Günaydın Yazıları – 128

ŞEHÂDET’İN EŞİĞİ: ÖZLEM!

FB_IMG_1505113101004

Kelimeye bir bakın evvelâ!

“ÖZ”lem. Özümüzün fiili bu!

Öz’ün, RUHun hamlesi, benî beşerin asıl ÖZ’ü fark edip can havliyle O’na doğru çağlaması.

Sevilenle aramızdaki bağ.

Canımıza can katan, ruhumuzu dirilten iksir! Can cevheri!

Varoluşumuzu bize en derinden, yaka yaka duyuran bir fark ediş hazinesi.

İştiyak derdine ortak kılıp, “Ulular Kervanı”ndan yükselen terennümleri duyuran  zindelik…

Sevdiğine kilitlenen âşığın, âlemin teferruatına  körleşmesi! Gittikçe, nereye baksa sevdiğine dâir bir nişan görme yoğunluğuna ulaşması… Yunuslayın, sevdiğine: “Senin ile bakayın, seni göreyin Mevlâ!” dedirtmeyen duygulanmalar özlem değil!

Hangi hasretli, özleyişinin elinden alınmasına rızâ gösterir?

Sevdâlı o sevdâyı, özlem olarak, bir kavrulma tadıyla duyarsa sevdâlı!

🙂

Özlemsiz sevdâ! Boş bile değil, bomboş bir lafcık.

*

Özlem!

Öz’den Öz’e kancalanmak.

Sevdiğinin “rengine boyanma” sürecinin adı!

Sevgiliden gönlüne sıçrayan “O olmaklık ateşi”nin, “ego varlığı”nı tüketinceye kadar yakması…

Âşıkların ortak feryadıdır ya! Yanıyordurlar hani. 🙂

Yanan EGO!

Özlem ateşi, ikiliği tüketme kararında, Hakk’ın sizinle beraber olduğuna da delalet ediyor… Eğer sevdânız gerçekse, o ateş “Ben’e ait” ne varsa silip süpürmeden, geride sadece “seven sevilen ayrımları üzerindeki” ŞEHİNŞAH kalıncaya, “BİR”, bütün saltanatıyla zuhur edinceye kadar sönmez!

Varsın sönmesin. Hattâ keşke sönmesin!..

🙂

Çünki:

Bu alemde “Kişi sevdiğinin rengine boyanır”ken, o alemde de “Kişi sevdiğiyle haşr olur”…

Âşık-ı sâdık odur ki hasretini, kaçınılması gereken bir “belâ” diye görmez de, onu ilâhî bir hediye bilip, vuslat tadıyla yaşar.

“Belâ”nın, nefsimizi mağlub eden, tırstıran bir Kudret-i İlâhî eseri oluşuna uyanmak da, özlemin meyvelerinden olduğu için, dahası, bin can ile şükretmek de lazım.

Çünkü özlemek, kendinde sevdiğini inşa etmek, onun muhabbeti vasıtasıyla ona benzemeye başlamak…

Vuslat sürecinin taa kendisi.

Özlem ateşinin vuslat kemal bulmadan geçmiyeceğini ise, özleyen gönül, ateşinin harından tanır, bilir…

*

Arapçadaki, “hasret” kelimesine hiiiçç girmedik. Hüsrânın, kendini gurbette duyan ruhun ıztırabı olduğuna filan da değinmedik. Hasret ve hüsranların ancak “vuslat” ile sükun bulacağına, Öz’ün Öz’e katılmasıyla biteceğine dokunmadık bile…:)

O hasretin adamı, yüreğindeki yalımı tanıdıkça “uyanır”! Yanmakla uyanmak aynı kökten der dururuz ya! 🙂

“Gönül, Tanrı Ocağıdır” demekten bıkmayız ya!

🙂

Buna mukabil, o ateşi tanıyanlar:

Zahir buluşmaların, her türden şeheviyâtın, çoğunlukla gerçek “ruhî talebi” hüsran vâdîsine sürdüğünü, uyuşturduğunu da apaçık görürler…

Görmek: Şehâdet!

Geldik mi şehâdet durağına!

🙂

Yollarınıza gül dökelim, şehadetsiz kalmayalım inşaallah…

Güzel’i tanımak ve özlemek adına, “Aşk olsun, özlem olsun, hasret olsun, vuslat olsun” azizler…

Günaydın efendim.

Reklamlar