Medeniyet Mil-let-çiliği

Oğuz olmaklık esas itibarıyle hikmet tahtında bir Tevhid öğretisi olan TÖRE’ye uymakla, itaatle elde edilen bir sıfattır. Oğuz, Töre’yi uyguladığı için meşru olabilen Hakan(=devlet)’a yani yaya tabi boylar(=oklar)dır. Aslolan Birlikçi dünya görüşü yani. Türk sıfatı da tam burada anlamdaş bir ad olarak kullanılageliyor. Bir Boşnak da, Arnavut, Çerkes, Kürt, Arap, Acem veya o öğretiyi benimsemiş Bulgar, Romen, Rum… da Türk sayılagelmiş…

İmparatorluklar tarihinden gelen milletimizde “Milliyetçilik” geleneği olamazdı. Aksi halde bu farklı toplulukları beraberlik içinde tutamazdınız.

Problemimiz şudur: Milliyetçiliğimizin zemini, verileri genellikle tarih ve kültürümüzdür. Bu “tarih”te ve kültürün oluş süreçlerinde batıda adı konup biçimlenen türde bir milliyetçilik YOK! Yani henüz gerekçe bahsinde adlandırmanızı meşrulaştıramıyorsunuz. Yesevi’de de Kaşgarlı’da da, Yusuf Has Hacib’te de, Aşık Paşa’da da, Mevlana, Yunus, Hacı Bektaş, Hacı Bayram…; Melikşah, Osman Gazi, Fatih, Yavuz… vb.de de 19. yy. mantalitesinden doğan, Fransız İhtilali’nden beslenen bir milliyetçilikle bağdaşır temayüller olamamış; o tür bir “NATİONALİTE” bizim dünyamızda “GAYR-I MİLLΔ kalmış!.. Olamazdı da. İmparatorluk tarihinden milliyetçilik çıkarılamaz. Dikkat edersek milliyetçiliğimizi besleyen tarihteki Karahanlı, Gazneli, Selçuklu, Osmanlı… gibi devletlerimiz daima cihan devletleri idiler. Türk devletleri idiler; ama “Türkçü”! devletler değillerdi…

“Milletsiz milliyetçilik” diyen aziz dostlarımızı o söylem içinde haklı bulsak da, “gerçekte”, belki “MİLLİYETÇİLİKSİZ BİR MEDENİYET MİL-LET-ÇİLİĞİ” fikrine çekmek; yeni paradigmayı, jeokültür ve politik stratejiler bakımından bu bağlamda üretmeyi teklif etmek gücendirir mi bilemiyorum.

OĞUZ kavramını da tekrar belirlenecek, yine Birlikçi bir medeniyet tezine, temel ilkelere itaat esası üzerinden güncellesek…

Kültürün Güncellenmesi

Sait Başer, “Kültürün Güncellenmesi”, Mehmet Eröz Armağanı, Hazırlayan: Mustafa Aksoy- Osman Yorulmaz, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2011, s. 141-153.

Türklüğün asıl meselesi budur: KÜLTÜRÜ GÜNCELLİYEMEMEK!

Diğer bütün meselelerin anası! Bölücülük de, rejim meseleleri de, eğitim ve âsâyiş de… hepsinin anası, aydınımızın bu konudaki tembelliği ve popülizmidir. Töresini dahi bilmeyen bir cehaleti makbul sayan bu kitleyi aydın sayıyoruz. Hatta bilmediği bu yüksek sistemi topluca lanetlemeyi hüner sanan bir kitle!..

Güncellik, içinde yaşanan zamana uygunluk anlamı yanı sıra, yaşanmakta olan süreçleri belirleme, yönlendirme, sürdürme çerçevesinde bir kavram. Yaratışma anlamıyla, “yaşanmakta olanın bilinci”ni temsili sebebiyle daima değerli olagelmiştir.

Batı dillerinde, özellikle Fransızca’daki “aktüalite” kelimesine mukabil Türkiye Türkçesinde yeni üretilen bir kelime bu. Dolayısıyla adı Türkçe de olsa, “güncellik”, tercüme bir kavramın adı.

Sözlükler “act”(iş – eylem – hareket) kökünden türeyen kelimelere anlam verirlerken, öncelikle: İlahi yaratma eylemindeki gerekçeye, İncil’de Rasullerin İşleri faslına, yaratma ilkesine ve bunlara uygun davranışlara atıf yapıyorlar. Aktivizm gibi bir felsefe cereyanı söz konusu olduğunda da (felsefenin temel gayesi olan) hikmet ile şimdiki zaman ilişkisindeki hayatiyet noktasını elde tutma çabası öne çıkıyor.[1]

Bir çalışmamızda inanmanın rasyonalitesine işaret etmiştik. Orada, “inanmayan insan mümkün değildir.”[2] demiştik. Ama elbette dinsiz insan mümkündür. Dinsizliği, inanmamak üzerine oturan bir tutummuş gibi kullanmıyoruz. Güncelliğin, Batı kültüründe Hristiyanî içeriği ile öne çıkması, herhalde kelimenin (aktüel) kavramlaştığı dönemdeki güncel anlam yükleyici anlayış modelinin (paradigma) Hristiyanlık olmasından kaynaklanmalıdır.

Tanrısal yaratmanın zımnındaki hareketin adı olarak yola çıkan bu kelimenin günümüzde tamamen seküler, medyanın belirlediği gündeme ad oluşu, insanlık düşüncesindeki metafizik muhtevadan uzaklaşmaya dikkat çekici bir örnek…

Türk Dil Kurumu üretimi birçok kelime gibi “güncel” kelimesi de gayet sığ ve dünyevilikle malül… İlk üretim ve kullanım amacı bakımından, az önce değindiğimiz, medya gündemi anlamına bağlıdır. Ancak kelimeler anlamlarını resmî tariflerinden değil; kültürün, dilin genel yapısına ve fikir sistemlerinin içine girdikten, tedavüle sürüldükten sonra kullanıla kullanıla kazanırlar. Dolayısıyla hayatın genel seyri ve yaşananlarla ilişkiye giren yönleri bu kelimeyi hikemî bir derinliğe doğru yelken açmak mevkiine koyuyor. Modern seküler ve dinî sosyetelerin zannettiği gibi hikmet tarihin malı değil; bilakis tam da “şimdi”nin içindedir. Dolayısıyla “güncellik” kelimesi felsefenin ya da düşüncenin değerli bir kavramı olma hamlesiyle öne çıkıyor. Biz de güncelliği bu yönüyle değerli buluyoruz. Bu anlamda kelimenin sosyo-kültürel ana yapıyla sağlıklı ilişkilere girebileceği düşüncesindeyiz.

Kültürün binbir tarifi bulunduğu malum. Modernizmin ateşlediği sekülerleşme, değerleri metafizik kökünden koparıp orta malı yapalı beri, adına muhafazakarlık dediğimiz reactif hareket de ters yönde güç kazanmıştır. Kültür, muhafazakarlar nezdinde üzerine titrenilen bir konservasyon malzemesine dönüşüyor. Sonuç, kültürün tabulaştırılmasıdır. Oysa kültür bize göre toplumların yaşama mücadelesi esnasında buldukları çeşitli çözümlerin toplamı olarak görülmeli ve kutsal bir yapı taşımadığı fark edilerek yeni hayat şartları içinde bize ne sunduğuna bakılmalıdır. Kültür hâlâ şimdiki problemlerimizin cevabını taşıyor mu?

Hiç şüphe yok ki, kültürler tarihseldirler. Tarihin içinde doğup serpilmişlerdir. Taşıdıkları düşünce ve hayat formları arasında işlevi biten elemanlar bulunması doğaldır. İşi biten eleman miktarı, üretim tarihi geriye doğru sarktıkça çoğalmaktadır. Ancak işlevi biten elemanların bir daha katiyen işe yaramayacak safralar gibi görülmeleri de birçok kültür ögesi bakımından isabetli değil. İnsan davranışı, yeni durumları, içine doğduğu tecrübe birikimi ışığında anlama ve halletme eğiliminden besleniyor. Bizim akıl dediğimiz şey büyük ölçüde budur. Kültür ise önemli oranda toplumsal tecrübe içeriği ile elimizin altındaki toplumsal akla tekabül eder. Biz günü yaşarken karşılaştığımız müşkülleri o birikimde bulunan benzer çözümleri şimdiye göçürerek yeniden formülleştirmekte, tekrar kavramlaştırmakta, ihtiyacımızı böylece karşılamaktayız. Ama şimdinin içinde, bir düşünce teknesinde yoğurmadan kültürü tabulaştırmak ve bu geçmiş zaman hayat formüllerine bağımlılık, en azından günü ıskalamak, yani zaman kaybetmek gibi bir olumsuzluğa sebebiyet veriyor.

Bu noktadaki kayıpları derinleştirmek mümkündür ve göz korkutucu sonuçlar sıralanabilir. Ancak bu noktaya yoğunlaştığımız takdirde aynı zamanda çok işimize yarayan bu hayatî birikimle ilişki kurma ürküntüsü yaratmaktan çekiniriz. Tabiidir ki erbabının, bilhassa kültür sosyolojisi, kültür felsefesi ve kültür tarihi ile meşgul olanların bu olumsuzlukları olabildiğince teşrih etmelerinde sosyal kurumlar, hukuk, siyaset, felsefe, dil..vb alanlar için sayısız fayda var. Biz bir cümleyle diyelim ki, içinde şimdinin düşüncesi bulunmayan bir kültür muhafazakarlığı, maksadının aksine bir sosyal afet sebebi olabilmektedir.

