“TÜRK AYDINI EVRENSEL TEZLER ÜRETMELİ”

Sait Baser

Türk kültürü üzerine çalışmalarıyla bilinen ve Yahya Kemal hakkında tez ve kitap çalışması bulunan araştırmacı yazar Yrd. Doç. Dr. Sait Başer ile aydınlar arasındaki ideolojik farklılığı ve hangi ortak noktada birleşilebileceğini konuştuk. 16’ncı yüzyıldan sonra başlayan taklit süreciyle hastalıklı bir muhakemenin yapıldığını belirten Başer, “Türk aydını kendi kültürünün ve toplumun geleceğini kurtarmak, yükseltmek istiyorsa, tezlerinin evrensel olmasını sağlamalıdır. Ama mutlaka, ayağı yerel değerlere de basmalı” diyor. Başer’e göre bu tez, “Bütün insanlık için adalet” olmalı.

Size göre aydın kimdir?

Aydın, hayatın hercümercine kapılmış kitleler indinde, düşünce ve bilgiyle meşgul olan kimsedir. Bu tip faaliyete ‘aydınlanma’, o kişinin toplumsal pozisyonuna da ‘aydın’ deniyor. Batı’da aydınlara entelektüel denme sebebi, İ. Kant’ta karşımıza çıkan, “Aydınlanma, aklını kullanma cesareti gösterebilmektir” hükmüne bağlı. Toplumun gövdesine ‘önderlik’ eden kafalar aydınlar. Burada tartışılacak olan şey, önderliğin niteliği.

Neler olmalı bu  nitelikler?

Kendi aydınlanmışsa, o aydınlanmışlık üzerinden karanlıkta olduğu farz edilen kitleye de yol gösterici olur. Aydınlanmak ne demek? Burada asıl soru bu. Adı konmamış, hakkı teslim edilmemiş de olsa, bizim kendimize has bir inanma, anlama modelimiz vardır. Biz dünyadaki sezgiye ağırlık veren Doğu ve rasyonaliteyi önde tutan Batı medeniyet paradigmalarına ilaveten, akılla gönlü birbirinden ayırmadan hayatı yorumlamış üçüncü medeniyetin kurucusu ve mensubuyuz. Bu bağlamda bizim klasik geleneğimizdeki aydınlanma, egonun tüketilmesi işleminden, yani arınmış bir akıl faal hale getirildikten sonra söz konusu olabiliyordu. Geleneğimizde nefs-i mutmainne diye bir tabir var. Tatmin olmuş nefis demek. Bu derece, yedi dereceli bir insan olgunlaştırma eğitimi uygulamasında, dördüncüsüdür. Bütün şüphe ve tereddütlerinden kurtulmuş, metafizik problemlerin cevaplarına ulaşmış bir olgunluğa ad olarak verilmiştir. Tabii modern anlamda aydın, hep ‘Araf ’ta kalmalı’, hep birtakım problemli konular karşısında çırpınan birisi olmalı diye düşünen yaklaşımlar da var. Mutmain olan nefis seviyesi, toplumun önüne geçmek,  rehberliğe soyunmak için kâfi görülmez. Çünkü insan sorularının cevaplarını bulmuş olabilir; fakat bu tatmin, sahibinin, önüne çıkacak yeni durumlarda her zaman ahlaki tercih yapacağı garantisi taşımaz. O zaman o kişi menfaatine yenik düştüğü an beklediğimiz önderliği yapamaz. Tam tersine, peşine taktığı kitleleri bataklığa saplayabilir. Fetullah Gülen örneğinde gördüğümüz gibi…

Onun için geleneğimizde nefs-i mutmainneden sonra nefs-i radiye, nefs-i mardiye dereceleri konmuş ve sonra ‘kâmile’ derecesine ulaşılması istenmiştir. Topluma önder olacak kimsenin kâmile derecesine ulaşmış olması beklenir. Bizim kültürümüzde o kişiye insan-ı kâmil deniyor.

