DOĞUYA VE İRAN’A BAKARKEN

DOĞUYA VE İRAN’A BAKARKEN

Hakkâniyet Hâkanlığı:

FB_IMG_1505734844928

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“TANRI SENİ ADALET İÇİN BURAYA DİKTİ”

Kutadgu Bilig’den birkaç beyit vereyim. Bu beyitler, hikmet’i temsil eden kavram (Odgurmış)’dan devlet (Töre=Küntogdı)’e verilen nasihatlerdir. Burada devlet beyin şahsında somutlaştırılmıştır:

 

“Bu beyliği sen güç ile elde etmedin. Bunu Kadim Tanrı (Bayat) kendi fazlından, sendeki yeteneği görerek verdi.” (5469. B.)

Könilik üçün Tengri tikti sini

Köni bol, könilik öze tur kanı

(Tanrı seni adalet için buraya dikti. O halde, âdil ol; senin için adâlet üzerinde durmak esastır.)

Ukuş birle işle kamug işlerig

Havaka basıgma köngül tut tirig

(Bütün işlerini anlayış ve akl-ı selimle yap. Gönlünü diri tut, sakın heveslerine mağlub olma.)

Bagırsak bolun barça bodunung öze

Törü kıl uluğka, kiçigke, tüze (5195-97.b)

(Küçük büyük herkese eşit olarak Töre’yle bak, muamele et(Törü kıl!). Kavmin işlerine bakarken merhamette bulun.)

Çünki Töre’nin sahibi “Ogan”(=Kadir-i Mutlak) ve  “Köni”(=Âdil) olan Tanrı’dır(3192.b.).

Sen öz kılkıng itgil kılınçıng könit

Bodun kılkı itlür sen özni avıt(5204.b)

(Eğer sen kendi özünü âdil tutarsan, ahlâkını ve tabiatını düzende tutarsan, kavmin huyu ve ahlâkı da düzelir. Önce kendinden başla.)

*

Aziz dostlar, tarihçilik geleneğimizde yerleşik hâle geldiğini kabul edebileceğimiz bir anlayışa göre bizim çok önemli ve değerli bir “Devlet Geleneğimiz” vardır. Bu gelenek üzerinde yazan epeyce hocamız, yerli yabancı araştırmacı olduğu mâlum.

Hepsine de şükran borçluyuz.

Devlet fikrinin bizdeki en mükemmel ve tam açıklamaları Kutadgu Bilig’dedir.

Devlet’i bir “saltanat” zannederek konuya yaklaşanların, bu yüksek değerimizin  hakikatine nüfuz edemediklerini düşünüyorum. Bu devletin varlık sebebini, “1” “hânedân”ın iktidar  heveslerini tatmin aracı sananlar derin bir yanılgı içindedirler.

Hele bu devletin bir “soy devleti” olduğu vehmi, ilgilileri fevkalâde yanıltıcı bir muhakemeye esir ediyor. Eserde “kavim” kelimesiyle tercüme edilen orijinal kelime “bodun” kelimesidir ve “boylar birliği” anlamındadır. Bodunu teşkil eden boyların soy birliği taşıyacağına dair bir hüküm yoktur.

(http://www.kirmizilar.com/tr/index.php/konuk-yazarlar2/1025-turk-anlama-ve-inanma-modeline-dair).

*

O halde bu “devlet”ten kasıt nedir? Beklenen işlev nedir?

Bu devlet bir “insanlık devleti”dir.  O devlet, insanların kimlikleri bağlamında değil, insanlık hakkı temelinde şekillenmiş bir anlayışın müesseseleşmesidir.

3107-8. beyitler:

Törü suv teg, ol küç kör ot teg yodug

Süzük suv akıttıng udıttı otug

(Töre su gibidir, zulüm ise(Töresiz güç!) ateş gibi tüketir. Sen berrak su (Töre) akıttın ve böylece zulüm ateşi söndü)

Törü tüz yorıttıng itildi ajun

Kim erse küçek ilde körmez közün

(Töre’yi eşit uyguladığın için DÜNYA(ajun) düzene girdi! Kimse devletin içinde artık bir zalim göremez)

*

Bu bir özge medeniyettir. Bu medeniyette devlet, yerleşik ve  ziraat toplumlarındaki sınıfçı, köleci, emperyal içgüdülere hizmet eden bir “canavar/ejderhâ/Leviathan”a dönüştürülemez! Buna en başta o devlete meşruluk veren Töre mânîdir.

(http://www.kirmizilar.com/tr/index.php/guncel-yazilar3/2205-medeniyet-mil-let-ciligi).

 

Bir “Hakkâniyet Hakanlığı”dır.

Kendi paradigması içinde bin yıllarca devam edebilmesi, Atlantik’ten Pasifik’e, Afrika’ya kadar bütün dünya coğrafyalarında tutunabilmesi, yeniden yeniden doğrulabilmesi, o “medeniyet paradigması”nın eseri olarak görülmelidir.(http://www.kirmizilar.com/tr/index.php/guncel-yazilar3/1250-tore-nin-cocuklari).

“Devlet güneşi Türkler’in burcundan doğmuştur” diyen Kaşgarlı Mahmud’un ruhu şâd olsun.

Kendine has bir anlama ve inanma modeli vardır Türkler’in. O modelin kendine has bir ontolojisi, epistemolojisi, ahlâkı ve estetik formasyonu bulunmaktadır. Kendini yenileme mekanizmaları işletildiği sürece toplumun köleci dünya karşısındaki üstünlüğü devam etmiştir. Kendisini yenileyebilmesinin en önemli ve değerli imkânı Töre ve ondaki ana ilke olan adalet/KÖNİLİK olmuştur.

Töre her sene kurulan “Toy”da baştan aşağı güncellenmekte, hikmetle organik ilişkisi  tazelenerek sürdürülmekteydi.

Sembolleri gayet sade, toplumdan istedikleri gayet açıktır. Bu “devlet” bir dünya devleti olarak tasarlanmıştır. Ona gökyüzündeki güneş sistemini yeryüzünde tesis ve temsil ettiği noktasından bakılmıştır. Konfiçyüs’ün ifadesiyle, “Nasıl gök yüzünde bir tek güneş varsa, yer yüzünde de bir devlet olabilir”di. Otağ mimarisinden Selimiye’ye kadar devam eden zemin ve hacim kurgularındaki meşhur sekizgen Türk Yıldızı damgası meselâ! Hiç de tesadüfen fikir ve sanatlarımızda bu yaygınlıkta yer almaz. O damgada bize göre “Âleme durmadan doğmakta olan(Tanrı)ın”,  “Könilik(=adalet)” isteyen Tanrı’nın niteliklerine inanışı ve sürdürme iradesini görmek gerekir. Güneş sistemini, hareketi, türeyişi, (türemek fiilinden gelen) Töre’yi temsil etmekteydi. Bendeniz, yüksek bir astronomi, matematik ve geometri bilgisi içeren o sembole bu sebeple “Türeyiş Damgası” adının verilmesi gerektiği görüşündeyim.