Türkiye’nin bizim görebildiğimiz önemli problemlerinden birisi de budur.

Ülkemizde resmi kesim, birikimiyle hesaplaşmayı göze alamamak ve sonuçta Batı kültürü önünde diz çökmek durumunda kalmış, kendi toplumsal süreçlerinin problemlerini Batı toplumlarının başka süreçlerin eseri olan çözümleriyle halletmek yanılgısına düşmüştür. Bu tutuma muhalif olan diğer bir kesim ise, yukarıda zikrettiğimiz anlamda olumsuz türde bir muhafazakarlığa takılıp kalmıştır. Ne demek istediğimiz gündemdeki tartışma konularına bakılıp anlaşılabilir. Her iki tutum da hastalıklıdır. Birinci kesim kendi toplumsal ihtiyaçlarını kesinlikle tanımaya yanaşmaz bir inat içindedir. Batı’dan çözüm diye taşıdıkları faktörler, bünye ile kan uyuşmazlığı taşıdığından yeni, daha çetin ve çözümü daha güç sıkıntılara yol açıyor. İkinci grubun tutumu ise günün gerçekliğini ıskalayan ve kültürü tabulaştıran yönelişi ile bir kör dövüşüne yol açıyor. Günü geçmişe tahsis eden, tarihi varlık alanına dönüştüren hastalıklı bir zihniyet üretiyor. Bu tutumların her ikisi de şimdiki toplumsal gerçekliğimizi, onun sıkıntılarını, imkan ve kabiliyetlerini görmeyi engelliyor. Tezlerindeki mevzii isabetlerden yola çıkarak yapılan yanlış genellemeler toplumun enerjisini tüketiyor, bezdiriyor.

O halde yapılması gereken şey nedir? mukadder sorusuna bizim cevabımız: Kültürün güncellenmesi! olacaktır. Hemen belirtelim ki, basit yöntem düzenlemeleriyle makyaja dönük etkinlikleri kültürü güncellemek diye nitelendirmek büyük hatadır. Muhafazakarlarımızın bu anlamdaki operasyonel taktiklerini muhtevaya eğilme cehdine girmeyi önleyen, problemleri tehir ederken büyüten bir yaklaşım olarak değerlendiriyoruz.

* * *

“Kültürden çözüm örneği göçürmek”ten bahsetmiştik. Güncelleme konusunda da kültürden yararlanmayı deneyelim. Türk tarihi dikkate alındığında, yaratılan yapının günümüze kadar hiç tıkanmadan geldiğini zannetmek elbette yanlış. Dönem dönem Türk kültürü ciddi bunalımlar yaşamış ve bunları çözebildiği için bugüne ulaşabilmiştir. Ortada büyük bir hayat mücadelesi vardır. Biz tuzu kuru bir millet değiliz. Türk tarihi yalın kat bir çizgide gelişmemiştir. Çeşitli kollarında çok sayıda krize muhatap olan Türk toplulukları var. Bunlardan birisi Batı Hunları adıyla tarihe geçen gruptur. Atilla’dan sonra bu grubun unsurlarından Macar, Bulgar, Avar, Uz ve Peçenek toplulukları önemli bir kültür değiştirme zaruretiyle karşılaştılar. Batı Hun İmparatorluğu etkisini kaybedip Türk grupları Hristiyan dünyası ortasında adacıklar halinde kalınca Batı kültürüne teslim oldular. Kimisi Katolikleşti, kimisi Ortodoksluğu benimsedi. Sonuç kimlik değişikliği ve kendi tarihi tecrübelerinden kopuştur. Ne ki Hristiyan dünyası, onların dinlerini benimsedikleri halde bu grupları hâlâ kendisinden saymıyor. Bu fotoğrafı iyi analiz etmek lazımdır. Goethe’nin dediği gibi, toplum meselelerine binlerce yıllık perspektiften bakmak gerekir. Eğer Batılılaşmak çıkış yolu olsaydı, Bulgarlar ve Macarlar’ın bugün birinci sınıf Avrupalı kabul edilmeleri gerekirdi. Uzlar, Peçenekler gibi boylar ise sırra kadem basmış durumdalar…

Bir diğer grup Hazarlar’dır. Bunlar da Yahudi oldular. Arthur Koestler’in 13. Kabile’si bugün Hristiyan Türkler kadar dahi fizikî bir figür değildir. Sanki imparatorluk inşacısı koca koca boylar buhar oldular. Demek ki millî varlığın korunmasında bu tercih de isabet kaydetmemiş!

Millî varlıklar her hal ve şartta devam garantisi taşımıyor!!!.. Uygurlar’ın önemli bir kısmı 9. yüzyılda Budizm ve Maniheizmi seçtiler. Bugün yeryüzü sahnesinde onları da göremiyoruz. O tercih de çıkış yolu olamamıştır. Hindistan ve Mısır’da ciddi miktarda Türk varlığı söz konusu idi. Bu topluluklar Babür ve Memluk devletleri gibi siyasi teşekkülleriyle birer tarihi aktör idiler. Şimdi yoklar!.. Hint Müslümanlığı devam ediyor. Mısır da Müslüman. Demek ki İslam’ın Türklüğü koruduğu tezi de iyi düşünülmeden söyleniyor. Ya da kültür değiştirmek, kimliğin muhafazasına yaramıyor. Bugün AB’ne “medeniyet projesi” diyenlere bu hüzünlü mâcerâ ışığında düşünmelerini salık veririz.

Ama bugün dünyada şükür ki hâlâ büyük bir Türk varlığı söz konusu. Bunun sırrını düşünelim.

Bunun sırrı bize göre, kültür değiştirmek değil, kültürün güncellenmesidir.

Şöyle ki…

İkinci Köktürk devleti zamanında “Bilge” vezir Tonyukuk ile Bilge Kağan arasında Türkler’in Budizm’i kabul edip etmemesi konusunda bir tartışma geçer. Bilge Kağan Budizm’i kabul ederek Çin tarzı şehirlerde yaşama fikrini öne sürdüğünde Tonyukuk buna şiddetle karşı durur. Ona göre: “At yetiştiren, proteinle beslenen, Çin karşısında süvarilikten doğan hareket, yayla kışla hayatı, topyekun asker bir toplum oluş gibi yetenekler sayesinde var olabilen bir topluluğun vejetaryen, yerleşik bir tarım toplumuna dönüştürülmesi yok oluş sebebidir”[3]. O halde ne yapılmalıdır? Bilge Kağan bu soruya doğru cevabı bulur: “Atalarının Töresini yeniden inşa etmek!”[4]. Burada “doğru”dan kasıt, yaşanmakta olan gerçeklikle uyumlu ve istenen yönde yükseltici anlamınadır. Sonuç muhteşem Köktürk Cihan Devleti’dir.

Eski Türk dini olan Töre, aynı zamanda Türk kimliğini yaratan sisteme, hayat ve siyaset anlayışına da tekabül etmektedir. Varlığın birliği, temel felsefi ilkesidir. Kök Tanrı, Töre’ye riayet edenlere kendi gönüllerinden ve bütün alemden “belirmekte” yani “Kut” ihsan etmekteydi. Yaşamanın gayesi de buydu[5]. Kut Töre ile, Töre devletle kaim idi. Klasik Türk devleti ise kadîm bir Töre uygulaması olan boy örgütlenmesine dayanıyordu.

X. yüzyılda boy örgütlenmesindeki birtakım zaaflar ve Türk aleminde herhangi bir boyun baskın otorite kuramayışına mukabil, dünyanın yeni gücü olan İslamiyet, İspanya’dan Horasan’a kadar hükümran hale gelmişti. O yıllarda içine düştüğü fikrî-siyasî karmaşaya rağmen İslam, dünyanın yükselen değeri ve süper gücü olma niteliğini koruyordu.

Karahanlı devleti, hududuna dayanan bu güç karşısında ya Macar – Bulgar – Uygur – Hazar örneklerindeki hazin sonucu tekrar edecek veya varlığını sürdürmenin bir çaresini bulacaktı.

Buldu!..

Karahanlı hükümdarı meşhur Abdülkerim Satuk Buğra Han 920 lerde İslamiyet’i kabul etmeye karar verdi. Karahanlı hükümdarı bize kadar uzanan Batı Türklüğü’nün mukadderatını belirleyen bir karar aldı. Türk varlığını ve kimliğini teminat altına alan bir karardı bu. A. Satuk Buğra Han X. yy. İslam dünyasında Selefiye, Mutezile, Eş’ariyye, Dehriyye, Cebriyye, Bâtınîlik ve Rafızilik gibi kendisini ıspatlamış resmî, gayr-ı resmî birçok ekolden hiçbirisine itibar etmedi. O yıllarda henüz sağ, 70 yaşlarında ve büyük eserlerini vermiş bulunan Semerkant’lı Türk düşünürü Ebu Mansur Maturidî’nin teşkil ettiği itikadî (inanç sisteminin felsefî temellerine dair) yorumu Türk Müslümanlığının temel açıklaması olarak benimsedi. İmam Maturidî’nin(ö/944) bu büyük hayatiyet yaratan millî kararın uygulamasını, 924 den itibaren 20 yıl daha gözleme imkanı bulduğu anlaşılıyor. Maturidîliğin temel ilkesi, varlıktaki birlik fikridir. Bunu İlahî Zat ve sıfatları ayırmayışında açıkça görüyoruz. İlahî Zat ile varlık (sıfatları) arasında bulunan (fizik-metafizik) ilişki: “ne aynı, ne ayrı, ne de gayrı” olmaklıktır[6]. Bu ifade asırlar sonra 13.yy’da Muhyiddin Arabî ve Sadreddin Konevî’nin “tenzih(varlıktan arındırma, ayrıştırma) ile teşbih(varlıkla ilişkilendirme) bir arada olmalıdır.” Ya da “cem ile fark birlikte mütalaa edilmeden tevhid olmaz” yaklaşımlarına[7] imkan veren çok etkili olmuş bir başlangıç adımıdır.

