Damlalar – 152

Bundan 1435 sene evvel, o Mübârek Yolcu’nun Mekke’den Medine’ye hicreti, bir hikmet tahtında Tevhid Medeniyeti’nin müjdesiydi. O medeniyet bugün bazı sıkıntılarla boğulmak istense de henüz sözü ve gücü tükenmemiştir. O hikemî yeniden doğuşta bizim de rol almamız adına, cümle gönüldaşlarımızın bu kutlu “göç”ün dinamizmini, ruhaniyetini varlıklarında duymalarını diliyorum…

Sait Başer

Muhabbetin İçtimâîleşmesi veyâ Töre ile Türk Olmak

994499_404089919707831_1044690518_n

“Muhabbetin İctimâîleşmesi veya Töre ile Türkleşmek”, Yeni Toplum, S.1,

Sevgili okuyucu! Sen, eline kalem alıp yazan, yazmayı düşünen gelmiş geçmiş bütün müelliflerin adı belirsiz, olgunlukla mütekâmil, müsâmahası engin, halden anlar, büyük kederlere ve sevinçlere ortak olabilen, geniş kavrayışlı bir şahıssın. Birçok büyük mütefekkir, kendi devirlerinde yakınları, yaşadıkları toplumun ileri gelenleri tarafından anlaşılmasalar dahi kaleme sarılır ve nerede, nasıl, ne zaman yaşadığını bilmedikleri sana içlerini dökmekten kendilerini alamazlar. Sen o yazarın yakını veyâ çağdaşı olmak zorunda değilsin. Düşünüyorum da bunca büyük gönüllü insanın muhâtabı olan sen, belki de tarihin en kayda değer meçhul kahramanısın.

İnsanda bir yerlerde saklı, sadece kendine âit tutmak istediği mahrem dünyalar bulunması pek tabiî görünür. Fakat gene insanda en büyük duygu, fikir, icat, keşif birikimlerini deşifre edip hemcinsleriyle paylaşma ihtiyâcı da baskın bir rûhî taleptir. Bu iki kutsî hal arasındaki çelişki senin şahsında muvâzenesini bulur. Gerçi yazan en mahrem duygularını, meselelerini ortaya döktüğünü zannetse de çok defâ cemiyet o gönül dağını ne görür ne de duyar… Ama ey aziz okuyucu! Senin karşında, bir fikrin çilesini çeken insan, kuytu mâbet köşelerinde en içten, en mahrem niyazlarını Rabbine döken âşıklardan farklı değildir. Yazar, senin şahsında bir itminan duygusu yaşar.

Aslında tek tek bildik sîmâlar değildir okuyucu. Okuyucu bir ma’şerî şuurdur. Ve yazı zamâna rehin edilmiştir. Yazı, ebediyet demektir. Okuyucu bu ebediyyetin sâhibi sıfatıyla yazarın karşısına, halde ve bütün gelecek zamanlarda yaşayacak insanlık âilesi nâmına çıkar.

* * *

Hz. Yusuf’a kardeşleri bile dost değildi. Onu kandırıp çöl ortasında bir kuyuya atarak ölüme terk ettiler. Ama Yusuf kardeşlerinden görmediği sevgi ve alâkayı Züleyhâ’dan ve hattâ daha sonra bütün Mısır halkından doya doya gördü ve yaşadı.

* * *

İnsanlar sâdece yaşama içgüdüsüyle mi bir arada bulunma ihtiyâcındadırlar? Âileyi câzip kılan sadece kan bağı mıdır? Yoksa o ocakta, insanın ezelî ve fıtrî yönelişi olan muhebbet en tabiî tezâhürleriyle yaşandığından mı vazgeçilmez ilk toplum örneğidir! Âile, anne babanın ivazsız garazsız sevgileri etrâfında, sürekli çevresindekileri rahatlatan ferâgatleri sâyesinde şekillenen ilk sosyal birlik. Âile, ancak özünde gönlünden sevgi kaynayan bir merkezin bulunduğu sevgi ocağı ise mânâlı toplum örneği olabiliyor. Aksi taktirde, arada birinci dereceden kan bağı bulunsa dahî bu, paylaşacak, ortaklaşa yaşayacak sevgileri tükenen insanların berâberliklerini sürdürmelerine yetmiyor. Aynı mantık, içinde barındığımız her cins topluma şâmil kılınabilir. İnsanları bir arada tutan en mühim güç sevgidir. Tarih boyunca yaşanmış berâberlikler dâimâ şu veyâ bu seviyede, şu veyâ bu mâhiyette sevgiler üzerine binâ edilegelmiştir.

