Hikmet’i Tarihe Sürgün Etmiyelim!

Sait Başer, “Hikmeti Tarihe Sürgün Etmeyelim”, Haberakademi.net,18.Mart 2007.

“Bilen bilinen ilişkisi”nde bilginin imkanı, ancak özne ile nesne arasındaki -tabiî olarak mevcut ya da icat edilmiş- bir ortak alan ile mümkündür. Bilen özne ile bilginin kendisine atfedildiği zannedilen nesne arasında en azından özne nezdinde bir kök ortaklığının bulunduğuna inanılması gerekir. Anılan ilişki, inanışın doğal karakteri icabı olarak, bilinç sathına yükselmemiş açık seçikleşmemiş olabilir. Ama bu inanış, öznenin zihninde ortaya çıkan anlam yaratmayı temin etmektedir. Yaratmanın konusu tabiyatıyla anlam yahut bilgidir. Özne kendi ontik niteliklerinden bağımsız bilgi üretebilemez.

Rasyonalite, zannedildiği gibi hiç de uçsuz bucaksız bir kainatta uçuşan ve mutlak gerçeklikten haber veren bir yetenek filan değildir. Rasyonalite, öznenin içinde bulunduğu çeşitli şartlar bağlamında o şartların muhakemesini yapan ve bilgiyi ondan çıkaran, o muhakemenin sonuçlarına bilgi diyen bir yetenektir. Dolayısıyla kendi ontik algısına tamamen yad ve yabancı bir bilgi üretme imkanı yoktur. Keza insanın ontik yapısına dönük inanç ve kavrayışının temel elemanlarından biri, varlık karşısındaki tutum anlamındaki bir ahlaktır. Dolayısıyla bilgi üretmenin nasıl ontik algıyla kopmaz bir bağı varsa, tarif ettiğimiz türden bir ahlakla da o bilgiyi kesin sınırlarla ayırdetme imkanımız yoktur. Varlık sürekli kendini yenileyen yaratan yahut yaratılması devam eden bir daimi değişim ve dönüşüm içindedir. Dolayısıyla varlık karşısındaki tutum anlamında kullandığımız ahlak, insânî yaratmanın vadisi/zemini anlamına da gelir. Vakıa bu tür bir tavır alışın, yaratışın ontik, epistemik, etik temel ve sonuçları olduğu gibi, aynı faaliyetin estetik sonuçlarını da görmemezlikten gelmemeliyiz.

Uzmanlaşmacıların zannettikleri gibi, ilim ve düşünce hakikatte parçalanabilir çevre alanlardan tamamen müstakil olamaz. Varlık, bilgi, ahlâk ve güzellik insanın ilk ve genel kavrayışı, müphem ve muğlak dünya görüşü anlamına kullandığımız inanmasında hep birlikte içiçe girmiş bir realite olarak vardır. Modernizmin ve Batı dünyasının sırf maddeci yani parçalayıcı, yani yabancı elemanlardan mürekkep bir çoklu âlem icadı, İnsan-varlık ilişkisini gözden uzak tutuyor. Ve şabloncu yaşama alışkanlıkları dolayısıyla anlamlı bütünü bize göstermiyor. Umulurdu ki, “kendinde varlık” farkedişi, bizim geçen yazıdaki “eşyaya dost olmak” derken kastettiğimiz varlığın köken birliği dolayısıyla âlemin her bir unsuruna ve yaşama biçimlerine gösterilen saygı, sevgiyi ortaya çıkarsın. Garip bir tezatla hikmeti sevgisi adına yola çıkan felsefe insanları hikmete yaklaştıracağına, insanlığı hikmetin amacının aksine parçalı ve egoist hale getirmekte, onu varlığa karşı daha da hoyratlaştırmaktadır.