İnsan-ı kâmil o yedi mertebeyi de bizzat nefsinde tecrübe etmiş ve aşmış bir kimsedir. Cemil Meriç’in dediği gibi, problemli kavramların içerikleri üzerinde bir mutabakat sağlamak lazım. ‘Vahdet-i Vücut’, varlığın birliği demek. Bizdeki aydın, 16’ncı asra kadar bu muhakemenin adamıdır. Muhakemesinin niteliği bakımından ahalî ile aynı zeminde, onlardan biridir. Yahya Kemal’in perspektifi de ‘Vahdet-i Vücut’ perspektifidir. İslam öncesinde ‘bilge kişi’ denilen, ‘töre bilgisi’ne sahip aydınların yerini, İslami dönemde zamanla ‘kâmil veli’ tipi almış. Bu veli tipi, toplumun kaderi üzerine hüküm veren asıl kahramanımızdır. Meşhur Fatih – Akşemseddin ilişkisi, Yıldırım Bayezid – Emir Sultan ilişkisi veya Alâeddin Keykubat – Mevlana, Muhittin Arabi, Sadreddin Konevî ilişkileri gibi örneklerde bu hali teşhis edebiliyoruz. Bizim aydınlarımız bunlardır. Biz kendi tarihimizi kendi mantalitemizle analiz etmiyoruz. Çünkü uzun sürmüş bir taklit döneminin ürünü olan hastalıklı bir muhakeme var elimizde. Ve o taklit devri, 16’ncı yüzyıldan sonraki Osmanlı tarihi için bir çöküş tarihidir.

16’ncı yüzyıl aslında İslam’ın altın çağının da sona erdiği bir tarih. Evet. Kendi meselelerimize kendimiz, ‘yeniden anlayarak’ bakamıyoruz. Ya oryantalizm kılavuzluğunda bir modern ezberle veya hâlâ Gazali skolastisizmiyle bir eski ezberin mahkûmiyetindeyiz maalesef. 400 yıldan beri taklitteyiz. Düşünebiliyor musunuz, cuma namazında hutbeyi Arapça okuyor Türkmen halka, cemaate. Halbuki cuma hutbesi siyasetin toplumdan istediklerini halka duyurmak içindir. Daha evvel satır aralıklı Kur’an tercümelerimiz var. Elimizde Karahanlılar zamanından beri satır aralıklı tercümeler var. Mis gibi de bir Türkçe kullanılmış. 700 yıl önce yaşayan Yunus Emre’yi biz kolaylıkla anlıyoruz. Buna mukabil bize daha yakın zamanlarda, 16’ncı asırdan sonra ortaya konan edebi ve fikri metinlerde Arapçanın hâkimiyeti gittikçe yoğunlaşıyor. Sebep ezber ve taklidin meşrulaşması, sınıflı ve köleci Arap muhakemesini din zannedişimizdir. İnsan kendi dilinde düşünür. Bizim modernleşmemiz o taklit geleneğinin ürünü insanlarca gerçekleştirildiği için Batılılaşma maceramız, modernleşmemiz de bir başka taklittir. Son yüzyılımız, bu iki ezberin militanı ‘aydınlar’ arası kavganın tarihidir.

Peki bugünün aydın tablosunu nasıl değerlendirirsiniz?

Hemen hemen gruplar ortada. Bir İslamcı grup var bugün iktidar. Bir laik seküler grup var CHP ile örtüştürülebilir. Türkçü grup var MHP kitlesi. Kürt etnikçiliği temelli bir grup da var.

İlk üç gruba bakalım. Kürt ve Kürtçülük meselesi bu konular anlaşılsa kendiliğinden problem olmaktan çıkar. Ulus devlet, modern bir problemdir. Fakat modern dünyanın kurucu merkezlerinde, ulus devlet fikri, ihraç ettikleri coğrafyalar kadar önemli değildir. Mesela Amerika’da, insanlara hangi milletten, inançtan olduğunu sormak bile suç. Rejim ihraç edilen yerlere has sömüren-sömürülen ilişkisinin manivelası bunlar. Biz geleneğimizin güç sırlarını çözsek, daha akıllı bir şey yapmış oluruz.

