Damlalar – 454

Evet efendim… Ontoloji konuşmaya başlamadık ki, epistemolojiden ve ahlakın doğum yerinden söz açabilelim. Hele estetik ve metafizik konularında daha uyanabilmiş kaç kişi var… Biz “düşünme cesareti”nden ibaret bir sahayı, “felsefe haramdır” hükmüyle zehirlemiş bir toplumuz maalesef.

Bendenize göre, Türkiye’de eğer bir medeniyet tasavvuru inşa edilecekse, konuya ontolojiden bakmadan buna imkan yoktur. Türk veya Türk-İslam yahut sadece ümmet temelli bir İslam tasavvuru… Hangisi olursa olsun, ontolojik temellendirme yapılmadan konuya aralardan dalıp iki laf edip kaçmakla bu meseleler sahih açıklama ve çözümlere kavuşturulamazlar. Her sahada sahte gerçeklik şablonlarının ezber ve esaretinden başka türlü kurtulma şansımız .yoktur.
Aksi halde onyıllardır yaşanan tekrarlanır, rakip mevzie(!) bir gülle atma kazancı uğruna laflar dururuz…

Hakikat…
Anlama’nın beşerîliğine mahkum insanların hakikati!
Vahye dahî elindeki anlama aracı dışında yaklaşma şansı olamayacağını göremediğimiz takdirde iş kolaydır.
Belki burada bir kollektif akıldan imdad istenecek. Toplumun tarihi tecrübe ve hikemî birikiminden istimdad edilecek. Ontolojiye, aslında “inanma alanı” demek de mümkündür. Dolayısıyle toplumumuzun tecrübesine itibar etmek lazım.

Gene Yahya Kemal’e çıkıyor yol:
“-Neden Müslümansınız Üstad?”
sualine:
“-Milletim Müslüman olduğu için. Benim ecdadım yanlış bir karar vermemiştir.” diye cevap verir malumunuz.

Utanmayı Bilmeli

Sait Başer, “Utanmayı Bilmeli”, Damlalar, Ramazan Dergisi 25, Tercüman, İstanbul, 07.05.1988

Ar, hayâ, hicap veyâ utanmak dediğimiz duygu Türklüğün önde gelen özelliklerindendir.

Utanmasını bilen, daha doğrusu doğuştan, fıtraten hayâlı bir kavimdir milletimiz.

Ciddî bir eğitim görmediği halde iki büyüğün yanında pençe pençe kızarmış yanaklarıyla gözlerini yerden kaldıramayan Anadolu delikanlıları, genç kızları ne kadar cana yakın ve sevimlidirler.

İnsanımızın iç âleminden habersiz kimseler bu hâli anlayamamışlardır. Hayâdan nasip almamış olanlar bönlük sanırlar arlanmayı… Halkımızın indinde ise ar damarı çatlamış insan maya tutmaz bozulmalara uğramıştır.

Çok defa başkalarının hatâlarından, arsızlıklarından da utanır Türk insanı. Onlar nâmına sıkılır, onların adına bakışlarını yere eğer. Kuvvetli sezgileriyle muhâtabının arsızlığını gördüğü halde, aptal damgasını yemek bahasına hayâsızlığı teşhis etmeye tenezzül etmez. Belki de bu aptal damgasını, arsız uyanıklıklara tercih eder. Buna “şımarmak” der. Testideki suyun toprak kabın dışına sızmasındaki adlandırmayı burada mecaz yapar. Şımarmayı nefs çirkinliklerinin yüze vurması, rûhâniyeti işgal etmesi sayar.

Şuur planına çıkmamış bile olsa, insanlarımızda yüksek dozda bir hüzün duygusu hâkimdir. Adını koyamamakla beraber derin gurbet duyguları içinde ve muztarip yaşar. Türkülerinde, şarkılarında o hüzün elle tutulacak kadar belirgindir. En şakrak demlerinde dahi yüreğinde ince bir sızı, ben buradayım der. Gizli gizli kaynar, için için kanar durur.

Ve insanımız, “kendini bilmek”ten o sızının kaynağını bulmayı, sebebini çözmeyi, muhtevâsını şerh etmeyi anlar. Hayâ hissi, bu gönül sızısını orta malı yapmamak kaygısından doğmaktadır aslında. Ayağa düşürmemek titizliğidir.

İşte bu fıtrattır Türk’ün Müslümanlığını güzel kılan. Bu yapıdır “Hayâ îmandandır” kelâmının işaretlediği saf îmâna yol açan. Gönlündeki o mukkades sızıyı yitirene: “Ar damarı çatlamış” diye hayıflanıverir. Onun adına arlanır. Bu fıtrî duygu, “Müslüman, başka bir mü’min kardeşinin hatâsını kendi yapmışçasına utanır” diyen büyük zâtın târif ettiği haldir.

Allah’ım bu gönül sızısını bizlerden alma, hayâsızlardan eyleme.

Utanmayı bilmeli

Kubbeler

Sait Başer, “Kubbeler”, Damlalar, Ramazan Dergisi 1, Tercüman, İstanbul, 15.04.1988

Süleymâniye’yi uzaktan seyrederken o dağ dağ haşmetiyle İstanbul’un gönlüymüş gibi hissederim. Kubbe kubbe yükselişler hilâllerle, alem alem yücelişler, birleyişler…

Kubbeler, hep cihan mimarîsinin evliya mimarlar elinde minyatürleşmesi gibi gelir.

Kubbeler, içlerinde kâmil insan varmış gibi mustağnî, mükemmellik duyguları aşılayan küçük cihanlardır.

Kubbeler…

Bizim dünyalarımız.

Ney inlemeleriyle beraber, tevhîd söyleyen hatlar, aşk ilân eden nakışlarla yürek yüreğe kubbeler… Kendi gök kubbemizin altında zaman içre zaman gibi kubbelerimiz. Türk’ün mü’min gönlünün taşta kurşunda tecellîleri.

Ehil elde, inanmış kalplerden gelen ilhamlarla şekillenen, yoğrulan vatan taşı toprağı bu kubbelerde ebedî güzel; daha güzeli şahsiyetli, altında toplanan şerefli kavme âşık.

Kara sevdalı bir âşığın sevgilisine bitmeyen seranatı gibi, yüzlerce Sinan elinde onbinlerce aşk nâmesi saymalı bu kubbeleri… Ganî bir gönül saymalı hastaya da, sağa da, mü’mine de, münkire de açık… Yolcuya konuğa, darlığa varlığa, göçmene yerliye hep açık. Onarana, yağmalayana… Bazen kör kazmaya bile vermiş bağrını… Bu kadar varlık iddiasından, benlikten uzak.

Kubbeler…

Âh!.. Her biri müşfik, sevgi dolu yürekler gibi vatan coğrafyasında sıcak sıcak atan kubbeler… Türk Müslümanlığı’nın güzel, engin incelmişliğini, zarafetini dosta düşmana, yâre ağyâre, mümine münafığa gösteren, ilân eden kubbeler…

Kubbelerimiz!

“Türk Müslümanlığı’nın güzel, engin incelmişliğini, zarafetini dosta düşmana, yâre ağyâre, mümine münafığa gösteren, ilân eden kubbeler…”