Hasan Basri Çantay Kur’an mealinde “Asr” suresini açıklarken, İmam Şâfî’den bir anektod naklediyor. İmam Şâfî mealen: “Kur’ân-ı Kerîm’de başka hiç bir sûre nâzil olmasaydı, biz Asr sûresinden hareketle Kur’ân’nın mesajını yeniden inşâ edebiliriz.” diyesiymiş… Bu muhteşem bir farkediştir. Şâfî gibi Selefî geleneğe bağlı, rey ve kıyâsı İmâm-ı Âzâm’ın şahsında reddeden bir düşünürün ağzından çıkması yukarıdaki ifâdenin ağırlığını arttırmaktadır. İnsan inanması bağlamında bir bilgi teorisi, ahlâk ve estetiğe ulaşır. Modernizmin, sınıflı yapının mahsulü Batı’da ortaya çıkması sebebiyle, adalet fikrinden mahrum olan bu dünyada ego merkezli ve parçalayıcı sonuçlar doğurması kaçınılmazdı. Adalet fikrinin bu dünyada yer tutması ihtimali yoktu. Çünkü, adalet dediğimiz değer, kendisi sürekli adaletsizlik üreten sınıflı yapı ile fıtraten uyuşmaz. Değerler sisteminin kalbine adaleti yerleştirirseniz, Batı’nın siyasi, ekonomik, sosyal ve hatta felsefî sistemi iflas eder, çöker. F. Bacon gibi işkence yöntemini canlı cansız dışınızda addettiğiniz gayrı ve düşman saydığınız âleme reva göremezsiniz. Eşyaya dost olursanız (“eşya” varlık anlamındaki “şey” kelimesinin çoğuludur) varlıktaki birliği görmüş olmanız, yahut buna inanmanız ve tabiatıyle dost olmanız gerekir.

Bizim batılılaşma maceramız bu işin kahramanlarının hem Batı’yı hem de bizi bilmeyişlerinden cesaret almıştır. Bir zamanların meşhur sloganını hatırlayalım: “Batının ilmini ve tekniğini alalım ama ahlâkını ve kültürünü almayalım”. Âkif dahil bir çok düşünürümüzde bu sloganla karşılaşabiliriz.. Ne büyük hata! Televizyonu alacak ama sahne sanatlarına sırt döneceksiniz. “İhlâs” esaslı bir kültüre “rol” kavramını aşılayacaksınız. Ve bu ikisi bir arada yaşayacak!…

Elbette ki, aynı problem Batı’nın bilgi anlayışı bağlamında da söz konusudur. Bilgiyi tarif eden felsefeydi. Felsefî sistemlerini “doktrin” diye adlandıran bu dünya, üçlemenin belgelenmesi, ispatı anlamına gelen ve dokümantasyon ile trinite kelimelerinin ilk hecelerini birleştirerek yaptıkları bu kelimede zımnen bir ideolojiyi ifade etmektedirler. Hatta bir sancıyı: Trinitenin rasyonelleştirilmesi problemi…Vakıa devenin boynu hikâyesine benzer bir garabeti de görmemezlikten gelmemeli. Felsefenin Batı’da hristiyanlığa ne kadar hizmet ettiği çok su götürür. Bütün filozofların hayali, tradisyon anlamındaki, “hayata kalbolmuş iman” yerine kullanılan bir gelenek oluşturmaktır. En anarşist, nihilist filozoflarda dahi bu özlem okunabilir. Niçe tipik bir örnek olabilir. Ama Hristiyanlık nerede Niçe nerede? “Tanrı’yı öldürdük” diye çığlık atan o değil miydi?

Bilgi metodoloji bağlamında üretilmektedir. Batılının parçalı ve parçalayan, parçaları da birbirine düşman kılan hasta mantalitesi eminim ki, kendinde varlık kavramını da aslında kendi icat etmemiştir. Anlamamıştır da. Aksi halde sonuçları insanlığın hüsranı olmazdı. O metodoloji ile gey ahlâkını meşrulaştırmaktan öteye geçilemeyeceği görülmüştür. Çünkü güzellik ve bilgi gibi ahlâk da aynı varlık kavrayışının sonuçlarındandır.

***

Eşyaya Dost muyuz? başlıklı yazımıza 10 Nisan 2007 salı günü saygıdeğer Âkif Pamuk’un eklediği yoruma buraya kadar büyük ölçüde cevap verdiğimizi düşünüyorum. Ancak en can alıcı soru, yorumun son cümlesinde saklı: “Sizin tabirinizle eşyayı sevmek ve ontolojik bakışımızı geri kazanmak nasıl mümkün olabilir? Acaba keşf-i kadîmle mi?” diyor. Cevabı, sorusundaki keşf-i kadîm kavramının (zahiri anlamına itibar ederek) mefhum-ı muhalifinde görüyorum. Yani, Hikmet’i tarihe sürgün etmek yerine şimdimizde aramayı teklif ediyorum.

