‘Türk adını ideoloji üzerinden öğrendik’

thumbs_b_c_188b62c3b29a1e3ef6269e56e61051ad[1]

Emekli öğretim üyesi Dr. Başer, “Türk adını biz bir ideoloji üzerinden öğrendik. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında devlet, Osmanlı’dan tecrit edilmek istendiği için adı Türkiye konuldu” dedi.

Ekrem Kaftan, Anadolu Ajansı, İstanbul, 05.01.2016

Sakarya Üniversitesi Felsefe Bölümü em. öğr. üyesi Dr. Sait Başer, “Türk adını biz bir ideoloji üzerinden öğrendik. Özellikle Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında devlet, kendini Osmanlı’dan tecrit etmek istediği için bir ana kavrama ihtiyacı vardı. O ana kavramın “Türk” olmasına karar verildi. Devletin adı onun için ‘Türkiye’ konuldu” dedi.

AA muhabirine açıklamada bulunan Dr. Başer, TRT’de yayınlanan Diriliş Ertuğrul isimli dizinin yapımcısı Mehmet Bozdağ’ı öğrenciliğinden itibaren tanıdığını ve gayet takdir ettiğini belirterek, şu görüşlere yer verdi: “Mehmet Bozdağ, Diriliş dizisinde Töre kavramının kirletilmesinin önüne geçti. Türkiye’de ‘Töre’ kavramı aleyhindeki kasıtlı kampanyayı dizideki kullanımıyla kırdı. Sık sık Töre’ye vurgu yaparak doğru bir tutumla kavramsal anlamını tanıttı.”

“Türk, Töre’ye uyan demek. O zaman ‘Türk Töresi’ değil. ‘Töre’nin Türkü’ demek daha doğrudur. Stratejik de bir değeri var bunun. Türklüğü soya indirgeyerek, ‘o soyun uyduğu yasalar’ manasına ‘Türk Töresi’ dediğin zaman, isabet oranı ve kapsama alanı bir anda daralıyor” diyen Başer, Töre’nin devletsiz işlemeyeceğini savundu: “Türk’ün kim olduğu, soy olarak çok net bir biçimde belirlenemediği için de hadise muğlak kalıyor. Halbuki Töre, devletle beraber ortaya çıkan, “İnsanlık Devleti” iddiasına sahip bir hikmet geleneği. Evrensel iddiaları olan bir sistem. Töre, devletsiz işlemeyen bir sistem. “Töre’nin Türk’ü” dediğin zaman, bizim Türk dediğimiz kitleler, o devletin çatısı altında gayet meşru ve tabiî elemanlar olarak yer bulabiliyorlardı. Boşnak da, Arnavut da, Kürt, Arap veya Çerkes de o sıfatı taşıyabiliyordu… Pekala Avrupa’da da, Asya’da da, Hindistan’da da,  Mısır’da da Türk olunabiliyordu!”

“Türk bir soy olarak alındığında etrafında bir değerler sistemi yok”

Başer, yeni nesillerin “Türk” kavramını ideoloji üzerinden öğrendiğini vurgulayarak, “Özellikle Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında devlet, kendini Osmanlı’dan soyutlamak istediği için bir ana kavrama ihtiyaç duydu.  O ana kavramın Türk olmasına karar verdi. Devletin adı onun için Türkiye kondu. Türk’ü de bir soy olarak aldılar. Bir ırk adı olarak aldılar. Türkçülük de tabiatıyla onun üzerine oturdu. Irkçılık üzerinden yerleşti kavram. Bunu şundan dolayı yaptılar. Yeni bir devlet kuruldu. Türklüğü ana kavram olarak aldılar ama gaye Batı’ya entegre bir devlet kurmak, Batılılaşmayı esas alan bir devlet olmak idi. Şimdi Batı’ya dönünce, Batı’nın değerlerini rahatlıkla alabilmek için, değerlerden soyutlanmış bir topluma ihtiyaç vardı. Türk bir soy olarak alındığında etrafında bir değerler sistemi yok. Yani, var ama; hamaset merkezli  değerler: Kahramanlık, civanmertlik, cesaret, gözünü budaktan sakınmama… Yani askerî karakterli kavramlar. Galip Batı’yı huzursuz etmeyen, derinliksiz ve hedefsiz… Dolayısıyla aklı eren bir takım adamlar da bu işe alet oldu” diye konuştu.

