ONTOLOJİK HATÂ… :)

27750310_2199856233363021_841455664661724767_n

Az empati yapsaydınız, “ileri değerler” adına hiç bir “özveri”den kaçınmayan entellermiz indinde Türkler ve medeniyetinin bir varoluş hatâsı olduğunu şıppadanam anlardınız!..
Cici çocuklarımız bütün “ileri dünya”yı severler de bir tek “yurdum insanı”nı sevemezler. Haksızlar mı yani!
Atletli, göbeğini kaşıyan, “şehitler ölmez…” diye kırk yıldır gırtlak patlatan şeyleri!
Ve lâkin…
Entellerimiz de biraz tembel be kardeş!
Ne de olsa onlarda da “şarklılık” bulaşığı var!
Şu hâle bakın.
Tamam. Antiemperyalizm icabı, ABD sözcülüğü yapmak şart tabii ki:
“Afrin’miş, Münbiç’miş sana ne arkadaş?!
İşte bizim Mc. Gurk orda! O işleri hâle yola koyar! Azcık huzurumuz kalmıştı, onu da bitirme! Zaten savaş istemek bir toplumsal hastalık göstergesi! Afrin’e girip de ne ediceeniz? Bırakın YPG’li arkadaşlar orada bari rahat uyusunlar…
…”
…derken bugün bir haber, “bizim çocuklar”ın ağır canlılıklarını yüzlerine vuruveriyor.
“İleri ülkelerdeki abileri”nden Hitler’in torunları, dâimâ olduğu gibi, çalışmışlar! Türkiye’ye karşı mücâdelenin kökten çözümünü buluvermişler:

“Continental marka Alman lastikçi, reklamlarında bir taşla iki kuş vurmuş ve devletinin dış siyaset hedeflerini de destekleme adına (bir grafiker hatasıyla) dünya haritasından Türkiye’yi yok edivermiş!..”
“Adamlar işi biliyor kardeşim!”

Aslında o haritayı bizim “Türkiyeli” entellere ithaf etmeliydiler! Çözüm dediğin böyle olur arkadaş!
Lastikçi kadar olamadınız be ciciler. 🙂

Reklamlar

MÜNEVVER, ENTELEKTÜEL, AYDIN… YÂHUT “ÜÇ TÜRKÇE”!