Türkçü grup, fikir babası Ziya Gökalp’le sembolleştirilebilir. İslamcı grubun tek bir fikir babası yok, elbette; fakat bir temsilciye bağlamaya çalışırsak, İslamcı grubun ana hatlarıyla Müceddidi/Nakşilik’ten beslenen bir nitelik taşıdığını görürüz. İskender Paşa, Fatih Çarşamba, Menzil, Erenköy ve Said Nursi’ye bağlı cemaatler, hepsi Müceddidi anlayıştadır. Yani Hindistan kaynaklı İmam Rabbani Nakşiliği. Hepsi oradan beslenir. O yüzden İslamcı grubu İmam Rabbani’ye, onun halifelerinden Halid-i Bağdadî’ye bağlamak daha doğru olur.

Ağızdaki propagandanın önemi yok, vâkıâya bakın. Vâkıâ itiraf edilememiş bir düalizmdir. Adına İslam ve İslamcılık denen bir düalizm ideolojisi bu. O zaman taklitte tuttuğunuz, şahadeti de imkânsız gösterdiğiniz kitle, kendi kurtuluşunu rehber edindiği insanlara bağlayacak. Nurcuların Fetullah Gülen’e bağladığı gibi. O ne derse o. Soru sorulursa sistem çöker. O yüzden soru sormak, daha geniş anlamda ‘felsefe’ haram addedilmiştir. O çevrelerde İmam-ı Gazali’nin vaktiyle İbn-i Sina ve Farabi üzerinden tekfir ettiği bir felsefe yasağı bütün canlılığıyla sürüyor. Bizdeki İslamcılar ağırlıklı olarak Osmanlıcıdır. Osmanlı’nın yükseliş dönemindeki kurumsallaşmaya hayrandır. İyi de o kuruluş dönemi şimdi senin tekfir ettiğin anlayışın ürünü. Osmanlı’nın ruhuna düşman ama başarılarını üzerine zimmetliyor. Bu nokta İslamcı aydınların paradoksudur.

Dikkatle düşünenler için bu garabet esasen Türk aydınının gelecek bakımından bir şansı. Yani İslamcı zümredeki Osmanlı hayranlığı, içine düştüğü düalist çıkmazdan kurtulmaları için bir imkân olabilir. O hayran olmalarına sebep olan düşünceyi belki bu paradoksla yüzleştikleri takdirde tekfir etmekten vazgeçer, kendilerini gözden geçirirler. İmanla taklit kavramlarının yan yana bile kullanılamayacağını görürler. Ziya Gökalp, Yahya Kemal ile yıllarca diyaloğu bulunan biridir. Gökalp içinde yaşadığı toplumu tanımayan biri değil. Çok enteresandır, Türkçü ideolojiyi kuran Ziya Gökalp, Diyarbakırlıdır. Yani Türk-Kürt unsurlarını Ziya Gökalp’te buluşturmak varken, buradan nasıl bir düşmanlık üretildiğini bir düşünün bakalım.

Peki bu farklılıkları nasıl ortaklaştırabiliriz?

Ziya Gökalp’in şiirlerini okuyun, ontik zemininde ‘Vahdet-i Vücut’ görürsünüz. Fakat Gökalp ile Yahya Kemal ciddi muhalifler. Bunun en ciddi sebebi, Gökalp’in vatan fikri. Vatan onda müphem bir Turan ülkesidir. Turan’ın sınırları belirsiz. Yahya Kemal’le aralarındaki en önemli ihtilaf konularından biri bu. Yahya Kemal’e göre vatanın adı bellidir, belli olmalıdır.

İzmir gibi, Van gibi, Edirne, İstanbul gibi. Keza Türklük konusuna Batılılaşma anaforunda soy anlamı yüklenmesi de aralarındaki ihtilaflardandır. Türklüğün töre ile tayin olunan mahiyeti de muğlak bırakılmıştır. O müphem bilgiyi topluma vermediler, veremediler. O bilgi töreydi. Töreyi anlatmadılar. Belki de anlayamadılar. Çünkü her ikisinin de Kutadgu Bilig’i okuduğunu biliyoruz. Kutadgu Bilig, töreyi anlatmaktaydı ama sembol dili kullanmıştı. O sembollerin anlaşılmadan okunması halinde eserin asıl mahiyetine nüfuz edilemez.