Keza, Tanrı erkini(iradesi) ve kulluk itaatini temsil eden Ok/yay sembolizmi başlı başına bir felsefî açıklamaya muhtaçtır artık. Bize bile açıklanması gerekiyor. Okumayı ok’tan, Yazma’yı yaydan türeten kendi dilimizi konuşanlara bile, tekrar açıklamamız gerekiyor. Çünkü biz de medeniyetimize ecnebîyiz artık.

(http://www.kirmizilar.com/tr/index.php/konuk-yazarlar2/1025-turk-anlama-ve-inanma-modeline-dair).

*

İran-Turan mücadelesinden söz eden tarihleri ilgili okuyucular hatırlayacaktır. O mücadele, tarih öncesine dairdir. İran diye bir siyasi teşekkül geçmişte hiç olmadı. En fazla Pers yapılanmasına atıf yapılabilir. Persler’in ise asıl rakipleri, Yunan siteleri değildir. Bizdeki Batı’ya angaje kafaların yanıltmasıyla sanırız ki, eski Yunan siteleri, Batı o zamanlarda da bir değerdir! Hayır! Eski Yunan siteleri dünyanın hiç de umurunda olacak güçte olmadılar. Persler’in asıl rekabeti Turan diyarıyla yaşadığını işte Firdevsî  Şehnâme’sinde apaçık anlatır.

Zaloğlu Rüstem ile Afrasiyâb(Alp Er Tunga) adlı kahramanlarla sembolleştirilen hikâye!

Sonra?

Sonrası ortadadır! Bu destanın yazılmasını isteyen Gazneli Mahmut’tu.

Yâni taa 10. YYdan beri bu coğrafya bir Türk memleketidir. İran düzmece bir ad. Genelde modern Batı, özellikle de İngiliz aklı, Ari beyaz ırk tahakkümünü bizim coğrafyalarımıza da hakim kılma ideolojisiyle, sömürgeci iştihasıyla, bizim dünyamızda bu ikiliği kalıcı kılma hesabını yapmıştı.

*

Töre’nin çocukları böylece hasım coğrafyalara bölününce, köleci Haçlı sömürgeciliği karşısındaki bin yıllık “Adalet Yürüyüşü” sekteye uğratılmıştır. 16. YYdan itibaren, ikisi de birer Töre Devleti olan Safevî-Osmanlı husûmetiyle kan kaybedişimizden itibaren de yeryüzü sistematik sömürgeleştirilme, köleleştirilme gayyâsına düşer…

Sömürgecilik, mâsum coğrafyalara, bizim İran’la kavgamızın müzminleşmesinden güç alarak yerleşti, ikiliğin sürekliliğini mümkün kılacak mekanizmaları tahkim etti ve insanlığın etini, kanını, ruhunu tüketti.

*

Türk Medeniyeti’nin insanlık devleti ilkesi ve ülküsü küçültüldü.

Küresel iddialarına güç yetiremeyecek olduktan sonra küçük gruplardan birisi derekesine düşürülerek  devam edebilirdi.

Gerçi Türklüğe gene de cihan çapında iddialarda bulunmasını önleyecek mahiyette tarifler ve sınırlar kondu.

Aynı küresel kapışma şiddetlenerek berdevamdır. Batı’nın pençesinden Taocu medeniyet, Brahmanist medeniyet, Yahudilik kurtulduğu, en azından bir nefeslenme imkanı bulduğu halde, bizim medeniyetimizin irade, ahlak ve iktidarını temsil eden devletimiz dikkat alanına giremiyor. Ana sebep İran-Turan kavgasının Batı lehine devam ettirilmesidir. Halbuki bu iki ana parça aynı gövdenin sağ ve sol uzuvlarıdır. Mutlaka Mevlânâ, M. Arabî, Hâfız, Sadreddin Konevî, Dâvud-ı Kayserî… gibi medeniyetimizin ortak  kurucu akılları çizgisinde buluşmayı akıl etmeliyiz.

(https://saitbaser.com/2013/12/09/imparatorlugumu-geri-ver-cumhuriyet-kemale-eriyor/).

ZİHNİYETİNE DÜŞMAN CESEDİNE ÂŞIK!..

Burada, bizdeki temel problemi görmezsek adım atmaya muvaffak olamayız…

Osmanlı hayranı dostlardan bir kısmında çok dikkat çekici bir paradoks hakim.

İyi niyetle Osmanlı özlemi duyduğu halde (kötü niyetlilere zaten hiç itibar etmeye değmez), Osmanlı’nın var oluşunu hazırlayan ve yükselten Yûnus Emre gibi, Sadreddin Konevî, Muhyiddin Arabî, Eşrefoğlu, Niyâzi-i Mısrî,… gibi isimlerin temsil ettiği ontolojiye düşman bir anlayışta ısrar edenler, kendilerini sorgulamalı değil midir?

Bunlara hûsumet besleyen anlayış medreseye 16.YYdan, tekkeye ise 18.YYdan itibaren yerleşti maalesef. Devletini çürüten anlayışta ısrar edecek, ama o devlete hayranlık üzerine ideal kuracaksınız…

Bu muazzam çelişkiyi gören biri yok o cenahta…

Eserle iftihar edip, o eserin sebebi olan inanma ve anlama modelini zemmedenler, hattâ küfürle suçlayanlar kendilerini hesaba çekmediler. O derece emindiler ki ezberlerinden…

Yeri geldikçe her fırsatta: “Hacı Bektaşlar, Yunuslar, Mevlânâlar…” diye nutuk atanlar, o okulları kilit altında tutmakta CHP zihniyetiyle müttefik oldular!.. Ama ülkeyi dışarda temsil edecek kuruma “Yunus Emre Enstitüsü” adını verdiler.

O kurumda çalışanların acaba ne kadarı Yunus ontolojisiyle barışıktır, araştırmaya değer?

Dinî kurum ve cemaatler indinde, dikkat edersek Gazalî- Rabbânî dışında otorite tanınmıyor ve onlara göre yukardaki isimler “heterodoksi” tanımına mahkum edilmişlerdir!!

 …

El Evvel, el Âhir, ez Zâhir, el Bâtın, el Hay isimleri Hakk’a âittir, “Nereye dönsek Hakk’ın bir vechi oradadır”, “Allah yerlerin ve göklerin nurudur”; ama Vahdet-i Vücud ontolojisi gayr-ı İslâmîdir!

Şehâdet, İslam’ın ilk şartıdır; ama bunlara göre lafızdan ibâret kalmalıdır!

