Damlalar – 265

Evet dostlarım!..Bu gece rahat etmenizi, zevklenmelerinizi bozmak kastıyla bu ZOMBİyi yayınlıyorum. Zombi medeniyetine yeterince kurban verdik. Yeni kurbanlar vermiyelim diye… O çuvalın içinde çocuklarımızın gönülleri var!… Onları bu zombiye esir etmemeli… Tutsakları kurtarmalı… Gücü yeten bu kutlu kavgada yerini almalı…
“Babalık” baba yerine geçen “üvey baba” demek… Noel ne Hristiyan ne Musevi ne de Müslümandır. Uydurma ve pagan bir PİÇ ürüne babalık gözüyle bakanlara, irfanımızın engin hikemi derinliklerini görmeleri için dua etmeli… Böylesine bir süfli eğlence çılgınlığındaki “yoldan EĞLEYEN” mahiyeti göstermeli…
Yemen ve benzeri yerlerde hiç olmazsa şehadet ve gazilik gibi şerefler vardı. Kayıplarımızın ardından boynumuz eğrilmeden Yemen türküsü gibi türküler ağıtlar okuduk. Ya yılbaşı, yaş günü gibi gönül ve şuur iptali savaşlarındaki kayıplarımızı hangi türkülerle yad etmeli…:(((
Çocuklarımızın en güzel çocukluk hayalleri arasına sokuşturulan bu yılan figürünün ayıklanması ne güçtür. Bu sinsi ihanetin önünü kesmek ve çocuklarımızı uyarmak zorundayız… Yerine irfanımızda hazır duran (Dede Korkut’undan Nasreddin Hoca’ya, Merkez Efendi’sinden Hızır figürüne…) binbir güzelliği koymalıyız.

Sait Başer

 