Sait Başer

Reklamlar

Bayrağımız ve Marşımız

Sait Başer, “Bayrağımız ve Marşımız”,

Nihad Sâmi Banarlı merhum, “Tarih ve Tasavvuf Sohbetleri” adlı kitabındaki bir makâlesinde söze şöyle giriyor:

“Küçük ve sevimli bir mektepli kız elinde bir ansiklopedinin renkli bayrak tablosuyla yanıma geldi. Soracağı sualin heyecanı gözlerindeydi.

Küçücük eliyle tablosundaki eski Mısır, yeni Pakistan, Tunus, Cezayir, Moritanya, Berke, Cohor bayraklarını gösterdi:

— Bu bayraklarda niçin bizim ay-yıldızımız var? Biz bayrağımızı onlardan mı aldık? diye sordu.

— Hayır dedim; onlar, bayraklarını bizden aldılar. Bizim bayrağımızı sevdikleri, bir kısmı da bizim bayrağımız altında uzun seneler mes’ud yaşadıkları, ona alıştıkları, onu unutamadıkları için böyle yaptılar, bayraklarına bizim bayrak renklerimizi, bizim ay-yıldızımızı işlediler.

Sevinçle:

— Sahi mi? diye sordu, ona, anlayabileceği bir dille hakikati anlattım. Yanıma, âdetâ boynu bükük gelmişti. Yanımdan balı havada, gözleri nurlu ve sevinçle uzaklaştı.

Gösterdiği tabloda bir zamanlar yine ay-yıldızlı, yine allı yeşilli ve beyazlı olan Azerbaycan, Türkistan bayrakları da vardı. Mevzûun bu tarafını ve bu tarafındaki derin yarayı yavruya anlatmadım. Esâsen beni düşündüren nokta, çocuğun felsefesinde idi: Neden öbür türlü sormamıştı? Neden, bu milletler, bayraklarını bizden mi aldılar diyememişti?

Bunda, son otuz şu kadar senelik maarifimizin, çocuklarımıza aşağılık duygusu aşılayanlara gösterdiği müsâmahanın hissesi olmalıydı…”

* * *

Evet! Bayrağımızı ne kadar tanıyoruz? Milletlerin bayrakları tesâdüflerin eseri midir?

Şöyle bir baktığımızda, meselâ, hristiyan milletlerin bayraklarında umûmiyetle üç renklilik ve haç motiflerinin hâkim olduğunu görürüz. Teslis’ten gelen, üç renk kullanma alışkanlığı devam ediyor. Üç unsur yerine üç şerit kullanıldığı gibi, oradaki renklerin temsil ettiği milli hatıralar, mânâlar da mevcuttur. Mezheplere göre farklı şekiller almakla birlikte, HAÇ (çarmıh) motifinin yaygınlığı malûmdur.

SSCB bayrağı, kızıl zemin üzerine orak çekiç, komünizm hâkimiyetini ve proleterya diktasını temsil etmekte idi. Japonlar’ın üzerinde güneş bulunan beyaz bayrakları, Japon Budizmi’ndeki ilah anlayışını sembolleştirmiştir. İsrail bayrağı, İbranilerin inancı olan Yahudilik inanışını anlatmakta siyonizmi temsil etmektedir. Uzak doğuda Kore bayrağı, bir daire içinde iç içe iki “S” şeklindedir ve onların inanma ekolündeki Budizm’e atıf yapar. Kezâ, Çin bayrağındaki ejderha da Çin’deki ananevî kültürün izlerini taşır. Taoculuk’taki bilgeliğe gönderme yapar.

İslâm ülkeleri bayraklarında, meselâ Suudi Arabistan bayrağında yeşil zemin üzerine Kelime-i Tevhid yazısı, İran bayrağında, Allah lâfzı vardır. Diğer İslâm memleketlerinin bayraklarında ise, Banarlı’nın dediği gibi hilâl ve yıldızın muhtelif varyasyonlarını görürüz.

Bütün bu şekil, renk ve semboller, âid oldukları kavimlerim inanç, düşünce ve târihlerinde derin izler bırakan hâtıralarını aksettirirler.

* * *

Bizim bayrağımız söz konusu olunca bu derinlik daha da artar.

Hepimizin çocukluğumuzda duyduğu bir rivâyet vardır. Hayli hamâsi bir manzara içinde hâfızalarımıza yerleşmiştir: Kosova Meydan Savaşı’nda şehitlerimizin zaferin bedeli olan kanları, bir çukurda gölcükleşmiştir. Akşam namazında secdeden kalkan gâzî başları, bu gölcüğe gökteki hilâlin önüne gelen bir yıldızla birlikte aksettiğini görürler. Ve bayrak böylece doğar.