İman “emin olmaktır”; ama taklitle idare edilmelidir!..

 …

 Bizi çürüten, anlama krizimizin temelinde yatan sebep bunlar olabilir mi acaba?

 …

Arkadaşlar!

Ne İmam Gazalî, ne İmam Rabbânî ülkemizde belli bir Nakşî  yorum, o yorumun ürünleri olan ve toplumsal mâliyeti âşikar cemaatler dışında hiç bir tasavvuf mektebince benimsenmemektedir!

Osmanlı hepimizin!

İslamcı kardeşlerimizin Osmanlı ile iftihar etmelerinden zerrece rahatsız olmayız. Bilakis bu ortak paydada bir hayat sırrı buluruz; ama Osmanlı’nın özgün kurucu fikrine yabancılaşanların ürettikleri “İslamcılık” da bu perspektifle irdelenmedi. Tarihte hiç olmamış, nevzuhur “İslam devleti” ütopyasını bunlar icad ettiler. Çünkü garip şekilde Osmanlı’yı inşa eden bizim “devlet geleneğimiz”e de yabancılaşmışlardı! Orada da Türk ve Töre kavramları vardı ve arkadaşlarımız bu kavramlara şiddetle alerji duyuyorlardı… Türklüğü soy dâvâsına indirgeyen laiklerle mutabıktılar!..

Sultan Fatih, Yavuz Selim bunlarındı; ama onların ardında duran devâsâ ve tecrübî hikmetin temsilcileri olan Akşemseddin, Sümbül Sinan sapıktı!

Bu otokritik yapılmamıştır.

Yapılması bence, bilhassa şu günlerde toplumumuz adına bir beka meselesidir!

Çok ilginçtir! Hoca Ahmet Yesevî ve Mâturidî’den itibaren 16. yy’a kadar iman bellediğimiz güzergah İslamcı dostlarca dindışı addolunmuş; din önce Birgivî ve takipçisi Kadızadeliler’ce Eş’arî/Şâfî anlayışa, sonra da onlara eklenen Müceddidî yaklaşıma indirgenmiştir. İslam adına hüküm verme, karar alma tekeli artık bunlara âittir…

Şimdi bu arkadaşlarımız Osmanlı ile yatıp Osmanlı ile kalkıyorlar.

Evet Osmanlı iftiharla benimsenmeyi hak eder! Bu bizim anamızın ak sütü gibi helal bir hakkımızdır, mirasımızdır. Ama Osmanlı hayranı dostlar, o hak edişin fikir ve adanış mimarlarını reddediyorlarsa, orada durup bir muhasebe yapmak gerekmez mi?

Bu muhasebeyi yapmak, Osmanlı’yı benimseme noktasında ahlakî bir borçtur.

Fikir namusu da, hak duygusu da bunu gerektirir.

Yiğit düştüğü yerden kalkar…

MÜCEDDİDÎ KURNAZLIĞININ OSMANLICILIĞI!..

Bir “şey”i takdis, o kutsallaştırılan alana takdiscinin kendisini nisbetleyerek imtiyaz elde etmesine yarıyor.

Bu “yeni nefs”in panzehiri, dâimâ eleştirel açıklığı devrede tutmak. Sırf takdis, esas itibarıyle o”şey”e de , ona itibar edene de kalıcı ve gerçek bir değer katmaz, katamaz!..

Sâdece lâ yüs’el ve lâ yuhtî otoriteler doğurmakla modern bir fiilî ruhbana yol açar… İster İslam adına ister Kemalizm adına…

Anlamanın tek kişilik bir yol olmasındaki zorunlu gerçeğe rağmen, yaratılan ruhban neye yarar?

Hipnozlanmış kurban kitleleri ve derebeyleşmiş, otoriteleri dünya ile sınırlı olmayan “hoca efendiler” yaratmaya!..

Haa buradan “iktidar” çıkıyor! Lüküs hayat çıkıyor, refah ve zenginlik çıkıyor… Tabiî, takdisin sebebi de o zaten.

 …

Gerçekte?

Gerçekte, kalplerde olanı sâdece Allah bilirmiş, orada olanlara hükmedecek hâricî bir otorite olamazmış!…

derkeeen…  Ensenizde bir şaplak:

“-Felsefe haram kardeşim, felsefe haram!…”

 …

İnsandan sorumluluğu kaldıran, tabiata ve hikmet sistemimize aykırı bu hal için “laiklik sonrası yeni devlet dini” mi desek, “yeni Gazalicilik” mi desek, “Müceddidiye’nin yeni kuşağı” mı desek?..

Ama çok tuhaf bir durum var.

Bütünüyle irade, kader ve sorumluluğu iptal eden bu anlayışın yeni kuşakları, dedelerince tekfir edilmiş gayr-i meşru bir aralıkta tefelsüf etmekteyken cürm-i meşhud halinde yakalanıyorlar… Kimisi hoca olarak Hilmi Yavuz’a sarılıyor, kimisi Etyen Efendi önüne “mahcubâne” diz çöküyor, kimisi Mete Tuncay’a, kimisi bilmem hangi eski tüfek Marksiste zallak oluyor… Necip Fazıl da o tefelsüf batağına battıydı, Topçu da!.. Ama yeni kuşak daha sabırsız.

Başı sonu belirsiz birer düşünce parçası bulan meydana fırlıyor… İsmet Özel’in “Türkçülüğü”, FETÖ’nün “ılımlı İslam”ı, İbrahim Sadri’nin şiir dünyası…

Osmanlı hayranlığı alâmet-i fârika ya!

Osmanlı bunların malı ya!

Bunlar “yeni Osmanlıcı” ya!

Ama ellerindeki düşünce parçaları Osmanlı’ya bir medeniyet inşâ ettiren her şeyi küfür sayıyor?!

Hüsn-i Aşk programları yapıyorlar, neyzenlere-sedefkârlara “devlet sanatçılıkları” tevdi ediyorlar, nostaljik görüntüler yaratıyorlar ve Osmanlı’yı tebcil ediyorlar… Ardından bakıyorsunuz, Divan Şiiri’nin ana temalarına ve ontolojisine kökten karşılar.

Klasik Türk Musikisi Korosu’nu Cumhurbaşkanlığına bağlıyorlar, ama teoride musikinin nasıl helalleştirileceğini bulabilmiş değiller…

Itrîler, Dedeler birden serab oluveriyor…

Kültürel iktidar istiyorlar, kültürün neredeyse bütün şûbelerinden, felsefeyle ilişkisinden rahatsızlar, estetik boşluklarının doldurulması muhal!

Yunus’tan Ak Şemseddin’e, Fuzûlî’den Hacı Bayram’a, Mevlana’dan Aziz Mahmud Hüdâî’ye Yahyâ Kemal’e kadar bütün bir “kurucu akıl” sahipleri gözlerinde küfre batık!