Mutasavvıflarımız sevginin mahluk olmadığını söylerler. Kendi edepleri içerisinde kâinâtın bu ezelî kudretini tebcil ederler. Varlık âlemindeki her bir tezâhürün mânâsı, aslında o şeyin mazhar olduğu sevgi tecellîsiyle eşdeğer olmaktadır. Dolayısıyle sevgi mefhûmuyla mânâ mefhûmu arasındaki organik birlik görülmeden madde ve ruh ilişkisi çözülmezmiş gibi geliyor. Toplumlar, insanların gönüllü birlikte yaşama irâdeleri tarafından şekilleniyor iseler, bu gönüllü hayâtın sürekliliği, paylaşılmakta olan daha geniş çerçevelerdeki değerler sistemiyle îzah edilebilir ancak. Bu hâle muhabbetin içtimâileşmesi demek aşırı bir ifade sayılmamalıdır. Yoksa kan bağı gibi sâdece uzvî bir sebeble insanları ilelebet yan yana tutmak kabil değildir. Kaldı ki gönül akrabalıklarına dâir deyim ve atasözleri dilimizde hayli zengindir. Yâni kan bağı esâsına bağlı gibi görünse bile insan behemehal geri planda daha güçlü sevgilere dayanıyor.

Bu sevgiler, alt seviyedeki insanlarda şehvet, mal sevgisi, güç kuvvet elde etme hırsı, yaşama sevgisi… gibi normal veya egoist türlere bürünürken, derece derece daha ileri idraklerde mücerret değerlere doğru yükselmektedir. Bir toplum içinde yaşamanın, bağlanılan sevgiyi teneffüs etme imkânı verdiği, vereceği hükmü, hatta gerçeği tabiatıyle insanları o toplum içinde tutan harç olmaktadır.

Dikkat edilirse 1789 Fransız İhtilâli’ne kadar ırk fikrine dayalı millet tariflerine rastlanmaz. Eski zaman milletleri aslında birer ümmettirler. Bir dünya görüşünün mensuplarına millet denmektedir.

Millet-i İbrahim, İsâ’nın ümmeti, Mûsâ’nın Ümmeti, Ümmet-i Muhammed tâbirlerini hepimiz biliriz. Bu toplulukların hepsi de -zaman zaman bâzı bölünmelere uğramakla berâber-ortak bir ilâhî sevgi, bir merkez şahsiyete duyulan aşkın muhabbet esâsına göre terekküp etmişlerdir. Bu merkez şahsiyetler başta peygamberler, mezhep kurucuları, büyük veliler… vs. dir. Mezhep ve tarikatlar din kurucularının merkezi fonksiyonlarını reddetmeyen, büyük daire içinde yer alan daha husûsî dâirelerden ibarettirler. Ortodoks da Katolik ve Protestan da Hz. İsa’ya aynı kıymeti verir, kendi sevgisinin daha saf olduğu iddiâsını bırakmaz. Siyasî organizasyonların şekilleri, güçleri, ihâta alanları, sayıları ne kadar çeşitli olursa olsun, ihtilâl öncesi dünya insanlığı, genel olarak imanlarına göre sınıflandırabilecek bir ana karakter taşımaktaydı.

İman ise sevginin dînî literatürdeki adıdır: Çünkü insanın bağlılık veyâ teslimiyeti ancak sevgiyle mümkündür. Aklî bilgiler emin bilgiler değildir. Ne kadar sübjektif de görünse, müminin imânı, onun için her türlü akli alternatifin ötesinde bir kesin bilgi, derûnî tecrübedir. İspatlanması da gerekli ve şart değildir.

* * *

Orhun Kitâbeleri’nde “Öd Tengri yaşar (veyâ “yasar”)” şeklinde geçen ifâde, eski kültürümüzdeki Tanrı, varlık ve zaman (Öd zaman demek) idraklerinin mâhiyetlerini ortaya koyan çok kuvvetli bir inanışı aksettiriyor. Daha İslâm’dan evvel Kağan’ın dilinden zamanda yaşayanın yalnız Tanrı olduğu fikrinin taşa kazınarak edebileştirilmesi, aynı taşlarda Tanrı’dan gelip Tanrı’daki diriliğe dönüldüğünü aksettiren ifadelerle birleştirilirse, bu gün bile söylemeye cesâret edemeyeceğimiz bir hayat felsefesi ortaya çıkar. Bu hükümler, bize göre, küçük fâniler olan insanların da Tanrı’ya mânâca iştirâki ve bir iştirak idrâki içinde yaşaması demektir.