“Mesele Türk kelimesini seküler bir kavram haline getirmek”

Cumhuriyet’in oturtulduğu temel değerlerin zarar görmemesi adına, ilim adamlarının Orhun Abideleri’ni bile zaman zaman günümüz Türkçesine yanlış aktardığını belirten Başer, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Orhun Abideleri’ni günümüze aktaranlardan, merhum Prof. Dr. Muharrem Ergin’e, “Tanrı’dan gelen, Tanrı’daki hayatla yaşadığını düşünen ve ölümle Tanrı’daki diriliğe geri döndüğüne inanan” dili, neden “gökte olmak” ve “gökteki dirilik” diye çevirdiğini, bunu neden yaptığını sorduğumda verdiği cevap şu olmuştu: ‘Haklısın ama o zaman milli devlet çöker.’ Niye milli devlet çöker? Çünkü, Türklüğü soy olarak aldığında bütün kültür politikaları meşru.”

Türk’ün hikemî değerlerle şekillenmiş bir kavram olduğunu dile getiren Dr. Başer şu bilgileri verdi: “Soyun adı değildir. Soyadları belli zaten işte önümüzde duruyor. Bayat, Avşar… yirmi dört Oğuz boyu var. Ötekiler de belli: Tatar, Kırgız, Uygur… diyoruz. Hepsinin soy adı var. Soyadı manasında adı Türk olan bir boy yok. Elimizde tüm belgeler. Diyelim ki bunu Türk çocuklarından gizledin; ama dünyada,  Türkologlar bunu çalışıyor. Reşidüddin Fazlullah’ın ‘Camiü’t- Tevarih’inde listesi var. Onların arasında adı Türk olan boy yok. Boy adı olarak yok ama, hepsi de Türk o soyların ve boyların! Mesele Türk kelimesini seküler bir kavram haline getirmek”

“Aslı olmadığı halde bize Şaman diyorlar”

Türklerin İslam’ı kabul etmeden önce “Şaman” olduğunu iddia eden görüşlerin de tamamen uydurma olduğunu savunan Başer, şöyle devam etti:

“Aslı olmadığı halde bize Şaman diyorlar. Türkler’in İslam’dan önceki dini Şamanizm diye yıllarca yutturdular. Halbuki bu tamamen bir palavra. Bir tarih kongresinde, meslektaşlarımızın toplandığı uluslararası bir kongrede, ‘Arkadaşlar bu şaman edebiyatını bırakalım. İnsanlık bir inanç tarihinden geliyor. Her toplum kendi inanç büyüklerini tanır. Onların adı bellidir. Onlar, belirli isimlerdir. Bugün Katolikliğin isimleri meçhul mu? Değil. Yahudi büyükleri biliniyor. Budist, Taoist, Brahmanist öncüler belli. Bana söyler misiniz’, dedim. Bu övündüğümüz binlerce yıllık Türk tarihinde tarihin bel kemiğini meydana getiren bir tek Şaman ismi söyleyin. Var mı? Yok. Varsa neden öğrenmedik? Sen zaten öğrenmek istemesen de birileri gelir gözüne sokar. Biz bugün Oğuz Kağan’ı biliyoruz, yanındaki Uluğ Türük’ten haberimiz var. Bilge Kağan’ı biliyoruz.Tonyukuk’u biliyoruz. Çiçi Han’ı biliyoruz. Dede Korkut belli! Hepsini biliyoruz. Bunları biliyoruz da bunların yanında onların mürşidi yol göstericisi niteliğinde şamanlar varsa eğer, onları da bilmemiz gerekmez miydi? Onları bilmiyoruz. Bu bir palavra, işin özeti bu.”