Ellerinde bir tek “Osmanlı Şâiri” yok! Çünkü Müceddidiyye’ye göre Osmanlı’yı, dolayısıyle şiirini kuran ontoloji küfür!

 *

Laiklerin de hedefinde yukarıdaki isimleri unutturmak, devirmek, imha etmek vardı, bunlarda da?!

Hattâ bunlarınki daha şedît.

Tuhaf değil mi?

 …

Ama Osmanlı onların!

Çok evhamlı birisi olsaydım, laikçilerin yeterince başaramadığı medeniyetimizi imha görevini bunlar mı üstlendi acaba, derdim.

*

İşte böyle!

İran’da da işbu zevâttaki eski Eş’arî/Şâfîlik’ten kalma müzmin Kürt- Şia düşmanlığı, İran statükosunun sahiplerinde görülen  Türkiye’ye bakışdaki menfiliği besliyor, kitlelerin  muhabbetini  zehirliyor.

Ne kadar ilginçtir:

İran’a husûmet konusunda da laik cephe ile bu arkadaşlar tıpatıp aynı yerde duruyorlar!

Alın bir tuhaflık daha!..

Şimdi kadîm geleneğin eseri olan Hakkâniyet Hakanlığı’na tâlibiz.

Bu  anlayışla!

Pekâlâ aradaki bitmeyen düşmanlık, tarafları tarih olmuş kan dâvâsı kimlere yarıyor?

İsrail’e, İngiltere’ye, Almanya’ya, ABD’ye, Rusya’ya… Zararın hacmine bakalım: Türk ve İslam dünyası iki düşman kutup olarak tutulabiliyor, Asya Türk Cumhuriyetleriyle ilişkilerimiz olağan üstü zorlaşıyor.

Ne gam!

Tekrar edelim: İran’a illâ bir tarih perspektifinden bakacaksak, bu neden mutlaka Yavuz Selim’e şartlı olsun? Neden Alpaslan gibi, Melikşah gibi bakılmasın?

Elbette Müceddidî perspektif bunu men eder. Ya Konevî anlayışı, ya Ahî Evren, ya Hacı Bektaş, ya Mevlânâ bakışı?

Hem neden dogmatik, hayatta karşılığı bulunmayan, tarafları tükenmiş bir şartlanmaya güncel imkan ve konjonktürü fedâ edelim?

Reklamlar

Medya ve Kutadgu Bilig’de Töre

Sait Başer, “Medya ve Kutadgu Bilig’de Töre”, Halk Kültürlerinin Medya Açısından Değerlendirilmesi Uluslar arası Sempozyumu, MOTİFSakarya Üniversitesi, Sakarya. 12-14 Aralık 2002.

 

Benim tebliğ konum Medya Ve Kutadgu Bilig’de Töre başlığını taşımaktadır. Medyada Töre dendiğinde karşımıza çıkan belli başlı konular: Başlık parası, kan davası, kız kaçırma, silah sevgisi, kabadayılık, Cumhurbaşkanı adayı dövme, çok eşlilikten kaynaklanan problemler… gibi başlıklar taşıyor. Ve yayınlar aleyhte cereyan etmektedir.

Pekiyi Töre gerçekten takdim edildiği gibi cehalet ve taassub mahsulü yanlış görenekler midir? Toplumda asırlık eğitim- öğretim ihmallerinden dolayı hayat alanı bulabilen gayr-ı ilmî ve gayr-ı medenî her türlü davranışa Töre demek doğru mudur? Töre nedir?

Bu sualin en doğru cevabı doğrudan doğruya Töreyi anlatmak üzere yazılmış bulunan Kutadgu Bilig’de saklıdır. Kutadgu Bilig 1069 da Karahanlılar devrinde Balasagunlu Yusuf Has Hacib tarafından Kut elde etmeyi, Kutlanma bilgisine ulaşmayı anlatan bir eserdir. Anahtar kavram “Kut” tur. Y.H. Hacib’e göre bütün varlık alemine şamil olan tanrısal tecellî, her insanda hayatın aslî cevheri olarak mevcuttur. Bu cevher, bu insandaki Tanrısal öz, benlik kirlerinden arındıkça ortaya çıkmakta, yani insan kutlanmakta, manevî temizlenmenin oranına bağlı olarak da güçlenmekte ve saflaşmaktadır. Temizlenmenin, Kutlanmanın kuralları ise Töre hükümlerini meydana getirmektedir(bkz. Sait Başer, Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre’den Sevgi Toplumuna, s.53-56 ve ilgili bölümler, İst. 1995.)

Türkçenin bilinen en eski iki kelimesi Tanrı ve Kut kelimeleridir. Kut’un Tanrısal bir değer olduğunu Asya Hunları’ndan beri bilmekteyiz. Kut’un olduğu her yerde Töre de vardır. Çünkü Kut, Töre’ye uymak suretiyle ortaya çıkar.

Henüz kendindeki Tanrısal özü harekete geçirmemiş, benliğinden gayrı değer tanımayan gafil kimseye “yalınguk” denmektedir. Yalıngukun aklı, gaflet ve günaha sevk eden Us’tur. Heva ve nefsiyle meşgul olduğu için gönlü ölüdür. Töre nezdinde beşeriyeti oluşturan kalabalık kitle uyandırılması ve yetiştirilmesi gereken muhtaç ve zavallı bir kitledir. Töre’nin istediği gerçek insan “Kişi” adıyla anılmakta ve kişinin hikmete yani bilgeliğe ulaşmış gerçek insan olduğu vurgulanmaktadır. Çıplak, gafil ve vahşi yalınguk, inatçı, gözü doymayan, kindar, öfkesine mağlub, maddî menfaatlarından gayrı değer tanımayan, yalancı, ahdini tutmayan bir tiptir. Töre’ye göre bu tip, dünyada gerçek saadeti tadamayacağı gibi ahiretini de kaybetmektedir. Oysa Kişi diye nitelendirilen, Töre’ye gerçekten uyan kimse aklî seviye bakımından bütüncü kavrayışa ulaşmış Ök (veya “ög”) adındaki akla sahiptir. Bugün öğüt, öğrenmek, öğünmek gibi aynı kökten türeyen kavramlarda devam eden bir kavramdır. Yalınguk’un nefis ve hevasına mukabil (ki nefis ve hevayı çiğ gönül diye adlandırmaktadırlar.) Kişi’nin gönlü pişmiştir. Gönlü pişmiş Kişi Töre’nin aradığı kimsedir. Kişi gönlü, dibi olmayan bir deniz benzetmesiyle anlatılır.Sonsuzluğu yalnız Tanrı’ya atfeden Töre’nin gönül kavramına da sonsuzluk atfı bu iki değer arasındaki örtüşmeye işaret etmektedir. Kutadgu Bilig’de Odgurmış (irfan) diyor ki “gönlümü doğruca Tanrı’ya uladım” ( 4805, 4808. beytler) Çünkü onun mantığına göre gönül sadece Tanrı’ya aittir

