KUTSUZ YERDEN KUT BEKLEYEN GAFLETE NE DEMELİ?

(Alttaki fotoğraf, bin senelik Türk-İslam şehri Musul’un IŞİD’den kurtarılışı(!) akabinde orada yapılan “KUTLAMA”dan, Noel âyininden alınmıştır.)

.facebook_1514876250370

Dedem Kor Kut Ata geldi, soy soyladı, boy boyladı… Destan söyledi, deyiş dedi.

Gazi erenler başına ne geldiğini söyledi.

Oğuz’un felaketi uykuda yediği baskından gelir, buyurdu…

Noel şaşkınlığına kapılan bahtı kara evlatlarının Oğuz uykusundan sakınmasını diledi.

Düşmanın huylarına birer birer alıştıkça, kaleleri savunacak “gözü/gönlü pek bahadır” bulamazsınız, dedi.

Kutsuz kara papaz, çürütücü geleneğini, fırsat bulursa apaçık, bulamazsa gizlice zerk eder.

Oğuz evlâdı, zehri şerbete bulayanların hilelerine tezce aldanır olmasın.

Yağlanan okların hedefine gönüllüce oturmasın Hânım…

Bu Oğuznâme’yi okuyan ve anlayanlara, şeytan ve onun kulları baş eğdirip diz çöktüremesin, dedi. Duâ buyurdu:

“-Duâ edeyim Hânım:

Yerli kara dağların yıkılmasın. Gölgeli kaba ağacın kesilmesin.

Ak sakallı babanın yeri cennet olsun.

Ak bürçekli ananın yeri cennet olsun.

Oğul ile kardeşten ayırmasın.

Âhir vaktinde arı imandan ayırmasın.

Âmin âmin diyenler, TANRI’nın yüzünü görsün.

Derlesin toplasın günahınızı adı görklü MUHAMMED MUSTAFA’nın yüzü suyuna bağışlasın…

Hânım hey!…”

*

Böyle kutlu ağızları, yerinde duâlar çatıp gönlümüze girecek “Kor Kut” kişileri Hakk Tanrı aramızdan eksik etmesin Hânım hey…

Her türlü haramla sokaklara dökülenlere, “Kutsuz günlere kutlama yapanlar”a Görklü Tanrı akıl iz’an lutfetsin.

Mutluluğu kara papaz şöleninde arayan şaşkın oğullarımıza, gözü kefere gösterileriyle kamaşmış kızlarımıza düşmanın kötü niyetini duyursun.

Bu duaya “âmin” diyenleri Hak Teâlâ Cennetine koysun.

Vatan’ın bir “değerler sistemi”nin özgürce yaşanabildiği yer oluşuna nesillerimizi uyandırsın. Düşman değerleriyle arı-duru Töresine acı su katmasın…

Reklamlar

.facebook_1514876109782

“Türk Töresi” çığlıkları yükseltmenin faydası yok! İçi boşaltılmış, etnisiteye indirgenmiş Türk’ten Töre çıkmaz; ama Töre’ye uyan beşer Türk olur!

Yani “TÖRE’NİN TÜRKÜ” olmak bir “değer”dir!

Kuşanılmamış bir değerler sistemi, hikmet geleneği söylemleri, durmadan “öteki” üreten “homojen toplum yaratma ideolojileri”, diriltmekten çok, toplu beyin zehirlenmelerine yol açıyor!

Aranan çâre, bendenize göre “MEDENİYET KİMLİĞİ”nde buluşmaktır. “Fark”ın da “Cem” kadar değer bulduğu bir medeniyet. Kişiliksiz kimliklerle bir yere varılamayacağını bilen bir KİŞİLİK ve HİKMET MEDENİYETİ!

OĞUZ UYKUSU VE KUTADGU BİLİG!..

FB_IMG_1513768593948

Oryantalist birikim ve mantığıyla kendisine kim olduğunu öğretmeye çalışan sosyal bilimlere, Batılı üstadlarına daimî zebun sosyal bilimcilere kezâ, bu toplum neden itaat etsin?

Yeryüzü üniversitelerinde binlerce “Türkolog” var ve bunlar arasında, ilginç ve zımnî bir “Töre’yi gözden uzak tutma, mümkünse lanetleme” ortak paydası göze batıyor!