Başer, Türkler’in İslam’dan önceki inançlarının şamanizm olduğuna dair iddialarda oryantalistlerin büyük katkısı bulunduğunu dile getirerek, “Bugün sanki geçmişte şamanız diye bilen, bazı hem de Türkçü olduğunu iddia eden arkadaşlar, o şaman geleneğini diriltmek adına bir takım palyaço kıyafetleri giyip, geçmişte böyleydik diye gösteriler yapıyorlar. Uzman olmayan insanlar, onlara aldanarak ‘bunlar ne?’ diyebilirler. Onların tamamı ‘öğretilmiş şamanlık’tır. Uydurulmuş şamanlığı canlandıran gösterilerdir. Söylemler ve edebiyatlardır. Bizim kültürümüzde bilinen tek bir şaman bile yok. Şamanlık zaten bir din değil” değerlendirmesinde bulundu.

“Bizim devletimiz ‘Töre Devleti’ olmuştur”

Türkler için “Töresiz kalmanın, devletsiz kalmakla” aynı anlama geldiğini ifade eden Sait Başer, “Son Osmanlı padişahına kadar bizim devletimiz ‘Töre Devleti’ olmuştur. Töre, toplum için vardır. Çünkü hanedan Töre’ye göre, milletin kölesidir. Türkler’de toplumsal sınıflar, bir kölelik yok, fakat özel bir alanda köle kavramı var. Mesela değerli tarihçi, rahmetli Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu şehzade demek olan ‘tigin’ kelimesinin ‘köle’ manasına geldiğini söylerdi. Dolayısıyla tarihteki şehzade katletmelere köle hukuku içinden bakılmalı” dedi.

Hak’sızlığın Hüsrânını kendimiz İnşâ Ediyoruz

12472247_871174812999337_2243749570535835385_n

Öfke veyâ üzüntü duyduğumuz muhataplarımıza değer verdiğimizi çok defâ fark ve teslim etmeyiz. Bir zaman gelir, uzaktan bakınca, verdiğiniz değeri de muhataplarınızın o değeri hak etmediğini de görürsünüz.
🙂
O gün geldiğinde pişman olmamak lâzım.
🙂
Tabii asıl önemli olan, öfke ve üzüntülerimizin ne adına olduğunu görebilmemiz!
Haksız öfkelerde kıvranmak, ruhumuza penceresiz hücreler inşâ etmek değil mi?
Gurbet ve kesretin en şiddetle tezahür sebebi bu.
*
Cümlemize Hak’sız alana karşı dikkatli olmak düşüyor.
Çünkü,
Hakk’ın olmadığı yer BÂTILdır.

Paramparça Aydınlık…

12509042_871201309663354_9142030944009927346_n

Söz aydınlığı?
Sözle uyanma!
Sözün yapmacık ve daracık çerçevesine taşınma… Sentetik ve ulaştığı her kulakta yeniden kılık değiştiren, orada hazır bulduğu kayıtlara göre bir daha anlam kazanan söz!
Uyanmak mı, ışıksız hücre hapsi mi?
Yoksa söz, sükûtun nihâyetsiz ummânından bir dar çerçeveye sevk edilen kifayetsiz insan dikkatinin yükünü mü hafifletir?..

Söze uyanırken sükûta uyuyor ya gönül!
🙂
Sözün tevhid edişinde bile, “gayrı” zımnen var edile geldi!
İsimler dünyası, ayrılıkların da başlamasına yol veriyordu. Ad vermek ayırmak demekti…
🙂
“Var” derken, derhal varın zımnında “yok” da doğdu.

Kim bilir, belki de Âdem’e lisan öğretmek, ona verilmiş bir kesretten vahdete varma çilesiydi…
Sükût vahdet, kemâl yerine ise; söz hamlık, parçalanmışlık, çokluk…
🙂
Kelimeler, çiğ farkındalıkların nesnel temelli teşbihlerinden başka nedir?