Bu hikâye, çocuklarımıza kazandırdığı îmân ve fedâkârlık duyguları sebebiyle târihî vak’a değeri kazanmıştır. Yaşatılmasındaki faydalara inanıyorum. Fakat meselenin gerçek cephesi nedir? Ona da bakmalıdır.

Bayraklar, aid oldukları milletlerin şahsiyetlerinin, misyonlarının, istiklâllerinin alâmetleridir. Zâhirde bir bez parçasına verilen büyük değerin sebebi budur. Aslında bayrağa saygı göstermek o milletin bütününe, istiklâline, devletine, îmânına, saygı göstermektir. Bazı bayraklarda ona sâhip olan kavmin en derin târihî tecrübeleri, varlıklarını sürdürüşlerinin sırları sembolleşmiştir. Yâni bayraklar asla rastgele şekiller değildirler.

Milletlerin hayâtiyet sırlarının sembolleşmesi ne demektir?

Ferdî hayat söz konusu edilse bile, insanı hayata bağlayan şey umûmiyetle yapmak istedikleri, inançları, idealleri ve ilerleme iştiyâkıdır. Milletler için de aynı durum geçerlidir. Bir defâ her milletin kendisine târihin yüklediği bir misyon vardır. Milletler, o misyonu îfâ etmekle mesud olurlar, aksi takdirde saadet yüzüne hasret kalırlar. O misyon, o târihî-fıtrî vazîfe duygusu milletin her ferdinde şuura dönüşmese bile, şuur altında dâimî tazyik yapan, huzursuz eden âdetâ somut bir duygudur. Genç nesillerimizin, doğru dürüst bir millî eğitim görmemiş ve târih şuuru kazanmamış olmalarına rağmen, ikinci sınıf kavim olmaya rızâ göster(e)meyişleri o misyon duygusunun eseridir. Görünüşte iktisâden, askerî güç bakımından dünyâ sıralamasında alt sıraları işgâl etmemize rağmen, kendimizi süper güçlerle kıyaslayıp durmamız o büyük misyonun tazyîki, boyun bükmeyi bilmeyen, efendilik rûhunun icbârı dolayısıyladır.

Tevhid, birlik anlayışının kâinat çapında ele alınıp sistemleştirilmesi, bu sistemin beşeriyete tatbîkidir. Birlik fikrinin, Tevhid îmânının en büyük mümessili olan Hz. Muhammed (S.A.V), kendi misyonunu ifâde eden bayrağı seçerken “Ukaab” (Karakuş) adını verdiği bir siyah bayrak kullanmış ve bu bayrak daha sonra Abbasîler’le Büyük Selçuklu, Anadolu Selçukluları, Harzemşahlar… tarafından da devam ettirilmiştir. Siyah renk, tevhîdi itminan noktasından ifâde eden bir semboldür.

Türkler’in kullandıkları diğer bir Tevhid rümuzu olan Ok-Yay da Büyük Selçuklu bayrağı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Osmanlılar zamânında umûmiyetle üç hilâlli yeşil ve kırmızı bayraklar kullanılmıştır. Üzerinde Kelime-i Tevhid bulunan Sancağ-ı Şerif çok özel zamanlara mahsustu. II. Mahmud devrine kadar modern anlayışta bayrak müessesesi söz konusu değildi. III. Selim zamânında bayrağımız beyaz hilâl ve yıldızdan mürekkep kırmızı renkte bir bayarak şeklini aldı. Zamanla bugünkü formunu buldu. Bayrak Kanunu ile de şekli ve ölçüleri sâbitleştirildi.

Osmanlılar zamânında kullanılan üç hilâlli yeşil veyâ kırmızı bayraklar için muhtelif yorumlar yapılmıştır. Ancak, Hilâl’in İslâm dîninin Tevhid mesajını temsil ettiği husûsu tartışmasızdır. Çünkü bu remiz, târih boyunca İslâm’ın sembolü haline gelmiştir.

Meselâ Haçlı Seferleri’nde İslam’ın getirdiği Tevhid akîdesinin timsâli olarak kullanılmıştır. Haçlı seferlerinin diğer adı Hilâl-Salip (Haç) mücâdelesidir ki, Tevhid-Teslis mücâdelesi anlamındadır.