 *

 Bu kadar geniş bir coğrafyada, aleyhlerindeki bir dünya ittifakına rağmen, ayak izleri silinemeyen bir fâtih medeniyetin evlatları, kültürel genetiğinin sezgisiyle başı önünde düşünüyor, düşünüyor!!!

 Bir kaç yüz senedir muhasebesini tamamlayamadı!..

 *

Âdetâ bir “kayıp ümmet” gibi duran “Töreliler”in kim olduğunu ise aslında bütün cihan biliyor! Hem de o kadar iyi biliyor ki; aynı dili konuşan ama irtibatları kopmuş, koparılmış, savrulmuş Türk gruplarının her birini düşman başka künyelere, mümkünse karşı cephelere kaydetme telaşına düşmüş.

Bakın o telaş aynen Çin’de de, Rusya’da da, Avrupa’da da, Sami ve İran coğrafyalarında da hüküm sürüyor! Çin’in Doğu Türkistan siyasetini kopyalayın, aynısını Ruslarda, Araplarda, Acemlerde… de göreceksiniz!

*

Hadi Çin’i, Rus’u, Haçlı Avrupa’yı anladık; Arab’a, Acem’e ne oluyor değil mi?

Aynı din, aynı coğrafya…

Hattâ “aynı kader”!

Bu konu bir “medeniyet tasavvuru” ve “ontoloji” konusudur.

Müslüman olduk da, Türk’ün müslümanlığı Töre tecrübesinin yorumladığı, devlet fikrini ekleyerek kudrete kavuşturulmuş bir anlayıştı. Arap ve Acemler, bu anlama modelinin kendilerini ikinci plana iteceği endişesiyle, hiç bir zaman bizim kurucu dehâlarımızı, “Türk Aklı’nı” görmek kabullenmek istemediler.

Maturîdî unutturuldu, Mevlânâ Fars’a zimmetlendi, Farâbî/İbn-i Sînâ tekfir edildi…

Töre’deki “BİLGELİK” geleneğinin, Hâce Ahmed Yesevî Hz.’den itibaren İslamî istikameti belirlemesinden hiç haz etmediler.

*

Kavgaları hâlâ Yesevî Ontolojisi iledir.

İçimizdeki uzantılarına bakın, o kavganın 17. yy da, Kadızadeliler’den beri ve ne derece hararetli biçimde devam ettiğini göreceksiniz.

Bu Nurettin Yıldız, Hayrettin Karaman vs. selefciler, Müceddidiler, Eşariler, cemaatler… bu mazlum ve lokmasını bölüşegelen feragatli topluluktan ne istiyorlar?

Bunlarla, o dışardaki alenî eski rakipler de her fırsatta ve zeminde işbirliğinden kaçınmazlar!

Bir çok Eş’arî/Müceddidî kökenli “cemaat”in, gah Vehhabi, gah Acem, gah o Haçlılarla nasıl kolaylıkla işbirliği yapabildikleri bugünlerde iyice ortadadır.

Bu “işbirlikleri” “KİME” karşıdır?

*

Bunlar normal!

Kimse rakiplerinin veya düşmanın merhametiyle yaşayamaz!

Normal olmayan, bizim milletin, kendi Töresini anlama çabasına kayıtsızlığı!

Sayısız akıldâne çıkıp yedi gün yirmidört saat ona kim olduğunu anlatmaya çalışıyor!

Yani?

Kim olduğunu hatırlamaması için hipnozcu ittifakı kesintisiz aktiftir…

Haçlı ittifakının temsilcisi bir ekol faaldir ve durmadan bir laik ulusalcılık telkini yapıyor!

Müceddidî/Eş’arî ekol iktidardır ve durmadan Töresini unutturucu ve hattâ bin yıllık itikadına aykırı din ve kimlik telkinine ara vermeden binbir ağızla konuşuyor…

*

Varlığının ve dirliğinin sebebine cahil bir ekol ise Töre’ye vahşet damgası bastırılmasını sağlayan kabadayılık gösterileriyle Türkçülük(!) yapıyor güyâ ve dışarda içerde Türk’ü ” barbar düşman” diye tarif edenlere fasılasız meşruiyet gerekçeleri üretiveriyor!

Temsil ettiği(!) büyük kültüre dönük bütün ithamları “haklı çıkarma misyonu”na sadakatle hizmet ediyor maşaallah!

Hem de hayrına!

