KÜLTÜR EKSENİMİZDE MÛSIKÎ

65114387_2965587176789919_4904206890814144512_o

Müzik gibi insan duygu, düşünce ve tecrübelerinden beslenen; insana dâir ne varsa, tamâmına nağmelerden hil’at giydiren; buna mukabil ulaştığı repertuarla da geri dönüp, âdetâ insanı yeniden yaratan bir saha üzerine konuşuyor ve yazıyorsanız, söze binbir türlü başlangıç, binbir türlü hikâye, binbir türlü final yakıştırmakta zorlanmazsınız.

Hele eğer müzikle insan arasındaki alışveriş konusunda Türk toplumu gibi son derece zengin bir tarihî ve kültürel mirasın vârisi bir toplumda iseniz, âdetâ sonsuz bir duygu ve zevk tayfı üzerinde bulursunuz kendinizi.

Çeşitli vesilelerle, üniversitedeki öğretim üyeliği yıllarımızda öğrencilerimize “Türk düşünce, inanç ve kültür târihi” konularını anlatırken, müzik-kültür ilişkilerine de âdetâ doyumsuz bir zevkle girer, ancak çıkamazdık. Öyle ya, Türk tarihinin zenginliği, farklı dönüm noktaları müziğe yansımamış olabilir miydi? Farklı sosyal hareketlilikler, psikolojik daralma ve genişlemeler, sevinçler ve çâresizlikler, insanımızın hassaslaştığı anlarda, onların gönüllerinde nağmelere bürünerek, gönül ve dimağlardaki sessizlik yurdundan ses ve söz diyârına baş uzatmazlar mıydı?

Zaman zaman uğunmaların zirve yaptığı zehirli demlerden olduğu kadar, sevinçten başının göğe erdiği anlarında duygularını nağmeye döken insanımız, o nağmenin imkânlarıyla Türkçenin sınır boylarında dolaşmaz mıydı? Türkü yakanın veya bestekârın muhayyilesi dil naktinden imkân devşirirken, edebiyat ufuklarına süzülmez miydi?

Fikrin ve duygunun nağmeye dökülmesini belli bir zeminde, zamanda, kulvarda, alanda tutmak; insan alışverişini, dikkatini, hüzün ve ümitlerini verili bir düzleme hapsetmek mümkün müydü?

Elbette ki hayır!

Hattâ bâzen, bâzen bile değil çok defâ fikrin, siyâsetin, edebiyâtın acze düştüğü, pes ettiği alanlar, müziğin otağ kurduğu bölgeler haline bile gelmiştir. Felsefenin, şiirin, hikâyenin, romanın, sosyal bilimlerin sözlerini tükettikleri yerde âşığın, gönül ülkesi ürünlerini eze eze söyleyen ezgicinin, türkü yakanın, bestekârın saltanatı başlamıştır.
Sanılmasın ki, bu ifâdeler hamâsî bir romantizmden ibârettir.

Türk müziğinin en zengin ürünlerini verdiği devirler, kültür tarihimizle meşgul olanlar bilirler ki, taassubun, siyasî sınırlamaların, sosyal çâresizliklerin kol gezdiği, zirve yaptığı dönemlerdir. XVII., XVIII., XIX. Yüzyıllar müzik repertuarımızın giderek zenginleştiği, mahsul verdiği asırlardır. Ama aynı asırlar, aynı zamanda medrese tahakkümünün de gitgide şiddetlendiği asırlardır. Kezâ, sosyal ve ekonomik çöküntünün getirdiği itirazları bastırma çabalarının da yükseldiği asırlardır. Askerî çözülme ve mağlubiyetlerimizin sıklaşan peryotları ve sonuçları ile yüzleşirken, toplumun feryadını müzikal kalıplar içinde, zaman zaman en can acıtıcı nağmelerle ifâde edilmiş bulmaktayız. Çanakkale Türküsü gibi öyle eserler vardır ki, düpedüz tarihin bir cüz’üdür…

Söze girerken de belirttiğimiz gibi, müziğin içinde toplumun edebî, psikolojik, sosyolojik, tarihî, antropolojik, dinî, siyasî… verilerini zaman zaman kucaklayamayacağımız zengin örneklerle buluruz. Müzik eserlerimiz bâzen içine doğru derinleşir, insanî kemâli toplum tecrübesindeki farklı iklim ve coğrafyaların geleneklerine bağlı kalarak olanca nüansıyla ortaya koyar. Bazen tamamen bireysel bir tecrübe, Yozgat Sürmelisi gibi bir türkünün nağmelerinden yola çıkıp öylesine bir genel kabule ulaşır ki, adeta toplumun genelini temsil eden sembollere döner.

Kâh sosyolojik veriler toplanır, bir türkü yakıcının dimağında yepyeni bir amalgam yaratıp, yepyeni bir ferdiyet inşâsına koyulur…

Tabii, bizim gibi kültürel geleneğinde şifâhî/sözlü yöntemi daha fazla tercih eden bir toplumda, kaybolduğu düşünülen sayısız kültürel veri, gelenek, görenek, davranış kalıbı, hüzün ve sevinç türleri, sosyal kurumlar, psikolojik değerler, en umulmadık bir köy türküsünde, ağıtta, ninnide, düğün havasında, yol veya gurbet türküsünde sırlanmış olarak, âdetâ ebediyete rehin bırakılmış gibi önümüze çıkıverir.

Müzik kültür ilişkilerimiz üzerine ne söylense az, hangi faslın kapağını açsak, orada bir saklı define bizi bekler.

TRT İstanbul Radyosu’nun değerli müdürü Dr. Kenan Bölükbaş Beyefendi, bizden mûsıkî ve kültür temelli bir program talep ettiğinde, yukarıdaki mülâhazalarla ve memnuniyetle kabul ettik.

Meslek hayatımız boyunca Edebiyat ve Eğitim fakültelerinde kültür ve düşünce tarihimiz etrafındaki derslerimizde veya konservatuarlardaki farklı birlikteliklerimizde düşündüğümüz, yorumladığımız eserlere dâir birikimimizi Radyo dinleyicisine de aktarmak yeni ve keyifli bir tecrübe tabiî.

Bilhassa felsefe bölümünde yaptığımız türlü çalışmalarda önümüze çıkan estetik zenginliğimizi, toplumun geneline de ulaştırmak bizim yaşımıza gelince sanki bir görev gibi de oluyor.

Nitekim, programın ana gövdesi, diyebileceğimiz örnek eserler üzerinden geliştirilen kültürel yorumlar, bizim üzerimize farz idi. Lâkin konunun bir de o örnek eserleri seslendirme cephesi vardı.

Hâlihazırda TRT neyzeni olarak çalışan İbrahim İskender Pekgeçgil stüdyo arkadaşlarımızdan birisi. İbrahim kardeşimiz programın her aşamasında bize desteğini esirgemiyor. Kendisine medyun-ı şükranız. Hele bilhassa kumanda masasındaki hünerli, şikayetsiz ve serinkanlı kardeşimiz Özlem Demir ile yardımlaşması, programımıza, hem stüdyo içinde hem de kumanda masasında verdiği katkıyla değer katıyor.

Ama bizim, stüdyoda ele alacağımız eseri seçme özgürlüğü tanıyışıyla, yani sahip olduğu zengin repertuarıyla stüdyoya huzurla girip çıkmamızı sağlayan bir virtüöz dostumuz daha var: Cumhurbaşkanlığı Devlet Klasik Türk Müziği Başkemancısı sevgili Dr. Mithat Arısoy!

Mithat Arısoy beyefendi bir “hezarfen”dir.
On parmağında on mârifet bir üstâd-ı zaman.