Bizim kültürün nüvesi töredir. İmam Mâtürîdî, Hoca Ahmet Yesevî, Yusuf Has Hacip, Kaşgarlı Mahmut, Sadreddin Konevî, Âşık Paşa gibi isimler törenin sağladığı kültür ortamında konuşma imkânı buldular.

Bizde aydın, kuşaktan kuşağa emanetini devrede devrede geliyordu. 16’ncı asırdaki taklit meşrulaştıktan sonraki kuşaklar, o gelenekten uzak kaldılar. Yani biz harf inkılabına, bir kültür kopuşuna sebep oldu diye zaman zaman bozuluyoruz. Halbuki asıl kültür kopuşu, harf inkılabından yüzyıllar evvel, 16’ncı asırdan sonra yaşananlardır. Şimdi bakın İslamcıların ideallerinde, gelecekte yeni bir Osmanlı var. Onu değerli kılan ontik algı Vahdet-i Vücut ontolojisidir.

Türkçüler, fikirleri sistematik bakımdan örnekleri Batı olduğu için çok ciddi aldanış içindedirler. Onların ontolojisi Hoca Ahmet Yesevî’dedir. Yesevî de ‘Vahdet-i Vücut’a göre söylemiş. Sekülerlerin ise sosyolojik tabanı Alevilerdir. Alevilik, 16’ncı asırda Safevî-Osmanlı mücadelesinden sonra, geleneğini terk etmeyi reddeden gruptur. Dolayısıyla İran yanlısı gibi görünmüşlerdir. Alevilerin ontolojisi de Vahdet-i Vücut’tur. Kürtlerin ana değerleri töre. Töre de Vahdet-i Vücut.

Onları bu ortak payda etrafında ilişkilendirmek bizim toplumumuzun geleceği açısından son derece sağlıklı projeksiyon imkânı sunar. Töre üzerinden bakıldığında da aslında bugün etnik anlamda bakılan Türk-Kürt gibi sosyolojik parçalanma düzeyine indirgenmiş adlandırmaların esaretinden çıkar, ontolojik bir anlayışta buluşmanın zeminini yaratabiliriz.

Teknolojik olarak küreselleştik. Bu teknoloji kullanılarak eğer Türk aydını kendi kültürünü ve toplumun geleceğini kurtarmak, yükseltmek istiyorsa, tezlerinin evrensel olmasını da sağlamalıdır. Ama evrensel olurken mutlaka ayağının yerel değerlere basmasını da sağlamak zorundadır. Yaşadığımız bunca acı ve kaybettiğimiz yüzyıllara mukabil, biz yerel değerlerimizden evrensel tezler çıkarıp insanlığa duyurabiliriz.

Bizim evrensel tezlerimiz neler olabilir?

Vahdet-i Vücut evrenseldir. Hatta daha evrensel bir tez yoktur. Türk kültürünün yaratıcısı olan, burada Türk derken bir etnisiteyi kastetmiyorum, Türk töresinde temel ilke adalettir. “Gökyüzü yerinde adalet ile durur” diyor Kutadgu Bilig. Yani adaleti sadece beşeri düzen için düşünmüyor, kozmografya için de söylüyor. “Adalet bozulursa gökyüzü başınıza çöker” diyor. Bu gökyüzünün başımıza çökmesi örneği Orhun Kitabeleri’nde de vardır. “Üsten gök çökmese, alttan yer delinmese, senin ilini töreni kim bozabilir?” derken, Bilge Kağan aslında bunu söylüyordu. O zaman tezimiz, Tanrısal güzelliği birbirimizde görmek olacak. O zaman tezimiz bütün insanlık için adalet olacak.

Halk, aydınlar arasındaki bu farklılığı nasıl algılıyor?

Bizim toplumumuz tek tek ele alındığında kandırılabilir, cahil, temizliğe zaman zaman uyan-uymayan örnekleriyle basite alınabilir. Ama çok önemli bir şey var. Kaderiyle ilgili toplu karar almak gerektiğinde muhteşem bir ileri görüş, sabır ve feraset gösteriyor. Bunu birkaç yüzyıllık o taklit, ötekileştirme, cahil bırakma kampanyalarına rağmen, o derinden akan kültürel genetiğinin ürünüymüş gibi görüyorum.

