Damlalar – 359

Aşk, kesret(çokluk)i Bir eden, cüz(parça)deki güzelliği Küll(Hakk)de görmeyi mümkün kılan bir istihale(beşerî bir halden kutlu bir hale geçiş) duyuşudur… O “hâl”e bir defa geçen artık geri dönmez! Eşek şehvetini “aşk” sananlara değil sözümüz elbette!

Bu “hâl”i yaşayana artık fanilerden biri gözüyle bakmaz geleneğimiz. “Ölen hayvan dürür, âşıklar ölmez” derken Hz. Yunus’un kastı budur.

Bu sebeple Mevlevî selâmı: “Aşk olsun!”dur. “Allah derdini arttırsın” veya Süleyman Çelebi gibi: “Ehl-i derdin sohbetine hemdem et” de denilmiştir…

Kalû Belâ’da Kurulmuş Tuzak

Tuzak Kâlu Belâ’da kurulmuş.

Ne olmuş, nasıl olmuş bir bilen çıkmadığı veya kimbilir, bilenler demediği için, bilinmez diyarlara atılan, bir merhaleden bir merhaleye savrulan ruhun macerası ne hazindir. Besbelli ki, taşıdığımız, en güzele, en mükemmele, en doğruya mahsus tasavvurlarımız o devirlerden yâdigârlar taşır. Belki de ezel meclisinden evvelki mutlak sükûnet, kemâl, yetkinlik devrinden bize kalan bir sıla hasretidir o tasavvurlar. Kimseye en güzelin ne olduğunu öğretmeye lüzum yoktur. Veya en doğrunun, veya en iyinin…

Dağdaki çobana bile..

Tabiî başına “en” koyup dile getirdiğimiz yukarıdaki kavramların hepsi de ancak sonsuzluk çerçevesi içinde ifâde kazanırlar. Gelip geçici olan “güzel” “en güzel” değildir, iyi de, doğru da!..

“En iyi” ebedî olandır. İnsanın içindeki bu en iyi ve güzellere olan hasret, bu dâü’s-sılâ, bu gönüllerimizde kanayıp duran gönül yarası bize:

Kalû Belâ’da kurulmuş tuzak!
Bu hürriyet Sonsuz’a tutsak…

diye söyletir.

Ve bu mükemmele dâir tasavvurlarımız -kimbilir belki buna tasavvur demek bile câiz değil- belki de bir hâtırâ. Gönül planındaki seyyâliyet, madde ve zamânın katı çerçevesi içine girince, belki de girinceye kadar geçirdiği bin bir türlü merhaleden kalan dayanılmaz acıların tesîriyle unuttuğumuz o büyük hâtırâ, zamanla dimağı ve gönlü uyandıran bir mızrap vuruşu ile derin derin sızlayarak içimizden baş verir.

Mızrap vuruşları adamına göre değişir. Kimimizde bir çift sevdalı göz, kimimizde mesud bir sükûnet, kimimizde dalgalanan al bir sancak, suların hışırtısı, ney sadâsı veya sahiden bir mızrap vuruşu ya da evlâd acısı…

Çepeçevre bilinmezlerle çevrili hayatımızda bu gönül yarası gâh hayatın mânâsı olur, gâhi kendisinden kaçtıkça suflîleşip basitliklere mahkûm olmamızı sağlar. İçimizden bâzı müstesnâlar, gönül dağını nîmet bilir, fırsat bilir ve gözünü gönlünden bir an bile ayırmaz. O, onun sonsuza açılan penceresi olur. O gecemizde gündüzümüzde görüp hissettiğimiz küçük kıvılcım, vakit vakit yalımlanır, şûlesi cihanı saran bir yangına döner.

Eğer bu yangın yeri Şeyh Gâlib’se “Bir şûlesi var ki şem-i cânın…” der.

Hz. Ebubekir’se gönül yangınını körükleyecek çile arar.

Fıtratımıza sırlanmış olan bu gönül sızısı, insanlığımızın da kaynağı olur. Halk türküsünde: “Aşk adamı söyletir”, diyen âşık doğru demiştir; fakat eksik demiştir.

Aşk adamı hem söyletir hem ağlatır, hem yürütür hem yaptırır.

Kim demiştir ki “aşk mahlûktur” diye?

O sevdânın alevleri arasında madde ruhlaşır. Yâhut o muhabbeti karşınızda bir büyük âbide, bir büyük beste, kitap olarak görürsünüz. Özleyişi sevgisinden, sevgisi feryâdından uzak değildir. O özleyiş ve hasret bir gönülde uyanmaya görsün.

Kâlu Belâ da ne ki, bütün mesele bu kapının açılması. Bu kapı, işte o gönül yanığıdır. Varlığımız o yanıktandır, o yanıktan doğuyor varlığımız, desek bize hesap mı sorarlar!..

“Kâlu Belâ” o yangında kül olmamışlar için, zaman ve mekândan vesveselerce uzaktır. Onun için âşıklar kavminde herşey aşka ayarlıdır. Aşktan nasipsizlere o sırrı söyleseniz de fark etmez.

Yunus:

“Aşksızlara verme öğüt
Aşksız öğüt alır değil!”

der ya!