Mâturidî’nin sistemi, günümüzdeki anlama teorilerine çok ilginç bir örnektir. Mâturidî’nin yaptığı şey X. yy şartlarında İslam dünyasındaki sonu gelmez mezhep kavgalarını aşıp İslam itikadında yaptığı muhteşem güncellemedir. O, bu yaklaşımıyla hem Töre bağlamında tek Tanrılı ve Tevhidçi büyük bir geleneğe sahip Türk gücünü İslam dünyasına taze bir kan olarak kazandırmış, hem “Türk anlama modeli”ne[8] uygun sistemiyle içinden çıktığı toplumsal kimliğin yaşamasına imkan vermiş, hem de varlığı kutsayan yaklaşımın mensuplarını insanlık çapında bir bilimsel hamlenin eşiğine konuşlandırmıştır.

Mâturidî’nin düşüncelerini benimseyen Türklüğün yarattığı siyasi ve medeni eser dünya tarihinin kalbinde elan atmaya devam ediyor.

Karahanlılar, kültürde yaptıkları güncelleme ile Türklük üzerinde yarattıkları etki bakımından siyasi çaplarının çok çok üstünde bir medeni hisseye sahiptirler. İkinci güncellemeleri Töre’ye dairdir. Töre değerlerinden bakarak İslam’ı güncelleyen Mâturidî’den 150 sene sonra, bu defa bir Müslüman Karahanlı düşünürü eliyle Töre’nin güncellendiğini görüyoruz: Yusuf Has Hacib ve ölümsüz eseri Kutadgu Bilig ile!.. Kutadgu Bilig, Kut kazanma bilgisidir ve bu bilginin gelenekteki adı Töre’dir. Bu eserde Töre’nin teşrii cephesi hiç ele alınmamıştır. Sosyal örgütlenme şemaları(boy teşkilatı gibi) hakkında da hiçbir açıklama yoktur. Töre’nin mahiyet ve muhtevası geçici olmayan dünya görüşü, insan anlayışı, hizmet anlayışı değerlendirilirken konu bütün yoğunluğuyla “Kut” kavramı etrafında teşkil edilmiştir. Eser bizim gördüğümüz kadarıyla hemen hemen hiçbir konuda gayr-ı İslamiliğe düşmezken, diğer açıdan da bir İslami vaaz kitabı olmamıştır. Çünkü Yusuf Has Hacib’in derdi Töre’yi anlatmaktır. Bu güncellemenin sonuçlarını da Osmanlı’ya kadar Batı Türklüğünün teşkil ettiği bütün siyasi ve kültürel yapılarda izleyebiliyoruz. Kimlik yeniden güncellenmiş, tahkim edilmiş ve istikameti belirlenmiştir.

XIII. yy Türk tarihinin en elemli dönemlerindendir. Malazgirt’ten çeyrek asır geçmeden, XI. yy sonlarından itibaren Haçlı seferlerinin yarattığı büyük tahribat ve ıstırap henüz atlatılamadan yaşanan Moğol ordusuna karşı Kösedağ bozgunuyla(1243), hem Türk hem İslam dünyası sıfıra müncer olma noktasına düşmüşlerdi. O yıllar bir yokluktan varlık çıkarmak mucizesine şahitlik eder. Mecidüddin İshak, Bahauddin Veled, Hacı Bektaş Veli, Mevlana Celaleddin Rumi, Şems-i Tebrizi, Burhaneddin Tirmizi, Evhedüddin Kirmani, Molla Nasreddin Mahmud Hoyi(Ahi Evren) gibi büyük kurucular arasına Endülüs’ten de bir dev isim katılır; Muhyiddin ibn-i Arabi…

M. Arabi’yi daha da büyüten bir öğrencisi vardır. Sadreddin Konevi! Anadolu’da kaynayan bu irfan kazanı Türk – İslam kültürünü tepeden tırnağa yeniden günceller.[9] Hikmetle tekrar buluşturur. Teşkil ettiği büyük potansiyeli Osman Gazi ve oğullarının siyasi dehasına zemin olarak verir (Anadolu Ahileri, Abdalları, Gazileri, Bacıları dediğimiz dörtlü teşkilatlanma modeli ile.). Tarih bu hamlenin yapıcı sonuçlarına da şahittir.

Tarihte keşke kelimesini kullanmak anlamsızdır. Ama eğer bir anlamı olsaydı derdik ki: “Keşke Osmanlı – Safevi rekabeti olmasaydı, keşke Şah İsmail ile Yavuz arasındaki siyasi mücadele dini bir kamuflaj ile örtülmeseydi, keşke Mısır ve Hindistan Türklüğünü yutan Arap ve Hint kültür coğrafyalarının üretimleri Batı Türklüğünün hayatında karşılığı olmayan problemlerin çözümüymüş gibi Türk Müslümanlığının sırtına sentetik olarak yüklenmeseydi. Hamleci, yerli, bilimsel ve Lagari Ahmet Çelebileri, Takiyüddinleri, Ali Kuşçuları, Hezarfenleri, İbn-i Sinaları, Azizzeddin Nesefileri, Birunileri yetiştiren gelenek yerini Kadızadeliler geleneğine bırakmasaydı.”

Türk kültürü kendini yeniden güncelleyememiş; Hint Nakşiliği ve Arap Eş’ariliğinin hamlelerini kırdığı kültür, Büyük Reşid Paşa’da sembolleşen bir zihniyetin bu sefer aksi yöndeki yanlış analizleriyle (bu yanlış analizleri ıslahat layihâlârında açıkça görürsünüz.) içinden çare çıkaramayacağı hükmüyle Batı’nın önünde diz çökmek zorunda bırakılmıştır. Bugün Sevr’i yırtmakla öğünen Türk aydını, sınıflı yapının yarattığı köleci ve sömürgeci Batı kültürüne ve onun çıkarcı, bencil ahlakına Sevr’den de ağır şartlarla mahkum olduğunu fark bile etmiyor, edemiyor.

Esasen 1920 – 1938 arasında Atatürk’ün bir güncelleme hamlesi başlatmak istediğini görmek zorundayız. Bu hamlenin ipuçlarını Göktürk kitabelerinden Türkçülük hareketine kimlik kazandırmada, Elmalı Tefsiri’ndeki Mâturidî anlayışı teşvik edişinde, Türk Dil ve Tarih Kurumu çalışmalarında bulabiliyoruz. Ama ne yazık ki, bu çalışmalar ya Ziya Gökalp şablonculuğunda, ya Millî Şef kozmopolitliğinde veya Atsız Türkçülüğünde değişmiş, dönüşmüş ve bugün masonikleşen bir kuru Kemalizm haline sürüklenip gelmiştir.

Resmî ideoloji bürokrasisi bu bağımlılığı zafer zannederken, muhalif kanat da IV. Murat devri anlayışıyla bir çıkış yolu teklif ettiğini zannediyor.

***

Gerek tarihte gerek günümüzde başarılı ve hakim toplulukların hayat algıları ve dünya görüşleri incelendiğinde bize göre, neredeyse birebir örtüşen yapılarla karşılaşıyoruz. Elbette her kültürel tecrübe birbirinden farklı değerler sistemine yol açmaktadır. Fakat başarılı toplumların bir de ortak paydası göze çarpıyor. Diyelim ki, Cengiz Devleti, Petro Rusyası, Protestanlık sonrası Almanya, Osmanlı’nın yükseliş devri, hatta yükselirken Roma, İngiliz İmparatorluğu, ABD, Modern Çin ve Hindistan, Japonya, Güney Kore… örnekleri gözden geçirildiğinde bizce önemli birkaç nokta kendini gösteriyor:

1- Ayağını daima yerde tutan bir gerçekçilik, 2- İnanç sistemlerinden vaz geçmeden, onları hayatla barışık bir yorumla gerçekçiliği takviye eden ve toplumsallığı tahakkuk ettiren, katılımcılığı en üst noktaya çıkaran bir ana unsur olarak değerlendirmek, 3- Bilim ve sanat faaliyetlerini en üst seviyede tutmak ve teşvik etmek, 4- Ekonomide üretimi ve serbest piyasayı ana ilke olarak benimsemek, 5- Bütün bunların sonucu olarak askeri ve siyasi kudretin zirve yapması.

Bu maddeleri tersinden okuyacak olursak, yapılan iş tabii ve beşeri yapılardaki doğal süreçleri doğru okumak ve aklın bu yapılara paralel işletilmesidir. Aklın işleyişinde fark etme ve anlamanın temel elemanlar olduğu da bir vakıa. Anlamanın tarihsel ve kültürel tabanı gözardı edilemeyeceğine göre, burada başarılı toplumların gerçekçiliği sürdürebilme adına tarih ve kültürlerini sürekli bir güncelleme ve yorumlamaya tabi tuttuklarını söyleyebiliriz.

Ya da bunu yaptıklarında başarılı olduklarını.

Çünkü güncellenmeyen bir kültürel yapı ve doğru okunmayan, kısa vadeli siyasi çıkarlar bağlamında yaratılan, toplumsal tecrübeyi gizleyen ideolojik tarih kurgulamaları, kesinlikle doğru bir anlamanın önüne dikilmektedir.