Klasik mûsıkîmiz kadar Tasavvuf mûsikîmize, halk türkülerimize, mâni ve ağıtlara, bozlaklara kadar huzur ve emniyetle girip çıkmamızın imkânı onun sanatıdır.
“Mithatcığım bağlama lutfen!”, dersiniz, derhal bağlamasını kılıfından çıkartır. Kısa bir akordla istediğiniz esere girer. “Keman” dersiniz öyle, “tanbur” dersiniz öyle, “cura” dersiniz, öyle…

Ney ve bendir faslı elbette İbrahim Pekgeçgil’e ait…

Pazartesi geceleri 22:03’te başlayan 40 dakikalık bir programdan söz ediyoruz. 2019 Ocak ayı başından bu yana yayınlanıyor…

Yakın ve uzak çevremizden, sosyal medyadan sevindirici geri dönüşler alıyoruz. Dilerim Allah sağlık verir, ekibimizin akordu ve kondisyonu elverir, dinleyicimizin talebiyle buluşur ve her hafta bir eser üzerinden yürüttüğümüz program, zaman içinde engin mûsıki repertuarımızı belli ölçüde de olsa temsil kabiliyeti kazanan bir arşiv oluşturur.

Evet efendim.
Pazartesi günleri TRT Radyo 1’de, saat 22:03’te, “Kültür Eksenimiz ve Mûsıkî” programımızda buluşmak üzere.

Dr. Sait Başer

Bir Dünya Müzik, TRT AYLIK MÜZİK DERGİSİ, sayı 43, Mayıs 2019, s. 42-43.

YA İDRAKSİZ SABIR KÜFRE DÖNERSE!

65192226_2965098006838836_4098121613315145728_n“Oğlum,
Sabır, tecellî-i İlâhî’yi, belâ saydığın herhangi bir halde ve sana ilk değdiği an anlamaktır.

Sabır uyanıklığın adıdır.
Hakk ile beraber olanın ahlâkı sabırdır.
Onun düşüncesine göre fâil dâimâ Allah olduğundan, müsbet tecellîye şükür ile “belâ” addolunan bir tecellî arasında aslî öznesi itibarıyle fark görmediğinden, sabır sahici bir mü’min indinde şükrün diğer hâli olmalıdır…

“Sabır ahlâkı”, insana Hakk ile berâber oluşu sebebiyle, tasavvur üstü bir güç katar!
Sabır hem sıkıntısı yönüyle zahmet mânâsıyla güçtür, ama hem de insanın Hakk’ı hissedişi, duyuşuyla sabredende doğan bir Rahmânî “güç”…

İnsanların çoğu zilleti sabır sanırlar.

Halbuki sabrın gerçeğinde Kudret-i İlâhi’yi tanıyış, biliş, buluş, boyun eğiş berâberdir… O güç, rızâsıyla boyun eğen kulun kalbine de akar… O sebeple “mazlumun âhı” ile tehdit edilir zâlimler!

Sabır hâlinde bir mü’min kalbe dokunmak, gayretullah’a da dokunmaktır çünki…
Sabrı şükür ve rızâdan ayırmadan anla.
Sabır rızâsızsa, isyânın gizli hali olur.

Sabır şükürsüz ise, muhâtap olduğun “kudret”i zâlime atfa yol açar ki, işte orada sabır kahredici bir mağlûbiyete döner!…

Gerçek sabırda muhâtabın Hak olduğundan gaflete, şüpheye yer yoktur… Öyle olunca da sabır, şükür ve rızâ ile buluşur…

Sana demiyorum ki gayretten geri dur!
Gayret ve şartlarını iyileştirme çabası da sabra dâhil.

Demem o ki, sabır alanını Allahsız sanmayasın!
…”
Canlar canı Hocam Hayri Bilecik’ten hatırladığım sabır nasihatleri bunlar… Mağfiret-i İlâhî’ye gark olsun…

“Sabır alanını Allah’tan ayrı” addetmek!
Sabrı îmânın alâmetiyken bir şirkin kamuflajı kılmak!
Tevhit tefekkürünü nefsin emrine alabileceğini sanarak, Allah’ı ardına alıp zalimle zalimce vuruşmada kullanabileceğini sanmak!
Güyâ sabrederken küfrün rengine boyanmak!..

İşlediğimiz günahı gerçekten görüp kabullenmek, “ben” dediğimiz şeyin nasıl bir “kör özne”yi zât edindiğini göstermez mi?

O kör muhterisin alternatifi Hakk’a dönmek, O’nu zât edinmek ammaa…
Bu kararı aldığın andan itibaren de her adımda bir tuzağa hazır olmak şart.
Çünki…
Nefs, kendisine kılıç çekildiği an bir hîle dehâsı kesilecek.
Sabırdan rızâya varmak, çok defa o masallardaki şehzâdenin altı ay bir güz gidip bir arpa boyu yol alamayışına benzeyecek. Bıkıp pes ettirecek, yarı yolda…
*
En tesirli hîlesi ise, sûret-i Hakk’tan görünmek.
Başkalarını aldatmanın bedeli var tabiî.
Ammaa, en acı aldanış kendimizi aldatmak.
Hem muhâtaplarımıza borçlanmak, hem borçlarının mükellefi olacak reşâdete uzak, dizüstü çökmek!
Uyanmaya vakit ve imkan bulan fırsatı kaçırmamalı.
Ya kendini uyuşturan!?
*
Keşke ibâdet ve hayırlarımız bize günahkâr kimliğimizle yüzleşme cesâreti ve gücü verse…

Hayırlı sabahlar azizler…
Bizi “şükür ve rızâ durağı”na yetirmeyen yarım sabırlarda yitirmeyelim yolumuzu…

SELÂM…

Duâ ve selamda, tevbe, af ve Rahmaniyet zemininde bir vuslat ve kudret çeşnisi bulunduğunu anlatmaya gerek var mıdır?

Hz. Yûnus:
Biz bu ilden gider olduk
Kalanlara selam olsun
Bizim için hayır duâ
Kılanlara selam olsun

der ya! Selam ve duânın Hakk ve Hikmet ile buluşturan bir yüzü olduğunu düşünmek lazım. “Duâlarınız olmasa ne işe yarardınız?” sualinde dikkatle duraklamalı!(Furkan-77).
Duâ esnâsında insan, bilhassa kendi içinde bir arınma va acz idraki, aczini kabulleniş, bir mükemmel Rabb’e ilticâ, o Rabb’i kendinde bulma… gibi üst üste gelen ön kabuller üzerinden yönelir. O yönelişte iki yönlü bir uyanışa mazhar olur. Önce cüziyyetindeki zayıflıkları kabullenme, sonra da bütün aczine rağmen o “Kudret Denizi”ne irtibatlı oluş! Duâda icabet gizlidir, diyen hikmetten baktığımız zaman ise, kulluk ile Rububiyet orada haşır neşirdir…
Duâ üzerinde düşünmek şart. Duâya devam etmek elzem!
Birbirimize hayır dualar edelim.
“Günahsız ağızların ettiği dualar kabul olunur” imiş. Birbirimize ettiğimiz dualar o kategoridenmiş…
Cümle yârâna, milletimize ve ümmetimize, hattâ bütün insanlığa hayır, huzur ve iki cihan saadeti niyaz ediyorum. Fitne ve küfür mihraklarının zulüm ve baskılarının def’ini diliyorum…
Hayırlı, feyizli; nefsaniyet ve şeytaniyete galip geldiğimiz bir hafta olsun inşaallah…
Dr. Sait Başer
16/6/2014

“SELÂM VE DUÂ İLE” İMİŞ!

