Damlalar – 346

Aslî cevherimizin Hakk’a aidiyetini görüp kabullendikçe, icabınca arındıkça, varlıktaki Tevhid’i anladıkça vehim ve zanların yerini gerçeğin bilgisi alıyormuş!.. Bir farkındalık hali, “bilinç durumu” yani…
Bilinci kapalı kimsenin “varlık algısı” ve “hayatta olmaklık duyuşu” söz konusu değil. Yani “can” dediğimiz “nomen”, varoluş öznesi, bilinçle bir fenomene dönüşmekte, görünürleşmektedir.
Bilincin açılması, keskinleşmesi bazen acılar, bazen sevinçler, bazen kırgınlıklarla, en çok da aşkla mümkün oluyor. Yaşamak, “duymak” demek bu noktada…
Varlık duygusu ile bilinç, insan söz konusu ise belki de aynı şey. Bilinç ise yapısındaki genişlik oranında insanda, “bencillik/egosantrizm”den bütün varlığın kucaklanmasına kadar genişleyebiliyor. Yoksa bedenimizin bize aid oluşundan habersizliğini unutmamak lâzım. Ben duygusu da, en geniş anlamda Tevhid asıllı kimlikler de izafî ve “bilinç seviyemize bağlı”… Ezber/slogan laf, parçalı ve giydirme kostüm kimlikleri değil; anlama ile tahakkuk eden, kendisini kurmuş varoluş algısına bilinç demek asıl olmalı elbette…
Bu doğrultuda devam edip bir tarih, bir dil, bir hukuk, bir din… bilincine yürümek gerekiyor. Kostüm kimliklerindeki ezber lâflardan da ne kadar hızla sıyrılabilirsek o kadar insan sıfatına hak kazanır, kâr ederiz…