Bu işlem, yani kültürün güncellenmesi ve tarihin doğru okunması daima sosyal ve siyasi bir bedel ödemeyi gerektirmiştir. Çünkü statik, kültürel algı ve tarihi tecrübeyi anlamsız kılan kurgulamalar, birtakım hakim sınıf ve zümrelerin çıkarlarını güvence altına alan sigorta hükmündedirler. Dolayısıyla ödenmesi gereken bedel ya hakim tabakaların gönüllü feragati ile olur ki, bu tür feragat bir uzak görüşlülük gerektirir. İlgili statüko zümrelerince daha yüksek imkanlara kavuşmanın öngörülebilmesiyle olur. Ya da bir toplumsal muhalefet örgütlenmesi marifetiyle mücadeleyi icab ettirir. Ne yazık ki tarihte, ikinci yol daha fazla geçerli olmuş.

Esasen son derece doğal ve olması gereken birşey gibi duran gerçekçilik, aslında hayli pahalı bir değer. Kazanılması çok önemli; ama sürdürülebilmesi, korunabilmesi daha da mühim. Çünkü her türlü toplumsal hayatta birtakım çıkar çevreleri kendi pozisyonlarını korumayı toplumun geleceğine tercih edegelmişler. İnanç sistemleri ise, esas itibariyle toplumların mektepleri olagelmiştir. Sundukları inanma modelleri, aynı zamanda birer anlama ve bilgi modeli ileri sürmektedir. Öngördükleri ahlak ise, toplumsallaşmanın ve tabiatıyla hukukun ana belirleyicisi niteliği taşımaktadır.

Fizik alemin ve insani hayatın çok ciddi tıkanma noktaları var. Oralarda metafizik devreye girer. Dinlerin meşruiyeti bu noktalardaki açıklamalarından kaynaklanır. Kendilerine bu noktalarda duyulan ihtiyaçtan güç alan dinler de belirledikleri kriterlerle, öne sürdükleri ilkeleri üreterek bir hayat ve ahlak modeli teklif ederler. İnancın gücü, düşünceyi de belirlemektedir. Dolayısıyla inanç sistemleriyle mücadelenin yolu fizik güç olamamaktadır. Tarihte herhangi bir fiziki müdaheleyle etkisi kırılmış bir din bulmak mümkün değildir. Ama ıspat alanı dışındaki metafizik önermeler bazen iyi niyet ve saflık, bazen de istismar yoluyla kolayca hurafeleştirilebiliyor. Dinlerin ortaya çıkışları kesinlikle bir mecburiyettir. Çünkü metafizik problemin gerçekliği ve geçerliliği devam ediyor. Kuruculardaki safiyet, gerçekçilik ve insanlık hizmetinde oluş, kurumlaştıkça dünyevileşen dinlerin sürekli güncellenmesiyle mümkündür; ki, anlamayı belirleyen inanma, yükseltici niteliğini koruyarak insanlığın hizmetinde kalabilsin. Bilim ve sanat bahsine gelince; bunlar hiçbir toplumun sırt dönemeyeceği imkan yaratma alanlarıdır. Verimli olmaları ise realiteyi kaybetmeyen bir anlama modeline göre işletilmelerine bağlıdır. Burada da, gene karşımıza anlama ve inanmanın güncelliği çıkacaktır.

Bugün bütün dünyanın ittifakla benimsediği serbest piyasa anlayışındaki maksimum verim de yukarıdaki açıklamalar bağlamında söz konusu olabiliyor.

Siyasi ve askeri güç ancak bir sonuçtur ve istikrarı, toplumsal aklın güncelliğine bağlıdır.

Batı dünyasındaki yükselişin başlangıcı Martin Luther’in(1483-1546) başını çektiği Reformasyon sürecinin eseri olarak kabul edilmektedir. Protestanlığın ortaya çıkışını sağlayan Luther ve muakkiplerinin modeli kaçınılmaz olarak, tek alternatif model olan XVI. yy Osmanlı zihniyeti idi. Bizim bir türlü görmeyi ve kabul etmeyi başaramadığımız bir analiz sonucunda Luther, esas itibariyle Mâturidî yaklaşımın eseri olan modeldeki ana ilkeleri yakalamış görünüyor:

1- Varlıktaki tevhid ilkesi, 2- Ruhban sınıfını reddederken sınıflı yapıyı da dolayısıyla reddetmekteydi ve bu tutumu ruhban sınıfın hakimiyetinden kurtuluş sonucunu getiriyordu, ki böylece 3- Serbest ve gerçekçi düşüncenin önünü açmak mümkün hale geliyordu.

Bu yaklaşımın sonucu Batı bilim ve sanatlarını kanatlandıran Alman İdealist felsefesinin kurulmasıdır. Yanısıra İngiliz tecrübeci ekolü de meşrulaştırılmaktadır ki, Batı rasyonalite ve realizminin bu zeminde yükseldiğini görmek gerekir. Descartes, Kant, John Locke, Hegel, Adam Smith, Auguste Comte, Bergson, Nietzche… gibi isimler batı düşüncesini inşa ederlerken aynı zamanda tarihi tecrübeyi de gözden geçirmişlerdi. Kullandıkları tecrübe birikimi sadece kendi toplumsal mesailerinin ürünü değildi. Son araştırmalar gösteriyor ki, mesela Shopenauer’de Hint, Descartes’da Gazzali ve Endülüs birikimi, Goethe ve Hegel’de Mevlana ve Muhiddin Arabi görüşleri ciddi ölçüde pay sahibidir.

Sonuç siyasi hegemonya yanında düşünce, bilim, teknoloji ve sanatta da kuşatıcı bir dünya hakimiyetidir. Bu hakimiyetin karakteri, tarihi Batı sınıflı yapısından kaynaklanan, haksızlığı meşru gören, güç eksenli ve bencil bir yapıdır. Ama bu sosyolojik realiteyi görmek, hakimiyetin temelindeki insanlık birikimini güncelleyen büyük düşünce mesaisini farketmeye engel olmamalıdır.

Bugün Doğu’da da bir yükseliş var. Özellikle Çin, Hindistan ve İran’daki yükseliş kayda değer. Japonya ve Güney Kore gibi örnekleri Batı’nın kendisini komunist Çin ve demirperde ülkelerine karşı savunma konseptine bağlasak bile, Çin, Hindistan ve İran’daki hamleleri dikkatle incelememiz gerekir. Çin’deki yükselişi dünya medyası “Ejder’in yükselişi” diye nitelendiriyor. Gerçekten de ejder motifi günümüzün Çin edebiyatı, sanatları, sineması ve animasyon dünyasında bir ana motif olarak işleniyor. Ejder motifi bildiğimiz kadarıyla ilk olarak M.Ö. 6.yy. da Konfiçyüs tarafından kullanılmıştır. Konfiçyüs’ün Lao Tzu’yu anlatırken ondaki kemali, ilmi ve metafizik iktidarı tanımlamak maksadıyla seçtiği bir teşbih unsuru olarak görülüyor. Yani ejder Taocu ve Konfiçyüscü Çin geleneğinde ideal insanın sembolüdür. Bilhassa komunist ideolojinin terkedilmesinden sonra Çin devleti, kendi kültürünü güncellemek kararını vermiş, böylece halkın değerleriyle de barışıp kalkınmasını bu fikir zeminine oturtmuştur.

Benzer bir yaklaşımı Hindistan için söylemek de mümkün. Brahmanizm’in vatanı olan bu ülkede XX. yüzyıla kadar daima içine kapalı ve feodal bir yapı gözleniyor. Aşılmaz sıradağlar gibi sosyal yapıyı paramparça tutan kast sistemi, ilk defa bu çağda etkisini kaybediyor. Yoga ve meditasyonla varlığa dönük ilgilerini terketme ve Brahma’nın mutlak metafizik gerçekliğinde yok olma amacındaki Hindu, madde alemine, dışa açılıyor. İlk defa Hindistan kıtası siyasi bütünlüğünü kendi iradesiyle kazanıp koruyabiliyor, yükselebiliyor. İngiliz sömürge döneminde Batı’da eğitim gören Hindu filozoflar bu başarının en önemli sahipleri. Mahatma Gandi ile başlayan süreç Sri Aurobindo, Radha Krişnan gibi dev isimler elinde büyük bir güncelleme mesaisi sonucunda Hint insanını dünyanın sayılı aktörleri arasına sokuyor.

Yapılan işe baktığımızda Advaita Vedenta öğretisinin Shankara tarafından başlatılan güncellemesinin özellikle Sri Aurobindo ve Radha Krişnan tarafından günün gerçekçiliğiyle barıştırıldığını, güncellendiğini görüyoruz. Varlığa dönük klasik Brahmanist öğretideki varlığı hiçe sayma, kuruntu (Maya) addetme anlayışının yerini, Brahma’yı varlığa da intikal ettiriş alıyor.[10] Karma yasalarının sonsuz kısır döngüsünde ebediyen yuvarlandığına inanan Hindu, hakikati maddi alemi yanılsama addederek aramak yerine, anlamanın varlıktaki farklar sayesinde mümkün olduğunu düşünür duruma geliyor. Brahma’sız varlık imkansız, varlık olmadan da Brahma’yı düşünebilmek muhal sayılıyor. Aynen Muhiddin Arabi sistemindeki “tenzih ile teşbihin birlikte idraki” lüzumu inanışıyla örtüşen bir fizik – metafizik dengesi kuruyor. Sonuç, Brahmanist geleneğin Hint insanına kazandırdığı zihni tahayyül ve tasavvur kabiliyetinin bu bağlamda harekete geçirilmesidir. Toplumun karakteriyle uyumlu bir kalkınma yöntemi seçilmesi sayesinde özellikle bilgisayar programcılığı alanındaki Hindu hakimiyeti, Hint kıtasındaki kalkınmanın lokomotifi oluyor.