Bir dönem insan hakları, fikir özgürlüğü gibi kavramların İslamcı aydınların meselesi değilmiş gibi gösterildiğini söylüyorsunuz. Evet, öyle yapıldı. O da bu kitleleri kavga ettirmenin yollarından biriydi. İnsan haklarını sol savunur, bir Türkçü devletini suçlayacağı için o konuya girmez, bir İslamcı solun tezine tenezzül etmediği için girmez. Halbuki insan hakları konusunda en ağır darbeyi yiyen taraf bu milletin çocukları oldu. Kendi kimliklerinden mahrum kaldılar. Kişiliklerinin kazanılmasına mani olundu. Sentetik kimlikler içinde kişilik kazanmaları önlendi. Bu cemaatleşmeler, sentetik kimlik kazanma okulları değil midir? Şahsiyetlere neden önem verilmiyor? Niye felsefe haram? Düşünmesinler, sormasınlar, itaat etsinler. 16’ncı yüzyıldan 19’uncu yüzyıla kadar bir taklidin ve ezberin yıkımına uğradık. Modernliğe de o ezber geleneğiyle bakmak zorunda kalındı ve bir ezberden başka bir ezbere savrulduk.

Bu nasıl aşılabilir?

Bunu aşmak, bireysel anlamanın tekrar birinci sırada önem kazanmasına bağlı. Yeniden anlayacağız. Anlamadaki yaratma niteliğini keşfedeceğiz, yeteneğimizi tekrar devreye alacağız ve ezberden çıkacağız. Sosyal, siyasal ve dini bütün başlıklar altındaki bilgilerimiz bizden önceki kuşakların formülasyonlarıdır. Geçmiş birikim, malzememizdir. Aslolan kendi adımıza ürettiğimiz fikirleri konuşmaktır.

Peki devlet-aydın ilişkisi nasıl olmalıdır?

Meşhur bir söz var. Filozofun ayağına giden kral büyür, kralın ayağına giden filozof küçülür. Devlet-aydın ilişkisinin bir menfaat ilişkisi olmaması lazım. Menfaat ilişkisi olursa kararlar, mütalaalar, toplum hayrına olma garantisi taşımaz. Çünkü menfaatine mağlup olur. Fikir alışverişi, meşveret, o konuda menfaati olmayan ehil kişiyle yapılır. Bu bir töre hükmüdür.

yahya-kemal

Yahya Kemal medeniyet şairidir

Sizin Yahya Kemal hakkında çalışmalarınız da var.

Yahya Kemal bizim düşünce dünyamızda hakkı teslim edilmemiş bir isimdir. Hakkında takriben 4 bin makale yazılmış, sayısız tez konusu yapılmış biri olduğu halde böyle diyorum. Çünkü Yahya Kemal’in asıl fikir adamı kimliği işlenmemiştir. Edebiyatçı, şair yönleri öne çıkarılmış. Şiiri de ‘sanat için sanat’ çerçevesinde değerlendirilmiş, ne dediğine itibar edilmemiştir. Halbuki, eserlerinin her birinde gayet ciddi derinlikler bulunur. Mesela ‘Süleymaniye’de Bayram Sabahı’nda muazzam bir felsefe vardır.