“ Törütgenni bulsa törümiş sening
Yaratgannı bulsa yaratmış sening”
(4743. beyt)

Ancak insanın gönlü sadece akıl ile değerlendirilebilir. Aksi halde gönül işe yaramaz:

Köngül bolmasa er közi asgı yok
Ögi bulmasa er kongül osgı yok
(1991. beyt)

Dolayısıyla “ İnsan gönlü dibi olmayan bir deniz gibidir. Bilgi onun dibindeki inciye benzer. Çıkarmadıkça işe yaramaz” (211-212. beyt) ifadeleri de teyid etmektedir ki Ök seviyesindeki akıl, Töre’nin insanları ulaştırmaya, yükseltmeye çalıştığı bir akıldır. Çok zengin akıl tarifleri içinden birkaç cümle nakledelim. Aklın hareketi doğru, itibarı büyüktür. Şekli güzel ve daima dinçtir. Güzelliklere geçit veren akıldır. Yumuşak, barışık, sakin, şefkat dolu bir gönüldür. Sıcak ve sevimlidir. Bulanık işleri düzeltir. Köre göz, vücuda can, dilsize sözdür. Makul ve hilesizdir. Küçüklüğü sevimli, ihtiyarlığı sakin, alçak gönüllü, zarif ve sükunet ehlidir. Buna mukabil akılsız kimseler at sürüleri gibidirler. Akılsız kişiler ölüdürler. Ancak akıl sahipleri diri sayılabilir. Öfke ve hiddetle akıl bir arada bulunmaz.asalet akılla mütenasiptir…(bkz. Başer, akıl ile ilgili bölüm.)

Kutadgu Bilig’ den zarif ve medeni insan özellikleriyle akıl arasındaki ilişkiye dair saatlerce konuşulacak malzeme çıkarmak mümkündür ve bunların her biri bir Töre hükmüdür. Töre’nin maksadı Bilge (hakîm) kişiye ulaşmak ve bu tipi bütün dünyada yaygınlaştırmaktır. Yani Töre insanlığı yüceltmek maksadındaki bir sistemdir. İnanış odur ki, orijinal beytiyle söyleyecek olursak;

“ Ogan ol köni çın Törü birgüçi
Törümüş kamug halkka yetrü küçi ”

Yani: “ O kadir-i mutlak ve adil olan Tanrı Töre’nin gerçek vericisidir ve varlık aleminin tamamına O’nun gücü yetmektedir. ”

Büyük bir haksızlıkla Türklüğe Oryantalist yaklaşımlara paralel olarak yakıştırılan Şamanlık iddialarına mukabil Töre’yi tanrısal nizam bilen bir toplumdur Türk toplumu. Sosyal teşkilatlanmasını, kurumlarını, devlet geleneğini, hasılı bütün hayatını ona göre tanzim etmiştir. Bu onbeş dakikalık tebliğin içinde Töre’yi bütünüyle nlatmak mümkün değildir! Bizim buradaki maksadımız medyanın telkin ettiği Töre kavramıyla Töre’nin kendi gerçekliği arasındaki farkı göstermektir. Arzu edenler Töre’ye dair daha geniş bilgi için yukarıda atıf yapılan çalışmamıza bakabilirler.

Şu kısacık ifadelerin bu farkı gösterdiği düşüncesiyle medyadaki aleyhte yayınları kısa bir analize tabi tutmadan kendimi alamayacağım.

Medyanın Töre’ye atfedilen aleyhteki yayınlarına bakarak onu cehaletle suçlamak kolay bir çözüm olacak. Medyanın konuya dair cehaleti bir vakıadır. Ancak bu yayınların maksadını çok aşan sonuçları da vardır. Geçmişteki bütün hayatını tanzim eden bir sisteme bu kadar cepheden ve hakaretle yaklaşmak toplumda kendi kimliği,kültürü ve tarihi hakkında toptan bir ürküntü yaratmakta, kendine olan güvenini ortadan kaldırmaktadır. Kadını ve güçsüzleri hiçe sayan, kaba ve hoyrat bir töreye mensup olmaktansa, her türlü yabancı göreneği kabule hazır bir kitle psikolojisi hazırlamaktır.

 

Muhabbetin İçtimâîleşmesi veyâ Töre ile Türk Olmak

994499_404089919707831_1044690518_n

“Muhabbetin İctimâîleşmesi veya Töre ile Türkleşmek”, Yeni Toplum, S.1,

Sevgili okuyucu! Sen, eline kalem alıp yazan, yazmayı düşünen gelmiş geçmiş bütün müelliflerin adı belirsiz, olgunlukla mütekâmil, müsâmahası engin, halden anlar, büyük kederlere ve sevinçlere ortak olabilen, geniş kavrayışlı bir şahıssın. Birçok büyük mütefekkir, kendi devirlerinde yakınları, yaşadıkları toplumun ileri gelenleri tarafından anlaşılmasalar dahi kaleme sarılır ve nerede, nasıl, ne zaman yaşadığını bilmedikleri sana içlerini dökmekten kendilerini alamazlar. Sen o yazarın yakını veyâ çağdaşı olmak zorunda değilsin. Düşünüyorum da bunca büyük gönüllü insanın muhâtabı olan sen, belki de tarihin en kayda değer meçhul kahramanısın.

İnsanda bir yerlerde saklı, sadece kendine âit tutmak istediği mahrem dünyalar bulunması pek tabiî görünür. Fakat gene insanda en büyük duygu, fikir, icat, keşif birikimlerini deşifre edip hemcinsleriyle paylaşma ihtiyâcı da baskın bir rûhî taleptir. Bu iki kutsî hal arasındaki çelişki senin şahsında muvâzenesini bulur. Gerçi yazan en mahrem duygularını, meselelerini ortaya döktüğünü zannetse de çok defâ cemiyet o gönül dağını ne görür ne de duyar… Ama ey aziz okuyucu! Senin karşında, bir fikrin çilesini çeken insan, kuytu mâbet köşelerinde en içten, en mahrem niyazlarını Rabbine döken âşıklardan farklı değildir. Yazar, senin şahsında bir itminan duygusu yaşar.

Aslında tek tek bildik sîmâlar değildir okuyucu. Okuyucu bir ma’şerî şuurdur. Ve yazı zamâna rehin edilmiştir. Yazı, ebediyet demektir. Okuyucu bu ebediyyetin sâhibi sıfatıyla yazarın karşısına, halde ve bütün gelecek zamanlarda yaşayacak insanlık âilesi nâmına çıkar.

