Damlalar – 263

Evet! Ne güzel olurdu. Kur’ân’ı sıcak sohbet ortamlarında konuşmak! Vâizlerin soğuk kürsülerinden alıp hayatın içinde, seve seve sohbetlerini yapmak… Ehliyet, muhabbet ve ihlaslı sohbetlerde Hikmet yolculukları yapmak. Ne hoş olurdu…

Sait Başer

Reklamlar

Lem Yelid ve Lem Yûled

Eyy kâinat kâinat serpilmiş azîm muhabbet!

Sana hesap kitap öğretmek şu kör cahil nefsin ve varlığını idrakten başka gayesi olamıyacak izafî benliğin ne beyhûde ve boşlukta uğunan çabalamasıdır. “En basit bir yerden…” diye başlasam, sende “en basit” ve “mürekkep” mi var? En basit derken girdiği “atom altı”nda ezilen Guliver cücelerimizin Cern’deki şaşkınlığıyla fezadan Samanyolu’nu seyreden astronot’un şaşkınlığı arasında ne fark kaldı?..

Sana atfettiğimiz bütün sıfatların, kendi acz ve yokluğumuza göre tarif bulduğunu, aradığımızı sandığımız kusursuz yetkinliğin o “arayan”daki has kudretinle aynı cins olduğunu kimlere demeli!.. Acz ve yokluk üzerinden elde edilen tamlık ve varlık fikri, hakikatine ve sonsuz cepheli güzelliklerine nasıl bir ölçü verir?

Senden saklana saklana enaniyyet meydanları inşa etmek kurnazlığımız, senin nihayetsiz ve her zerreyi göz kılan görüş zenginliğin önünde nasıl da gülünçtür!.. Bizlerin küçük aklımızla kurduğumuz hileciklerimize güler misin acaba? Yoksa bu varlığınla var olmuşluktaki kendine perdeli kulcağızlarına biteviye mağfiret gerekçeleri mi hazırlar durursun?

Hangi kıt kavrayışla bakarsak bakalım, halk edilişindeki Hakkaniyet’e kayıtsız bir ruh gerçekte mümkün mü? Hakkanî var oluştaki köküne güvenmeyen; Hakk oluşunla, Hakk oluşuyla temas kuramayan bir idrak, kendisini seninle inşa ettiği halde, nasıl olur da bir varlık hakkı ve alanı bulunduğunu iddia eder?

Eeeyy muhabbet muhabbet her zerreden fışkıran, eeeyy parçalanırken bütünleşen, bütünleşirken her an ve noktada bir başka vuslat ve firkat destanı düzen!.. Bütün tezahürlerinde, bizim nefsanî cehlimizden türeyen vehimlerimiz hariç, derin saltanatını cihan cihan îlân edip duran!

Sana rağmen, sende var oluşumuza rağmen, senin fiilî tamlığını, aslî öznemiz olan nefha-i Rabbânînle zımnen bilişimize rağmen, bu cehilde ısrar oyunundan neden bıkmayız? Bu nasıl bir oyun ki, nefsini rab edinenlere bunun ruhsatını bu âlemde verip, yokluk idrakiyle varlığında varlığınla dirilenlere, hidayet bulanlara kulluk mahviyeti zırhını giydirirsin…

Sonra da döner o zırhı giydirdiklerine “lem yelid ve lem yûled” sırrını keşif zevki tattırırsın!

Günaha batırırken arındırdıklarınla, ilminle kibirlenenlerin zilletini aynı anda hangi mîzan çeker?

Eeeyy gelirken giden, ölürken dirilen, ayrılırken kavuşan, derdlenirken zevk madenine dalanlar îcad etmekten bıkmayan…

Eeeyy bâtılı dahî hakkaniyetine hicap giydirip îcad eden! Ey açık ve saçıklığıyla yere göğe sığmadığı malumken kör ebe oyunlarına doymayan gâibler gâibi!…

Ve ve ve… Sen nasıl bir zevkle, kendinde kendini anlattığın o eşsiz sûreye “İhlâs” adını koydun?..

Yoksa ihlâs tamam olunca, ölümsüz ve doğumsuz saltanatının engin ufuklarına bakan hüsran hücrelerimizin vuslata mani sır perdeleri mi kalkıyor!?..

Sait Başer