Sükûttaki sevgiliyle mahremiyeti, lugatlerin gürültülü ve yetersiz nisbetlerinde serâba çevire gelmedik mi?..

“Akıl tamam olunca lisan susar”mış!
“Selâm” olacaksa,
Barışacaksak yeniden varlık ve yoklukla,
Sözü, sükûnet kıt’asında bulup, susar gibi konuşanlara; sözün paramparça aydınlığını halâvetiyle, muhabbetiyle ikmal edenlere…
İşte onlara selâm olsun…
Zaman, doğacaksa, sükûnet ülkesinin batmayan gününe, bitmeyen demine doğsun.
Aydınlığını kalbinde taşıyanların, âlemi rûhunun feyziyle aydınlatanların diyârına…

Hakk Sırrını Çürütmek!

12494731_871202102996608_7089760419240747042_n

Sevgi, sevenle sevileni birleştiren bir iksir.
Sevenler birbirlerinde yitiklerini bulur, birbirlerinde yok olurlar.
Sevgilisini bulmak, esasen eksiğini tanımak ile eşdeğer…
Sevgili, kendinizi içinde yeniden yarattığınız veya başka bir açıdan egonuzu tükettiğiniz bir mayalanma teknesi…

Bu yok oluş, aslında yepyeni ve daha geniş bir kişiliğe doğmak demektir.
Seven kimsenin hamlesi, “ben”i adına değildir. Öyle olsa bir gönüllü can verişe razı olunmazdı… Âşık, kendini eksiğini tamamlayan aslına atmaktadır.
Asırlarca ateş ile pervanenin hikayeleriyle yaşayan bir milletin çocukları bu yanmayı iyi bilmelidir.
*
Bir cüz’i tecelliye bağlanmak da sevmektir, o cüz’iyyetteki “Asıl Özne”nin varlığın her noktasında ışımakta olduğuna ünsiyet kurup, sevgisini her an bir yeniden doğuşla, alemin görünür hudutlarına kadar yayan, hattâ görünmeyene dahî aşkla yönelenlerinki de…
Sevgideki büyüme, zirvelerden kopan kar topunun yuvarlandıkça çığ oluşundaki tezahür gibi… Sevgiyi büyütmek, tabii olarak sevgiye layık âlem halkının hukukuna riayeti de mecbur kılar. Onları incitmemek, aşkın sevkiyle onlarda erimenin asgarî şartı olan bir kabule mazhariyet, red ile karşılaşmamak için, incinmediği kadar incitmemek de elzem.
🙂
Yoksa organ naklindeki “doku uyuşmazlığı”ndan beter bir hüsran kapıdadır.
*
Molla meşreplerin “helal-haram” kalıplarını bilmese de, aşka hürmeti olan âşık, o kalıpları an be an keşfedemez mi?
Âlemdeki âşikâr muhabbet deverânını gör/e/meyen, aslında neye “şehâdet” etmiş olur ki?
*
Arifler Satrancı’nda “Vüsul” durağına “aşk”tan gayrısıyla yol verilmezmiş!
*
“Birbirinizi sevmedikçe îman etmiş olmazsınız, îman etmedikçe de cennete giremezsiniz” mi diyordu, o şehadet ilkesini getiren Rahmet Kapısı?

Sevgisiz, saygısız Tevhid olmaz vesselam!
İster eskilerin bütün laflarına hâfız ol!
Mutlaka şimdinin içindeki hikmete dokunulacak! Yani illâ sevgi, illâ sevgiden gelen ferâgat, illâ aşkla canını sevgilinin eşiğine koymak…
Sevmeyen gönül ölüdür. O kimseler yeryüzüne beden gezdirmeye gelmişlerdir, o kadar!
Gönüllerindeki Hakk sırrını da çürütmektedirler vesselam…
İşte cehennem!
*
Yunus olma câhillerden,
Irak olma ehillerden,
Câhil ne var mümin ise,
Câhillikten kalır değil.

Selâm Söyle!