Duâ, taleplerimizi hayatımıza dâvet anlamında bir kelime.
🙂
Duâ hâlindeyken, kendi ruhî durumumuzu incelersek, bu esnâda kendimize dâir biliş ve kabullerden hareket etmekte bulunduğumuza şâhit oluruz. O biliş ve kendiliğimize dâir kabullerde ise gayet tabiî, sentetik telkinlerden uzak, sahici ihtiyaç ve ideallerimizin faaliyeti belirir, alttan alta…
Bir de duâmızın yöneldiği muhatabımız var! O, Cenâb-ı Hakk’tır.
O “muhâtabımız”a münhasır biliş ve kabullerimiz olmadan da duânın hiç bir değeri ve zerrece anlamı kalmaz.
*
Duâ esnâsında hem kendiliğimize hem O’na dair bilişlerimizin buluşması da şart tabii.
🙂
Duâmız “bizim” ise, ezber tekrarlarını aşıyorsa, orada gene gayet ciddî bir “dünya görüşü”, “hakikat algısı” da devrede bulunmak zorunda. Yani duâ sırasında duâmızın doğuşunu sağlayan bir ciddî ve hasbî tefekkür de bulunmak zorunda… Aksi halde zaten ortaya duâ çıkmaz.
*
Elbette her duamız kendimize dönük değil!
Bir de diğer insanlara, topluma, varlığın muhtelif cenahlarına hitab ettiğimiz, hayır veya lânet okumak kasdından doğan dualarımız var.
O dualarda da gene bizim kendisine dua ettiğimiz muhataplara dâir dilek ve temennilerin, o muhatabın gerçekliğine, durumuna, ihtiyaç veya ahlakına dair ciddi ve güncel fikirler üretmiş olmaklığımız şartı geçerli. O muhatabın Allah’a dâir nisbetlerini, Allah’ın ona dönük iktidarını kaale almadan da duâ edemeyiz.
Elbette bütün değerlendirmelerimizi, duâ edende bir “hasbîlik şartı” üzerine oturtuyoruz.
*
“Selâm ve duâ ile” tekerlemesinin, dua ile alâkası yok!
Ne kendine dâir, ne muhatabının varlık, ihtiyaç, ahlak, saadet arayışlarına dâir zerrece tefekkür zahmeti taşımıyor bu yuvarlak lâf.
Hem “her şeyi” söylemişmiş gibi yapıyor, ama hem de aslında muhatabına gerçek bir yönelişin gereği ihlas ile sahici bir empati taşımıyor. Onun ihtiyacına yoğunlaşmış en ufak bir şefkat ve zahmet yüklenmemiş…
Bilakis!
Bu, bir “duacı olmanın diğergâm imajı kullanılarak, güya dua edilenden minnet devşirme sloganı”.
Bencil, dindarımsı, düşüncesiz; ama gayet menfaatçi, ucuz bir tutumun ifşaatı…
*
Daha yazalım mı?

Bu düşünce tembelliği alâmeti tekerlemeyle her karşılaşmada bir ölü can ile muhatap olmuşum gibi üzülüyorum…
Allah encâmımızı hayr eylesin…
🙂
Ümmetimizin ezber dualardan ve sloganlardan uzaklaşıp, hakiki talep ve dilekleriyle yüzleşmesi, dua için teveccüh ettiği Zât-ı Akdes’i karşısında bulacağı hallere tahavvülü de bendenizin duasıdır.

Manasıyla da donanacağımız, Ümmet-i Muhammed’e selametler niyazındayken, dualarımızın içine kalbimizi de koyacağımız bir oruç günü idrak edelim inşaallah…
Dr. Sait Başer
16/6/2012

TÖRE’NİN ÇOCUKLARI

(KİMLİK, TÜRKLÜK VE İNSANLIK)
(Bir Koreli aydın topluluğuna hitaben hazırlanmıştır.)

Capture
Ticaret, turizm, bilimsel işbirlikleri, küreselleşen haberleşme ve ulaşım… gibi sebeplerle insanlık topluca tek âile hâline geliyor. Gelişmeler, insanlığın kader ortaklığını en şiddetli biçimde duyuruyor. Yeryüzü ise o “âile”nin müşterek “ev”i!

Geçmişin kapalı ekonomileri, kapalı siyasî rejimleri, kendisinden başkalarını gayrılaştıran ideolojileri mârifetiyle “kimlik” vurgusu neredeyse bütün modern dünyada bir eski ezber haline dönüştü. Bu “eski ezberler” uğruna yaşanmış katliam görüntüleri hâfızalarımızda çok tâze. Daha fenâsı o “ezber mensubiyetler” üzerinden yürütülen “kimlik savaşları”, insaniyetin asıl hedefi olması icab eden hikemî birlik bağlamındaki “insan olma”, kâinâtın ana ilkesindeki ortaklığımızın icabıyla buluşma, kendini gerçekleştirme… gibi asıl hedefleri koyu bir sis perdesiyle örtüyor, gözlerden uzak tutuyor…

Bizi buraya, Koreli kardeşlerimizle birlikte düşünmeye sevk eden o “ortak kader”dir. 1950lerdeki Kore-Çin savaşına Anadolu çocuklarının kanının karışması da, Koreli dostlarımızın dünya ölçeğinde bir ekonomi elde edişleri de o insanlık ailesindeki ortak arka plandan dolayıdır.

Aslında bu “büyük gerçek” sadece modern dünyada ortaya çıkmış bir izafî durum değil. Varlık âlemi, toprak hepimizin ortak menşeimiz, döneceğimiz son durak! Bu GERÇEK, atalarımızın da görüp bildikleri, hattâ uğruna bir ulu tarih yarattıkları millî bir ideale de dönüşmüştü.
*
Biliyorsunuz, dünyanın diğer bölgeleri gibi Asya tarihi de Türkler olmadan yazılamaz. Ancak Asya, Türklüğün tarih sahnesine çıkış yeri, yuvası olduğundan konu daha da vaz geçilemez önemdedir.

Çok çok kısaca bakalım:
Türklüğün tarihte iki ana koldan yürüdüğünü biliyoruz:
1-Kıpçak ve kuzey bölgelerine yayılan gruplar,
2-Oğuz grupları.
Bu iki koldan Oğuz grupları, tarihteki etkinlik ve medeniyet yaratma yetenekleri bakımından biraz daha öne çıkmaktadırlar. Kıpçak gruplarının daha serbest ve otoriteye karşı hoşnudsuz bir görüntü verdikleri kabul ediliyor.
Kazaklar adlı değerli çalışmasında Prof. Dr. Yücel Öztürk, Kazak ve Kıpçak kelimelerinin “kaçmak” fiilinden geldiğini, buradaki kaçışın ise devlet otoritesinden ve onun dayanağı olan Töre sisteminden kaçış olduğunu yazmıştır.

Peki Töre nedir?

Eski merkezî Asya kavimlerinin hikmet anlayışlarını bu adla andıklarının sayısız örneği var. Töre büyük bir hikemî geleneğin, çok yönlü bir felsefenin, devlet düzeninin, yüksek değerde bir ahlâkın, insan olma bilgisinin adıydı… Devlet, Töre’yi yaşatma adına kuruluyor, Töre’nin insanlığa vereceği değerlerin canlı kalma teminatı oluyor, egoların arındırılarak Tanrısal öz ile buluşmasını sağlıyordu. O “buluşma”ya “kut kazanmak” denmekteydi. 1069da yazılmış olan ve Töre’yi anlatan bir Türk klasiği var, adı Kutadgu Bilig. Bu eserde, insanlığın, hayata gelmesinin sebebi olarak, her insanda bulunduğuna inanılan Tanrısal Öz yani “KUT”un tamamlanması asıl gaye olarak anlatılıyor. Töre, insanlara o süreci tamamlamayı kolaylaştırıcı ortamı, güvenliği, kişilik sahibi olabilmeyi temel alan bir sistemdir.