*

Bu arada Töre Medeniyeti bir çapul salgınıyla yağmalanmaya devam ediyor.

Rum bir yandan didikliyor, şarkısını türküsünü vs. koparıp koparıp adına tescil ediyor.

Ermeni aynı şeyi yüz yıldır bıkmadan devam ettiriyor.

Yahudi öyle…

Arap kültürünü din sanan(!)lar ise, bu Töreliler’in eski medeni ve tarihî birikimini Araplaştırma, zimmetine geçirme veya saklama kampanyasına dolu dizgin devam ediyorlar.

O güzelim Üsküdar şiveli Kur’an kıraatimizi bile İstanbul’un Fetih şenlikleri(!)nde Arap ağzıyla okutuyorlar. Müziğimize haram yaftası basıyorlar, mimarimizi bid’at saymaktan ar etmiyorlar!..

Dindarımsı imajlarıyla, ana gövdeyi o düalist islam anlayışlarına angaje etme başarısını sürdürüyorlar… Tevhid demogojileriyle Hikmet tahtındaki geleneğimizin üzerini örtme çabalarından asla vaz geçmiyorlar. Döverek öldüremediklerini severek imha etme tekniklerine de şapka çıkartmamak olmaz!

Hırsızlık âşikâr!

Hırsız ortada, hattâ hırsızlar ittifakı!

Ama “mal sahibi”, o meşhur ve derin “Oğuz uykusu”nda berdevam!

*

“Oğuz’un başına ne gelirse uykuda gelir” demiş Dede Kor Kut!..

*

Kutadgu Bilig temelli kitabımız yazılalı otuziki sene oldu. Defalarca o kitabın unsurları, bölümleri yayınlandı, üzerine yazılmış tebliğler ve makaleler kamu oyuna sunuldu. En yakınımızda durması gerekenler bile karşı cenahların hipnozlu konularına kapıldıklarından, bu gayretlere itibar etmediler. Ancak karşı taraftaki “cephe”, topluca bir “Töre aleyhtarı” kampanya yürütmekte inatla devam ettiler. Hatta kötü Kürt adetlerine indirgenmiş ve kirletilmiş kavram olarak Töre, bir suç gerekçesine dönüştürüldü…

Dilerim bu vesileyle yeniden Töre’ye yani onu anlatan Yusuf Has Hacib’e ve eserine dönük ciddiyetsizlikten kurtuluruz…

FB_IMG_1513500080493.jpg

Şeb-i Arûs’un 744. senesi hürmetine:

 

Âhir zamanda öz canından başka feryâda erişen, öz canından başka imdâda gelen yoktur, yok.

O’nun sırrının sırrını bilmişsen ağzını yum, sus da kimsecikler duymasın, bilmesin.

Âşığın gönlü bir duru sudur; canlar ise o suyun üstündeki çer çöptür.

Yüzünü gördün mü soluğunu kes; soluk, aynaya ziyan verir çünkü.

Âşığın gönlünden güneş doğar da bütün bir âlemin önünü de ışıklar kaplar, ardını da.

 

Hz. Mevlânâ

(Dîvân-ı Kebir, A. Gölpınarlı terc., c.4, s. 202, İst. 1959)

FB_IMG_1512884132211

Doğuş fevkalâde güzel bir şey.

Hayatın zuhûrunu seyir büyük zevk.

Şu goncadaki uyanış!

Hem varlığını idrakte, hem güzelliğini…

Çıkmış sahneye. Bakalım bülbül-i şeydâsını bulabilecek mi?

Ya şu insan evlâdı!

Hilkatin en azametli mesûliyetine doğduğuna uyanabilecek mi? Yoksa “hüsran ehli”ne karışıp tükenip gidenlerden mi olacak?

 

Güzel bir gören göz indinde güzel, sevgili bir  seven gönül bulursa sevgili… Gönül kıymeti bilmeyene varlık âfet,  hayat hüsran…

“Bilinme sevgisi, sevilme bilgisi…”

Neyse!

Muhabbet vâdîsine düşen kolay kolay çıkamaz. Sözü frenleyelim…

*

Bir tarafta o “Durmadan Doğuş”, diğer yanda tarihin yardımıyla anlamaya mahkum beşer.

Elindeki en önemli imkanı kavramları.

Ancak…

Kavramların anlamları da konjonktürel.

