan penceresi olur. O gecemizde gündüzümüzde görüp hissettiğimiz küçük kıvılcım, vakit vakit yalımlanır, şûlesi cihanı saran bir yangına döner.

Eğer bu yangın yeri Şeyh Gâlib’se “Bir şûlesi var ki şem-i cânın…” der.

Hz. Ebubekir’se gönül yangınını körükleyecek çile arar.

Fıtratımıza sırlanmış olan bu gönül sızısı, insanlığımızın da kaynağı olur. Halk türküsünde: “Aşk adamı söyletir”, diyen âşık doğru demiştir; fakat eksik demiştir.

Aşk adamı hem söyletir hem ağlatır, hem yürütür hem yaptırır.

Kim demiştir ki “aşk mahlûktur” diye?

O sevdânın alevleri arasında madde ruhlaşır. Yâhut o muhabbeti karşınızda bir büyük âbide, bir büyük beste, kitap olarak görürsünüz. Özleyişi sevgisinden, sevgisi feryâdından uzak değildir. O özleyiş ve hasret bir gönülde uyanmaya görsün.

Kâlu Belâ da ne ki, bütün mesele bu kapının açılması. Bu kapı, işte o gönül yanığıdır. Varlığımız o yanıktandır, o yanıktan doğuyor varlığımız, desek bize hesap mı sorarlar!..

“Kâlu Belâ” o yangında kül olmamışlar için, zaman ve mekândan vesveselerce uzaktır. Onun için âşıklar kavminde herşey aşka ayarlıdır. Aşktan nasipsizlere o sırrı söyleseniz de fark etmez.

Yunus:

“Aşksızlara verme öğüt
Aşksız öğüt alır değil!”

der ya!

…ve âşıklar, mütevazı çoban çeşmelerinin mahviyatta ısrarları gibi, kendi köşelerinden gönüllerini yağmaya verirler de verirler:

Aşk üzre akar zaman ezelden biteviye
Gerisi teferruat, aciz kula takviye

der gibi…

Sait Başer

Reklamlar

“Bilenlere Selâm Olsun!..”

Sait Başer, “Bilenlere Selâm Olsun!..”, Damlalar, Ramazan Dergisi 30, Tercüman, İstanbul, 12.05.1988

“Bilen demez, diyen bilmez” derler. Acaba ne kadar doğrudur? Çünkü bir de:

“Hak’tan a’yân bir nesne yok
Gözsüzlere pinhân imiş”

sözü var… Şeyh Şiblî’ye göre, öte tarafta: “Ben seninleydim, sen kiminleydin?” diye sorulacakmış.

Muamma bir değil ki!.. Oluş içiçe… Bâzen “hiç” olmaktan dem vurulur, bâzen kâinatın fânûsuna sığmayan can şûlesinden; bâzen mevhum varlığı yok etmekten, bâzen de insanın “âlem-i ekber” olduğundan söz açılır.

“Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen”

sadâsı kubbelere salınır, beka sırrıymışcasına…

Bâzen kavuşma hasreti cihanı kasıp kavurur, bâzen aramanın bulmaktan güzel olduğu söylenir. Kimileri, hiçbir şey bilmediklerini bilmekten güzel faziletleri bulunmadığını anlatırken,

“Bilmeyen neyi bilmiş ki,
Bilenlere selâm olsun.”

mısrâlarıyle bir selâm da Yûnus gönderir ötelerden…

Mâcerâ bir yerde başlayıp bir yerde bitmiyor ki… Hani umumiyetle bir beklediğimiz vardır ya! Ona erişince hayat gayemizi bulacakmışız gibi gelir bize. Zaman orada sukut edecekmiş, bitecekmiş sanırız. Halbuki zaman durmuyor, durmuyor, durmuyoooorrr…

Her an yeni bir ayrılığı, her nefes tâze bir kavuşmayı getiriyor. Kimisine göre kıyamet ve yeniden diriliş, hep aynı anda yaşanıyor. Denizde her an dağılıp toplanan damlalar gibi.

Denizde damla olur mu?