Dünya nükleer kulübünün üyesi olan Çin ve Hindistan, bu savunma şemsiyesinin sağladığı güvenlik sayesinde dünya toplumları arasında başa güreşmeye aday toplumlar olarak yükselişlerini istikrarla sürdürüyorlar.

İran’ın durumu biraz daha karmaşık. Çünkü İslam dünyası Batı’nın tarihi husumetinin hedefidir. İslam dünyası birçok sebepten dolayı, kültüründe ve inancında güncelleme yapamamıştır. Özellikle Humeyni ve sonrasında İran’da ortaya çıkan şiddetli Batı ve İsrail aleyhtarlığı Batı’nın korkularını körüklemiştir.

Varolabilme kavgasıyla İran bir kültürel ve dini güncelleme çabası gösteriyor. İçeride Ali Şeriati, dışarıdan da Seyyid Hüseyin Nasr gibi düşünürler, İslami ve tarihi birikimle yüzleşip hesaplaşma cesareti gösteriyorlar. Sanıyoruz Irak – İran savaşları ve ABD’nin bitmez tazyikleri karşısında nisbi bir güven ortamı elde edebilse, doğal kaynakların da desteğiyle ekonomik varlığını sürdürebilen Şii toplumu daha yeni ve ilginç açılımlar getirmeye adaydır. Japon bilgin Toshihiko Izutsu’nun Tahran yıllarından aktardıkları, bizim genel değerlendirmemizi onaylıyor. Yani bu konuda Yahudi sermayesinin hakimiyetiyle iyice şerbetlenen Batı medyası yaklaşımlarına derhal teslim olmamak basireti gösterilmelidir.

* * *

Tekrar Türkiye’ye bakmak gerekirse, temel ilkelerimizi tekrar hatırlatalım:

1- Gerçekçilik 2- Anlama modellerinin ancak İnanç sistemlerine bağlı çalıştığı ilkesini anlayıp gereğini yapmak 3- Bilim ve sanat etkinliklerinin en üst düzeye çıkarılması 4- Ekonomide üretim ve serbest piyasa gereği üzerinde birleşmek 5- Bunlara dayalı askeri ve siyasi güç teşkil etmek

Türkiye bu maddeler etrafında nasıl bir duruşa sahiptir?

1- Gerçekçiliğin felsefi, sosyal, siyasi, iç yapı ve dengeler, dünyadaki genel dengeler gibi yüzleri var.

Dış dünyanın doğru okunduğunu veya bu konuda mutabakat sağlamanın kolay olduğunu farzedelim. Gerçekten diğer konular üzerinde gerçekliğin ne olduğuna dair bir anlayış birliği sağlansa, dış dengeler konusunda bir ortak kanaat ve duruş belirlemek kolaylaşacaktır.

Bize göre önemli madde başlığı, içerideki sosyal gerçekliklerimizi yanlış tanımlıyor oluşumuzdur. Mesela;

a) Tarih okumamız yanlıştır.

I- Çağ taksimatı üzerinden Türk tarihini anlamlı bir okumayla değerlendiremeyiz. Bu yöntem X. yüzyıl İslamlaşma gerçekliğini, XIII. yüzyıl güncellemesini, Gazzali ve Fatih fenomenlerini, Tanzimatı, hatta Cumhuriyeti doğru zeminlerde düşünmemize imkan vermez. Oysa güncellemeleri, anılan başlıkların yarattığı çözümlerden göçürülecek örnekler bağlamında yapabilirsiniz. II- Bizde XVI. yüzyıldaki zihniyet dönüşümüne mukabil aynı yıllarda bizim terkettiğimiz paradigmanın Luther ve takipçileri tarafından Batı kültür tarihi bağlamında yapılan güncellemeye ışık tuttuğunu belirlemeliyiz. III- Osmanlı tarihini kah atlayan kah sığ suçlamalara muhatap kılan tavır yerine, onunla yüzleşme cesareti göstermeliyiz. IV- Halihazır toplumsal değerler sisteminin Osmanlı mirası olduğunu teslim etmeliyiz. Dolayısıyla dil, din, sanatlar, düşünce yapısını red ve saklamaktan vaz geçmeliyiz. Bilakis onları çözümleyici yaklaşımlarla güncelleyerek toplumsal küskünlüğe yol açan çeşitli toplumsal katılım konularını çözebilmeliyiz.

Böylece vatandaşın devletle karşı karşıya geldiği her noktada, laiklik ve kimlik problemlerinden, trafiğe, vergi ödeme konusuna kadar gah devletin toplumu, gah toplumun devleti rakip görmesine yol açan psikolojiyi kırmalıyız.

Güncelleme ihtiyacı gerek kültürel planda, gerek hukuki ve siyasi planda Türkiye’nin en önemli ihtiyacıdır. Maddeleri sayısız hale getirmek mümkündür.

Doğru ve toplumsal mutabakatla gerçekleştirilecek bir güncelleme hem Türkiye hem bölge hem Avrupa veya Batı, hem de bütün İslam dünyası adına son derece mesut sonuçlar verecektir. Ama bunun için toplumdaki tarafların ortak bir gelecek adına birbirlerine ve değerlere dönük korkularını yenmeleri, toplumsal bir mutabakata ulaşmaları gerekiyor.

[1]“…. Kişiler gerçek gücün herkesin birbiri ile derin bir bağı olduğunu görebilmek ve bulunduğu yere iz bırakmak olduğunu keşfedebilir. Bu durumda güç bir kişi üzerindeki güç değil artık yeni bir toplum yaratmada toplu yaratıcılığın serbestleştirilmesindedir.” Vikipedi, özgür ansiklopedi [2] Sait Başer, Toplumsal Aklı Anlamak, İstanbul, 2006, s.33. [3]Sait Başer, “Medeniyetin Ordusu veya Ordunun Medeniyeti”, Uluslararası Askeri Tarih Komisyonu, Uluslararası Askeri Tarih Dergisi, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları No 87, Ankara 2007, s. 31-62. [4]Orhun Abideleri, Muharrem Ergin neşri, İstanbul,1984. [5] Sait Başer, Kutadgu Bilig’de Kut ve Töreden Sevgi Toplumuna,İstanbul,1995. [6] Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, “Maturidi” md. [7] M. Arabi, Fususü’l- Hikem ve bu eserin belirlediği gelenek. [8] Sait Başer, “Türk Anlama ve İnanma Modeline Dair”, Türk Kimliği Ayvaz Gökdemir’e Armağan, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2009, 25-56. [9] Sait Başer, “Sadrettin Konevî Üzerinden Türk Entelektüel Stratejisini Okuma Denemesi”, I. Uluslararası Sadreddin Konevi Sempozyumu, Meram Belediyesi Konevi Araştırma Merkezi (MEBKAM).20–21 Mayıs 2008. [10] W. Collinson, R. Wilkinson, Otuzbeş Doğu filozofu, Çev. Heyet Ankara, 2000

Medya ve Kutadgu Bilig’de Töre

Sait Başer, “Medya ve Kutadgu Bilig’de Töre”, Halk Kültürlerinin Medya Açısından Değerlendirilmesi Uluslar arası Sempozyumu, MOTİFSakarya Üniversitesi, Sakarya. 12-14 Aralık 2002.

 

Benim tebliğ konum Medya Ve Kutadgu Bilig’de Töre başlığını taşımaktadır. Medyada Töre dendiğinde karşımıza çıkan belli başlı konular: Başlık parası, kan davası, kız kaçırma, silah sevgisi, kabadayılık, Cumhurbaşkanı adayı dövme, çok eşlilikten kaynaklanan problemler… gibi başlıklar taşıyor. Ve yayınlar aleyhte cereyan etmektedir.

Pekiyi Töre gerçekten takdim edildiği gibi cehalet ve taassub mahsulü yanlış görenekler midir? Toplumda asırlık eğitim- öğretim ihmallerinden dolayı hayat alanı bulabilen gayr-ı ilmî ve gayr-ı medenî her türlü davranışa Töre demek doğru mudur? Töre nedir?

Bu sualin en doğru cevabı doğrudan doğruya Töreyi anlatmak üzere yazılmış bulunan Kutadgu Bilig’de saklıdır. Kutadgu Bilig 1069 da Karahanlılar devrinde Balasagunlu Yusuf Has Hacib tarafından Kut elde etmeyi, Kutlanma bilgisine ulaşmayı anlatan bir eserdir. Anahtar kavram “Kut” tur. Y.H. Hacib’e göre bütün varlık alemine şamil olan tanrısal tecellî, her insanda hayatın aslî cevheri olarak mevcuttur. Bu cevher, bu insandaki Tanrısal öz, benlik kirlerinden arındıkça ortaya çıkmakta, yani insan kutlanmakta, manevî temizlenmenin oranına bağlı olarak da güçlenmekte ve saflaşmaktadır. Temizlenmenin, Kutlanmanın kuralları ise Töre hükümlerini meydana getirmektedir(bkz. Sait Başer, Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre’den Sevgi Toplumuna, s.53-56 ve ilgili bölümler, İst. 1995.)

Türkçenin bilinen en eski iki kelimesi Tanrı ve Kut kelimeleridir. Kut’un Tanrısal bir değer olduğunu Asya Hunları’ndan beri bilmekteyiz. Kut’un olduğu her yerde Töre de vardır. Çünkü Kut, Töre’ye uymak suretiyle ortaya çıkar.