Modern zamanlardaki pozitivist anlayışlar, insanoğlunu kuşatan fizik ve metafizik çerçeveleri meydana getiren unsurları, o kadar alelâde materyallermiş gibi gösterdi ki insan, zaman, insanın ruh dünyası… ilk bakışta bütün derinliğini kaybetmiş göründü.

Mâverâî mesajlarını kaybederek sıradanlaşan sâhalardan biri de tarih oldu. İnsanlık tarihindeki büyük rolü, vücûda getirdiği muhtelif varyantlı engin medeniyetli ile Şark ve Garp medeniyet dâireleri yanında üçüncü büyük ekolü meydana getiren Türklük ve medeniyeti de, bilinen bütün kaynaklarına rağmen bu sıradanlaşmadan nasibini aldı.

Zamanı yaşayan Tanrı’dır diyen Bilge Kağan kitabeler boyunca düşündüğü ve yaptığı her hareketi, ulaştığı hedefleri ve kurduğu düzeni açıkça Tanrı’ya ve O’nun düzeni demek olan Töre’ye bağlarken biz bu metinleri siyâsî ve harp tarihi dokümanları olarak görmekten bir türlü vaz geçmedik.

Halbuki, başka bir açıdan bakıldığı zaman, yâni Bilge Kağan’ın açısından bakıldığı takdirde onca mâcerânın ve daha nicelerinin ancak ve sâdece Tanrı yolunda gidildiği, Töre’ye hizmet vasfı taşıdığı zaman makbul tutulduğu görülecektir. Asıl olan töre gayretidir.”Üstten Tanrı basmadıkça, altta yer parçalanmadıkça” bozulması muhal görülen Töre o kadar merkezi fonksiyona sâhiptir ki, “KÖK TÜRK” tâbiri de buna bağlanır. Sanıldığı gibi buradaki “TÜRK” kelimesi bir ırkı ifade etmez. Türk, Töre’ye uyan, Töre ise Tanrı’nın yaratış kânunları demektir. Kutadgu Bilig müellifi bu konuda açıkça “Töre’nin gerçek koyucusu Tanrı’dır.”(3192.b.) hükmünü vereli bin sene oluyor. Ama fark etmenin zamanı yeni geliyor herhalde. Törütgen Tanrı’nın koyduğu ilâhi düzendir Töre ve Türk de ona uyan kişi… Yani Tanrı’ya yönelen insandır Türk. Bütün gayretini Töre’yi ihyâ prensibine bağlıyan İlterişler, Köl Tiğinler, Bilge Kağanlar onun için devletlerine “KÖK TÜRK” ismini koymuşlardır. Bu tâbir, “Töre’ye gerçekten bağlı, onu hakîkî mutevâsıyla yaşayıp ihyâ eden topluluk ” mânâsında kullanılmıştır. Asla ırk ifade etmez. Çünkü, Kök Türk’ün ne öncesi ne sonrası vardır. Maksat tamamıyle Tanrı nizâmına sadâkati göstermekten ibarettir. İslâm’ın tarih sahnesine çıkışından asırlar sonra Kuzey Afrika’da kurulan bir İslam devletinin “MUVAHHİDLER” ismini alması gibidir. Yâni Türklük bir dünya görüşü mensuplarının sıfatıdır, bir ırkın adı değildir. Antropolojik bakımdan Türklük dâiresindeki toplulukların hiç te aynı ırka mensup olmadıkları görülür. Uygar’la Gagavuz, Macar’la Osmanlı, Kazak’la Azeri tiplerine aynı ırkın mensupları denilebilir mi? Fakat bunlar Türk’tür. Çünkü asırlar boyu Töre mihverli bir devlet ve tevhid kültürü içinde yaşamışlar, kültürel bütünlük kazanmışlardır.

Kültürün ekseni Töre, Töre’nin tevhid anlayışı, Töre’nin hâkim karakteri mensuplarını yâni Türkler’i devlet kurmaya zorlamasıdır. Çünkü Töre ancak devlet müessesiyle mer’î olabilen bir sistem ihtivâ etmektedir. Neden devlete ihtiyaç duyulur? Çünkü Töre’deki tevhid mesajına inanan sınıfsız toplum insanlarının, öteki sınıflı beşerî organizasyonlar karşısında ayakta durabilmeleri lazımdır. Tevhid fikri de bu birliği zarûrî kılmaktadır. Töre’nin devletinde kendi varlığında Tanrı’yı bulmuş, küllî kavrayışı beşerî plana aksettirebilecek, yâni Tanrı’nın Kut’unu kazanmış insanlar olabilirler. Böylece eşyânın hakîkatine nüfuz etmiş ”BİLGE” idâreciler, madde mânâ muvâzenesini kurmuş olan Türk Medeniyeti’ni Şark’a ve Garb’a rağmen asırlarca üstün ve hâkim kılabilmişlerdir.