Aklını gönlüne vermiş, adı deliye çıkmış olanlara sorarsanız, çile bir türlü, vuslat başka türlü bayram. Zâten onlara göre cehennem bile bir tür cennet…

Bir büyük velî: “Mahlûkiyet, bilgisizliktir” buyuruyor. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” ilâhî kelâmı bunu mu söylüyor acaba?

Yâni gerçek sükûnet, hakikat ve huzur; içinde yaşadığımız zaman ve mekândan ancak vesveselerimiz kadar mı uzak?!

Kim bilir!

Çalap Gönüle Bahtı

Sait Başer, “Çalap Gönüle Bahtı, Damlalar, Ramazan Dergisi 19, Tercüman, 02.05.1988

Kim der ki en şakrak anlarında bile içinde bir ateş yanıp yakmaz, bir sızı acısını duyurmaz! Buna hayat mayası desek ne olur? Veya “gönül”!

Gönül!

Gönül kelimesi başka hangi dilde bunca güzel, bunca maneviyat dolu? Başka hângi millet edebiyatını, san’atını, inanışını, hayatını yürek değil de, biyolojik yapıdan tecrit edip maneviyat merkezi saydığı gönül etrafında kurmuş?

Ağzımızda anamızın ak sütü dilimiz!

“Hizmet” ve “kulluk” mefhumlarını ayırmadan “tapmak” fiiline yükleyen, “ilim” ve “amel” mefhumlarını ayırmadan, Yunus gönlünden süzülen

İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir

deyişinde olduğu gibi hem ilmi, hem kendini bilmeyi “bilmek” kelimesine yükleyiveren Türk mantalitesi, Arapça’daki “kalb” kelimesinin hem maddî, hem manevî merkez yerine kullanılmasına mukabil, kendi içinde bu iki merkezi ayırmak ihtiyacını duymuş: “Yürek” ve “gönül” diye!..

Batı dillerinde de yok gönül kelimesinin karşılığı…

Türk insanı yüreği küçümsememiş tabiî. Ona da mecâzî anlamlar yüklemiş. Cesâretin şâhikasına “yüreklilik” demiş.

Amma gönül başka.

Gönül apayrı!

“Kö-” kökündeki yanmak ve parlamak anlamları sebebiyle bu kökten türettiği “Köngül” kelimesine “İnsanın içinde yanan Tanrı ocağı” anlamını vermiş.

Bütün hayâtının mihengi saymış gönlü.

Aşkına karargâh!

Rabbine mekân diye bilmiş, bilmiş de: “Bir gönülde iki arslan olmaz” da deyivermiş. İkiliklerin birlenmesini tavsiye edegelmiş bilgelerinin diliyle…

Yunus:

“Gönül Çalab’ın tahtı
Çalap gönüle bahtı
İki cihan bedbahtı
Kim gönül yıkar ise”

buyurmuş. Koca Fâtih, “Bir Şâh’a kulam kim kulu sultân-ı cihandır!” diyen Sultan Fatih, aşkına ferman dinletemeyince:

“Gönül ey vây gönül, vay gönül ey vay gönül”

diye çağlamakta haksız değil!.. Varlık âlemi zuhura geleli beri gönül hiç ferman dinlemedi ki! Hep kendi fermanını kendi yazageldi, kendi okudu, okuttu…

Biz fark etmesek bile, en şakrak demlerimizde dahî ince bir sızı gibi içimizde ateşini tâzeledi durdu, tâzeleyip durmakta.

Gönül dili Türkçemiz; baş tâcımız.

Aşk

Sait Başer, “Aşk”, Damlalar, Ramazan Dergisi 5, Tercüman, İstanbul, 19.04.1988

Aşk imiş her ne var âlemde
İlim bir kıyl ü kal imiş ancak!

Büyük Fuzûlî, âşık Fuzûlî belki de ömrünün, sevda yüklü gönlünün hâsılatını bu beyte sığdırıvermiş.

Aşk!..