Henüz kendindeki Tanrısal özü harekete geçirmemiş, benliğinden gayrı değer tanımayan gafil kimseye “yalınguk” denmektedir. Yalıngukun aklı, gaflet ve günaha sevk eden Us’tur. Heva ve nefsiyle meşgul olduğu için gönlü ölüdür. Töre nezdinde beşeriyeti oluşturan kalabalık kitle uyandırılması ve yetiştirilmesi gereken muhtaç ve zavallı bir kitledir. Töre’nin istediği gerçek insan “Kişi” adıyla anılmakta ve kişinin hikmete yani bilgeliğe ulaşmış gerçek insan olduğu vurgulanmaktadır. Çıplak, gafil ve vahşi yalınguk, inatçı, gözü doymayan, kindar, öfkesine mağlub, maddî menfaatlarından gayrı değer tanımayan, yalancı, ahdini tutmayan bir tiptir. Töre’ye göre bu tip, dünyada gerçek saadeti tadamayacağı gibi ahiretini de kaybetmektedir. Oysa Kişi diye nitelendirilen, Töre’ye gerçekten uyan kimse aklî seviye bakımından bütüncü kavrayışa ulaşmış Ök (veya “ög”) adındaki akla sahiptir. Bugün öğüt, öğrenmek, öğünmek gibi aynı kökten türeyen kavramlarda devam eden bir kavramdır. Yalınguk’un nefis ve hevasına mukabil (ki nefis ve hevayı çiğ gönül diye adlandırmaktadırlar.) Kişi’nin gönlü pişmiştir. Gönlü pişmiş Kişi Töre’nin aradığı kimsedir. Kişi gönlü, dibi olmayan bir deniz benzetmesiyle anlatılır.Sonsuzluğu yalnız Tanrı’ya atfeden Töre’nin gönül kavramına da sonsuzluk atfı bu iki değer arasındaki örtüşmeye işaret etmektedir. Kutadgu Bilig’de Odgurmış (irfan) diyor ki “gönlümü doğruca Tanrı’ya uladım” ( 4805, 4808. beytler) Çünkü onun mantığına göre gönül sadece Tanrı’ya aittir

“ Törütgenni bulsa törümiş sening
Yaratgannı bulsa yaratmış sening”
(4743. beyt)

Ancak insanın gönlü sadece akıl ile değerlendirilebilir. Aksi halde gönül işe yaramaz:

Köngül bolmasa er közi asgı yok
Ögi bulmasa er kongül osgı yok
(1991. beyt)

Dolayısıyla “ İnsan gönlü dibi olmayan bir deniz gibidir. Bilgi onun dibindeki inciye benzer. Çıkarmadıkça işe yaramaz” (211-212. beyt) ifadeleri de teyid etmektedir ki Ök seviyesindeki akıl, Töre’nin insanları ulaştırmaya, yükseltmeye çalıştığı bir akıldır. Çok zengin akıl tarifleri içinden birkaç cümle nakledelim. Aklın hareketi doğru, itibarı büyüktür. Şekli güzel ve daima dinçtir. Güzelliklere geçit veren akıldır. Yumuşak, barışık, sakin, şefkat dolu bir gönüldür. Sıcak ve sevimlidir. Bulanık işleri düzeltir. Köre göz, vücuda can, dilsize sözdür. Makul ve hilesizdir. Küçüklüğü sevimli, ihtiyarlığı sakin, alçak gönüllü, zarif ve sükunet ehlidir. Buna mukabil akılsız kimseler at sürüleri gibidirler. Akılsız kişiler ölüdürler. Ancak akıl sahipleri diri sayılabilir. Öfke ve hiddetle akıl bir arada bulunmaz.asalet akılla mütenasiptir…(bkz. Başer, akıl ile ilgili bölüm.)

Kutadgu Bilig’ den zarif ve medeni insan özellikleriyle akıl arasındaki ilişkiye dair saatlerce konuşulacak malzeme çıkarmak mümkündür ve bunların her biri bir Töre hükmüdür. Töre’nin maksadı Bilge (hakîm) kişiye ulaşmak ve bu tipi bütün dünyada yaygınlaştırmaktır. Yani Töre insanlığı yüceltmek maksadındaki bir sistemdir. İnanış odur ki, orijinal beytiyle söyleyecek olursak;

“ Ogan ol köni çın Törü birgüçi
Törümüş kamug halkka yetrü küçi ”

Yani: “ O kadir-i mutlak ve adil olan Tanrı Töre’nin gerçek vericisidir ve varlık aleminin tamamına O’nun gücü yetmektedir. ”

Büyük bir haksızlıkla Türklüğe Oryantalist yaklaşımlara paralel olarak yakıştırılan Şamanlık iddialarına mukabil Töre’yi tanrısal nizam bilen bir toplumdur Türk toplumu. Sosyal teşkilatlanmasını, kurumlarını, devlet geleneğini, hasılı bütün hayatını ona göre tanzim etmiştir. Bu onbeş dakikalık tebliğin içinde Töre’yi bütünüyle nlatmak mümkün değildir! Bizim buradaki maksadımız medyanın telkin ettiği Töre kavramıyla Töre’nin kendi gerçekliği arasındaki farkı göstermektir. Arzu edenler Töre’ye dair daha geniş bilgi için yukarıda atıf yapılan çalışmamıza bakabilirler.

Şu kısacık ifadelerin bu farkı gösterdiği düşüncesiyle medyadaki aleyhte yayınları kısa bir analize tabi tutmadan kendimi alamayacağım.

Medyanın Töre’ye atfedilen aleyhteki yayınlarına bakarak onu cehaletle suçlamak kolay bir çözüm olacak. Medyanın konuya dair cehaleti bir vakıadır. Ancak bu yayınların maksadını çok aşan sonuçları da vardır. Geçmişteki bütün hayatını tanzim eden bir sisteme bu kadar cepheden ve hakaretle yaklaşmak toplumda kendi kimliği,kültürü ve tarihi hakkında toptan bir ürküntü yaratmakta, kendine olan güvenini ortadan kaldırmaktadır. Kadını ve güçsüzleri hiçe sayan, kaba ve hoyrat bir töreye mensup olmaktansa, her türlü yabancı göreneği kabule hazır bir kitle psikolojisi hazırlamaktır.

 

Muhabbetin İçtimâîleşmesi veyâ Töre ile Türk Olmak

994499_404089919707831_1044690518_n

“Muhabbetin İctimâîleşmesi veya Töre ile Türkleşmek”, Yeni Toplum, S.1,

Sevgili okuyucu! Sen, eline kalem alıp yazan, yazmayı düşünen gelmiş geçmiş bütün müelliflerin adı belirsiz, olgunlukla mütekâmil, müsâmahası engin, halden anlar, büyük kederlere ve sevinçlere ortak olabilen, geniş kavrayışlı bir şahıssın. Birçok büyük mütefekkir, kendi devirlerinde yakınları, yaşadıkları toplumun ileri gelenleri tarafından anlaşılmasalar dahi kaleme sarılır ve nerede, nasıl, ne zaman yaşadığını bilmedikleri sana içlerini dökmekten kendilerini alamazlar. Sen o yazarın yakını veyâ çağdaşı olmak zorunda değilsin. Düşünüyorum da bunca büyük gönüllü insanın muhâtabı olan sen, belki de tarihin en kayda değer meçhul kahramanısın.

İnsanda bir yerlerde saklı, sadece kendine âit tutmak istediği mahrem dünyalar bulunması pek tabiî görünür. Fakat gene insanda en büyük duygu, fikir, icat, keşif birikimlerini deşifre edip hemcinsleriyle paylaşma ihtiyâcı da baskın bir rûhî taleptir. Bu iki kutsî hal arasındaki çelişki senin şahsında muvâzenesini bulur. Gerçi yazan en mahrem duygularını, meselelerini ortaya döktüğünü zannetse de çok defâ cemiyet o gönül dağını ne görür ne de duyar… Ama ey aziz okuyucu! Senin karşında, bir fikrin çilesini çeken insan, kuytu mâbet köşelerinde en içten, en mahrem niyazlarını Rabbine döken âşıklardan farklı değildir. Yazar, senin şahsında bir itminan duygusu yaşar.

Aslında tek tek bildik sîmâlar değildir okuyucu. Okuyucu bir ma’şerî şuurdur. Ve yazı zamâna rehin edilmiştir. Yazı, ebediyet demektir. Okuyucu bu ebediyyetin sâhibi sıfatıyla yazarın karşısına, halde ve bütün gelecek zamanlarda yaşayacak insanlık âilesi nâmına çıkar.

* * *

Hz. Yusuf’a kardeşleri bile dost değildi. Onu kandırıp çöl ortasında bir kuyuya atarak ölüme terk ettiler. Ama Yusuf kardeşlerinden görmediği sevgi ve alâkayı Züleyhâ’dan ve hattâ daha sonra bütün Mısır halkından doya doya gördü ve yaşadı.

* * *

İnsanlar sâdece yaşama içgüdüsüyle mi bir arada bulunma ihtiyâcındadırlar? Âileyi câzip kılan sadece kan bağı mıdır? Yoksa o ocakta, insanın ezelî ve fıtrî yönelişi olan muhebbet en tabiî tezâhürleriyle yaşandığından mı vazgeçilmez ilk toplum örneğidir! Âile, anne babanın ivazsız garazsız sevgileri etrâfında, sürekli çevresindekileri rahatlatan ferâgatleri sâyesinde şekillenen ilk sosyal birlik. Âile, ancak özünde gönlünden sevgi kaynayan bir merkezin bulunduğu sevgi ocağı ise mânâlı toplum örneği olabiliyor. Aksi taktirde, arada birinci dereceden kan bağı bulunsa dahî bu, paylaşacak, ortaklaşa yaşayacak sevgileri tükenen insanların berâberliklerini sürdürmelerine yetmiyor. Aynı mantık, içinde barındığımız her cins topluma şâmil kılınabilir. İnsanları bir arada tutan en mühim güç sevgidir. Tarih boyunca yaşanmış berâberlikler dâimâ şu veyâ bu seviyede, şu veyâ bu mâhiyette sevgiler üzerine binâ edilegelmiştir.