* * *

Hz. Yusuf’a kardeşleri bile dost değildi. Onu kandırıp çöl ortasında bir kuyuya atarak ölüme terk ettiler. Ama Yusuf kardeşlerinden görmediği sevgi ve alâkayı Züleyhâ’dan ve hattâ daha sonra bütün Mısır halkından doya doya gördü ve yaşadı.

* * *

İnsanlar sâdece yaşama içgüdüsüyle mi bir arada bulunma ihtiyâcındadırlar? Âileyi câzip kılan sadece kan bağı mıdır? Yoksa o ocakta, insanın ezelî ve fıtrî yönelişi olan muhebbet en tabiî tezâhürleriyle yaşandığından mı vazgeçilmez ilk toplum örneğidir! Âile, anne babanın ivazsız garazsız sevgileri etrâfında, sürekli çevresindekileri rahatlatan ferâgatleri sâyesinde şekillenen ilk sosyal birlik. Âile, ancak özünde gönlünden sevgi kaynayan bir merkezin bulunduğu sevgi ocağı ise mânâlı toplum örneği olabiliyor. Aksi taktirde, arada birinci dereceden kan bağı bulunsa dahî bu, paylaşacak, ortaklaşa yaşayacak sevgileri tükenen insanların berâberliklerini sürdürmelerine yetmiyor. Aynı mantık, içinde barındığımız her cins topluma şâmil kılınabilir. İnsanları bir arada tutan en mühim güç sevgidir. Tarih boyunca yaşanmış berâberlikler dâimâ şu veyâ bu seviyede, şu veyâ bu mâhiyette sevgiler üzerine binâ edilegelmiştir.

Mutasavvıflarımız sevginin mahluk olmadığını söylerler. Kendi edepleri içerisinde kâinâtın bu ezelî kudretini tebcil ederler. Varlık âlemindeki her bir tezâhürün mânâsı, aslında o şeyin mazhar olduğu sevgi tecellîsiyle eşdeğer olmaktadır. Dolayısıyle sevgi mefhûmuyla mânâ mefhûmu arasındaki organik birlik görülmeden madde ve ruh ilişkisi çözülmezmiş gibi geliyor. Toplumlar, insanların gönüllü birlikte yaşama irâdeleri tarafından şekilleniyor iseler, bu gönüllü hayâtın sürekliliği, paylaşılmakta olan daha geniş çerçevelerdeki değerler sistemiyle îzah edilebilir ancak. Bu hâle muhabbetin içtimâileşmesi demek aşırı bir ifade sayılmamalıdır. Yoksa kan bağı gibi sâdece uzvî bir sebeble insanları ilelebet yan yana tutmak kabil değildir. Kaldı ki gönül akrabalıklarına dâir deyim ve atasözleri dilimizde hayli zengindir. Yâni kan bağı esâsına bağlı gibi görünse bile insan behemehal geri planda daha güçlü sevgilere dayanıyor.

Bu sevgiler, alt seviyedeki insanlarda şehvet, mal sevgisi, güç kuvvet elde etme hırsı, yaşama sevgisi… gibi normal veya egoist türlere bürünürken, derece derece daha ileri idraklerde mücerret değerlere doğru yükselmektedir. Bir toplum içinde yaşamanın, bağlanılan sevgiyi teneffüs etme imkânı verdiği, vereceği hükmü, hatta gerçeği tabiatıyle insanları o toplum içinde tutan harç olmaktadır.

Dikkat edilirse 1789 Fransız İhtilâli’ne kadar ırk fikrine dayalı millet tariflerine rastlanmaz. Eski zaman milletleri aslında birer ümmettirler. Bir dünya görüşünün mensuplarına millet denmektedir.

Millet-i İbrahim, İsâ’nın ümmeti, Mûsâ’nın Ümmeti, Ümmet-i Muhammed tâbirlerini hepimiz biliriz. Bu toplulukların hepsi de -zaman zaman bâzı bölünmelere uğramakla berâber-ortak bir ilâhî sevgi, bir merkez şahsiyete duyulan aşkın muhabbet esâsına göre terekküp etmişlerdir. Bu merkez şahsiyetler başta peygamberler, mezhep kurucuları, büyük veliler… vs. dir. Mezhep ve tarikatlar din kurucularının merkezi fonksiyonlarını reddetmeyen, büyük daire içinde yer alan daha husûsî dâirelerden ibarettirler. Ortodoks da Katolik ve Protestan da Hz. İsa’ya aynı kıymeti verir, kendi sevgisinin daha saf olduğu iddiâsını bırakmaz. Siyasî organizasyonların şekilleri, güçleri, ihâta alanları, sayıları ne kadar çeşitli olursa olsun, ihtilâl öncesi dünya insanlığı, genel olarak imanlarına göre sınıflandırabilecek bir ana karakter taşımaktaydı.

İman ise sevginin dînî literatürdeki adıdır: Çünkü insanın bağlılık veyâ teslimiyeti ancak sevgiyle mümkündür. Aklî bilgiler emin bilgiler değildir. Ne kadar sübjektif de görünse, müminin imânı, onun için her türlü akli alternatifin ötesinde bir kesin bilgi, derûnî tecrübedir. İspatlanması da gerekli ve şart değildir.

* * *

Orhun Kitâbeleri’nde “Öd Tengri yaşar (veyâ “yasar”)” şeklinde geçen ifâde, eski kültürümüzdeki Tanrı, varlık ve zaman (Öd zaman demek) idraklerinin mâhiyetlerini ortaya koyan çok kuvvetli bir inanışı aksettiriyor. Daha İslâm’dan evvel Kağan’ın dilinden zamanda yaşayanın yalnız Tanrı olduğu fikrinin taşa kazınarak edebileştirilmesi, aynı taşlarda Tanrı’dan gelip Tanrı’daki diriliğe dönüldüğünü aksettiren ifadelerle birleştirilirse, bu gün bile söylemeye cesâret edemeyeceğimiz bir hayat felsefesi ortaya çıkar. Bu hükümler, bize göre, küçük fâniler olan insanların da Tanrı’ya mânâca iştirâki ve bir iştirak idrâki içinde yaşaması demektir.

Modern zamanlardaki pozitivist anlayışlar, insanoğlunu kuşatan fizik ve metafizik çerçeveleri meydana getiren unsurları, o kadar alelâde materyallermiş gibi gösterdi ki insan, zaman, insanın ruh dünyası… ilk bakışta bütün derinliğini kaybetmiş göründü.

Mâverâî mesajlarını kaybederek sıradanlaşan sâhalardan biri de tarih oldu. İnsanlık tarihindeki büyük rolü, vücûda getirdiği muhtelif varyantlı engin medeniyetli ile Şark ve Garp medeniyet dâireleri yanında üçüncü büyük ekolü meydana getiren Türklük ve medeniyeti de, bilinen bütün kaynaklarına rağmen bu sıradanlaşmadan nasibini aldı.