Daha önce belirttiğimiz gibi Fransız İhtilâli’yle ortaya çıkan ırk fikri etrafında oluşmuş millet târifi, İhtilâl öncesi tarihte rastlanmamış bir anlayıştır. İstisnâsı Yahudi’lerde görülür. Çünkü onların dini millî karakterlidir ve İhtilâl’in önde gelen fikir adamlarının Yahudi asıllı veya mason olmaları bu fikri meydana getirir.

Elbette bilinen geçmişi bakımından bu günkü Türk topluluklarının soy problemi yoktur. Dünya kavimleri arasında bilinen en uzun geçmişlerden biri bu topluluklara âittir. Ancak başlangıçtan beri bir soy ve ırk gayreti Türk tarihinin karakteristiği olmamıştır. Peki Töre’ye uyan topluluklara Türk deniyorsa, Türkçe nereden çıktı? diye bir soru akla gelebilir. Bizce Türkçe Töre’nin içinden doğduğu ilk topluluğun dili olmalıdır. Bu gün bu ilk topluluk hakkında fikir yürütmek için yeterince bilgimiz yok. Şu kadarını düşünmeden edemiyoruz:

Bilindiği gibi Töre’de KARA renk, HAKÎKAT’in sembolüdür. Kitâbeler’de geçen “KARA BODUN” hakîkî kâvim manasına geliyor. Çünkü kitabelere bakılırsa Kök Türk devleti içinde onca kavim bulunmasına rağmen Töre’nin kaybına en fazla üzülen zümre bunlardır ve kendilerini Bilge Kağan, TÜRK sıfatıyla anar. Türkçe bunların dili olmalıdır. Diğer toplulukların bugün karşılaştığımız şîve farklılıkları coğrafî ve kültürel muhitleri yanında, Töre öncesi hayatlarından kalan dil yâdigârları olmalıdır. Ancak bu gün hiç kimse diğerine Türklüğünün nisbetiyle öğünemez. Töre’yi benimseyen herkes Türktür. Arnavut asıllı Mehmet Âkif de, Çerkez Ethem de, Tunuslu Hayrettin Paşa da, Gazî Giray Han da, Rum Mehmet Paşa da, Said-i Kürdî de, Hırvat Sokullu, Acem Nizâmülmülk…de Türktürler.

Devşirmelik, sadece Osmanlı’ya mahsus bir sistem zannedilir. Halbuki yukarıdaki isimlere bakılınca da görüleceği gibi bütün Türk tarihinde geçerliliği bulunan bir müessesedir. Ayrıca başka topluluk insanlarına kendi savunmasını yaptırmak gayretinden ziyâde, bir tür beyin göçü ve kalifiye eleman transferi olduğu kadar, mevcut tevhid müesseselerini en liyâkatle kim yürütürse ona teslim etme büyüklüğüdür aynı zamanda.

İslam öncesi Töre devletlerinde de, İslam sonrası Töre devletlerinde de (devlete ana özelliklerini yine Töre verdiği ve Töre’deki tevhidci nizam fikri İslâmiyetle tam bir uyum gösterdiği, İslâmi dönemde de Türk Töre’si hayâtını sürdürdüğü için) bu gönüllü transfer sistemi kullanılmıştır. Bilge Tonyukuk’tan Sogd kavmine, Nizâmülmülk âilesinden Sokullu’ya kadar Töre’ye intisab edip Türk olan herkes en yüksek makamlara kadar çıkabilmişler ve medeniyete unutulmaz katkılarda bulunmuşlardır. Aynı durum Arnavut, Boşnak, Çerkes, Kürt… kavimleri için de söz konusudur. Bunlar aynı zamanda Orta Asya’daki Yakut, Çuvaş, Kazak, Kırgız ve benzerleri gibi Türk olmuş topluluklardır artık.