Töre’ye göre biçimlenen Türk toplumu ve devleti, toplumda sosyolojik sınıf farklılıkları oluşmasını önleyen avantajlara sahipti. En başta at ve koyun esaslı hayvancılık ekonomisinin gereği olarak, yaz ve kışa has göçleri mecburi hale getiren bir yayla-kışla hayatı yaşanmaktaydı. Bütün toplumun senede iki defa birlikte göç etmesine yol açan, sürülerin beslenme ihtiyacının getirdiği hareket sınıflaşmaya engeldi. Herkesin at ile barışık olması, bu toplumlarda genel bir süvari düzeninin bin yıllarca hüküm sürmesini sağlamıştır. Dolayısıyla bu hayat biçimi, hareket esaslı, hiyerarşik, örgütlü ve sınıfsız bir toplumsal düzen doğurmuştu.

Sınıfsızlık, insanlık tarihindeki genel faaliyet olan tarım ekonomilerinden kaynaklanan köleciliğe izin vermemiştir. Bu ise toplumdaki “kanun önünde eşitlik kültürü” nün alt yapısını teşkil ediyordu. İşte, Töre’nin işler halde tutulduğu siyasi yapıların ana hedefinin “adalet” olmasını mümkün kılan çok özel yapı böylece sahneye çıkıyordu.
*
Tarihte varlık gösteren insan topluluklarının yaşadıkları coğrafyalara şöyle kuş bakışı baksak, doğudan batıya doğru: Çin, tarım toplumu idi ve sınıflı köleci idi; Hindistan, muson iklimi bölgesinde gene toprağa bağlı bir hayat tarzı yaratmış, zengin bitki örtüsü imkanını kullanarak tarımla meşgul olmuştu, dolayısıyla Hindistan’da da tarihin gördüğü en katı sınıflı yapı (Kast Sistemi) doğmuştu; İran coğrafyası, keza sınıflıydı; Sami topluluklar, Arap dünyası sınıflıydı; Mısır sınıfıydı; Ruslar sınıflıydı; Bizans ve Roma sınıflıydı…

Sınıflı toplum yapıları, insanlığın gördüğü en ağır ve en uzun adaletsizliğin yuvaları olageldiler. Dolayısıyla “kanun düzeni” ile “kanunların gerçekten adaleti temin edip etmemesi”ni mutlaka iki ayrı başlık olarak değerlendirmek gerekir. Kanun düzeni her toplumda vardır. Mısır’da da, Roma’da da, Çin’de de… elbette işleyen bir kanun düzeni vardır. Ancak bu düzenler sosyolojik hakimiyet zincirini oluşturan sınıf hegemonyalarının devam teminatı işlevi görmekteydiler. Bilhassa çoğunluğu oluşturan toprağa bağlı yarı köleler ve köleler, mevcut hukuk düzeninin “eşya hukuku” başlığı altına giren zavallılardı.
*
Töre kelimesinin Türk kelimesinin kökü oluşu bu bakımdan son derece stratejik bir anlam ve değer kazanmaktadır. “Oğuz” kelimesinin “ok” kelimesinin çoğulu olup, soy atfından ziyade, “Töre ve devlete bağlı boylar” anlamıyla temayüz etmesi gibi, Türk kelimesi de “Töre’ye bağlı, Töreli” anlamıyla dikkat çekmektedir. Bugünkü kullanımların asla buradaki kasdın muhatabı olmadığını belirterek, tarihteki kullanımları bakımından Kıpçak veya Kazak kelimelerindeki otoriteden kaçış anlamına mukabil, bu defâ da Oğuz boylarında aksine olarak Töre ve devleti varlık-dirlik sebebi sayan bir yapıyla karşı karşıyayız.

Töre’yi mesned alarak kurulmuş devletlerin ise, insanlığı kölelikten kurtarmak, yeryüzünde adaleti tesis etmek gibi bir ana görevi, varlık ve meşruiyet gerekçesi kıldıklarını görmekteyiz.
*
Buraya kadar esas itibarıyle İslam dininin kabulünden evvelki ana sistemden söz ettik.

Bilindiği gibi insan anlaması, yaşanmış tecrübeler bağlamında kurulan teşbihlerle biçimlenip gelişmektedir. Teşbih, mantıktaki mukayese/karşılaştırma yoluyla tahakkuk eder. Biz önümüze çıkan yeni anlam alanlarını yaratır ve adlandırırken önceki bilgilerimizi, kelime dağarcığımızı, muhakeme biçimimizi yürüterek kurarız. Yani her yeni adımın öncesinde bize rehberlik yapan bir arka plan bulunur. Orta Asya’daki Töre topluluklarının İslam dini ile karşılaştıkları zaman dile getirdiğimiz mekanizmanın işlemediğini hiç kimse söyleyemez. Yâni, İslam’ın bir Töre perspektifli yorumu da doğmuştur. Töre terk edilmeden, onun imkanlarıyla yorumlanan bir İslam da benimsenmiştir ve bu durum tarihî bir vâkıâdır.

Burada, dinler tarihi alanında uzun uzun söz yürüterek muhataplarımızı yormak niyetinde değiliz. Ancak sahayı tanıyanların, bir “Horasan/Türkistan İslam Ekolü” bulunduğuna dair ortak kanaatler taşıdıklarını zikredelim.

Binlerce yıl, zaman zaman genişleyip zaman zaman daralmakla beraber, hüküm sürmüş büyük bir “Töre devletleri geleneği” söz konusudur. Töre geleneği -belki Çin Hindi bölgesi istisna tutulabilir-, bütün Asya’da dokunmadık topluluk bırakmamıştır. Gerek Hunlar, gerek Kök Türkler, gerek Uygurlar, Ak Hunlar, Türgişler, Batı Hunları, Bulgar Hanlığı, Karahanlılar… gibi, daha burada ismini zikretmediğimiz pek çok siyasi oluşumun hikayesi, aynı zamanda Asya’nın kader hikayesidir. Bartholt, Eberhart, Radlof, Beningsen, Grousset, Gabain, İzutsu… gibi bilginlerin çalışmaları göstermektedir ki, Töre geleneğinin siyasî oluşumlarının etkileri, tabiî ki sınıflı yapıların şartlarına uyum sağlayarak, Çin ve Hindistan’da bile ciddi etkiler yaratmıştır.

Sözü çok dolaştırmaktansa son asırlardaki büyük kırılmaların, çöküntülerin, iç savaşların zayıflatıp çok gerilettiği Töre topluluklarının bakiyelerine, günümüz Asyası’nın siyasi haritasına bakarak bile, o geleneğin uzantılarının coğrafyanın çok büyük bir kısmında varlığını önemli miktarda sürdürdüğünü tespit edebiliriz. Töre geleneğinin çocukları Finlandiya’da, Macaristan’da, Bulgaristan’da, Bosna-Hersek’te, Ukrayna’da, Kırım’da, Kazan bölgesinde, Çuvaşistan’da, Başkırdistan’da, Mari El’inde, Hakas bölgesinde, bütün Sibirya’yı kuşatan Yakutistan’da, elbette Kazakistan’da, Kırgızistan’da, Türkmenistan’da, Kafkasya ve Büyük Azerbaycan’da, Özbekistan’da, başta Türkiye olmak üzere Osmanlı Devleti bakiyesi bölgelerde, Kuzey Afrika’da, Irak’ta, Suriye’de, İran Horasan’ında, Çin sınırları içinde kalan Doğu Türkistan’da, Afganistan’da ve Pakistan’da… bugün de varlıklarını devam ettiriyorlar. Göçlerle Amerika, Avustralya ve Avrupa’nın her yerine yerleşmiş gruplar ayrıca dikkate değerdir.