16640772_1703943529620963_4817124853526284117_n.jpg

Aydın, entelektüel, münevver!
Kamuoyumuzda bu kelimelerden hangisinin nerelerde ve hangi kesimler tarafından tercih edildiğine bakalım. Kelime tercihlerimizde, bilhassa kavramlaşmış, terimleşmiş kelimeler söz konusuysa, bağlı bulunduğumuz ontolojik temellendirmelerimiz belirleyici oluyor. 
“İslâmî hassasiyet taşıdığı düşünülen grup” münevver kelimesinde ısrarlı.
Batılı paradigmayı kabullenenler entelektüel kelimesine sempati duyuyor. Laik-seküler-ulusalcı zümrenin elitlerinde aydın kelimesinin ön aldığı ortada…
(Tabiatıyla bu tasnif pek de pür homojen bir tablodan haber vermez. Hepimizde bu üç yapının serpintileri birbirine girer! Ama gene de son tahlilde bir tercihimiz vardır.)
Aslında mâcerâ uzun bir hikâyeyle açıklanıp bağlanmadıkça çözümsüz.
Kronolojik bakımdan bu kelimelerin dilimize yerleşmelerindeki kıdem sırası; münevver, entelektüel ve aydın şeklinde. Konu her yönüyle konuşulmaya kalkışılsa, İşin içine dil devrimi de girer, batılılaşma serüvenimiz de, din anlayışımızın tarihimizdeki değişim ve dönüşümleri de, Cumhuriyet ideolojisi de… Her bir başlık, üzerinde ayrı ayrı durulmaya değer. Lakin bende o kadar teferruata dalmaya ne tahammül ne de sabır var. Lutfen bağışlayın.
Kelime tercihlerimiz sıradan ve dikkatsiz seçimler değil.
Türkiye’deki kültür ihtilali üzerine yapılan analizler, ülkemizde eğitimli veya elit zümrelerdeki keskin dünya görüşü kamplaşmasını kaç defa ortaya koydu. Kaç defa “aydın soruşturması” adıyla bu karmaşık mesele masaya yatırıldı. Dergilerimiz özel sayılar çıkardılar.
Ancak maalesef ülkemiz okumuşları kültür tarihimizdeki ontolojik kabuller üzerinden bir seyir tesbitini, o seyrin sonuçlarına dair bir kritik yapmayı akıl etmediler. Ontik algının aynı zamanda bir epistemoloji, bir etik ve estetikle beraber dünyamıza girdiği, hattâ metafizik ve mantık anlayışlarımızı bile belirlediği olgusu hakkında düşünülmedi. 16. YY a kadarki Vahdet-i- Vücut eksenli toplumsal ontoloji kabulümüzün (itikadımızın), özellikle Yavuz sonrasında, Safevîler’e karşı çıkabilme telaşıyla, İmam Gazalî tesiriyle ve Kadızadeliler’le birlikte gelen tasavvuf muhalifi örtülü düalist din algısının, yani Arap dünyasına has Eş’ariliğin nelere yol açtığına yeterince eğilinmedi. “Duraklama” ve “Gerileme” devri adlandırmasının altındaki millî felaketin, aslında bu ontolojik algıdan zuhur ettiği yüzyıllarca örtülü kaldı. Devletin Tanzimat’a mecbur kalmasında, arka planda etkin olan Eş’arileşmiş itikadın taassubu toplumsallaştırma rolüne bakılmadı. Halkın ekseriyetle 16. YY öncesi anlayışına sadakati devam etmekle beraber, yönetimler medresede hakimiyet kurmuş o anlayışa angaje idiler. Islahat çabaları ise sadece aynı batağa daha fazla gömülme sonucunu verdi. 19. YYdan itibaren bu defa da Hind ve Kürt anlayışının bir toplamı olarak Müceddidîyye tasavvufu, medrese vasıtasıyla müesses hale gelen mevcut Gazali/Eşari anlayışıyla bütünleşti.
Tanzimat ve sonrasında Pozitivist anlayışın hükümranlığı vardır. Bu açık… Yönetimler, eğitim sistemi marifetiyle, din diye Eş’ariliğe duyduğu tepkilerin de büyük tahrikleriyle Batılı ateist ve materyalist paradigmaya süreklilik kazandırdılar, kaba bir pozitivizmi eğitim ve ilim hayatımıza hükümran kıldılar.
Az zaman uygulanmadı bu üçlü yapı. Resmî kurumlar pozitivist ontolojiyi beslerken, belli başlı bütün “cemaat” adlı sivil örgütlenmeler Müceddidi idiler. Geleneksel tasavvuf muhitleri ise varlığın birliğine kani idiler ve mensuplarına o anlayışı kazandırma çabasını hiç terk etmediler.
Şimdi bu “Üç Ontoloji”nin adeta üç ayrı milleti vardır ülkemizde. Bu anlayışların mensupları da masum Türkçemizi kendi ontolojileri istikametinde ayrıştırıyor ve “Üç Türkçe” diyebileceğimiz bir dil yelpazesine sebep oluyorlar.
Aslında konu çok daha derin ve ayrıntılıdır.
Bu üç ontolojiye bağlı olarak sosyal yapımızda, siyaset anlayışlarımızda, felsefî-dinî tercihlerimizde bir çok üçleme biçimlenmiş durumdadır.
Sanatlarda, zevklerde, hayat tarzı seçimlerimizde, ahlak anlayışlarımızda, müziğimizde, mimarimizde, siyaset projelendirmelerimizde… o üçlemenin gayet canlı örnekleri, tezahürleri vardır.

Dolayısıyla, “Nur” kelimesindeki metafizik göndermeyi içine sindiremeyenlerin ellerine fırsat geçince bu kelimeyi aforoz edişlerine şaşırmayalım. Kezâ “gerçek aydınlanma”yı bir “İlahî varlığa karşı şehadetin içten tahakkuku” olarak kabullenenlerin, “aydın” kelimesindeki haricî bilgilenme esaslı kaotik kavramlaştırmaya sıcak bakması düşünülemezdi.
Gerçi “nur” kelimesinde geleneksel tasavvuf muhitleriyle cemaatlerin tercih beraberliği varmış gibi görünür. Ama sadece görüntüdür bu. Anlamlandırmaya giriştiğiniz an iki ayrı ontolojik göndermeyle karşılaşırsınız. Dahasına girmeyeyim.
Entelektüel ise düşman bir alandan içimize sızıyordu. Eğer Batılı paradigmayı içinize sindiremiyorsanız, bu sindirememe ister dinî ister milliyetçilik(ki bizim milliyetçilik tarihimiz de kırıklarla doludur.) sebebiyle olsun, o kelimeye dostça bakabilir miydiniz?

Yoksa şimdi şöyle bir zevk edişe kaç iştirak bulunur:

Nûru’n alâ nûr…
Cenâb-ı Hakk kendisini böyle adlandırmış… “Nur üstüne nûr…” demiş!..
“Nâr” cehennemi tasvirde kullanılmış, nûr cenneti!
Nûr, nâr’ın çoğul hali olarak tarif edilmiş Kamus’ta…
Cehennem cennete yol veren tasfiye ocağı diye!
“Ol rahmeti bol pâdişâh” cehenneme kul’u değil günâh’ı yakmak için ocak kurmuş…
“Münevver”, hem nâr hem de nûr kökünden çıkarılabilen bir kelime imiş…
Varlıktaki aşk temelli terkibi sezen, unsurları, çoklukta birliği gören gönüller nur’dan münevver olmuş; çokluğu birleyemeyen, âsi olup terazinin gaflet kefesine düşen de nar’dan aydınlanmış.