Yahya Kemal’in tesadüfen şiir yazmadığını biliyoruz. Bir kelime bulamadı mı, şiiri zamana bırakıyor, mukadder ifadenin gelmesini, vaktini bekliyor. Derinlikli analizler yapılmış, ilişkileri kontrol edilmiş, bilgi temeli son derece sağlıklı şiirler. Zaten kendisi bir tarih profesörü. En şiddetli muhaliflerinden Ziya Gökalp’in davetiyle Darülfünun’da dersler verdi. Ona bir şekilde temas eden aydınlarımız hâlâ yüz akı isimlerdir. Köprülü’den Tanpınar’a, Münir Nureddin’den Ayverdiler’e. Yani değerini rakiplerine dahi kabul ettirmiştir. Vedat Nedim Tör’ün, Nâzım Hikmet’in ve daha nice parlak ismin Yahya Kemal hakkında yazdıkları övgüleri görseniz şaşarsınız. Yahya Kemal’in arkasından Cahit Tanyol’un da yazdığı bir yazı var. “Yahya Kemal’i sağa kaptırmamamız lazım. Çünkü Yahya Kemal sağın eline geçerse ve onun fikirlerini anlayıp neşredecek olurlarsa, Türkiye’deki solun akıbeti çok kötü olur” diyor. Onun için, Yahya Kemal ölür ölmez bir Yahya Kemal’i Sevenler Cemiyeti kurmuş solcular. Sahiplenmişler. Cahit Tanyol’un korktuğu başına geldi ama tam olarak değil. Çünkü o korkuyla Yahya Kemal bir meyhane şairi derekesine indirgenerek işlendi. Dolayısıyla onun müktesebatı anlaşılamadı. Diyorlar ki: “Yahya Kemal bir medeniyet şairidir.” Burada vurgu şaire yapılmış, medeniyete değil. Medeniyetin şairi demek, o medeniyetin teşekkül süreçlerini takip etmiş, unsurları arasındaki ilişkileri görmüş, çözmüş ve o medeniyetin yaratıldığı tarih üzerine çok derin düşünen, o felsefeyi dile getiren kişi demektir. Yahya Kemal’e hiç bu açıdan bakıldı mı? “Millet, vatanın ayağa kalkmış halidir” demiş. Vakıa, olgu bu değil midir? Bu tarif, Yahya Kemal’in tarihe ve coğrafyaya hangi derinlikle baktığının tipik bir örneğidir. Sırf bu millet tarifi bizde gündem maddesi haline getirilseydi, biz bugün Türk- Kürt kavgası yapmazdık. “Biz bu toprakların çocuklarıyız” diyebilirdik; ama diyemedik.

Röportaj : http://turkiyedeiktidardergisi.com/roportaj/turk-aydini-evrensel-tezler-uretmeli/

 

Reklamlar

554255_543243795690948_249016187_n.jpg

Dâr-ı dünyâ delü gönlüm gibi vîrân olsa
Ne cihân olsa ne cân olsa ne hicrân olsa

Kâşki sevdüğümi sevse kamu halk-ı cihân
Sözümüz cümle hemân kıssa-i cânân olsa

Bir demür tağı delüp boynına almak gibidür
Her kişi âşık olurdı eger âsân olsa

Şâdmânam gam-ı yâr ile sevinmez bu kadar
Bir gedâ cümle cihân mülkine sultân olsa

Cân atar karşu çıkar izzet eder ey Yahyâ
Hançer-i dilber ile bir çıkışur cân olsa

 

Bir aşka düşmüş ki Taşlıcalımız, o aşkın elinde: “Bu dünya mülkü keşke olmasaydı, can da cihan da olmasaydı” diyor, “ki bu ayrılık derdinin şiddetini yaşamasaydım.”
“Bütün âlem halkı keşke sevdiğimi sevseydi de, bâri herkes ondan bahsetseydi, bütün sözlerimiz sevgiliye dâir kıssaları anlatsaydı. Böylece azcık hasretim hafiflerdi”
“Sen bu aşk ıztırâbının kolay olduğunu mu sanıyorsun? Bir demir dağı boynunda kolye gibi taşımaya denktir âşıklık! Kolay olaydı herkes âşık olurdu.”
“Gerçi ben son derece mesudum. Çünkü sevgilinin gamından duyduğum saadet, bir yoksula cihan padişahlığını versen onun saltanat sevincinden ötedir!”
“Eğer ve keşke bende onun hançerine tutulacak can olsaydı, bunun için onu karşılamaya, ağırlamaya koşardım; ki o bakışlarının hançerine canımı seve seve yeniden ikram eder, uğrunda ölmenin saadetini bir daha yaşardım.”
*
Günaydın yârenler.
Kabaca bunları diyor Taşlıcalımız. Erbâbı daha nice derinlikler bulur, ayrı bahis.

 

 

Ezelde Hak ne ki yazmışsa bolur,

Göz neni ki göricek ise görür,

İki âlemde Hakk’a sığınmışız,

Tohtamış ne ola ya Ahsah Temur.

demiş Kadı Burhaneddin. Tevekkül de güzeldir, ancak asıl değerli olan o tevekkül içindeki yerimizi anlamak, mûcibince davranmak Bütün mesele “ezel” ile “şimdi”, “şimdi ile “ebed” ve “edeb” arasındaki münasebetleri  görebilmek mi desek?.

