Damlalar – 156

Medine bir destan, Çanakkale başka bir destan… Tarihi şaka sanıyor çok kişi… Ancak her kuşak yeniden hak etmek zorunda bu memleketi. Dedelerin yaptıklarını yeter sanmak çok büyük bir hatadır…

Sait Başer

Reklamlar

Kendi Misyonumuzdan Korkmayalım

Sait Başer, “Kendi Misyonumuzdan Korkmayalım”, Öğüt, Sayı:69, Trabzon, Mart 1991, s.17.

 

Kendi varlığından, misyon ve kültüründen korkan başka devlet var mıdır bilmiyorum. Bu korkunun tazyikiyle bir sürü peşin hüküm edinmiş ve kendimizi mazur görmeye alışmış gibiyiz. Son körfez krizi bu korkulardan birisini daha ne kadar bariz şekilde ortaya koydu.

Bazı siyâset adamlarımız ve aydınlarımız, Ortadoğu konusunda açılan tartışmalarda olumsuz tavır takınmak için yine hazır bir bahane buldular: “Ortadoğu batağına saplanmamak…”

Ortadoğu’da kimler yaşamaktadır? Buradaki Türk ve Müslüman toplulukların bizimle hiç mi ilgileri yoktur? İnsan haysiyetini korumaya yönelik olarak 400 sene o bölgelerde hâkim olan ecdat, bizden bu kadar mı uzaklaştı? Arjantin’den İtalya’ya kadar bir yığın devletin hak iddia ettiği bu bölgeyle bizim hiç mi ilgimiz kalmadı? Burası niçin bir bataklığa dönüşmüştür? Bunda bizim hiç mi günahımız yahut dahlimiz yoktur? Bu bölge neden daha evvel bataklık değildi de şimdi bu haldedir?…

Soruları istediğiniz kadar çoğaltın. Bizdeki, Batı karşısında dizlerinin bağı çözülmüş mağlup aydınların, sualle veya ikazla, farklı bakış açıları da olabileceğini kabullenmeleri imkânsıza yakın bir keyfiyettir.

Aydınlarımızın şablonları vardır. Bu şablonları nereden edindiklerini sormak da, sorsanız bile sağlam ve sistematik, sağlıklı cevaplar almak da mümkün değildir. Ya müstemleke aydını gibi konuşurlar, veya kendi sun’î dünyaları içinde, serâpâ çelişkilerden örülmüş hayatlarını yaşamaktan hoşnutturlar. Keyiflerini mevcut şartlara borçludurlar ve bu şartların hazırlayıcısı resmî ideolojilerin, sadece değişik yorumlanmaları sonucu ortaya çıkacak statü değişikliklerine bile razı değildirler. Nerede kaldı ideolojiler ötesi serbest düşünce ve tabiî, aksiyon!… Böyle âhir zaman icatlarına asla tahammülleri yoktur.

Evet! Ortadoğu, yüzyıla yakın zamandan beri Hakk’ın ne tarafta olduğu kestirilemeyen entrikalı mücadelelere sahne oluyor. Dolayısıyla bu bölge gerçekten bir batağa dönüşmüş olabilir. Ammâ bu bataklık nasıl ve niçin hazırlanmıştır? Bugün unutmamalıyız ki; Birinci Dünya Savaşı’nda bizi arkadan vurdukları gerekçesiyle affetmeye yanaşmadığımız Müslüman-Arap dünyası, Osmanlı Devleti’ni en son terk eden gayr-ı Türk(!) kitledir. Bu terk edişte ise İngiliz, Fransız, Alman vs. Batılıların para, kadın, silah, bölücülük, askerî güç ve daha nice metodu kullanışının rolü küçümsenemez.

Her düşman devlet, rakip gördüğü devletle teb’ası arasındaki rabıtayı gevşetmek, onları ihanet ve isyana teşvik etmek ister. Bunun için gereken satılık adamlar her devir ve devlette bulunabilir. Bozgunculuğa muhatap olan devlet güçlüyse bu oyuna gelmez.