Tercihini söyle sana kim olduğunu söyliyeyim. 

27657348_2198677876814190_487072247648306384_n.jpg

Bu bir bayram namazı değil!
Dün Afrin’den getirilen şehidimiz Ömer Bilal Akpınar’ın aziz nâşı… Kutlu ecdâd ervâhıyla tâze şehidimizin buluşma bayramı tabiî… Makamı âlî, bayramı mübârek olsun.
Ancak…
Bu kaçıncı şehid, bu kaçıncı cenâze!
Dost da düşman da bu küçük şehrin şehidine sahiplenişini bir yere not etmeli!..
Kırk yıllık bıktırıcı bir mücâdeleden herhangi bir kesit bu!
Bize elhamdülillah demek düşer de, müttefiklerimizin(!) yüz yıldır bu milleti yozlaştırma mesâisinin iflas ettiği bu günlerde, bu tabloya daha bir düşünerek bakmalarında fayda var!

KORKAK TÜKÜRÜK SAKALA DÜŞER!

27544753_2198211516860826_7800811138133259520_n

ABD Dış İşleri Bakanlığı, bizim Olağanüstü Hal şartlarını bir an evvel kaldırmamızı, içerdekileri bırakmamızı… vs. vs. istemiş!

Bu “canlılar”a bu hak ve yetkiyi kim verdi? Kim râzı oluyor bu üsluba, bu cesareti bunlara kim veriyor?

“Ben ihtilal denerim, muvaffak olursam kulumsun; olamazsam da karşı tedbir alamazsın!” demek ahlaksızlığından başka ne anlamı var bu açıklamanın?

Bu alçak muhakemeyle mi “süper” bu cibilliyet fukaraları?
Evet süper!

Süper ahmak, süper insaniyetsiz, süper kaba, süper değersiz!

Asıl tuhaflık bu süper zekâlıların içimizde zırıldayıp duran Ce Ne Ne, foks vs. ürücülerine bizim hâlâ izin verip ürdürtmemizde!

Eyy TC!…
*

Bir de içimizdeki solcu, sosyalist, hümanist, FETÖ, “metöler”le beraber; şimdi TKP ML de ABD saflarında olduğunu beyan buyurmuş! Bu “antiemperyalist seçkinlerimiz”(!) toptan Afrin’de Mehmetcik karşıtı imişler…

Eyy TC!

Ne oldu senin o meşhur “devlet aklı”na, devlet reflekslerine!?
Korkak tükürük sakala düşer eyy TC!

27751908_2198131276868850_1132264372315556834_n.jpg

Mülkiyet, sâhiplenenden kaynaklanan tek taraflı bir aldanış. Yoksa sahiplenilen eşyâ bundan habersiz!
Asıl mülkiyeti sevene bakarak anlamalı.
Mülkiyet orada!
Ancak oradaki durum da bildiğimizin zıddına!

Seven değil “mâlik”, sevilen!
Sevdiğini sanıp, muhatabını mülkü sanan nâdâna değil sözümüz. Gerçek sevgi, âşığı sevdiğine kul eder. Sevgili ise sevgiliye, vatan ise vatana, bayrak ise bayrağa, Allah ise O’na… Mülkiyet işte orada:
“De ki: Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin rabbi Allah içindir.”
Enâm/162

Vakt-i şerifler hayr olsun Erenler…

“AYIRAN DÜŞMAN”!

27751832_2196307653717879_7980139624309909362_n.jpg

“Ey Âdem oğulları, «Şeytana tapmayın. Çünkü o, sizin için (Rabbinizden) ayıran bir düşmandır. Bana ibâdet edin. işte dosdoğru yol budur» diye size emr etmedim mi?”
(Hasan Basri Çantay Meâli, Yasin/60-61)

أَلَمْ أَعْهَدْ إِلَيْكُمْ يَا بَنِي آدَمَ أَن لَّا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ ﴿٦٠﴾ وَأَنْ اعْبُدُونِي هَذَا صِرَاطٌ مُّسْتَقِيمٌ ﴿٦١﴾
Âyetlerde ayrılık ile ilgili bir kelime olmadığı halde, Hasan Basri merhum neden böyle meal vermiş acaba?

Gerçi “ayırmak” fiili burada bana hiç aykırı gelmedi. Bilakis!
Çünkü, birlik halindeki bir idrak, ancak şeytanın nefse ayrı bir varlık atfı/benimsetmesiyle ortaya çıkacak parçalanma yüzünden “tuzağa”, yahut “uzağa” düşer, ayrılır.
Şeytana veya nefse itibar edişle beraber insan kesret cehennemine savrulur, varlığa “ben ve dışımdaki ötekiler âlemi” diye bakar, fiili gerçeklik olan Birlik’ten ayrı ve daima gurbete mahkum hesaplar içine yuvarlanır, diye düşündüm.
Allahuâlem!..