Onu doğuran zaman ve zemine göre biçimlenir.

Bâzen geçen zamanla, kavram, doğuş devri kavramsal muhtevâsının tam zıddı bir kutba yerleşebiliyor.

Bizim, kültürün güncellenmesi ihtiyâcımıza bir dil ve kavram güncellenmesi de dâhil.

İnsanımızın en esaslı, en çetin sınavı bu:

Doğmakta Olan ile eski doğuşlar arasındaki irtibatı görememek, kuramanak… Gördüğünü analiz edip hazmedememek…

Tefekkürü küfür sayan gelenek yakamızdan düşmeli artık, vesselâm…

 

*

Günaydın yârenler…

FB_IMG_1512828366184

Dîvan-ı Kebîr, c. IV, 1919:

 

  • Aşk; her an göklere uçmaktır, yüzlerce perdeyi yırtmaktır!
  • Aşk, önce kendini nefsinin isteklerinden kurtarmak, nefsanî yollarda yürümekten ayak çekmektir!
  • Dünyayı yok saymak, görmemezlikten gelmektir; geldiği ve tekrar gideceği alemi düşünmek, kendini anlamaya, bilmeye çalışmaktır!
  • Gönüle dedim ki: “Ey gönül! Aşıkların arasına karışman, herkesin bakmadığı
  • Yönden cihana bakman, gönüllerin sokaklarında koşman kutlu olsun!» Ey gönül! Bu duygu sana nerden geldi, bu çırpınma nedendir?
  • Ey gönül kuşu, kuşların dillerini söyle! Ben, senin kapalı sözlerinin anlamını bilirim!”
  • Gönül dedi ki: “Şu balçıktan yaratılmış eve uçup gelmeden önce, iş yurdunda, ezel aleminde idim!
  • Sonra o iş yurdundan, o sanat evinden uça uça, sanatı yaratanın evine geldim!

HAYIRLI DOĞUŞLARA İNŞAALLAH

FB_IMG_1511958776947

Kamu dilde mâ’ni vardır bilene
Kamu yolda Hak bulundu bulana

Mâ’niyi bir dilde sanman siz heman
Cümle diller anı söyler bî-güman

Garibnâme/Âşık Paşa

*

HAYIRLI DOĞUŞLARA İNŞAALLAH

Hakikat çoğunlukla tam da orta yerde durur. Görmek istemeyiz de ondan yok sanırız. Nefsin rûhâniyetimizi tüketen zevklerine bile isteye meydan açma eğilimidir bu körlüğümüzün sebebi.

Halbuki o meşhur: “Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz içiniz” sözü, gerçeğin ta kendisi. Burada bir “ego”yu bütünün aleyhine öne çıkarmak, aslında o egonun ardında saklı mustarip gönlün de aleyhine.

Tabloda hepimize aynı önemde bir “yer” var. Bâzı elemanların fazlaca dikkat çekmeleri geçici ve itibârî sebeplerle. Asıl değeri, egomuza da gücünü veren, kalbimizde durup duran ve bizi var kılanda aramalı…  O “Kalplerde Duran” ki, hepimizin varlığında! Âleme ibretle bakıp o Rahman’ı ve Rahmaniyyet’i görmeli, etrâfı kırıp dökmeyi terk etmeli…

Ne demiş (toprağı bol olsun) Paskal: “Sonsuz bir dâire varlık, her yer merkez!”…

*

Şu desenler ve nice alâmet gösteriyor ki; o cihan çapındaki müesseselerin hayat sırrı, ecdâdın  bütünlük idraki, “Tevhid” şuurudur! Oradan bakıldığı zaman kimse rolünü küçümseyemez ve büyük bünyenin sağlığı bozulmaz… En ufak görünen bir elemanı çekseniz, sistemin gönyesi bozulur,  önemli görünen elemanlar da “yerinin icabı”ndan mahrum kalır… Teb’asız kralı kim görmüş!

Bu sistemde sadr-ı âzam ile dağ başındaki çobanın görevleri aynı derecede kutludur, aynı ciddiyette ve değerdedir.