1510987_871203186329833_3991877748129485917_n
“Selâm”, irfan hayatımızda ruhlar arasında köprü kurmanın en yaygın aracı; “Selam Dîni” İslam’ın mensuplarına şiddetle tavsiye ettiği bir “eylem” biçimi.
“Selâmı yayınız!” diyorlar.
Cennet ehlinin birbirlerine hitabı da: “Selam”!
Muvahhidin alâmetiydi “Selâm”!
*
“Esselamü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühû”…
Es Selâm, Esmâü’l- Hüsnâ’dan!
*
Son birkaç yüzyılın ezberci ve taklidi meşru addeden medresesindeki düalizme kayan ontoloji ve Hakk’ı varlık harici gören tasavvufî anlayışlar bu derece yaygın değilken, “Selâm”, selâmı verenle alanın buluşma ve barışması, birbirlerine en iyi dileklerinin ifâdesi, bu barışta bir “Tevhid inşâsı” bulmalarıydı.
Baskın tutumun nüfuz edemediği irfan ehli milletimiz nazarında, selam, asla bir “hîle-i şeriyye” konusu yapılamaz, yalancıktan söylenemezdi…
Diriltici bir “Hakk nefesi” idi selam!
🙂
Muhatabın bir cüziyet savrulmasına kapılmasını önleyen önemli ikazlardandı: “Rahmet, bereket, kudsiyet zarfındaki hayat ve birliğin devam ettirilmesi”ne dâvetti.
Selam barışmaydı!
Selam almak farzdı!
Farzdı!..
Yani selamı alan, selam vereni kendinden ayrı bir varlığa, öteki kılmaya izinli değildi…
Çünki Selam’ı alan kimse: “Ve aleynâ aleyküm selam… Gönderen de getiren de selâmette olsun” diyecektir!
Selamet diyarı, aslında, selamın mânâ ve mâhiyetini bilenlerin yaşadıkları yerdi. Selam Tevhid’in canlılığının da teminatı olduğundan, o “hukuk”un hüküm süreceği yer “cennet” değerine yükseliyordu.
Asıl nimet, Cennet ortamı, “Selam’da durmak”tı.
*
“Selam söylemek”, yanınızda bulunmayan birisine:
“Beni kendinden ayrı/gayrı görmeyesin! Muhabbet ve tevhidimiz el’an cârîdir! Ben de senin gibi, Hakk’a tâbîyim. Hattâ bu selâmı sana getireni dahî ayrı/gayrı görme. O da bizimle haldaştır, yoldaştır! Var oluş kökünü Rahman’dan alanlar, bencil kahırlarına galip gelmek zorundadırlar. Küsmek, kendi ruhumuzu Tevhid nimetinden mahrum kılmaktır. Selamsızlık, parçalanmadır. Selamsızlığı barış ve rahmetullah ile aşmak, bereket ve Kuddûs ile temas kurmak, Tevhid ahlakında müstekar olmak lazımdır…”
demekti.
Başka?
“Beni kendine yabancı addetme. Ben de aynı mihraba dönüğüm. Ben de senin değerlerindeyim. Eğer bir hatam kusurum varsa, sana düşen düzeltmek, affetmek olmalı. Sana selam vermekle, senin ruh dünyanın temellerine duyduğum âşinâlık ve o ulvî değerlere ortaklığımı tekrar hatırlatmış oluyorum. Selam verirken, aslında:
‘Beri gel barışalım
Yâd isek bilişelim!’
demek istiyorum…”
da vardı o Selâm’ın içinde…
🙂
… ve daha nice değer!.. Selâm bir “kapı”ydı çünki. O kapı, bir “Rahmet Kapısı”ydı…
🙂
“Önce selam, sonra kelam” denilmişti.
Kelam ise gene Hakk nâmına sarfı şart olan bir yüce imkan hazinesi… O da bir başka fasıl.
*

Şimdi!?
“Kuru bir selam” deyimini haklı çıkartmaya, Selâm’ı bir ideolojik zevzeklikle tüketmeye mecbur muyuz?