Yıldız’a gelince: İsmail Hakkı Bursevî’den bir rivayete göre Hz. Peygamber (S.A.V) Cebrail’e yaşını sorar. Cebrail ise “Ben yaşımı bilmem der”. Bir yıldızı göstererek “Belki yararı olur. Bu yıldız her yetmiş bin senede parlar. Ben bu yıldızın binlerce defa parladığına şahit oldum” Bunun üzerine Hz. peygamber: “O yıldızın kendisini olduğunu” söyler. Ayrıca kendi sahabesinin, her birinin bir yıldız gibi olduğunu belirten hadîs-i şerifi malûmdur.

Kezâ En Necm Sûresi’nde üzerine and içilen Yıldız’ın Hz. Peygamber olduğuna Hasan Basri Çantay ve Ömer Nasûhi Bilmen işâret etmektedirler.

Burada bayrağımızın üzerindeki Hilâl ve Yıldız’ın aslında Kelime-i Tevhid’i anlattığını söylemek icâb ediyor.

Kara rengin; mârifeti, hakk’ı, mânânın özünü ifâde etmesi gibi diğer renklerde de İslam’da bilhassa Tasavvuf’ta bâzı husûsî mânâlar mevcuttur. Kırmızı renk ruhlar âlemini, hakîkati Tevhîd-i Zat şuhûdunu, ifâde etmektedir. Böylece bayrağımızdaki beyaz renk ile işlenen ay yıldız tevhidi, kırmızı ise bu tevhîdin şehâdet makâmından zuhûrunu anlatan remizler olmuşlardır.

Mehmed Akif İstiklal Marşı’nın ilk mısrâında: “Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” derken bu mânâları kastetmekte ve tevhîdin Allah tarafından bizzat muhâfaza edileceğini bilen bir mü’minin emniyeti içinde, îman dolu göğsünün en yıkılmaz serhad olduğunu dile getirmekteydi. Dikkat edilirse bu marş baştan sona kadar bayrağa serenad şeklinde kaleme alınmıştır. Marş’ta geçen Hilâl ve Yıldız kelimelerinde, milletine, îmânına âşık bir şâir yüreğinin titreyişleri hissedilmektedir.

Peygamberine duyduğu sevgi münâsebetiyle top yekûn adı “Mehmetçik”e çıkan bir millet için Hz. Peygamber’i temsil eden Yıldız’a:

“O benim milletimin yıldızıdır parlayacak
O benimdir, o benim milletimindir ancak”

şeklinde hitab edilmesi bize hem bu öz mânâyı, hem de o iç titreyişini hissettirir.

Hele ikinci kıt’adaki:

“Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl
Kahraman ırkıma bir gül… Ne bu şiddet bu celal.”

beyti ürperticidir. Celâl vasfını İslamiyet’te sâdece Allah taşır. Fakat O, burada, doğrudan Hilâl kelimesiyle anlatılmıştır. Dolayısıyla büyük san’atkârlara has bir duyuş kudretiyle, bayrakta istiklâl fikri, Allah fikriyle birleştirilmiştir.

Marş’ta şehâdet meselesi de fevkalâde yerinde bir söyleyiş, hissediliş kıvâmında dile getirilmiştir.

“Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun incitme yazıktır atanı,
Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı”

kıt’ası, münhasıran bu fikre tahsis edilmiştir.

Hele;

“Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şühedâ.”

mısrâlarında, artık her ferdi ile şehâdet mertebesine ulamış bir millet târif edilirken, o milletin üzerinde yaşadığı vatanın kazandığı kudsîyet de ifâde edilmiş olmaktadır. Âkif, “Mehmetçik millet”in kendi îman ve şehâdet güzellikleri içinde, saf tevhid görüşünü devam ettirmeleri yakarışındadır.

“Vecd ile bin secde…”
“Değmesin mâbedimin göğsüne…”

gibi, ancak ıztırab ve hassâsiyetin zirvesindeki insanların yakalayabileceği nefis ifâdeler, hep o niyâzın eseridir. Son kıt’a, bu emelin şâheser güzellikteki mısrâlarla yine bayrağa, ama aslında Allah’ına dönerek söylediği şükür ifâdeleridir:

“Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal
Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet
Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl.”

Niyâzımız, bayrak ve marşımızı bir arada gördüğümüz bayrak merâsimlerimizin ebediyyen kendi mânâsıyla devam etmesidir.