Zamanı yaşayan Tanrı’dır diyen Bilge Kağan kitabeler boyunca düşündüğü ve yaptığı her hareketi, ulaştığı hedefleri ve kurduğu düzeni açıkça Tanrı’ya ve O’nun düzeni demek olan Töre’ye bağlarken biz bu metinleri siyâsî ve harp tarihi dokümanları olarak görmekten bir türlü vaz geçmedik.

Halbuki, başka bir açıdan bakıldığı zaman, yâni Bilge Kağan’ın açısından bakıldığı takdirde onca mâcerânın ve daha nicelerinin ancak ve sâdece Tanrı yolunda gidildiği, Töre’ye hizmet vasfı taşıdığı zaman makbul tutulduğu görülecektir. Asıl olan töre gayretidir.”Üstten Tanrı basmadıkça, altta yer parçalanmadıkça” bozulması muhal görülen Töre o kadar merkezi fonksiyona sâhiptir ki, “KÖK TÜRK” tâbiri de buna bağlanır. Sanıldığı gibi buradaki “TÜRK” kelimesi bir ırkı ifade etmez. Türk, Töre’ye uyan, Töre ise Tanrı’nın yaratış kânunları demektir. Kutadgu Bilig müellifi bu konuda açıkça “Töre’nin gerçek koyucusu Tanrı’dır.”(3192.b.) hükmünü vereli bin sene oluyor. Ama fark etmenin zamanı yeni geliyor herhalde. Törütgen Tanrı’nın koyduğu ilâhi düzendir Töre ve Türk de ona uyan kişi… Yani Tanrı’ya yönelen insandır Türk. Bütün gayretini Töre’yi ihyâ prensibine bağlıyan İlterişler, Köl Tiğinler, Bilge Kağanlar onun için devletlerine “KÖK TÜRK” ismini koymuşlardır. Bu tâbir, “Töre’ye gerçekten bağlı, onu hakîkî mutevâsıyla yaşayıp ihyâ eden topluluk ” mânâsında kullanılmıştır. Asla ırk ifade etmez. Çünkü, Kök Türk’ün ne öncesi ne sonrası vardır. Maksat tamamıyle Tanrı nizâmına sadâkati göstermekten ibarettir. İslâm’ın tarih sahnesine çıkışından asırlar sonra Kuzey Afrika’da kurulan bir İslam devletinin “MUVAHHİDLER” ismini alması gibidir. Yâni Türklük bir dünya görüşü mensuplarının sıfatıdır, bir ırkın adı değildir. Antropolojik bakımdan Türklük dâiresindeki toplulukların hiç te aynı ırka mensup olmadıkları görülür. Uygar’la Gagavuz, Macar’la Osmanlı, Kazak’la Azeri tiplerine aynı ırkın mensupları denilebilir mi? Fakat bunlar Türk’tür. Çünkü asırlar boyu Töre mihverli bir devlet ve tevhid kültürü içinde yaşamışlar, kültürel bütünlük kazanmışlardır.

Kültürün ekseni Töre, Töre’nin tevhid anlayışı, Töre’nin hâkim karakteri mensuplarını yâni Türkler’i devlet kurmaya zorlamasıdır. Çünkü Töre ancak devlet müessesiyle mer’î olabilen bir sistem ihtivâ etmektedir. Neden devlete ihtiyaç duyulur? Çünkü Töre’deki tevhid mesajına inanan sınıfsız toplum insanlarının, öteki sınıflı beşerî organizasyonlar karşısında ayakta durabilmeleri lazımdır. Tevhid fikri de bu birliği zarûrî kılmaktadır. Töre’nin devletinde kendi varlığında Tanrı’yı bulmuş, küllî kavrayışı beşerî plana aksettirebilecek, yâni Tanrı’nın Kut’unu kazanmış insanlar olabilirler. Böylece eşyânın hakîkatine nüfuz etmiş ”BİLGE” idâreciler, madde mânâ muvâzenesini kurmuş olan Türk Medeniyeti’ni Şark’a ve Garb’a rağmen asırlarca üstün ve hâkim kılabilmişlerdir.

Daha önce belirttiğimiz gibi Fransız İhtilâli’yle ortaya çıkan ırk fikri etrafında oluşmuş millet târifi, İhtilâl öncesi tarihte rastlanmamış bir anlayıştır. İstisnâsı Yahudi’lerde görülür. Çünkü onların dini millî karakterlidir ve İhtilâl’in önde gelen fikir adamlarının Yahudi asıllı veya mason olmaları bu fikri meydana getirir.

Elbette bilinen geçmişi bakımından bu günkü Türk topluluklarının soy problemi yoktur. Dünya kavimleri arasında bilinen en uzun geçmişlerden biri bu topluluklara âittir. Ancak başlangıçtan beri bir soy ve ırk gayreti Türk tarihinin karakteristiği olmamıştır. Peki Töre’ye uyan topluluklara Türk deniyorsa, Türkçe nereden çıktı? diye bir soru akla gelebilir. Bizce Türkçe Töre’nin içinden doğduğu ilk topluluğun dili olmalıdır. Bu gün bu ilk topluluk hakkında fikir yürütmek için yeterince bilgimiz yok. Şu kadarını düşünmeden edemiyoruz:

Bilindiği gibi Töre’de KARA renk, HAKÎKAT’in sembolüdür. Kitâbeler’de geçen “KARA BODUN” hakîkî kâvim manasına geliyor. Çünkü kitabelere bakılırsa Kök Türk devleti içinde onca kavim bulunmasına rağmen Töre’nin kaybına en fazla üzülen zümre bunlardır ve kendilerini Bilge Kağan, TÜRK sıfatıyla anar. Türkçe bunların dili olmalıdır. Diğer toplulukların bugün karşılaştığımız şîve farklılıkları coğrafî ve kültürel muhitleri yanında, Töre öncesi hayatlarından kalan dil yâdigârları olmalıdır. Ancak bu gün hiç kimse diğerine Türklüğünün nisbetiyle öğünemez. Töre’yi benimseyen herkes Türktür. Arnavut asıllı Mehmet Âkif de, Çerkez Ethem de, Tunuslu Hayrettin Paşa da, Gazî Giray Han da, Rum Mehmet Paşa da, Said-i Kürdî de, Hırvat Sokullu, Acem Nizâmülmülk…de Türktürler.

Devşirmelik, sadece Osmanlı’ya mahsus bir sistem zannedilir. Halbuki yukarıdaki isimlere bakılınca da görüleceği gibi bütün Türk tarihinde geçerliliği bulunan bir müessesedir. Ayrıca başka topluluk insanlarına kendi savunmasını yaptırmak gayretinden ziyâde, bir tür beyin göçü ve kalifiye eleman transferi olduğu kadar, mevcut tevhid müesseselerini en liyâkatle kim yürütürse ona teslim etme büyüklüğüdür aynı zamanda.