Mutasavvıflarımız sevginin mahluk olmadığını söylerler. Kendi edepleri içerisinde kâinâtın bu ezelî kudretini tebcil ederler. Varlık âlemindeki her bir tezâhürün mânâsı, aslında o şeyin mazhar olduğu sevgi tecellîsiyle eşdeğer olmaktadır. Dolayısıyle sevgi mefhûmuyla mânâ mefhûmu arasındaki organik birlik görülmeden madde ve ruh ilişkisi çözülmezmiş gibi geliyor. Toplumlar, insanların gönüllü birlikte yaşama irâdeleri tarafından şekilleniyor iseler, bu gönüllü hayâtın sürekliliği, paylaşılmakta olan daha geniş çerçevelerdeki değerler sistemiyle îzah edilebilir ancak. Bu hâle muhabbetin içtimâileşmesi demek aşırı bir ifade sayılmamalıdır. Yoksa kan bağı gibi sâdece uzvî bir sebeble insanları ilelebet yan yana tutmak kabil değildir. Kaldı ki gönül akrabalıklarına dâir deyim ve atasözleri dilimizde hayli zengindir. Yâni kan bağı esâsına bağlı gibi görünse bile insan behemehal geri planda daha güçlü sevgilere dayanıyor.

Bu sevgiler, alt seviyedeki insanlarda şehvet, mal sevgisi, güç kuvvet elde etme hırsı, yaşama sevgisi… gibi normal veya egoist türlere bürünürken, derece derece daha ileri idraklerde mücerret değerlere doğru yükselmektedir. Bir toplum içinde yaşamanın, bağlanılan sevgiyi teneffüs etme imkânı verdiği, vereceği hükmü, hatta gerçeği tabiatıyle insanları o toplum içinde tutan harç olmaktadır.

Dikkat edilirse 1789 Fransız İhtilâli’ne kadar ırk fikrine dayalı millet tariflerine rastlanmaz. Eski zaman milletleri aslında birer ümmettirler. Bir dünya görüşünün mensuplarına millet denmektedir.

Millet-i İbrahim, İsâ’nın ümmeti, Mûsâ’nın Ümmeti, Ümmet-i Muhammed tâbirlerini hepimiz biliriz. Bu toplulukların hepsi de -zaman zaman bâzı bölünmelere uğramakla berâber-ortak bir ilâhî sevgi, bir merkez şahsiyete duyulan aşkın muhabbet esâsına göre terekküp etmişlerdir. Bu merkez şahsiyetler başta peygamberler, mezhep kurucuları, büyük veliler… vs. dir. Mezhep ve tarikatlar din kurucularının merkezi fonksiyonlarını reddetmeyen, büyük daire içinde yer alan daha husûsî dâirelerden ibarettirler. Ortodoks da Katolik ve Protestan da Hz. İsa’ya aynı kıymeti verir, kendi sevgisinin daha saf olduğu iddiâsını bırakmaz. Siyasî organizasyonların şekilleri, güçleri, ihâta alanları, sayıları ne kadar çeşitli olursa olsun, ihtilâl öncesi dünya insanlığı, genel olarak imanlarına göre sınıflandırabilecek bir ana karakter taşımaktaydı.

İman ise sevginin dînî literatürdeki adıdır: Çünkü insanın bağlılık veyâ teslimiyeti ancak sevgiyle mümkündür. Aklî bilgiler emin bilgiler değildir. Ne kadar sübjektif de görünse, müminin imânı, onun için her türlü akli alternatifin ötesinde bir kesin bilgi, derûnî tecrübedir. İspatlanması da gerekli ve şart değildir.

* * *

Orhun Kitâbeleri’nde “Öd Tengri yaşar (veyâ “yasar”)” şeklinde geçen ifâde, eski kültürümüzdeki Tanrı, varlık ve zaman (Öd zaman demek) idraklerinin mâhiyetlerini ortaya koyan çok kuvvetli bir inanışı aksettiriyor. Daha İslâm’dan evvel Kağan’ın dilinden zamanda yaşayanın yalnız Tanrı olduğu fikrinin taşa kazınarak edebileştirilmesi, aynı taşlarda Tanrı’dan gelip Tanrı’daki diriliğe dönüldüğünü aksettiren ifadelerle birleştirilirse, bu gün bile söylemeye cesâret edemeyeceğimiz bir hayat felsefesi ortaya çıkar. Bu hükümler, bize göre, küçük fâniler olan insanların da Tanrı’ya mânâca iştirâki ve bir iştirak idrâki içinde yaşaması demektir.

Modern zamanlardaki pozitivist anlayışlar, insanoğlunu kuşatan fizik ve metafizik çerçeveleri meydana getiren unsurları, o kadar alelâde materyallermiş gibi gösterdi ki insan, zaman, insanın ruh dünyası… ilk bakışta bütün derinliğini kaybetmiş göründü.

Mâverâî mesajlarını kaybederek sıradanlaşan sâhalardan biri de tarih oldu. İnsanlık tarihindeki büyük rolü, vücûda getirdiği muhtelif varyantlı engin medeniyetli ile Şark ve Garp medeniyet dâireleri yanında üçüncü büyük ekolü meydana getiren Türklük ve medeniyeti de, bilinen bütün kaynaklarına rağmen bu sıradanlaşmadan nasibini aldı.

Zamanı yaşayan Tanrı’dır diyen Bilge Kağan kitabeler boyunca düşündüğü ve yaptığı her hareketi, ulaştığı hedefleri ve kurduğu düzeni açıkça Tanrı’ya ve O’nun düzeni demek olan Töre’ye bağlarken biz bu metinleri siyâsî ve harp tarihi dokümanları olarak görmekten bir türlü vaz geçmedik.

Halbuki, başka bir açıdan bakıldığı zaman, yâni Bilge Kağan’ın açısından bakıldığı takdirde onca mâcerânın ve daha nicelerinin ancak ve sâdece Tanrı yolunda gidildiği, Töre’ye hizmet vasfı taşıdığı zaman makbul tutulduğu görülecektir. Asıl olan töre gayretidir.”Üstten Tanrı basmadıkça, altta yer parçalanmadıkça” bozulması muhal görülen Töre o kadar merkezi fonksiyona sâhiptir ki, “KÖK TÜRK” tâbiri de buna bağlanır. Sanıldığı gibi buradaki “TÜRK” kelimesi bir ırkı ifade etmez. Türk, Töre’ye uyan, Töre ise Tanrı’nın yaratış kânunları demektir. Kutadgu Bilig müellifi bu konuda açıkça “Töre’nin gerçek koyucusu Tanrı’dır.”(3192.b.) hükmünü vereli bin sene oluyor. Ama fark etmenin zamanı yeni geliyor herhalde. Törütgen Tanrı’nın koyduğu ilâhi düzendir Töre ve Türk de ona uyan kişi… Yani Tanrı’ya yönelen insandır Türk. Bütün gayretini Töre’yi ihyâ prensibine bağlıyan İlterişler, Köl Tiğinler, Bilge Kağanlar onun için devletlerine “KÖK TÜRK” ismini koymuşlardır. Bu tâbir, “Töre’ye gerçekten bağlı, onu hakîkî mutevâsıyla yaşayıp ihyâ eden topluluk ” mânâsında kullanılmıştır. Asla ırk ifade etmez. Çünkü, Kök Türk’ün ne öncesi ne sonrası vardır. Maksat tamamıyle Tanrı nizâmına sadâkati göstermekten ibarettir. İslâm’ın tarih sahnesine çıkışından asırlar sonra Kuzey Afrika’da kurulan bir İslam devletinin “MUVAHHİDLER” ismini alması gibidir. Yâni Türklük bir dünya görüşü mensuplarının sıfatıdır, bir ırkın adı değildir. Antropolojik bakımdan Türklük dâiresindeki toplulukların hiç te aynı ırka mensup olmadıkları görülür. Uygar’la Gagavuz, Macar’la Osmanlı, Kazak’la Azeri tiplerine aynı ırkın mensupları denilebilir mi? Fakat bunlar Türk’tür. Çünkü asırlar boyu Töre mihverli bir devlet ve tevhid kültürü içinde yaşamışlar, kültürel bütünlük kazanmışlardır.

Kültürün ekseni Töre, Töre’nin tevhid anlayışı, Töre’nin hâkim karakteri mensuplarını yâni Türkler’i devlet kurmaya zorlamasıdır. Çünkü Töre ancak devlet müessesiyle mer’î olabilen bir sistem ihtivâ etmektedir. Neden devlete ihtiyaç duyulur? Çünkü Töre’deki tevhid mesajına inanan sınıfsız toplum insanlarının, öteki sınıflı beşerî organizasyonlar karşısında ayakta durabilmeleri lazımdır. Tevhid fikri de bu birliği zarûrî kılmaktadır. Töre’nin devletinde kendi varlığında Tanrı’yı bulmuş, küllî kavrayışı beşerî plana aksettirebilecek, yâni Tanrı’nın Kut’unu kazanmış insanlar olabilirler. Böylece eşyânın hakîkatine nüfuz etmiş ”BİLGE” idâreciler, madde mânâ muvâzenesini kurmuş olan Türk Medeniyeti’ni Şark’a ve Garb’a rağmen asırlarca üstün ve hâkim kılabilmişlerdir.