* * *

Vaktiyle sevgili Kabaklı Hoca’nın Türk Edebiyatı dergisinde Tolstoy’un bir mektubu yayınlanmıştı. Bir Gürcü kadını ona yazdığı mektubunda oğullarının İslâmiyet’e geçerek Kafkas direnişine katıldıklarını anlatıyor ve onlar adına duyduğu teessürü naklederek cehennem azâbına mahkûm olmalarından korktuğunu dile getiriyordu. Şimdi Edebiyat dergisinin hangi sayısında neşredildiğini araştırma gereğini duymadığım cevâbî mektubunda Tolstoy meâlen, her büyük dinin insanları iyi, doğru ve güzele sevk ettiğini, onları sevgi ortamlarında mesud yaşatma gâyesine yönelik olduğunu anlatıyor ve “İtiraf etmeli ki hanımefendi, İslâmiyet Hristiyanlığa göre daha derli toplu bir dindir. Müsterih olunuz” diyerek kadını rahatlatmaya çalışıyordu.

Büyük kafalı, büyük gönüllü insanların bu vasıflarının arkasında teferruat çalılarına takılmadan, dikkatlerini dâimâ asıl olanda tutmaları bulunsa gerekir. Tolstoy’un bu tavrı insan ve din konusunda aradığımız müsâmahanın ipuçlarını veriyor.

“Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız” hükmü, dînin özüne dâir yapılacak tefekküre zemin veriyor. Çünkü insan din için değil, din insan içindir. Halifetullah sıfatını hâiz insan, dinler vâsıtasıyla iç dünyasını (geçmiş tecrübeler ışığında) daha kolay tasfiye edebiliyor. Temelinde ilâhî aşk bulunan İslâm dîni de aslında yeni bir din değildir. Allah indinde(baştan beri) tek din İslâm’dır. Hz. Adem’den bu yana gelen bütün semâvî dinler İslâm’dır. Nitekim Âmentü‘de Kitaplar’a ve Peygamberler’e iman şarttı, insanlık tarihini bu noktadan birleyen anlayışın en veciz bir hükümdür. İslam’ın büyük ölçüde eski gelenekleri -dinleri- toparlayıcılığı gayet sarihtir. Neshettiği hükümler istisnâ edilirse ana sistemde tevhid ana fikri dâimâ eksen teşkil etmiştir. O bakımdan özünde tek Tanrı inanışı ve tevhid mesajı bulunan Töre’nin târihimizdeki devamlılığı yadırganacak bir durum yaratmaz.

 

Bayrağımız ve Marşımız

Sait Başer, “Bayrağımız ve Marşımız”,

Nihad Sâmi Banarlı merhum, “Tarih ve Tasavvuf Sohbetleri” adlı kitabındaki bir makâlesinde söze şöyle giriyor:

“Küçük ve sevimli bir mektepli kız elinde bir ansiklopedinin renkli bayrak tablosuyla yanıma geldi. Soracağı sualin heyecanı gözlerindeydi.

Küçücük eliyle tablosundaki eski Mısır, yeni Pakistan, Tunus, Cezayir, Moritanya, Berke, Cohor bayraklarını gösterdi:

— Bu bayraklarda niçin bizim ay-yıldızımız var? Biz bayrağımızı onlardan mı aldık? diye sordu.

— Hayır dedim; onlar, bayraklarını bizden aldılar. Bizim bayrağımızı sevdikleri, bir kısmı da bizim bayrağımız altında uzun seneler mes’ud yaşadıkları, ona alıştıkları, onu unutamadıkları için böyle yaptılar, bayraklarına bizim bayrak renklerimizi, bizim ay-yıldızımızı işlediler.

Sevinçle:

— Sahi mi? diye sordu, ona, anlayabileceği bir dille hakikati anlattım. Yanıma, âdetâ boynu bükük gelmişti. Yanımdan balı havada, gözleri nurlu ve sevinçle uzaklaştı.

Gösterdiği tabloda bir zamanlar yine ay-yıldızlı, yine allı yeşilli ve beyazlı olan Azerbaycan, Türkistan bayrakları da vardı. Mevzûun bu tarafını ve bu tarafındaki derin yarayı yavruya anlatmadım. Esâsen beni düşündüren nokta, çocuğun felsefesinde idi: Neden öbür türlü sormamıştı? Neden, bu milletler, bayraklarını bizden mi aldılar diyememişti?

Bunda, son otuz şu kadar senelik maarifimizin, çocuklarımıza aşağılık duygusu aşılayanlara gösterdiği müsâmahanın hissesi olmalıydı…”

* * *

Evet! Bayrağımızı ne kadar tanıyoruz? Milletlerin bayrakları tesâdüflerin eseri midir?

Şöyle bir baktığımızda, meselâ, hristiyan milletlerin bayraklarında umûmiyetle üç renklilik ve haç motiflerinin hâkim olduğunu görürüz. Teslis’ten gelen, üç renk kullanma alışkanlığı devam ediyor. Üç unsur yerine üç şerit kullanıldığı gibi, oradaki renklerin temsil ettiği milli hatıralar, mânâlar da mevcuttur. Mezheplere göre farklı şekiller almakla birlikte, HAÇ (çarmıh) motifinin yaygınlığı malûmdur.

