Aşk Derdiyle Hoşem…

Sait Başer, “Aşk Derdiyle Hoşem…”, Damlalar, Ramazan Dergisi 21, Tercüman, İstanbul, 04.05.1988

“Hakk’a ulaşmanın iki yolu vardır. Birisi şiddetli aşk, diğeri sille-i Hüdâ” buyurmuş yücelerden bir yüce…

O sebepten aşk ızdırabı bir başka tebcîl edilmiş. Aşkla akan gözyaşı, dosttan uzak düşme korkusu Müslüman gönüllerin alâmeti bilinmiş.

Nasıl duâda icâbet gizli ise; gözyaşında, hasretle edilen âh’da da Dost’tan gelen gizli vuslat haberleri duyulmuş.

Fuzûlî’miz

“Aşk ehline figân etmeyi kanun ettin”
deyişiyle hiç de şikâyet etmiyor.

Çünkü aşk denizinden kanlar aktığı, âşıkın gözyaşında, derdinin zirveye çıktığı, feryâdının duyulmaz olduğu, çaresizlikten çâre doğduğu an, nefsteki mutlak aczin rûha mutlak bir hürriyet bahşettiği denenmiş de denenmiş, yaşanmış da yaşanmış.

Kim bilir belki de “İslâm bir gözyaşı medeniyetidir” denişi ondan.

Gözyaşı, derûnî ızdırap, gönlün tazelenme vasıtası bilinip hayata yeniden doğmak gibi takdis edilmiş.

Aşk derdi bir hoş ihsan. Süleyman Çelebi’nin niyazlarında, dert ehlinin sohbetine hemdem olmak bir ulu duâ bellenmiş.

Varlık vehmi; aşk ıztırabının azameti, yakıcılığı karşısında erimiş, silinmiş… Kubbelerimizin bekçisi gönül erleri, aramızda görünmez olalıberi, yeyip içip tepinmeyi hüner sayalı beri, düğümler kördüğüm, sırlar ağlar olmuş.

Serseriler can evimizde oynayalı beri hakikat, gönlümüzde nasır üstüne nasır bağlamış. Fuzûlî’nin hayat veren derd’i, Yûnus’un “Dört kitabın mânâsı olan âh”ı yerini canhıraş gürültülere, kahkahalara terketmiş. Belki gene derinden akan nehirler gibi devam etmekte; ama kim arar, kim sorar?

(Yazılarımızın hazırlanmasındaki emekleri için değerli eşim Fatma Adile Hanım’a teşekkürle…)

Aşk

Sait Başer, “Aşk”, Damlalar, Ramazan Dergisi 5, Tercüman, İstanbul, 19.04.1988

Aşk imiş her ne var âlemde
İlim bir kıyl ü kal imiş ancak!

Büyük Fuzûlî, âşık Fuzûlî belki de ömrünün, sevda yüklü gönlünün hâsılatını bu beyte sığdırıvermiş.

Aşk!..

Ormanlar kalem, denizler mürekkep olsa anlatmakla bitmez mânâ…

Tasavvufumuzda âlemin tek hakikati sayılmış, varlıklar âleminin bütün ilişkileri mecazdan gerçeğe, ilâhî olana doğru ancak aşkla izah edilmiş.

“Aşk gelicek cümle eksikler tamâm olur” diye özetlemiş Yunusumuz…

İzah edilmiş ve yaşanmış!..

Gönülde yaşanmış. Beytullah sayılan gönülde.

Gönül ancak aşkın lisânından anlamış, aşkın lisânıyla söylemiş, aşkı yaşamış ve Beytullah sayılmış. Hakk’ın evi gönül. O sebebten gönül sahibi olmak irfânımızda özge yer tutmuş. Ham nefsi mevhum varlık iddialarından sıyırıp pişirmek, haram ve günâhtan arıtıp helâl ve sevâba yöneltmek hayırların en yücesi, cihadların en büyüğü buyurulmuş. Ham nefis pişmiş, “gönül” olmuş. Bir yüce zat:

“Nefs iken ismi değişti bârekallah oldu ruh” demiş…

Mücâdele âleti aşk olunca işler âsân olmuş. Nefs ıslâh olunca da bir zamanlar düşman olan bu şeytan dost ve yoldaş oluvermiş. Yûnus dili de:

“Bir kez gönül yıktın ise” diye başlayıp, “mü’minin mîrâcı” namazın dahî insana fayda getirmeyeceğini söylemiş:

“Bu kıldığın namaz değil.
Yetmiş iki millet dahî,
Elin yüzün yumaz değil!..”

Batılı da olsa, büyük gönüller bâzı hakikatleri güzel yakalamışlar… Goethe gibi:

“Sevmeyen neye inanır?” buyurmuş hazret…

Demek inanmanın yolu sevmekten geçiyor. Îmana dair tarifleri tüketemeyiz mutlaka!.. Esrarına gark olanlardan sızanlara bakılırsa, îman bir aşk olsa gerek.

Ney dinletisi