1990daki SSCB’nin yıkılışını takip eden yıllarda, bu topluluklar tekrar ve derhal kadim geleneklerini ve kültürel yakınlıklarını keşfettiler, yeniden parlak bir geleceğe doğru doğal bir akışla yürümeye başladılar.

Bu geniş coğrafya içinde Töre’nin çocukları, tarihin akışına tâbî olarak farklı kültürel ilişkiler geliştirmiş, değişik dinlere bağlanmış, kâh hakim olmuş, kâh parçalanmışlardır. Bildiğimiz kadarıyla Çin Taoizmi’nin temelinde Töre’den aktarmalar bulunuyor. Budizmin, Maniheizm’in, Hıristiyanlık’ın, Yahudilik’in ve İslamiyet’in mensubu olan Töre grupları ile karşılaşıyoruz.

Töre üzerinden edinilmiş tecrübe ile girilmiş yeni kültürel yaratma alanları söz konusudur. Tarihin binbir cilvesi elbette ihmal edilmemelidir. Ne var ki modern dünya tarihçiliği ve sosyolojisi insanlık tarihinin omurgasını yaratan Töre kurumlarını ve toplumlarını hiçbir zaman başrolde görmek istememiştir.

Şunun için söylüyorum:
Töre arka planı ile “anlayan” bu topluluklar, aralarındaki ortak paydayı yani Töre değerlerini çok ilginç bir biçimde girdikleri medeniyet dairelerinde de muhafaza edebilmişlerdir. Bunun örneklerini sosyal kurumlardan mimariye, halı kilim desenlerinden mezar taşlarına, verme esaslı değerler sisteminden, âdâb-ı muaşeretlerinden, psikolojilerine kadar rahatlıkla teşhis edebiliyoruz.
*
Söze girerken insanlık adına bir ortak âile realitesinden söz açmış, ancak eski kimlikçi yaklaşımların insanlığa kan kusturmakta bulunduğundan da şikayet etmiştik.

Gerçekten iktidar-kimlik ilişkisi üzerine yoğunlaşıldığı zaman, konunun karakterinde cidden çok önemli bir temel veri olarak “ontik algı” konusu öne çıkmakla beraber, bu algıyı teşvik eden, yönlendiren, uyuşturan bazen imha eden bir “sosyal hipnoz” mekanizması ile de karşı karşıya gelmek mukadder oluyor.

Neden “sosyal hipnoz”? Bizim sosyal hipnoz dediğimize bir başkası bilinçlenme, bilinçlendirme diyemez mi? “Bilinç”, bir farkındalık durumunun zihinde kendiliğinden uyanık kalmasıdır. Özne “kendini idrak”ini o farkındalık eşliğinde kurmaktadır. Hipnoz ise, aksine farkındalığın yerine “telkin”i koyar ve o telkinin devamı adına, öznede bir kişisel bilinç haline fırsat vermemeği prensip edinir.

Bilinç durumu öznenin kendini inşa imkanını içinde barındırırken, hipnoz hali angaje hayatlara, zımnî köleliklere yol açmaktadır. Bilinç durumu öznedeki “kişilik” teşekkülü için olmazsa olmaz bir şarttır. Giydirilmiş sentetik ve elbette kollektif kimlikleri kurgulayan sosyal hipnozcular ise, kişisel farkları “istenen” homojen toplumsal yapıların elde edilmesine en ciddî engel olarak görmektedirler. Kişilikte bireysellik, kimlikte ise toplumsallık ağırlıkla göze çarpmaktadır. Kişiliğin zayıflatıldığı kimliklerde, insanlardan beklenen homojen toplumsal yapıya uyumdur. O yeknesak toplumsal dokunun devam şartı, sosyal hipnozun sürekliliğidir…

Türkler’in asırlardır çok önemsedikleri dünya görüşlerine atıfla diyebiliriz ki, kimlik esaslı bir toplumsal yapı, muktedirlerin arzuladığı homojen bir kültürel ortam elde etme sonucuna ulaştırmakla beraber, bilinç esaslı kişiliğin teşekkülüne mani olmaktadır. Çünkü bilinç durumu, bireyselleşmeyi yani farklılaşmayı, yani homojenliğin “ihlâlini” beraberinde getiriyor.

Akıl, fark kavramı temelinde kıyaslamalar yapan melekenin adıdır. Dolayısıyla farka tahammül etmeyen kimlikçi yaklaşımlar, aklı da “belirlenmiş bir vadi” ye sürmekte ve rasyonel toplum yahut gerçekçi bireyler oluşmasından rahatsızlık duymaktadır. Kimlikçi siyasetler, aynı zamanda bir diğer adlandırmayla “ideolojik” yaklaşımların ifadesinden ibarettir.
*
Bizim toplumumuz kültürel nüvenin karakteri itibariyle monist geleneğin ürünüdür. Gerek İslâm öncesindeki Töre’de, gerek İslâmiyet’le beraber yaygın kabul gören Hanefî, Mâturîdî, Yesevî perspektifin genel hakimiyetiyle çok yaygın bir Vahdet-i Vücut (varlığı bir görme) medeniyeti inşa etmiştir. Bu vahdet-i vücut yaklaşımı,aynı zamanda “adalet” kavramının da ontik cevherini vermiştir. Çünkü sınıfsız atlı toplum hayatı, hem doğası itibariyle hem de örgütlenme ve kurumlaşma çizgileriyle başka türlü bir düşünceye vücut veremezdi. Anlaşılan odur ki, XVI. Yüzyıl sonlarında Türk medeniyetine nüfuz eden (örtülü düalist) Arap-Eş’arî anlayışının giderek toplumda yer edinmesi ve şeriati bir düalist mantığa bağlamasıyla toplum, özünde birbiriyle intibak etmeyen iki ayrı ontolojinin mücadelesiyle önemli bir enerji kaybına uğradı. Düalist anlayıştaki şeriat ve ontoloji, XVIII. Asır sonlarından itibaren resmi adı Vahdet-i Şuhut olan İmam Rabbânî Nakşibendiliği ile buluşmakla siyâset ve epistomolojik hakimiyetini zirveye taşımış oldu. Osmanlı ıslahatçıları bu radikal ontik dönüşümü görememiştir. Çare diye düalist yaklaşımın fen bilimlerinden çok ahireti önceleyen medresesi rehberliğinde bir fasit daireye düşmüştür. Tanzimat, bu kısır döngüden çıkma hamlesi olarak pozitivist veya materyalist ontolojinin aydınlar arasına kuvvetle yerleşme hamlesi olarak değerlendirilebilir. Modern geleneğin Tanzimat-Meşrûtiyet ve Cumhûriyet aydınları arasında genel kabul gören pozitivist ontolojinin eseri olduğu basiretle bakanlar için meçhul değildir.

Bugün Türkiye, etnik kimlikleri konuşuyor. Aslında bizim problemimiz daha derindir. Asıl konuşmamız gereken bahis “ontik kimlikler” meselesidir.
*
Belki bu tebliğle sunulmak istenen tabloyu şöylece bağlamak faydalı olabilir:

Sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada kimlik temelli politikalar öne çıkarken, siyaset felsefelerinin dayandıkları ontolojilerin ne kadar insan gerçeğiyle bağdaştığının derin bir analize tabi kılınması gerekiyor. Biz Türkler, tarihleri cihan devletleriyle dolu bir renkli toplumuz. Cihan devletlerinde ise “medeniyet kimliği” asıldır ve uygulamaları incelediğimizde gördüğümüz de budur. Belki gücü elinde bulunduran dünya siyaset merkezlerinde, diğer insanları ve toplumları şeytanlaştırmadan, artık evrensel anlamda insan gerçeğini merkeze alan bir anlayışın bulunması, varsa güncellenmesi veya eski tecrübelerden de yararlanarak tekrar inşa edilmesi gerekiyor.