SSCB bayrağı, kızıl zemin üzerine orak çekiç, komünizm hâkimiyetini ve proleterya diktasını temsil etmekte idi. Japonlar’ın üzerinde güneş bulunan beyaz bayrakları, Japon Budizmi’ndeki ilah anlayışını sembolleştirmiştir. İsrail bayrağı, İbranilerin inancı olan Yahudilik inanışını anlatmakta siyonizmi temsil etmektedir. Uzak doğuda Kore bayrağı, bir daire içinde iç içe iki “S” şeklindedir ve onların inanma ekolündeki Budizm’e atıf yapar. Kezâ, Çin bayrağındaki ejderha da Çin’deki ananevî kültürün izlerini taşır. Taoculuk’taki bilgeliğe gönderme yapar.

İslâm ülkeleri bayraklarında, meselâ Suudi Arabistan bayrağında yeşil zemin üzerine Kelime-i Tevhid yazısı, İran bayrağında, Allah lâfzı vardır. Diğer İslâm memleketlerinin bayraklarında ise, Banarlı’nın dediği gibi hilâl ve yıldızın muhtelif varyasyonlarını görürüz.

Bütün bu şekil, renk ve semboller, âid oldukları kavimlerim inanç, düşünce ve târihlerinde derin izler bırakan hâtıralarını aksettirirler.

* * *

Bizim bayrağımız söz konusu olunca bu derinlik daha da artar.

Hepimizin çocukluğumuzda duyduğu bir rivâyet vardır. Hayli hamâsi bir manzara içinde hâfızalarımıza yerleşmiştir: Kosova Meydan Savaşı’nda şehitlerimizin zaferin bedeli olan kanları, bir çukurda gölcükleşmiştir. Akşam namazında secdeden kalkan gâzî başları, bu gölcüğe gökteki hilâlin önüne gelen bir yıldızla birlikte aksettiğini görürler. Ve bayrak böylece doğar.

Bu hikâye, çocuklarımıza kazandırdığı îmân ve fedâkârlık duyguları sebebiyle târihî vak’a değeri kazanmıştır. Yaşatılmasındaki faydalara inanıyorum. Fakat meselenin gerçek cephesi nedir? Ona da bakmalıdır.

Bayraklar, aid oldukları milletlerin şahsiyetlerinin, misyonlarının, istiklâllerinin alâmetleridir. Zâhirde bir bez parçasına verilen büyük değerin sebebi budur. Aslında bayrağa saygı göstermek o milletin bütününe, istiklâline, devletine, îmânına, saygı göstermektir. Bazı bayraklarda ona sâhip olan kavmin en derin târihî tecrübeleri, varlıklarını sürdürüşlerinin sırları sembolleşmiştir. Yâni bayraklar asla rastgele şekiller değildirler.

Milletlerin hayâtiyet sırlarının sembolleşmesi ne demektir?

Ferdî hayat söz konusu edilse bile, insanı hayata bağlayan şey umûmiyetle yapmak istedikleri, inançları, idealleri ve ilerleme iştiyâkıdır. Milletler için de aynı durum geçerlidir. Bir defâ her milletin kendisine târihin yüklediği bir misyon vardır. Milletler, o misyonu îfâ etmekle mesud olurlar, aksi takdirde saadet yüzüne hasret kalırlar. O misyon, o târihî-fıtrî vazîfe duygusu milletin her ferdinde şuura dönüşmese bile, şuur altında dâimî tazyik yapan, huzursuz eden âdetâ somut bir duygudur. Genç nesillerimizin, doğru dürüst bir millî eğitim görmemiş ve târih şuuru kazanmamış olmalarına rağmen, ikinci sınıf kavim olmaya rızâ göster(e)meyişleri o misyon duygusunun eseridir. Görünüşte iktisâden, askerî güç bakımından dünyâ sıralamasında alt sıraları işgâl etmemize rağmen, kendimizi süper güçlerle kıyaslayıp durmamız o büyük misyonun tazyîki, boyun bükmeyi bilmeyen, efendilik rûhunun icbârı dolayısıyladır.