Reklamlar

Türk’ün İslâm Yorumu

Olcay Yazıcı’nın Sait Başer’le yaptığı söyleşi, Ayyıldız, 17.9.1999

İslâmiyet evrensel bir din olmasına rağmen, her millet bu dini kendi anlayışına göre almıştır. Türkler de eski kültürlerinin etkisi altında, İslâm’ı kendilerine özgü bir tarzda yorumlamışlardır.
Hegel, “Tarih, toplumun aklıdır” der. Ben de Türk toplumunun kendi aklına, yani tarihine sırt dönmemesi gerektiği görüşündeyim. İslamiyet öncesi Türk Töresi’ni incelememin esas sebebi de budur.
“Yahya Kemal’de Türk Müslümanlığı” kitabıyla din kültürü açısından renkli bir tartışma başlatan Dr. Sait Başer sakin bir aydın. Deyimin bazı çevrelerce tepki ile karşılanmasına pek de bir anlam veremiyor. Yazara göre Türkler’in, İslamiyet’e diğer müslüman milletlerden çok daha hürmetkâr davrandığı inkâr edilemez. Ancak buna rağmen deyim, ırkçı bir yaklaşımı ifade etmek amacıyla ortaya atılmış değil. Sait Başer sohbetimiz sırasında, çalışmasını tamamen ilmî metodlarla ele aldığını ve meselenin ırkî boyutuna asla vurgu yapma amacı gütmediğini söyledi.
SORU: “Yahya Kemal’de Türk Müslümanlığı” kitabınızın yayınlanmasından sonra, bu kavram siyasi çevrelerde de kabul görerek, çeşitli tartışmaları başlattı. Neden Türk Müslümanlığı ve bu tartışmaları nasıl karşılıyorsunuz?
CEVAP: Türk Müslümanlığı, tarihi bir vakıadır. Benim yaptığım sadece bu gerçeğe isim koymak. İslâmiyet evrensel bir din olmasına rağmen, her millet bu dini kendi meşrebine, kendi anlayışına, kendi yorumuna göre almıştır. Dikkat ederseniz, Arap dünyasında Hanbelî- Eş’arî anlayışı hakim. Kuzey Afrika’da, Malikî-Eş’arî anlayışı, İran’da ise Caferî anlayışı hakimdir. Türk dünyasında da Maturidî- Hanefî anlayışı hakimdir. Bunun böyle olması tesadüf değildir. Türkler kendi kültürel tecrübeleri, İslâm öncesi din anlayışları ışığında İslâm’ı kendilerine özgü yaşadılar. Dini anlamaya çalışırken, geçmişteki kültürel perspektifden yola çıkarak anlamaktan başka bir çareye de sahip değillerdi zaten.
SORU: Zaten eski Türklerin Tengri anlayışı, Islâma çok yakın. Mücerret ve semavi…
CEVAP: Kur’an’ın ilk Türkçe tercümesinde kullanılan kelimeler ilginçtir. Mesela, takvayı “sakunuk” kelimesi ile karşılıyorlar. Allah’ın “Kıdem” sıfatı karşılığında ise “Bayat” kavramını kullanıyorlar. O’nun ebedi oluşunu ifade etmek için “Mengü” kelimesini, Ehadiyetini, tekliğini ifade için “Bir Tanrı” ifadesini kullanıyorlar. Hatta Dede Korkut hikayelerinde, “Allah Tanrı güzeldir,” denilir. Yani Türkler’in teşekkül etmiş bir kavramlar dünyası vardı ve İslâmiyet’i de ister istemez bu kavramlar çerçevesinde anlamış ve yorumlamışlardı. İşte, Türk müslümanlığı deyince kast edilen biraz da budur ve doğru bir ifadedir. İslâm’a ırkî bir kılıf giydirilmek isteniyor gibi anlaşılmamalıdır.
SORU: Peki Türkiye’deki tartışmaların kaynağında yatan sebep sizce nedir?
CEVAP: Türkiye’deki tartışmalara gelince, bu tartışma ile birlikte bir cenah Alevi-Bektaşi geleneğine vurgu yaptı. Halbuki araştırmamızda tabir, etnik ayrım yapmadan bütün Türkler’i kapsayan bir kavram olarak kullanılmıştır.
SORU: Dini açıdan ve Hanefî itikadı açısından olaya bakarsak, konu­nun bir tasavvufi tarafı vardır. Bu cephede, Hoca Ahmet Yesevi’de sembolleşen anlayış hakimdir. Meselenin dini ve tasavvufi gerekçeleri olabilir. Fakat daha anlaşılır bir dille konuya yaklaşırsak, Türk’ün İslâmiyet’e olan yakınlığı, onun için verdiği mücadele ve ona gösterdiği hürmet tartışılmaz bir gerçektir. Buna karşılık, dinin evrenselliği konusuna dönersek, Türk müslümanlığı kısıtlayıcı, manayı daraltıcı bir ifade olmuyor mu? Sanki dini, millileştirme söz konusu. Değilse de, yanlış yoruma açık?
CEVAP: Bu yollu sorular sorulmasının iki ana sebebi vardır. Birincisi İslâm’ı koruma duygusu, ikincisi konuyu bir ırk temeline mi dayandırmak istiyorlar endişesi. İkinci unsurdan başlayarak cevap verirsek, Türk Müslümanlığı kavramında kesinlikle bir ırk vurgusu yoktur. Türk kelimesi, Töre kelimesi ile aynı kökten gelir ve türemek manasını ifade eder. Kök Tanrı’nın isimlerinden biri “Törütgen”di. Türeti- ci, yaratıcı manasına gelir, Halık karşılığıdır. Töre kelimesi de, Törütgen’in (Halık’ın) türetilmişler (yaratılmışlar) için koyduğu nizam demektir. Bu konuda Kutadgu Bilig’te çok açık bir beyan vardır. Türk, Töre’ye uyandır. Dolayısıyla kelimede bir ırk gayreti yoktur. Sadece dünya görüşüne mensubiyet fikri var. Tarihi bir vak’a olarak Türkler, bu dünya görüşünün penceresinden bakarak, İslâmiyet’i öyle anlamışlar.
Birinci sebebe gelince, yani acaba “Türk müslümanlığı” diye ifade etmek, İslâm’ın evrenselliğine ters düşer mi? Hayır. Asla!.. Ben tam aksini düşünüyorum. İslâmiyet her kültür çevresine, her medeniyet çevresine, her coğrafi ve ekonomik sisteme uyarlanabilir niteliktedir. Zaten evrenselliğin manası da budur. Gerçekten de, bir Türk’ün müslümanlığı vardır. Acem’in, Arap’ın müslümanlığı vardır. O bakımdan, Islâmiyet’in çeşitli kültür dairelerinde farklı şekilde idrak edilmesini yadırgamak doğru değil. İslâmiyet her kültür dairesine hitap edebilmelidir ve etmiştir de zaten.

