Damlalar – 172

“Değişim ve hareket”in asıl olduğu yerde “anlama”nın sabit kalması muhal üstü muhal!…

Her “anlama” yeniden “denge”, yeniden “rıza” gerektiriyor… Yeniden “iman”, yeniden “kavramlaştırma”, yeniden “Hakk’ın” tesbiti… Yeniden, yeniden, yeniden…

Hayy olanı atlayanın düşeceği yer nefsaniyet ve şeytaniyetten ibaret…

Adalet, Hayy olanda ise adalet! Ölü zamanların adaletiyle idare etmeye kalkışmak, zalimlere karışmak sonucunu veriyor…

Hayy olanda buluşan anlamalarla kurulan adalet sistemine ecdad “Kutlu Töre” diyordu. Kut, Töre’yi Hayy olana getirip dirilten Tanrı tecellisiydi…

Sait Başer

Kendini Kendinde Bilmek

Fotoğraf Güneş Par’a aittir.

Efsânevî mutasavvıflardan Hakîm Senâî’den nakledilen “Sözde mânâ, mânâda söz yoktur” cümlesi aklı olan, düşünmeyi öğrenmiş kimseleri ne kadar derinden sarssa yeridir. Siz isterseniz bu cümleyi, “Yazıda mânâ, mânâda yazı yoktur” diye de okuyabilirsiniz.

Pekala ! O halde mânâ nerededir?

Yâhud mânâ nedir, ne demektir? Sözde ve yazıda değilse ya nerededir? Biraz daha basitleştirmeye çalışalım. Mânânın mânâ oluşu kim içindir, onu kim var eder?

Merkezde soran ve arayan biz olduğumuza göre, sorularımızın muhatabı biz olmalıyız!

Biz aradığımıza göre, mânâ bize gerektir. En azından “aramak” da bir mânâ değil midir? Peki aramak içimizdeki hangi ihtiyâcın ifadesidir? Bir boşluğun mu? Boşluktan fikir doğar mı? Bir eksikliğin fark edilmesinin telafisi mi? Eksik olan nedir bilmeden neyi arayacaksınız? Eğer biliyorsanız, bildiğiniz bir mânâyı aramak niyedir? Aradığınız bu mânâ söz veya yazıyla gelmiyorsa size nasıl ulaşır? Yoksa bize ulaşan bir şey yok mudur? Aranan mânâ yabancımız ise bulunca nasıl tanırız? Yoksa aradığımız mânâ âşinâmız mıdır? O halde neden dıştan bekliyoruz? Yoksa, yoksa o aranan mânâ canımızda sırlanmıştır da ona hariçten delil mi aramaktayız?

Veya acaba söz ve yazıda işaret edilen değerlerin gerçekliklerine dair bilgiyi, biz varlığımızda hazır bulup, aradığımız mânâyı o değerlerle kendimiz mi inşâ etmekteyiz?

Bir diğer ipucu bize dönük söz veya yazıları, tanımadığımız, anlamıyacağımz biçim ve dillerde şekillenmiş bulsak onlardan yine de bir şey anlar mıyız? Yani bize ulaşan ses veya yorumun her bir ünitesi bizde mevcut olmalı ki, biz onları içimizde kurabilelim mi demeliyiz?

Ya aynı seslerin veya metnin farklı muhatapları neden aynı şekilde anlamazlar? Yoksa gerçekten herkes kendindeki ezel nasibini mi gün ışığına çıkarıyor “anlama” adına?

Âşık Veysel: “Koyun kurt ile gezerdi fikir başka başk’olmasa” dediğine ve her bir kimse başka başka anlamakta bulunduğuna göre, söylenenin asli bir kıymeti var mıdır? Biz aynı zaman ve mekanın insanları bu farklılaşma karşısında aczden kurtulamıyorsak, tarihle herhangi bir ilişkinin eseri olan değerlere nasıl yaklaşmalıyız? Kendimizi içine doğmuş bulduğumuz kültüre, dile, dine bunların temel mefhumlarına hangi kıstaslarla yaklaşıyor ve anladığımızı iddia ediyoruz?

Filan değere inanıyor veya filan zata bağlandığımızı söylüyoruz. Bir kavrama inanmak nedir? Kendi içimizde kurduğumuz bir değere nasıl inanılır? Kendimize mi inanmış olmaktayız? Bir zata bağlanmak keza ne anlama gelmektedir? Bildiğimizi zan ettiğimiz, muhayyilemizde inşa ettiğimiz bir zata bağlanmak?

Zor iş!..

Yoksa bütün bunlardan murad kendi kurgularımızdan kendimize bir yol bulmak, bütün arananların bizde ve bizden ibaret olduğunu kabul etmek mi?

Bütün arayışlarımızın tam da ortasında yer aldığımız, aradığımızı bilmemizin, aradığımızın bizde bulunmasından kaynaklandığını mı anlamamız, kabullenmemiz icap etmektedir? Düşündüğümüz veya zann ettiğimiz tasavvur ve haberlerin aracılığıyla zihnen hayal ediyor olmayalım?

Evet sözde mânâ varsa bile onu biz içimizde yaratıyor ve söze atfediyoruz…

Bu muhakkak!

O halde kendimize daha dikkatle ve saygıyla bakmak, “öz”deki asıl öznemizle barışmak zorundayız… Fikrin o “barış” üzerine oturması şart. Kendi aslî öznesiyle barışmadan anlamaya çalışanların ürettiği kaotik felsefe yığınları içinde telef olmak istemiyorsak…