Osmanlıların son yılları ile Cumhuriyetin ilk zamanlarında –Lozan dahil- bu düşmanlarla baş edecek gücümüzün olmadığını farz ve kabul edelim. Geçici olarak, zaman kazanıp kalkınmak ve çoğalmak için “Yurtta sulh cihanda sulh” prensibini pasif siyâset sebebi yapmak, millî ideallerimizden fedakârlık yapmamızı gerektirmez. Zaten hiç kimsenin böyle bir talepte bulunma hakkı da yoktur. Ayrıca yurtta ve cihanda sulh, soyut ve aptalca iyi niyet gösterileriyle sağlanamaz.

Aynı sözün aktif yorumu da vardır ve doğrusu daha realistçedir.

Ortadoğu’da hak Türkiye’den yanadır. Burada sulhun bilerek kurulmayışı ve bataklık görüntüsü, Türkiye’yi bölgeden uzak tutmaya yönelik stratejiler sebebiyledir. Fakat unutmayalım ki, büyük milletlerin misyonları belki geciktirilebilir; ancak ortadan kaldırılamaz.

Tarihteki sulh devirlerine dikkatlice bakılırsa; batıda Roma, doğuda Hunlardan beri barış, güçlü devletlerin kendi dünya görüşlerini etraflarına bilek gücüyle benimsetip, zayıflayıncaya kadar bu sükûneti korumalarından ibarettir. Yoksa hiçbir zaman bize anlatılan manada “barış için barış” gibi bir gariplik söz konusu değildir. Tekrar edelim barış; büyük siyâsî güçler arasındaki çekişmelerin, askerî mücadeleler sonunda galip gelen tarafların, galibiyetle elde ettikleri menfaatleri, güçlerinin yettiği zamana kadar korumalarının, bu esnada yaşanan geçici sükûnetin adıdır. Bizim safdil(!) eğitim sistemimiz her ne kadar aksini söylese de -ne yazık ki-, dünyanın tarih boyunca değişmeyen gerçeği budur.

Ammâ bugün bizim artık güçlü bir tarafımız var. Devletimizin şimdiki stratejik değeri ve iktisâdî seviyesi yanında, içimizdeki katmerli satılmışları kaale almazsak, dost da düşman da Osmanlı hakimiyet asırlarında bizim emperyalist olmadığımızda birleşiyor. Ayrıca biz Osmanlı Devleti’nin her konuda vârisi, hattâ devamıyız. Bir dönemlik resmî gafletle içine düşürüldüğümüz redd-i miras politikalarının telkinleri, millî bir tavır değildi. O politikaların bizim dedelerimizi değiştirmesi imkânsızdır!..

Memleketimizdeki köksüz menfî zümreye rağmen biz, Osmanlı coğrafyasının hâlâ binbir sancıyla kıvrandığını göz önüne almak zorundayız. Batılılar Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya’yı kendi varlık ve çıkarlarını garantiye alabilmek için “bataklık” haline getirmiş olabilirler. Bize düşen ise bu manzara karşısında korkup sinmek değil; son senelerde çok müsâit bir mâhiyet kazanan dünya konjonktürünün getirdiği imkânlarla, mevcut potansiyellerimizi kullanarak bataklıkları kurutmak ve Türk barışını tesis etmek olmalıdır. Üzerimizdeki vebali görmezden gelmekle, kendi varlık ve misyonumuzu da reddetmekte olduğumuzu anlamak mecbûriyetindeyiz. Bu iş, ister iktisâdî, ister siyâsî, ister teknolojik, ister başka yollardan gerçekleşsin; milletimizin ufuk ve hedeflerini sınırlandırmak hiç kimsenin selâhiyet dâiresine girmez.

Sait Başer

Öğüt, Sayı:69, Mart 1991, ss. 17.