SORU: Ortada bir kavram kargaşası yaşanıyor sanıyorum. Şöyle ki, Türk Müslümanlığı deyince, İslâm’ın en gerçek, en doğru bu yorumda karşılığını bulduğu gibi bir anlayışa vurgu yapılmak istendiği sanılıyor. Yani, bir Türk Müslümanlığı gerçek İslam’dır ve herkes böyle yaşamalıdır denilmek isteniyor gibi anlaşılıyor. Ki siz bunun böyle olmadığını zaten ifade ettiniz.
CEVAP: Türk Müslümanlığı denilince, vurgulanmak istenen asla bu değildir. Türk anlayışının, en yüksek anlayış olduğunu iddia edebiliriz. Fakat bu bir iddiadır sadece. Yalnız şu var, Türk Müslümanlığı dediğimiz şey, sadece folklorik bir hadise değil; işin bir kelam cephesi var, bir fıkıh cephesi var, bir tasavvuf cephesi var. Siyasi bir gelenek oluşturma cephesi var. Bütün bunlar göz önüne alındığında; tabii ki Kur’an- ı Kerim tektir, dinin kaynakları bellidir; fakat şu da sosyolojik bir gerçek ki, Türk’ün hayatında yaşadığı bir müslümanlık var. Türkler, İslâm âlemine “devlet” kavramını yerleştiren millettir.
SORU: Bilindiği gibi belli çevrelerde zaten milliyetçiliğe, özellikle Türk milliyetçiliğine karşı bir antipati söz konusu. Siz bir de Türk müslümanlığı dediğinizde, bu çevreler tedirgin oluyor. Ne oluyor diyorlar, din de mi Türk milliyetçiliğinin tekeline alınıyor?
CEVAP: Asla, ben de bu memleketin çocuğuyum. Öyle bir endişeyi ben de taşırım. Anlatmaya çalıştığım böyle bir iddianın söz konusu olmadığı. Zaten meseleye, Türk kavramının, ırkçılıkla bir anlaşılmaması gerektiğine dikkat çekerek giriyorum. Kitabımı okuyanlar bunu görecekler. Tekrar ediyorum, orada ırka bir vurgu söz konusu değil. Türk’ün İslâmiyet yorumu vurgulanıyor.
Hegel, “Tarih, toplumun aklıdır” der. Ben de Türk toplumnun kendi aklına, yani tarihine sırt dönmemesi görüşündeyim İslâmiyet öncesi Türk töresini incelememin sebebi de bu. Çünkü toplumumuzda çok ciddi bir kimlik problemi yaşanıyor. Başlangıç sayfalarına bakarsanız, yaptığım çalışma bir Türk kimliği araştırmasıdır. Mesele Türkiye’nin aktüel politikası içerisinde bir karşılık bulduğu için bu eserde Türk müslümanlığına dikkat çekildi. Maalesef, Türkiye’nin hassas bir dönemine rast geldi kitabın çıkışı ve tartışmalar bu noktada düğümlenip kaldı. Her kes kendi mevzilerini korumak adına kitaba taraftar veya muhalif. Halbuki kitabın zemini tarihî kültürümüzdür. Tartışmalar bu zemin üzerinde yapılmalıydı.
Türk kimliği dediğimiz zaman önem kazanan alanlar var. Coğrafyası var. Siyasi yapısı var. Kök Türkler’in başşehri Ötüken… Ötmek fiilinden geliyor. Bir nevi niyaz yeri demek… Diğer kavimlerin gelen vahyi idrak edip yorumlayışı ile Türkler’in yorumlayışı arasında, tarihten, coğrafyadan , sosyal yapıdan kaynaklanan faklılıkların olması kaçınılmazdır. Bu millet Türkler değil de, Eskimolar olabilirdi. Hala olabilir. O zaman onların da yorumu, idraki farklı olacaktı. Dediğimiz gibi bu durum, İslâmiyet’in kaynağının tek ve tartışılmaz oluşuna zarar vermez.
Şunu da belirtmek gerekir ki, bir buçuk iki milyara mal olmuş Islâmiyet’i, koruma refleksine kapılmanın da yersiz bir telaş olduğunu düşünüyorum.
SORU: Yahya Kemal’in eserlerinden yola çıkarak, “Türk Müslümanlığı” tezini demiyelim ama, tesbitini gündeme getirmek nereden aklınıza geldi? Siyasi-sosyal ortamın uygunluğundan mı yola çıktınız?