Tevhid, birlik anlayışının kâinat çapında ele alınıp sistemleştirilmesi, bu sistemin beşeriyete tatbîkidir. Birlik fikrinin, Tevhid îmânının en büyük mümessili olan Hz. Muhammed (S.A.V), kendi misyonunu ifâde eden bayrağı seçerken “Ukaab” (Karakuş) adını verdiği bir siyah bayrak kullanmış ve bu bayrak daha sonra Abbasîler’le Büyük Selçuklu, Anadolu Selçukluları, Harzemşahlar… tarafından da devam ettirilmiştir. Siyah renk, tevhîdi itminan noktasından ifâde eden bir semboldür.

Türkler’in kullandıkları diğer bir Tevhid rümuzu olan Ok-Yay da Büyük Selçuklu bayrağı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Osmanlılar zamânında umûmiyetle üç hilâlli yeşil ve kırmızı bayraklar kullanılmıştır. Üzerinde Kelime-i Tevhid bulunan Sancağ-ı Şerif çok özel zamanlara mahsustu. II. Mahmud devrine kadar modern anlayışta bayrak müessesesi söz konusu değildi. III. Selim zamânında bayrağımız beyaz hilâl ve yıldızdan mürekkep kırmızı renkte bir bayarak şeklini aldı. Zamanla bugünkü formunu buldu. Bayrak Kanunu ile de şekli ve ölçüleri sâbitleştirildi.

Osmanlılar zamânında kullanılan üç hilâlli yeşil veyâ kırmızı bayraklar için muhtelif yorumlar yapılmıştır. Ancak, Hilâl’in İslâm dîninin Tevhid mesajını temsil ettiği husûsu tartışmasızdır. Çünkü bu remiz, târih boyunca İslâm’ın sembolü haline gelmiştir.

Meselâ Haçlı Seferleri’nde İslam’ın getirdiği Tevhid akîdesinin timsâli olarak kullanılmıştır. Haçlı seferlerinin diğer adı Hilâl-Salip (Haç) mücâdelesidir ki, Tevhid-Teslis mücâdelesi anlamındadır.

Yıldız’a gelince: İsmail Hakkı Bursevî’den bir rivayete göre Hz. Peygamber (S.A.V) Cebrail’e yaşını sorar. Cebrail ise “Ben yaşımı bilmem der”. Bir yıldızı göstererek “Belki yararı olur. Bu yıldız her yetmiş bin senede parlar. Ben bu yıldızın binlerce defa parladığına şahit oldum” Bunun üzerine Hz. peygamber: “O yıldızın kendisini olduğunu” söyler. Ayrıca kendi sahabesinin, her birinin bir yıldız gibi olduğunu belirten hadîs-i şerifi malûmdur.

Kezâ En Necm Sûresi’nde üzerine and içilen Yıldız’ın Hz. Peygamber olduğuna Hasan Basri Çantay ve Ömer Nasûhi Bilmen işâret etmektedirler.

Burada bayrağımızın üzerindeki Hilâl ve Yıldız’ın aslında Kelime-i Tevhid’i anlattığını söylemek icâb ediyor.

Kara rengin; mârifeti, hakk’ı, mânânın özünü ifâde etmesi gibi diğer renklerde de İslam’da bilhassa Tasavvuf’ta bâzı husûsî mânâlar mevcuttur. Kırmızı renk ruhlar âlemini, hakîkati Tevhîd-i Zat şuhûdunu, ifâde etmektedir. Böylece bayrağımızdaki beyaz renk ile işlenen ay yıldız tevhidi, kırmızı ise bu tevhîdin şehâdet makâmından zuhûrunu anlatan remizler olmuşlardır.

Mehmed Akif İstiklal Marşı’nın ilk mısrâında: “Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” derken bu mânâları kastetmekte ve tevhîdin Allah tarafından bizzat muhâfaza edileceğini bilen bir mü’minin emniyeti içinde, îman dolu göğsünün en yıkılmaz serhad olduğunu dile getirmekteydi. Dikkat edilirse bu marş baştan sona kadar bayrağa serenad şeklinde kaleme alınmıştır. Marş’ta geçen Hilâl ve Yıldız kelimelerinde, milletine, îmânına âşık bir şâir yüreğinin titreyişleri hissedilmektedir.

Peygamberine duyduğu sevgi münâsebetiyle top yekûn adı “Mehmetçik”e çıkan bir millet için Hz. Peygamber’i temsil eden Yıldız’a:

“O benim milletimin yıldızıdır parlayacak
O benimdir, o benim milletimindir ancak”

şeklinde hitab edilmesi bize hem bu öz mânâyı, hem de o iç titreyişini hissettirir.