…ve âşıklar, mütevazı çoban çeşmelerinin mahviyatta ısrarları gibi, kendi köşelerinden gönüllerini yağmaya verirler de verirler:

Aşk üzre akar zaman ezelden biteviye
Gerisi teferruat, aciz kula takviye

der gibi…

Sait Başer

Aşk Derdiyle Hoşem…

Sait Başer, “Aşk Derdiyle Hoşem…”, Damlalar, Ramazan Dergisi 21, Tercüman, İstanbul, 04.05.1988

“Hakk’a ulaşmanın iki yolu vardır. Birisi şiddetli aşk, diğeri sille-i Hüdâ” buyurmuş yücelerden bir yüce…

O sebepten aşk ızdırabı bir başka tebcîl edilmiş. Aşkla akan gözyaşı, dosttan uzak düşme korkusu Müslüman gönüllerin alâmeti bilinmiş.

Nasıl duâda icâbet gizli ise; gözyaşında, hasretle edilen âh’da da Dost’tan gelen gizli vuslat haberleri duyulmuş.

Fuzûlî’miz

“Aşk ehline figân etmeyi kanun ettin”
deyişiyle hiç de şikâyet etmiyor.

Çünkü aşk denizinden kanlar aktığı, âşıkın gözyaşında, derdinin zirveye çıktığı, feryâdının duyulmaz olduğu, çaresizlikten çâre doğduğu an, nefsteki mutlak aczin rûha mutlak bir hürriyet bahşettiği denenmiş de denenmiş, yaşanmış da yaşanmış.

Kim bilir belki de “İslâm bir gözyaşı medeniyetidir” denişi ondan.

Gözyaşı, derûnî ızdırap, gönlün tazelenme vasıtası bilinip hayata yeniden doğmak gibi takdis edilmiş.

Aşk derdi bir hoş ihsan. Süleyman Çelebi’nin niyazlarında, dert ehlinin sohbetine hemdem olmak bir ulu duâ bellenmiş.

Varlık vehmi; aşk ıztırabının azameti, yakıcılığı karşısında erimiş, silinmiş… Kubbelerimizin bekçisi gönül erleri, aramızda görünmez olalıberi, yeyip içip tepinmeyi hüner sayalı beri, düğümler kördüğüm, sırlar ağlar olmuş.

Serseriler can evimizde oynayalı beri hakikat, gönlümüzde nasır üstüne nasır bağlamış. Fuzûlî’nin hayat veren derd’i, Yûnus’un “Dört kitabın mânâsı olan âh”ı yerini canhıraş gürültülere, kahkahalara terketmiş. Belki gene derinden akan nehirler gibi devam etmekte; ama kim arar, kim sorar?

(Yazılarımızın hazırlanmasındaki emekleri için değerli eşim Fatma Adile Hanım’a teşekkürle…)

Aşk

Sait Başer, “Aşk”, Damlalar, Ramazan Dergisi 5, Tercüman, İstanbul, 19.04.1988

Aşk imiş her ne var âlemde
İlim bir kıyl ü kal imiş ancak!

Büyük Fuzûlî, âşık Fuzûlî belki de ömrünün, sevda yüklü gönlünün hâsılatını bu beyte sığdırıvermiş.

Aşk!..

Ormanlar kalem, denizler mürekkep olsa anlatmakla bitmez mânâ…

Tasavvufumuzda âlemin tek hakikati sayılmış, varlıklar âleminin bütün ilişkileri mecazdan gerçeğe, ilâhî olana doğru ancak aşkla izah edilmiş.

“Aşk gelicek cümle eksikler tamâm olur” diye özetlemiş Yunusumuz…

İzah edilmiş ve yaşanmış!..

Gönülde yaşanmış. Beytullah sayılan gönülde.

Gönül ancak aşkın lisânından anlamış, aşkın lisânıyla söylemiş, aşkı yaşamış ve Beytullah sayılmış. Hakk’ın evi gönül. O sebebten gönül sahibi olmak irfânımızda özge yer tutmuş. Ham nefsi mevhum varlık iddialarından sıyırıp pişirmek, haram ve günâhtan arıtıp helâl ve sevâba yöneltmek hayırların en yücesi, cihadların en büyüğü buyurulmuş. Ham nefis pişmiş, “gönül” olmuş. Bir yüce zat:

“Nefs iken ismi değişti bârekallah oldu ruh” demiş…

Mücâdele âleti aşk olunca işler âsân olmuş. Nefs ıslâh olunca da bir zamanlar düşman olan bu şeytan dost ve yoldaş oluvermiş. Yûnus dili de:

“Bir kez gönül yıktın ise” diye başlayıp, “mü’minin mîrâcı” namazın dahî insana fayda getirmeyeceğini söylemiş:

“Bu kıldığın namaz değil.
Yetmiş iki millet dahî,
Elin yüzün yumaz değil!..”

Batılı da olsa, büyük gönüller bâzı hakikatleri güzel yakalamışlar… Goethe gibi:

“Sevmeyen neye inanır?” buyurmuş hazret…

Demek inanmanın yolu sevmekten geçiyor. Îmana dair tarifleri tüketemeyiz mutlaka!.. Esrarına gark olanlardan sızanlara bakılırsa, îman bir aşk olsa gerek.

Ney dinletisi