***

“Aşk gelince cümle eksikler tamam olur” diyen kutlu atamızı tekrar hürmet ve rahmetle yâd ediyorum… Eksiklik aşksızlıktan, muhabbete kapılarımızın açılmayışından…

Yoksa düzenin sahibi Görklü Tanrı  dâimâ aynı kemal ile “Doğmaya Devam Etmekte”dir…

*

Bir can dosta affedilmez hatâlarımızı anlatırız ve onun sıcak omuzdaşlığında pişmanlıklarımızdan utanmak yerine huzur ve sükûn buluruz da, Hakk’ın huzurunda işlediğimiz yanlışları, O’na döndüğümüzde arınamamışlık duygularıyla (!) azap konusu yaparız. Uzak durmayı seçeriz çokça defâ.

Desek ki: “İşte hep seninleyken, gaflet veya mağlubiyetle o halleri yaşadım. Cürmümü huzûrunda işledim, ayıbımla huzûrundayım. Ve sen hep dostdun, dostumsun. Nimetlerin içinden, ancak o imkanla yine dizinin dibindeyim. Günahsız gelme iddiâmı da bıraktım. Elim elinde, gönlüm Zâtında… Varlığında varım, varlığınla varım… Eksiğim hiç bitmeyecek. Bunu başarmak iddiâsından vaz geçtim. Cüz’i benliğin hiç eksiği biter mi? Sen benden hep râzı olageldin. Ben de hatâlarımın sana dönmemi engellemesine izin vermek yerine, işte onlarla eşiğindeyim, dostluğundayım…”

Ne saadet, ne zevk olurdu!!!

Dostlar! Hatâlarımızı putlaştırıp, “güyâ günah hissi”nden doğan, kimselerin bilmediği tek kişilik bir haysiyet gösterisiyle Hakk’a yabancılaşmamızda şeytanî bir oyun var…

O naneleri yerken sanki bilinmiyorduk da el açınca mı ifşâ olacağız!

Korkulacak şey huzurda olduğunu unutmak; yahud o, “dostlarımızın dostluğundaki maden”e de yabancı kalıp,  “Asıl Dost”tan mahrûmiyete râzı oluşun muhabbet sınırlamaları değil mi?!..

*

Hatâlarımızı seviyoruz çok defâ!

Sanki fenâ huy ve alışkanlıklarımızdan ayrılırsak, hayatın tadı kalmazmış gibi bir endişeyle, o huylara sımsıkı tutunuyoruz. Bir yandan da, o huyların mâliyetlerini ve bize ödettiği bedelleri görüyoruz. İstiyoruz ki, Allah bizi affetsin.

Affetsin de, biz sefil  halleri terk etmeden affetsin!

Tövbe etmeye hiç heveskâr değiliz! Asıl tövbenin, mâsûmiyete tekrar ve kesin dönüşe dâir bir iç kararı olduğunu bilmeyenimiz var mı?

I ıhh! Tövbe etmeden af isteriz biz!.. Ama tövbesiz af yok!

Bir hâkimin mahkûmu affetmesini örnek alıyoruz sanırım. Gerçek bir pişmanlık olmadan af!

Hariçteki bir hâkim sizi affetse bile, mahkum sahici bir hatâsını idrakle pişman değilse, o af “af” olur mu?!

İlk fırsatta, yeniden o menfi işlere dalıp, mahkûmiyet şartlarına geri dönüyoruz.

Affın asgarî şartı, hatâmızı anlamak. Anlayıp gerçekten pişman olmak. Af, asıl kendimizden kendimize! Affı uzağımızdaki bir ilahtan istemek ne kadar gerçekçi, buna  pek kafa yorma lüzumu duymayız.

“Kendimizi egomuzun heveslerinden affettiğimiz vakit elimize ne geçecek? Şurada gönül eğlendirip gidiyoruz işte!”, mi diyelim?

Kendimizi affettikten sonra, içerden o iptilâlara tâviz vermeden bir yönelsek Hakk’a, O ne diyormuş, bir duysak!

Günlerimiz Hak ile barışmaya yaramıyorsa neye yarar? Bütün sıfatlardan îtibarlardan eninde sonunda soyunacağız.  Esâsen Hak indinde zâten çıplağız ve elimizde gönül yanığından başka geçer akçemiz yok…

*

Cümle yârânın gönlüne Muhammedî hikmetin doğuşunu diliyoruz vaktin sahibinden. Hayırlı doğuşlar, hayırlı duyuşlar, yâni hayırlı “mevlid”ler  olsun inşaallah.

*

Uzun tuttu. Vaktini aldığımız dostlardan helallik dileriz.