Bir insanlık medeniyeti anlayışına bu toplantıyla “merhaba” denmiş olması dileğiyle, bütün katılımcılara ve organizasyon sorumlularına teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum efendim.

SEÇME KAYNAKÇA:
Mustafa AKDAĞ, “Genel Çizgileriyle XVII. Yüzyıl Türkiye Tarihi”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, S.94-101, İstanbul,2004-2005 AKGÜR, A.Necati, “Uluğ Bey Dönemi Takvimciliği”, Uluğ Bey ve Çevresi Uluslararası Sempozyumu Bildirileri, Ankara, 1996. ASLANAPA, Oktay, Türk Halı Sanatının Bin Yılı, İstanbul,1987. ASLANAPA, Oktay, Türk Sanatı, İstanbul 1997. BAŞER, Sait, “İstiklâl Marşımız ile Bayrağımız Arasındaki Ortak Mânâ Dünyası”, Türk Münevverinin Müşterek Fikir ve İman Zemini, Haz.:Sait BAŞER, İstanbul,1988. BAŞER, Sait, Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre, Ankara,1990. BAŞER, Sait, Gök Tanrı’nın Sıfatlarına Esmaü’l Hüsna Açısından Bakış, İstanbul 1991. BAŞER, Sait, “Türk Müslümanlığı”,Yeni Harran Çevresi, C.I, S.3, Şanlı Urfa, 1993. BAŞER,Sait Kutadgu Bilig’de Kut ve Töreden Sevgi Toplumuna,İstanbul,1995. BAŞER,Sait, Yahya Kemal’de Türk Müslümanlığı, İstanbul 1998. BAŞER, Sait, “Heteredoksi, Nakşîbendîlik ve Bektâşîlik”, I.Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Sempozyumu Bildirileri, Gâzi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Merkezi, Ankara, 1999. BAŞER, Sait, “Şimdinin ve Tarihin Felsefesi Üzerine”, Bilenler Konuşuyor, İstanbul 2003. BAŞER, Sait, Toplumsal Aklı Anlamak, İstanbul, 2006. BAYKARA, Tuncer, “Türklerde Gökyüzü İnceleme Merakı ve Uluğ Bey” Uluğ Bey ve Çevresi Uluslararası Sempozyumu Bildirileri, Ankara, 1996. ÇOBANOĞLU, Özkul Türk Dünyası Ortak Atasözleri Sözlüğü, Ankara 2004. DURANT, Will, Medeniyetin Temelleri, İstanbul, 1996 EROL, Safiye, “Homo Mystıcus”, Ken’an Rifai ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık, Ankara 1983. ESEDOVA, Hatice, “Azerbaycan Halı Motiflerinin Oluşum Tarihi ve Türk Halklarının Ortak malzemeleri”, Uluslararası Dördüncü Türk Kültürü Kongresi Bildirileri 4-7 Kasım 1997, Ankara,1999. EYÜBOĞLU, İsmet Zeki, Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü, İstanbul 1998. GÖMEÇ, Saadettin, Kök Türk Tarihi, Ankara, 1997. GROUSSET,Rene, Bozkır İmparatorluğu, İstanbul, s.1993. GUMİLÖV,Lev Nikolayeviç, Eski Türkler, İstanbul, 1999. GUMİLÖV,Lev Nikolayeviç, Hazar Çevresinde Bin Yıl Etno-Tarih Açısından Türk Halklarının ve Çevre Halklarının Şekillenişi Üzerine, İstanbul, 2000. HALAÇOĞLU, Yusuf, “At”, TDV İslâm Ansiklopedisi,C.II, İstanbul, 1991 İZUTSU, Toshıhiko, Tao-culuk’daki Anahtar Kavramlar, Çev.: Ahmet Yüksel Özemre, İstanbul 2001. KADAŞEVA, Karlıgaş, “Kazak Dokumacılık Sanatında Halı-Kilim-Cicim-Keçe-Sumak ile İlgili Desen ve Bezek İsimleri”, Uluslararası Türk Kültürü Kongresi Bildirileri 4-7 Kasım 1997,C.II, Ankara, 2000. KAFALI Mustafa, Altın Orda Hanlığının Kuruluş ve Yükseliş Devirleri, İstanbul, 1976. KAFESOĞLU, İbrahim, Türk Millî Kültürü, Ankara, 1977. KAFESOĞLU,İbrahim, Eski Türk Dini, Ankara 1980. KAFESOĞLU, İbrahim, “At”, TDV. İslâm Ansiklopedisi, C.II, İstanbul, 1991. KAFESOĞLU, İbrahim, “Kültür ve Teşkilat”, Türk Dünyası Elkitabı, C.I, Ankara, 1992. KAŞGARLI MAHMUT, Divanü Lugat-it Türk, Haz.: Besim ATALAY, Ankara (tarihsiz) KİTAPÇI, Zekeriyâ, Orta Doğu’da Türk Askerî Varlığının İlk Zuhûru, İstanbul, 1987. KURTOĞLU,Fevzi, Türk Bayrağı ve Ay Yıldız, Ankara 1992. OĞUZ KAĞAN DESTÂNI ,Haz. Muharrem ERGİN, İstanbul 1988 ORHUN ÂBİDELERİ, Muharrem ERGİN neşri, İstanbul,1984. ÖGEL,Bahaeddin, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, C.I, Ankara 1981 ÖGEL, Bahattin, Türk Kültür Tarihine Giriş, C.I-VII, Ankara, 1978-1984. ÖZAKPINAR, Yılmaz, İnsan İnanan Bir Varlık, İstanbul 1999. ÖZTÜRK,Yücel, Kazaklar, İstanbul 2005. ROUX, Jean Paul, Türklerin ve Moğolların Eski Dini, Terc. Aykut KAZANCIGİL, İstanbul 1997. ROUX,, Jean Paul, Altay Türklerinde Ölüm, Çev:: Aykut KAZANCIGİL, İstanbul, 1999. SANAL,Haydar, Mehter Mûsikîsi, İstanbul,1964. SEYHAN, Tanju Oral, “Memlük Kıpçakçasıyla Yazılmış Du’â’ü’s-Seyfî” Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi, S.9, İstanbul, 2003. SÜMER,Faruk, Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri Boy Teşkilatı Destanları, İstanbul, 1980. TANERİ, Aydın, Türk Devlet Geleneği, Ankara 1981. TANYU,Hikmet, İslamlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı İnancı, İstanbul 1986. TOGAN, A. Zeki Velîdî, Umûmî Türk Tarihine Giriş, İstanbul, 1981. TURAN, Osman, Oniki Hayvanlı Türk Takvimi, İstanbul,1941. TURAN,Osman, “Eski Türklerde Ok’un Hukûkî Sembol Olarak Kullanılması”, Belleten, IX/35, Ankara, 1945. TURAN, Osman, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi, İstanbul 1979 TURAN, Şerafettin, “Askeri Tarih’in ‘Tarih’ İçindeki Yeri”, Birinci Askeri Tarih Semineri-Bildiriler, Ankara 1983. TÜRKMEN, Nalan, Orta Asya Türkmen Halıları ile Tarihî Anadolu-Türk Halıların Ortak Özellikleri, Ankara, 2001. UZUNÇARŞILI, İsmâil Hakkı, Osmanlı Devleti Teşkilâtından Kapıkulu Ocakları, Ankara, 1984. YUSUF HAS HÂCİB, Kutadgu Bilig, (Metin), Haz.: Reşit Rahmetî ARAT, Ankara, 1979 YÜCEL, Ünsal, Türk Okçuluğu, Ankara 1999. @: vrmsbaser@gmail.com

“KALÛBELÂ’DAN BERİ MÜSLÜMANDILAR!” diyor Yahyâ Kemal!