Daha önce belirttiğimiz gibi Fransız İhtilâli’yle ortaya çıkan ırk fikri etrafında oluşmuş millet târifi, İhtilâl öncesi tarihte rastlanmamış bir anlayıştır. İstisnâsı Yahudi’lerde görülür. Çünkü onların dini millî karakterlidir ve İhtilâl’in önde gelen fikir adamlarının Yahudi asıllı veya mason olmaları bu fikri meydana getirir.

Elbette bilinen geçmişi bakımından bu günkü Türk topluluklarının soy problemi yoktur. Dünya kavimleri arasında bilinen en uzun geçmişlerden biri bu topluluklara âittir. Ancak başlangıçtan beri bir soy ve ırk gayreti Türk tarihinin karakteristiği olmamıştır. Peki Töre’ye uyan topluluklara Türk deniyorsa, Türkçe nereden çıktı? diye bir soru akla gelebilir. Bizce Türkçe Töre’nin içinden doğduğu ilk topluluğun dili olmalıdır. Bu gün bu ilk topluluk hakkında fikir yürütmek için yeterince bilgimiz yok. Şu kadarını düşünmeden edemiyoruz:

Bilindiği gibi Töre’de KARA renk, HAKÎKAT’in sembolüdür. Kitâbeler’de geçen “KARA BODUN” hakîkî kâvim manasına geliyor. Çünkü kitabelere bakılırsa Kök Türk devleti içinde onca kavim bulunmasına rağmen Töre’nin kaybına en fazla üzülen zümre bunlardır ve kendilerini Bilge Kağan, TÜRK sıfatıyla anar. Türkçe bunların dili olmalıdır. Diğer toplulukların bugün karşılaştığımız şîve farklılıkları coğrafî ve kültürel muhitleri yanında, Töre öncesi hayatlarından kalan dil yâdigârları olmalıdır. Ancak bu gün hiç kimse diğerine Türklüğünün nisbetiyle öğünemez. Töre’yi benimseyen herkes Türktür. Arnavut asıllı Mehmet Âkif de, Çerkez Ethem de, Tunuslu Hayrettin Paşa da, Gazî Giray Han da, Rum Mehmet Paşa da, Said-i Kürdî de, Hırvat Sokullu, Acem Nizâmülmülk…de Türktürler.

Devşirmelik, sadece Osmanlı’ya mahsus bir sistem zannedilir. Halbuki yukarıdaki isimlere bakılınca da görüleceği gibi bütün Türk tarihinde geçerliliği bulunan bir müessesedir. Ayrıca başka topluluk insanlarına kendi savunmasını yaptırmak gayretinden ziyâde, bir tür beyin göçü ve kalifiye eleman transferi olduğu kadar, mevcut tevhid müesseselerini en liyâkatle kim yürütürse ona teslim etme büyüklüğüdür aynı zamanda.

İslam öncesi Töre devletlerinde de, İslam sonrası Töre devletlerinde de (devlete ana özelliklerini yine Töre verdiği ve Töre’deki tevhidci nizam fikri İslâmiyetle tam bir uyum gösterdiği, İslâmi dönemde de Türk Töre’si hayâtını sürdürdüğü için) bu gönüllü transfer sistemi kullanılmıştır. Bilge Tonyukuk’tan Sogd kavmine, Nizâmülmülk âilesinden Sokullu’ya kadar Töre’ye intisab edip Türk olan herkes en yüksek makamlara kadar çıkabilmişler ve medeniyete unutulmaz katkılarda bulunmuşlardır. Aynı durum Arnavut, Boşnak, Çerkes, Kürt… kavimleri için de söz konusudur. Bunlar aynı zamanda Orta Asya’daki Yakut, Çuvaş, Kazak, Kırgız ve benzerleri gibi Türk olmuş topluluklardır artık.

* * *

Vaktiyle sevgili Kabaklı Hoca’nın Türk Edebiyatı dergisinde Tolstoy’un bir mektubu yayınlanmıştı. Bir Gürcü kadını ona yazdığı mektubunda oğullarının İslâmiyet’e geçerek Kafkas direnişine katıldıklarını anlatıyor ve onlar adına duyduğu teessürü naklederek cehennem azâbına mahkûm olmalarından korktuğunu dile getiriyordu. Şimdi Edebiyat dergisinin hangi sayısında neşredildiğini araştırma gereğini duymadığım cevâbî mektubunda Tolstoy meâlen, her büyük dinin insanları iyi, doğru ve güzele sevk ettiğini, onları sevgi ortamlarında mesud yaşatma gâyesine yönelik olduğunu anlatıyor ve “İtiraf etmeli ki hanımefendi, İslâmiyet Hristiyanlığa göre daha derli toplu bir dindir. Müsterih olunuz” diyerek kadını rahatlatmaya çalışıyordu.

Büyük kafalı, büyük gönüllü insanların bu vasıflarının arkasında teferruat çalılarına takılmadan, dikkatlerini dâimâ asıl olanda tutmaları bulunsa gerekir. Tolstoy’un bu tavrı insan ve din konusunda aradığımız müsâmahanın ipuçlarını veriyor.

“Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız” hükmü, dînin özüne dâir yapılacak tefekküre zemin veriyor. Çünkü insan din için değil, din insan içindir. Halifetullah sıfatını hâiz insan, dinler vâsıtasıyla iç dünyasını (geçmiş tecrübeler ışığında) daha kolay tasfiye edebiliyor. Temelinde ilâhî aşk bulunan İslâm dîni de aslında yeni bir din değildir. Allah indinde(baştan beri) tek din İslâm’dır. Hz. Adem’den bu yana gelen bütün semâvî dinler İslâm’dır. Nitekim Âmentü‘de Kitaplar’a ve Peygamberler’e iman şarttı, insanlık tarihini bu noktadan birleyen anlayışın en veciz bir hükümdür. İslam’ın büyük ölçüde eski gelenekleri -dinleri- toparlayıcılığı gayet sarihtir. Neshettiği hükümler istisnâ edilirse ana sistemde tevhid ana fikri dâimâ eksen teşkil etmiştir. O bakımdan özünde tek Tanrı inanışı ve tevhid mesajı bulunan Töre’nin târihimizdeki devamlılığı yadırganacak bir durum yaratmaz.

 

Hizmet – Meslek

Sait Başer, “Hizmet – Meslek”, Damlalar, Ramazan Dergisi 20, Tercüman, 03.05.1988

Hizmet, İslâm’da ve Türk millî kültüründe öğülmüş, yerine ikinci bir değer konması güç pırlanta mefhumlarımızdandır.

Eski Türk kültüründe, meselâ Kutadgu Bilig’deki akislere göre bu değer, aynı zamanda ibadet mânâsını da taşıyan “Tapug” kelimesiyle ifade edilirdi. “Tapugsuz” kişi, Töre ve devlet otoritesini hiçe sayan âsî kimseydi. Hizmet ve ibadet mefhumları yanında devlet fikrinin de yer alması hizmet, Tanrı ve devlet kavramları arasında münasebet kurulduğunu gösterir.

Ancak bu mahiyette bir hizmet için Töre bilmek şartı vardı. “Kul” adının hizmetle güzelleşeceğine inanılırdı. Hizmet ehli olan, bu yolla Tanrı ‘nın kutuna ulaşır, bey bile olurdu…

Bektaşiler’e yakıştırılan “Baba himmet, oğul hizmet…” deyimi ne hoştur.

“İnsanların efendisi onlara hizmet edendir” Resul buyruğu bize pek tesir etmiştir. Mevcut telâkkimizle birleşen İslâmî yorumun Yavuz’daki tecellisi hayranlık uyandırır.

Kahire fethedilmiş, Mekke ve Medine’nin anahtarları Yavuz Sultan Selim’e sunulmuştur. İlk cuma hutbesi okunmakta ve Yavuz’a Halîfe sıfatı ilk defa verilmektedir.

Hatib, Âl-i Osman’ın hâkim olduğu yerleri sayar sayar da sıra Mekke ve Medine’ye gelince teamüle uyarak “Hâkimü ‘l Haremeyn” diyecek olur. Yavuz fırlar yerinden: “Hâşâ hâşâ, Hadîmü’l Haremeyn, Hadîmü’l Haremeyn!.. Hâkimü’l Haremeyn değil!” itirazında bulunur. O günden sonra cihan sultanları hutbelerde daima Mekke ve Medine sözkonusu olduğunda o mukaddes diyarların hizmetkârı olduklarını söylettiler.

Hizmet, nefisten vermektir.

Güçten, zamandan, akıldan, gönülden… “vermek”tir.

Verdikçe almak, hizmet ettikçe efendilik beratı kazanmaktır.

Hani bize “Efendi Millet” derler ya! Tek sebebi Hak rızasına hizmet ehli oluşumuzdur.

Toplumumuzun başlıca müesseselerinden tekke, insan yetiştirirken hizmete koşmak suretiyle adam yetiştirirdi. Hizmet, manevî yükselişin ön şartıydı. Bazıları tarikatı iki kelimeyle özetlerlerdi: Hizmet ve muhabbet.

Derviş’in kemal durağına çıkış yoluna “Seyr-i sulûk” denir, “çile” denir, bir de “hizmet dönemi” adı verilirdi.

Meslek kelimesi ise içinde seyr-i sülûkun gerçekleştiği maişet temin alanına ad olmuş! İlginç değil mi?