🙂

Hayırlı sabahlar yârenler.

 

Edebiyat ve Kültür Açısından Güncellik Arayışları  (görüntülemek için tıklayınız)

Capture

Değerli Yesevî Dostları,
Yesevî Dostlarıyla geleneksel olarak 15 günde bir yaptığımız kahvaltılarımız devam etmektedir.

8 Ekim 2017 Pazar günü 169.sunum yapacağımız bu kahvaltımızda siz YESEVÎ Dostlarını da aramızda görmekten mutlu oluruz.

Program
8 Ekim 2017 Pazar
10.00 Kahvaltı (İkram sahibi: Dr. Orhan Sanisoğlu)
10.55 Yesevi’nin Hikmetleri
11.00 Günün Konuşması:
Anlama, İnanç İlişkisi – Prof.Dr. Sait Başer
12.00 Teşekkür Belgesi ve Plaketlerin Verilmesi
12.05 Toplu Fotoğraf Çekimi
*
Hoca Ahmed Yesevi Vakfı
Telefon : 0212 638 50 12
Belgegeçer : 0212 638 35 47
Adres : Küçük Ayasofya Mah. Küçük Ayasofya Cad.
Hüseyin Ağa Medresesi
Sultanahmet / Fatih / İstanbul
*
(Vakfın emektar başkanı Erdoğan Aslıyüce ağabeyimiz bizi profesör yapmış. Onun muhabbetine hürmeten metni değiştirmedim. S. B.)

FB_IMG_1507106403041

Yaşarken kendimizi inşa ettiğimizi unutmadan geçirilecek bir hayırlı gün dileyeyim yârâna bugün…

Yaşama bir yapılma, yaratılmanın sürekliliğini nefsimizde idrak…

Evet maddî yönüyle dekor sürekli değişiyor hayatımızda.

Ancak o akan dekorlarda ve o sahnelerde yaşananlar, duyulanlar ve sevilenler bizim kişiliğimizin elemanlarına dönüşüyorlar. Kimse gördüğü, duyduğu ve sevdiğini yok farz edemez. Onların maddi dekorları artık yoktur; ama anlamlarıyla gönlümüzdeki ölümsüz mevkilerini almış, “biz” olmuşlardır. Kayıp filan yoktur bu açıdan bakınca. Yani, dünya aslında bize vereceğini vermiştir.

Hayattan kin, menfaat  ve nefret  toplayanlarla muhabbet, özlem  ve ferâgat derleyenler bir olur mu ki!

FB_IMG_1507004381101

Ruhuna izzet tanımayan, nefsaniyetin şeytaniyette ısrar olduğunu nasıl bilebilir?

*

Esâsen Töre’yi sürdürebilme imkanı olduğu için teşkil edilen Türk Devleti’nde amaç, insanlığı Kut’a kavuşturmaktır. Bütün müesseseler küçükten büyüğe bu maksada nispetleri sayesinde meşrûlaşırlar; fakat Kut’un ortaya çıkmasında olmazsa olmaz şart da, ben duygusunun yerini, bütün varlığın sorumluluğunu hisseden bir yüksek idrâkin almasıydı. Hizmetin derûnunda saklı cevher de buydu.

*

Bir ucunda Hâce Ahmed Yesevî atamız, diğer ucunda Gül Baba’nın işaretlediği coğrafyamızın ihtiyaçları muazzamdır… Bu toprakların ve üzerinde bulduklarımızın bizden beklediği mes’ûliyet de ona denk!.. Gözümüz milyonların tembelliğine takılıp yılmamalı, bir ucundan tutmayı ibadet zevki haline getirmeliyiz…

Bu konuda da kimse kimseye rakip değildir.  En acizimizden, en muktedirlerimize kadar herkese iş var… Yeter ki: “Ben ne yapabilirim?” sorusunu kendimize soralım…

*

Hayırlı sabahlar arkadaşlar.

Kalp ağrısı çekenlere selam olsun.