Hele ikinci kıt’adaki:

“Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl
Kahraman ırkıma bir gül… Ne bu şiddet bu celal.”

beyti ürperticidir. Celâl vasfını İslamiyet’te sâdece Allah taşır. Fakat O, burada, doğrudan Hilâl kelimesiyle anlatılmıştır. Dolayısıyla büyük san’atkârlara has bir duyuş kudretiyle, bayrakta istiklâl fikri, Allah fikriyle birleştirilmiştir.

Marş’ta şehâdet meselesi de fevkalâde yerinde bir söyleyiş, hissediliş kıvâmında dile getirilmiştir.

“Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun incitme yazıktır atanı,
Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı”

kıt’ası, münhasıran bu fikre tahsis edilmiştir.

Hele;

“Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şühedâ.”

mısrâlarında, artık her ferdi ile şehâdet mertebesine ulamış bir millet târif edilirken, o milletin üzerinde yaşadığı vatanın kazandığı kudsîyet de ifâde edilmiş olmaktadır. Âkif, “Mehmetçik millet”in kendi îman ve şehâdet güzellikleri içinde, saf tevhid görüşünü devam ettirmeleri yakarışındadır.

“Vecd ile bin secde…”
“Değmesin mâbedimin göğsüne…”

gibi, ancak ıztırab ve hassâsiyetin zirvesindeki insanların yakalayabileceği nefis ifâdeler, hep o niyâzın eseridir. Son kıt’a, bu emelin şâheser güzellikteki mısrâlarla yine bayrağa, ama aslında Allah’ına dönerek söylediği şükür ifâdeleridir:

“Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal
Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet
Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl.”

Niyâzımız, bayrak ve marşımızı bir arada gördüğümüz bayrak merâsimlerimizin ebediyyen kendi mânâsıyla devam etmesidir.

Vicdan ve İlim

Damlalar, Ramazan Dergisi 9, Tercüman, 23.04.1988

“Bizim medeniyetimiz” sözü, “bizim medeniyetimiz”in özü, nice bin aşağılık duygularıyla kıvranan son devir okumuşlarımıza ne derece yabancı kaldı.

Derin hasret duygularıyla kıvranan, yabancı, hattâ düşman ölçülerine teslimiyetin getirdiği şaşkınlıklar insanımızı ne kadar ters yüz etti, ne kadar huzursuz!..

İman dünyamızdaki sahipsizlik ve dağılmanın getirdiği umumi çözülmeler hayatımızın her bir noktasına nasıl da bulaştı?.. Nasıl da onca baha biçilmez hazinelerimize sırt dönmekte tereddüt göstermedik? Vicdan dünyamıza, gönül zevklerimize nasıl da öylesine ırak kaldık?

Oysa insanın kendi özünde Allah’ın sesini duyması vicdanla mümkündür. İçinde Allah’ı bulma hâlidir vicdan.

Ve insan ister devlet adamı olsun, ister hâkim, ister san’atkâr olsun, ister mütefekkir, işadamı, esnaf… İlâhî varlığın, özündeki mevcudiyetini unutmadıkça insandır.

Ve “bizim medeniyetimiz” her yönüyle böyle insanların kurup yaşattıkları bir medeniyettir. Eserini Allah’a beğendirmek için, vicdan huzurunu bulmak gayesiyle ortaya koyanların medeniyetidir.

Evliyalar medeniyetidir.

Tabiatın kanunlarını Allah’ın kudreti dışında sanmak ne gaflettir? Tevhîd’i taşa, toprağa, demire, tahtaya işleyen; musikisine, hattına söyletenlerin torunlarına günümüz ilmini gayr-ı ilâhî saymak yakışır mı?

“Hikmet müminin kaybolmuş malıdır, nerde bulsa almalıdır”, “İlim öğrenen fanî bakîdir”, “İlim tahsil ediniz, çünkü maarif bizim düşmanlarımıza karşı silâhımızdır”, “Âlimin mürekkebi şehidin kanından faziletlidir”, “Âlimlerle sohbet, ibâdet yerine geçer”, Âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir”… ve daha nice Peygamber buyruğunu taçlandıran, mevcut ilimlerin Allah’ın izni dışında olmadığına işaret ederek “İnsanlar O’nun ilminden ancak O’nun izin verdiği kadarını bilebilirler” ve ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” kelâm-ı ilâhileri de mi bizi harekete geçirmeye yetmiyor?

İmanına güvenen, ilimden korkar mı?..

Batı karşısında boynu bükük ve kompleksler içinde kıvrananlara değil sözümüz. Mağlûp aydınlara değil!.. Sözümüz bunca ıztırabı canında duyanlaradır. Silkinmek için gaipten ses beklemeye ne hacet var?

vicdan ve ilim