Capture

“KALÛBELÂ’DAN BERİ MÜSLÜMANDILAR!” diyor Yahyâ Kemal!

Ne kadar öndesin be Üstâdım!

Yahyâ Kemal’i “meyhâne şarkılarının güftekârı” diye yutturdular/yuttuk ya, bize ne etseler müstehaktır! Elindeki en yektâ değerleri sıra malı sanacak derecede baygın gafletlerdeki bir toplum neyi nasıl anlar, hangi ateşlerle yanar, yanar da yanarak uyanır!?..
*
Bu kapılar, minberler, kilim ve halılarımızın dokusuna sinmiş damgalar, mihrablar, beşikler, mezar taşları…

Saymaya başladığımız takdirde, hayat alanlarımıza nüfûzunu fark ettiğimiz takdirde; derde devâ sayılışından sevinçlerimizin fonundaki tereddütsüz varlığını gördükçe…
Bunlara çok dikkatle bakmak gerekiyor.

Bu bir DİL olmasın!

Töre hikmet geleneğinin kullandığı bir ifade biçimi, bir “dil” bu! Tâcından, tahtından, otağının kapısından, ocağının alınlığına, çorabına; sarayın her bir elemanına dukunuşundan mâbedinin planına, kubbesine; saat kulesinden çadır mimarisine… kadar şu yaygınlığın sebebini hiç düşünmeyecek miyiz?

Belki “hikmet” bâbında değerlendirmek, bunları da “okunacak kutlu metinler”e dahil bellemek gerek…

Hattâ bizim bu “belki”lerimiz bile artık geleneğimizin aslî mesajını perdeler oldu!
*
Maalesef bizim sanat tarihçilerimizin, sosyolog ve antropologlarımızın bunlara bakışına tam bir oryantalist sığlığı hakim.

Mustafa Aksoy dostumuzu istisna tutarsak, ulemâmız şu “ana damga”nın bir “TÜREYİŞ SIRRI”, KÖK TENGRİ’nin “DÂİMÎ DOĞMAKLIK HÂLİ”ne rümuz oluşuna akıl (belki gönül demeli) erdiremiyorlar.

Üstelik aynı hikmetli geometriyi İslamî dönemde çok daha mükemmelleştirerek ve yayarak kullanışımızın anlamına nüfuz edecek feraset nerede!

Nerde “TÖRE’Yİ TERK ETMEDEN MÜSLÜMAN OLUŞ”taki yüksek idrakin farkına varacak, taassuptan paçasını kurtarmış din adamı?

Çevresini bu hikmetli rümuzlarla fırdolayı ören Töreli(Türk), o “Tanrı ahlâkı”yla kendisinin de bağlı olması gerektiğini unutmaktan tir tir titriyordu! O titreyişi muhafaza ederken yeryüzünde ondan habersiz kelebek kanat çırpmıyordu…

Bu sırlı dünyayı 17. YYdan bu yana tedricen terk ettik, uzaklaştık, unuttuk…

Artık Tevhid ibâdeti için inşâ ettiğimiz mâbedlerimize “Teslis”in gotik-rokoko-arabesk desenleri gelip kuruldu, muhayyel kıvrımlı mermer süslemelerle o “beka sırrı damgalar”ı, hem de üste vererek değiştik.

Yaaa!

Ya şimdi, o hassasiyet titreyişi ne oldu?

Gene titriyoruz tabii…

“TÖRELİ” oluşumuzu unutalı beri, bu defâ âdetâ bir başka âlemde, ruh ve tefekkür sefâletiyle, gözlerimiz düşman âlemin pırıltılarıyla kamaşmış olarak donakalmış titreşmekteyiz…

Küfürle mücadeleye yüreğimiz yetmediğinden birbirimizin gırtlağındayız!
Bu ebediyyet damgalarıyla çepeçevre, beka sırrını haykıran tasarımları dört bir yanımızdan eksik etmezken hem…

Demek uyanış/diriliş/durmadan doğuş sırrı, bir totemci gibi bu alâmetlerin putlaştırılmasında değil; o sırrın rûhumuzda yeniden uyanışında bulunacak… Remizlerin işâretlediği öznemizle buluşacağız…

Zira mevcut tablolara bakılırsa kendimizi yeniden anlamaktan başka yol kalmadı!
Taklitlerin ömrü tamamlandı, düşman kucağına atlamalardan bir hayat fomülü çıkartamadık.

Hakkâniyet Hâkanlığı: “TANRI SENİ ADALET İÇİN BURAYA DİKTİ”

Sanat Âlemi sayfası için Müge Aydın kardeşimizle söyleşmiştik. İnternet âleminin kuytularında kalmış kimbilir böyle nice metin var…
Hayırlı sabahlar efendim…

safe_image (2)

Yazının orijinali için lütfen tıklayınız

Türk İnanma ve Anlama Modeline Dair’ kitabının yazarı Sait Başer, coğrafyamıza yüzyıllardır hakim olan önemli ayrışmanın kökenlerini kritik ediyor.
Hakkâniyet Hâkanlığı: “TANRI SENİ ADALET İÇİN BURAYA DİKTİ”

Kutadgu Bilig’den birkaç beyit vereyim. Bu beyitler, hikmet’i temsil eden kavram (Odgurmış)dan devlet (Töre=Küntogdı)’e verilen nasihatlerdir. Burada devlet beyin şahsında somutlaştırılmıştır:

“Bu beyliği sen güç
ile elde etmedin. Bunu
Kadim Tanrı (Bayat) kendi fazlından, sendeki yeteneği görerek verdi.” (5469. B.)

Könilik üçün Tengri tikti sini

Köni bol, könilik öze tur kanı

(Tanrı seni adalet için buraya dikti. O halde, âdil ol; senin için adâlet üzerinde durmak esastır.)

Ukuş birle işle kamug işlerig

Havaka basıgma köngül tut tirig

(Bütün işlerini anlayış ve akl-ı selimle yap. Gönlünü diri tut, sakın heveslerine mağlub olma.)

Bagırsak bolun barça bodunung öze

Törü kıl uluğka, kiçigke, tüze
(5195-97.b)

(Küçük büyük herkese eşit olarak Töre’yle bak, muamele et(Törü kıl!). Kavmin işlerine bakarken merhamette bulun.)

Çünki Töre’nin sahibi “Ogan”(=Kadir-i Mutlak) ve “Köni”(=Âdil) olan Tanrı’dır (3192.b.)

Sen öz kılkıng itgil kılınçıng könit

Bodun kılkı itlür sen özni avıt (5204.b)

(Eğer sen kendi özünü âdil tutarsan, ahlâkını ve tabiatını düzende tutarsan, kavmin huyu ve ahlâkı da düzelir. Önce kendinden başla.)

Aziz dostlar, tarihçilik geleneğimizde yerleşik hâle geldiğini kabul edebileceğimiz bir anlayışa göre bizim çok önemli ve değerli bir “Devlet geleneğimiz” vardır. Bu gelenek üzerinde yazan epeyce hocamız, yerli yabancı araştırmacı olduğu mâlum.

Hepsine de şükran
borçluyuz.

Devlet fikrinin bizdeki en mükemmel ve tam açıklamaları Kutadgu Bilig’dedir.

Devlet’i bir “saltanat” zannederek konuya yaklaşanların, bu yüksek değerimizin hakikatine nüfuz edemediklerini düşünüyorum. Bu devletin varlık sebebini, “1” “hânedân”ın iktidar heveslerini tatmin aracı sananlar derin bir yanılgı içindedirler.