Ormanlar kalem, denizler mürekkep olsa anlatmakla bitmez mânâ…

Tasavvufumuzda âlemin tek hakikati sayılmış, varlıklar âleminin bütün ilişkileri mecazdan gerçeğe, ilâhî olana doğru ancak aşkla izah edilmiş.

“Aşk gelicek cümle eksikler tamâm olur” diye özetlemiş Yunusumuz…

İzah edilmiş ve yaşanmış!..

Gönülde yaşanmış. Beytullah sayılan gönülde.

Gönül ancak aşkın lisânından anlamış, aşkın lisânıyla söylemiş, aşkı yaşamış ve Beytullah sayılmış. Hakk’ın evi gönül. O sebebten gönül sahibi olmak irfânımızda özge yer tutmuş. Ham nefsi mevhum varlık iddialarından sıyırıp pişirmek, haram ve günâhtan arıtıp helâl ve sevâba yöneltmek hayırların en yücesi, cihadların en büyüğü buyurulmuş. Ham nefis pişmiş, “gönül” olmuş. Bir yüce zat:

“Nefs iken ismi değişti bârekallah oldu ruh” demiş…

Mücâdele âleti aşk olunca işler âsân olmuş. Nefs ıslâh olunca da bir zamanlar düşman olan bu şeytan dost ve yoldaş oluvermiş. Yûnus dili de:

“Bir kez gönül yıktın ise” diye başlayıp, “mü’minin mîrâcı” namazın dahî insana fayda getirmeyeceğini söylemiş:

“Bu kıldığın namaz değil.
Yetmiş iki millet dahî,
Elin yüzün yumaz değil!..”

Batılı da olsa, büyük gönüller bâzı hakikatleri güzel yakalamışlar… Goethe gibi:

“Sevmeyen neye inanır?” buyurmuş hazret…

Demek inanmanın yolu sevmekten geçiyor. Îmana dair tarifleri tüketemeyiz mutlaka!.. Esrarına gark olanlardan sızanlara bakılırsa, îman bir aşk olsa gerek.

Ney dinletisi

Türkülerle İnanmak

Sait Başer, “Türkülerle İnanmak”, Damlalar, Ramazan Dergisi 2, Tercüman, İstanbul, 16.04.1988

Geldim şu dünyaya ıslah edeyim,
Özümü meydanda gördüm sonradan

diyen halk türkümüz, Hakk sevgisi ile yüklü Türk gönüllerden süzülüp gelen binlercesinden birisi…

Güzeller sultanı eyyy Muhammed Mustafa!
Mah yüzüne bir nikâp çek, ben yandım el yanmasın

diyen de öyle…

Milletimiz Hak Rasulü’ne âşık. Neslini ona adamış. Mehmetçik oluşu ondan. Tabiî ki türküsünde de söyleyecekti, Yûnus gibi ilâhisinde de:

“Muhammed’in kûsu çalınır bunda”

diyecek, hem de târihin zaman tünellerinden taşıyageldiği istiklâl âlâmeti KÖS’ü ona hasredecek, “Gülbank-ı Muhammedî” ile vurmaya başlayacaktı.

Başı dumanlanıp gaflete düşmek beşerin ezelî zaafı. Bu zaafa düşünce yine irfan diliyle başka bir türküden ses alacak, gönlünü akord edecekti:

“Güzel âşık çevrimizi çekemezsin demedim mi?
Bu bir rızâ lokmasıdır yiyemezsin demedim mi?”

Ammâ ki, bir ikazla dönülüverse insanlar ne çok rahat ederlerdi. Olmamış, olamamış, olmuyor da!..

İşte o zaman bir başka türkü gönül yaramızın başına başına mızrap vurur:

“Dünyâ sana kalır sanma
Engin ol gönül engin ol.”

Eh, uyanmak vaktidir. Türk’ün Müslüman gönlü uyanır, bir de bakar ki:

“Dağlar taşlar dostun adın çağırır.”

Dağlar taşlar çağırır da, o durur mu? Sazına sözüne, taşına tahtasına, kubbesine minâresine, kâğıdına kalemine, ezanına ninnisine, nakışına seccadesine… “Dost dost” dedirtir, “Hak dost” çığırtır.

turkuler