İslam öncesi Töre devletlerinde de, İslam sonrası Töre devletlerinde de (devlete ana özelliklerini yine Töre verdiği ve Töre’deki tevhidci nizam fikri İslâmiyetle tam bir uyum gösterdiği, İslâmi dönemde de Türk Töre’si hayâtını sürdürdüğü için) bu gönüllü transfer sistemi kullanılmıştır. Bilge Tonyukuk’tan Sogd kavmine, Nizâmülmülk âilesinden Sokullu’ya kadar Töre’ye intisab edip Türk olan herkes en yüksek makamlara kadar çıkabilmişler ve medeniyete unutulmaz katkılarda bulunmuşlardır. Aynı durum Arnavut, Boşnak, Çerkes, Kürt… kavimleri için de söz konusudur. Bunlar aynı zamanda Orta Asya’daki Yakut, Çuvaş, Kazak, Kırgız ve benzerleri gibi Türk olmuş topluluklardır artık.

* * *

Vaktiyle sevgili Kabaklı Hoca’nın Türk Edebiyatı dergisinde Tolstoy’un bir mektubu yayınlanmıştı. Bir Gürcü kadını ona yazdığı mektubunda oğullarının İslâmiyet’e geçerek Kafkas direnişine katıldıklarını anlatıyor ve onlar adına duyduğu teessürü naklederek cehennem azâbına mahkûm olmalarından korktuğunu dile getiriyordu. Şimdi Edebiyat dergisinin hangi sayısında neşredildiğini araştırma gereğini duymadığım cevâbî mektubunda Tolstoy meâlen, her büyük dinin insanları iyi, doğru ve güzele sevk ettiğini, onları sevgi ortamlarında mesud yaşatma gâyesine yönelik olduğunu anlatıyor ve “İtiraf etmeli ki hanımefendi, İslâmiyet Hristiyanlığa göre daha derli toplu bir dindir. Müsterih olunuz” diyerek kadını rahatlatmaya çalışıyordu.

Büyük kafalı, büyük gönüllü insanların bu vasıflarının arkasında teferruat çalılarına takılmadan, dikkatlerini dâimâ asıl olanda tutmaları bulunsa gerekir. Tolstoy’un bu tavrı insan ve din konusunda aradığımız müsâmahanın ipuçlarını veriyor.

“Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız” hükmü, dînin özüne dâir yapılacak tefekküre zemin veriyor. Çünkü insan din için değil, din insan içindir. Halifetullah sıfatını hâiz insan, dinler vâsıtasıyla iç dünyasını (geçmiş tecrübeler ışığında) daha kolay tasfiye edebiliyor. Temelinde ilâhî aşk bulunan İslâm dîni de aslında yeni bir din değildir. Allah indinde(baştan beri) tek din İslâm’dır. Hz. Adem’den bu yana gelen bütün semâvî dinler İslâm’dır. Nitekim Âmentü‘de Kitaplar’a ve Peygamberler’e iman şarttı, insanlık tarihini bu noktadan birleyen anlayışın en veciz bir hükümdür. İslam’ın büyük ölçüde eski gelenekleri -dinleri- toparlayıcılığı gayet sarihtir. Neshettiği hükümler istisnâ edilirse ana sistemde tevhid ana fikri dâimâ eksen teşkil etmiştir. O bakımdan özünde tek Tanrı inanışı ve tevhid mesajı bulunan Töre’nin târihimizdeki devamlılığı yadırganacak bir durum yaratmaz.

 

Hizmet – Meslek

Sait Başer, “Hizmet – Meslek”, Damlalar, Ramazan Dergisi 20, Tercüman, 03.05.1988

Hizmet, İslâm’da ve Türk millî kültüründe öğülmüş, yerine ikinci bir değer konması güç pırlanta mefhumlarımızdandır.

Eski Türk kültüründe, meselâ Kutadgu Bilig’deki akislere göre bu değer, aynı zamanda ibadet mânâsını da taşıyan “Tapug” kelimesiyle ifade edilirdi. “Tapugsuz” kişi, Töre ve devlet otoritesini hiçe sayan âsî kimseydi. Hizmet ve ibadet mefhumları yanında devlet fikrinin de yer alması hizmet, Tanrı ve devlet kavramları arasında münasebet kurulduğunu gösterir.

Ancak bu mahiyette bir hizmet için Töre bilmek şartı vardı. “Kul” adının hizmetle güzelleşeceğine inanılırdı. Hizmet ehli olan, bu yolla Tanrı ‘nın kutuna ulaşır, bey bile olurdu…

Bektaşiler’e yakıştırılan “Baba himmet, oğul hizmet…” deyimi ne hoştur.

“İnsanların efendisi onlara hizmet edendir” Resul buyruğu bize pek tesir etmiştir. Mevcut telâkkimizle birleşen İslâmî yorumun Yavuz’daki tecellisi hayranlık uyandırır.

Kahire fethedilmiş, Mekke ve Medine’nin anahtarları Yavuz Sultan Selim’e sunulmuştur. İlk cuma hutbesi okunmakta ve Yavuz’a Halîfe sıfatı ilk defa verilmektedir.

Hatib, Âl-i Osman’ın hâkim olduğu yerleri sayar sayar da sıra Mekke ve Medine’ye gelince teamüle uyarak “Hâkimü ‘l Haremeyn” diyecek olur. Yavuz fırlar yerinden: “Hâşâ hâşâ, Hadîmü’l Haremeyn, Hadîmü’l Haremeyn!.. Hâkimü’l Haremeyn değil!” itirazında bulunur. O günden sonra cihan sultanları hutbelerde daima Mekke ve Medine sözkonusu olduğunda o mukaddes diyarların hizmetkârı olduklarını söylettiler.

Hizmet, nefisten vermektir.

Güçten, zamandan, akıldan, gönülden… “vermek”tir.

Verdikçe almak, hizmet ettikçe efendilik beratı kazanmaktır.

Hani bize “Efendi Millet” derler ya! Tek sebebi Hak rızasına hizmet ehli oluşumuzdur.

Toplumumuzun başlıca müesseselerinden tekke, insan yetiştirirken hizmete koşmak suretiyle adam yetiştirirdi. Hizmet, manevî yükselişin ön şartıydı. Bazıları tarikatı iki kelimeyle özetlerlerdi: Hizmet ve muhabbet.

Derviş’in kemal durağına çıkış yoluna “Seyr-i sulûk” denir, “çile” denir, bir de “hizmet dönemi” adı verilirdi.

Meslek kelimesi ise içinde seyr-i sülûkun gerçekleştiği maişet temin alanına ad olmuş! İlginç değil mi?