CEVAP: Şimdi meseleye şöyle bakalım. Kelimelere takılmayalım. Türk Müslümanlığı dediğim anlayışın uygulamaları yapılırken ve yapılmazken neler oluyordu, ona bakalım. Eş’ari düşüncesinin hakim olduğu yıllara bakarsak, Arap dünyasındaki fikri durgunluk fark edilir. Türk tarihini incelerseniz, On altıncı asra kadar Türk kültür ve ilim hayatında hamlelerin devam ettiğini görürsünüz. 16. Asırdan itibaren zımnen Eş’ari anlayışını benimse­memizle birlikte, bizde de ciddi şekilde bir duraklama hareketinin başladığını görürsünüz. Çünkü dünyaya bakış çok önemli, insanların yaşadıkları hayatı yenileme ihtiyaçları duymaları çok önemli. Üç günlük dünya değil mi, deyip sadece ibadetle hayat süren insanla, yaptığı ilmin de ibadet olduğunu düşünen insan bir midir? ikincisinde bir yenilik arayışı ve yaratıcılık, birincisinde ise boş vermişlik duygusu hakimdir. Mesela bakıyoruz, Ali Kuşçu Semerkant’ta bir astronomi bilgini. Bilmem kaç altın verilerek İstanbul’a çağrılıyor. Onun öğrencileri İstanbul’da rasathane kuruyor. Daha sonra, Eş’ari düşüncesinin hakim olduğu 16. yüzyılda onun öğrencilerinin kurduğu rasathane, 1592’de Allah’ın işine karışılıyor gerekçesi ile topa tutuluyor. Böylece ilmi düşüncenin önü tıkanıyor. Bakıyorsunuz medreselerde daha ziyade fıkıh, tefsir ve kelam ilmi okutulmaya başlıyor. Tabi Maturidî kelamı değil, Eş’arî kelamı okutuluyor. Oysa Maturidî’nin kelamı ile, Eş’ari’nin kelamı arasında çok ciddi farklar vardı: Eş’ari’nin düşmanı değiliz. Belki biz de onun yerinde olsak aynı şeyi yapardık. Çünkü içinde yaşadğımız kültürel muhit çok önemli. Bedeviye bir fikri hürriyet tanımayı o dönemde din için tehlikeli bulmuş olabilir. Mutezile’nin içinden çıkmış İmam Eş’ari, başka da şey yapamazdı. Fakat bu düşücenin iyice statikleştirilip, değiştirilemez hale getirilmesi, İslâm dünyasında fikri yaratıcılığı öldürmüştür.
Özetle, Türk Töresi’nin mahiyeti ile İslâm’ın mahiyeti birbirinden çok farklı değil. Biraz da meseleyi son zamanlarda gündeme getirilen Türkçe Kur’an, Türkçe ezan tartışmaları ile karıştırdılar. Bunun öyle bir tez olduğunu sandılar. Halbuki bizim yaptığımız bir tür sosyolojisi araştırması ve bu milletin öz gerçeği. Bu mesele refleksle cevap verilecek bir mesele değil.
SORU: Peki konunun siyasi yapılar ile özdeşleştirilmesini ve siyasî otoritenin de bu tezi benimsemesini nasıl karşıladınız?
CEVAP: Şu kesinkes bilinmeli ki, bu tez siyasi yapılanma ile ilişkilendirilerek hazırlanmamıştır. İslâm’ın anlaşılma sistemi ve tarihimizin mahiyetinin ne olduğu ile ilgili ilmi, sosyolojik bir çalışmadır yapılan. Şunu da ifade edeyim ki, Türk Müslümanlığı’na sıcak bakılmasına sevinirim. Çünkü bu yaklaşım, konuyu bir tabu olmaktan çıkararak Türk kültürünün ciddi zeminlerde analiz edilmesine imkan sağlar. Dolayısıyla tarihi bir gerçeğin mevcudiyetini fark ve idrak etmek, tarihte yaptığımız yanlışların tekrarlanmasının önünü keser. Neydi bu tarihî yanlış? İlim zihniyetinin kesintiye uğratılması yüzünden devlet geriledi. Gerilemenin çareleri ıslahatlarda arandı. Her ıslahat hareketinde, “atalarımız çok dindardı, o yüzden kalkınmışlardı. Yine dine döner, çok dindar olursak gerilemenin önünü keseriz, yükselmeye başlarız”, denildi. Bu Eş’arî zihniyeti idi ve bir fasit daireye yol açmıştı. Bugün de İslâmiyet’ten siyaset projesi çıkarmaya çalışanlar var. Bunlar da tarihi planda Eş’ariliğe dayanıyor, aktüel planda da yine Eş’ari memleketlerdeki yazarlardan yaptıkları tercümelerle besleniyorlar. Yani aynı hatayı yapıyoruz, işte Türk Müslümanlığı’na işaret etmekle akli, ilmi bir çıkış yoluna dikkat çekmiş oluyoruz. Fikrimize karşı çıkanlar, meselelere, günlük siyaset ve mevzilerini korumak açısından baktıklarından bir türlü bu mesajı almak istemiyorlar.