Hele bu devletin bir “soy devleti” olduğu vehmi, ilgilileri fevkalâde yanıltıcı bir muhakemeye esir ediyor. Eserde “kavim” kelimesiyle tercüme edilen orijinal kelime “bodun” kelimesidir ve “boylar birliği” anlamındadır. Bodunu teşkil eden boyların soy birliği taşıyacağına dair bir hüküm yoktur.

O halde bu “devlet”ten kasıt nedir? Beklenen işlev nedir?

Bu devlet bir “insanlık devleti”dir. O devlet, insanların kimlikleri bağlamında değil, insanlık hakkı temelinde şekillenmiş bir anlayışın müesseseleşmesidir.

3107-8. beyitler:

Törü suv teg, ol küç kör ot teg yodug

Süzük suv akıttıng udıttı otug

(Töre su gibidir, zulüm ise(Töresiz güç!) ateş gibi tüketir. Sen berrak su (Töre) akıttın ve böylece zulüm ateşi söndü)

Törü tüz yorıttıng itildi ajun

Kim erse küçek ilde körmez közün

(Töre’yi eşit uyguladığın için DÜNYA(ajun) düzene girdi! Kimse devletin içinde artık bir zalim göremez)

Bu bir özge medeniyettir. Bu medeniyette devlet, yerleşik ve ziraat toplumlarındaki sınıfçı, köleci, emperyal içgüdülere hizmet eden bir “canavar/ejderhâ/Leviathan”a dönüştürülemez! Buna en başta o devlete meşruluk veren Töre mânidir.

Bir “Hakkâniyet Hakanlığı”dır.

Kendi paradigması içinde bin yıllarca devam edebilmesi, Atlantik’ten Pasifik’e, Afrika’ya kadar bütün dünya coğrafyalarında tutunabilmesi, yeniden yeniden doğrulabilmesi, o “medeniyet paradigması”nın eseri olarak görülmelidir.

YABANCILAŞTIĞIMIZ KÜLTÜR

“Devlet güneşi Türklerin burcundan doğmuştur” diyen Kaşgarlı Mahmud’un ruhu şâd olsun.

Kendine has bir anlama ve inanma modeli vardır Türklerin. O modelin kendine has bir ontolojisi, epistemolojisi, ahlâkı ve estetik formasyonu bulunmaktadır. Kendini yenileme mekanizmaları işletildiği sürece toplumun köleci dünya karşısındaki üstünlüğü devam etmiştir. Kendisini yenileyebilmesinin en önemli ve değerli imkânı Töre ve ondaki ana ilke olan adalet/KÖNİLİK olmuştur.

Töre her sene kurulan “Toy”da baştan aşağı güncellenmekte, hikmetle organik ilişkisi tazelenerek sürdürülmekteydi.

Sembolleri gayet sade, toplumdan istedikleri gayet açıktır. Bu “devlet” bir dünya devleti olarak tasarlanmıştır. Ona gökyüzündeki güneş sistemini yeryüzünde tesis ve temsil ettiği noktasından bakılmıştır. Konfiçyüs’ün ifadesiyle, “Nasıl gök yüzünde bir tek güneş varsa, yer yüzünde de bir devlet olabilir”di. Otağ mimarisinden Selimiye’ye kadar devam eden zemin ve hacim kurgularındaki meşhur sekizgen Türk Yıldızı damgası meselâ! Hiç de tesadüfen fikir ve sanatlarımızda bu yaygınlıkta yer almaz. O damgada bize göre “Âleme durmadan doğmakta olan(Tanrı)ın”, “Könilik(=adalet)” isteyen Tanrı’nın niteliklerine inanışı ve sürdürme iradesini görmek gerekir. Güneş sistemini, hareketi, türeyişi, (türemek fiilinden gelen) Töre’yi temsil etmekteydi. Bendeniz, yüksek bir astronomi, matematik ve geometri bilgisi içeren o sembole bu sebeple “Türeyiş Damgası” adının verilmesi gerektiği görüşündeyim.

Keza, Tanrı erkini(iradesi) ve kulluk itaatini temsil eden Ok/yay sembolizmi başlı başına bir felsefî açıklamaya muhtaçtır artık. Bize bile açıklanması gerekiyor. Okumayı ok’tan, yazma’yı yaydan türeten kendi dilimizi konuşanlara bile, tekrar açıklamamız gerekiyor.

Çünkü biz de medeniyetimize ecnebîyiz artık.

İran-Turan mücadelesinden söz eden tarihleri ilgili okuyucular hatırlayacaktır. O mücadele, tarih öncesine dairdir. İran diye bir siyasi teşekkül geçmişte hiç olmadı. En fazla Pers yapılanmasına atıf yapılabilir. Perslerin ise asıl rakipleri, Yunan siteleri değildir. Bizdeki Batı’ya angaje kafaların yanıltmasıyla sanırız kieski Yunan siteleri, Batı o zamanlarda da bir değerdir! Hayır! Eski Yunan siteleri dünyanın hiç de umurunda olacak güçte olmadılar. Perslerin asıl rekabeti Turan diyarıyla yaşadığını işte Firdevsî Şehnâme’sinde apaçık anlatır.

Zaloğlu Rüstem ile Afrasiyâb(Alp Er Tunga) adlı kahramanlarla sembolleştirilen hikâye!

Sonra?

Sonrası ortadadır! Bu destanın yazılmasını isteyen Gazneli Mahmut’tu.

Yâni taa 10. yüzyıldan beri bu coğrafya bir Türk memleketidir. İran düzmece bir ad. Genelde modern Batı, özellikle de İngiliz aklı, Ari beyaz ırk tahakkümünü bizim coğrafyalarımıza da hakim kılma ideolojisiyle, sömürgeci iştihasıyla, bizim dünyamızda bu ikiliği kalıcı kılma hesabını yapmıştı.

Töre’nin çocukları böylece hasım coğrafyalara bölününce, köleci Haçlı sömürgeciliği karşısındaki bin yıllık “Adalet Yürüyüşü” sekteye uğratılmıştır. 16. yüzyıldan itibaren, ikisi de birer Töre Devleti olan Safevî-Osmanlı husûmetiyle kan kaybedişimizden itibaren de yeryüzü sistematik sömürgeleştirilme, köleleştirilme gayyâsına düşer…

Sömürgecilik, mâsum coğrafyalara, bizim İran’la kavgamızın müzminleşmesinden güç alarak yerleşti, ikiliğin sürekliliğini mümkün kılacak mekanizmaları tahkim etti ve insanlığın etini, kanını, ruhunu tüketti.

Türk Medeniyeti’nin insanlık devleti ilkesi ve ülküsü küçültüldü.

Küresel iddialarına güç yetiremeyecek olduktan sonra küçük gruplardan birisi derekesine düşürülerek devam edebilirdi.

Gerçi Türklüğe gene de cihan çapında iddialarda bulunmasını önleyecek mahiyette tarifler ve sınırlar kondu.

İRAN-TURAN KAVGASI

Aynı küresel kapışma şiddetlenerek berdevamdır. Batı’nın pençesinden Taocu medeniyet, Brahmanist medeniyet, Yahudilik kurtulduğu, en azından bir nefeslenme imkanı bulduğu halde, bizim medeniyetimizin irade, ahlak ve iktidarını temsil eden devletimiz dikkat alanına giremiyor. Ana sebep İran-Turan kavgasının Batı lehine devam ettirilmesidir. Halbuki bu iki ana parça aynı gövdenin sağ ve sol uzuvlarıdır. Mutlaka Mevlânâ, M. Arabî, Hâfız, Sadreddin Konevî, Dâvud-ı Kayserî… gibi medeniyetimizin ortak kurucu akılları çizgisinde buluşmayı akıl etmeliyiz.

Burada, bizdeki temel problemi görmezsek adım atmaya muvaffak olamayız… O problemi incelemeyi da bir sonraki yazıya bırakalım.

Sait Başer