‘Türk adını ideoloji üzerinden öğrendik’

thumbs_b_c_188b62c3b29a1e3ef6269e56e61051ad[1]

Emekli öğretim üyesi Dr. Başer, “Türk adını biz bir ideoloji üzerinden öğrendik. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında devlet, Osmanlı’dan tecrit edilmek istendiği için adı Türkiye konuldu” dedi.

Ekrem Kaftan, Anadolu Ajansı, İstanbul, 05.01.2016

Sakarya Üniversitesi Felsefe Bölümü em. öğr. üyesi Dr. Sait Başer, “Türk adını biz bir ideoloji üzerinden öğrendik. Özellikle Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında devlet, kendini Osmanlı’dan tecrit etmek istediği için bir ana kavrama ihtiyacı vardı. O ana kavramın “Türk” olmasına karar verildi. Devletin adı onun için ‘Türkiye’ konuldu” dedi.

AA muhabirine açıklamada bulunan Dr. Başer, TRT’de yayınlanan Diriliş Ertuğrul isimli dizinin yapımcısı Mehmet Bozdağ’ı öğrenciliğinden itibaren tanıdığını ve gayet takdir ettiğini belirterek, şu görüşlere yer verdi: “Mehmet Bozdağ, Diriliş dizisinde Töre kavramının kirletilmesinin önüne geçti. Türkiye’de ‘Töre’ kavramı aleyhindeki kasıtlı kampanyayı dizideki kullanımıyla kırdı. Sık sık Töre’ye vurgu yaparak doğru bir tutumla kavramsal anlamını tanıttı.”

“Türk, Töre’ye uyan demek. O zaman ‘Türk Töresi’ değil. ‘Töre’nin Türkü’ demek daha doğrudur. Stratejik de bir değeri var bunun. Türklüğü soya indirgeyerek, ‘o soyun uyduğu yasalar’ manasına ‘Türk Töresi’ dediğin zaman, isabet oranı ve kapsama alanı bir anda daralıyor” diyen Başer, Töre’nin devletsiz işlemeyeceğini savundu: “Türk’ün kim olduğu, soy olarak çok net bir biçimde belirlenemediği için de hadise muğlak kalıyor. Halbuki Töre, devletle beraber ortaya çıkan, “İnsanlık Devleti” iddiasına sahip bir hikmet geleneği. Evrensel iddiaları olan bir sistem. Töre, devletsiz işlemeyen bir sistem. “Töre’nin Türk’ü” dediğin zaman, bizim Türk dediğimiz kitleler, o devletin çatısı altında gayet meşru ve tabiî elemanlar olarak yer bulabiliyorlardı. Boşnak da, Arnavut da, Kürt, Arap veya Çerkes de o sıfatı taşıyabiliyordu… Pekala Avrupa’da da, Asya’da da, Hindistan’da da,  Mısır’da da Türk olunabiliyordu!”

“Türk bir soy olarak alındığında etrafında bir değerler sistemi yok”

Başer, yeni nesillerin “Türk” kavramını ideoloji üzerinden öğrendiğini vurgulayarak, “Özellikle Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında devlet, kendini Osmanlı’dan soyutlamak istediği için bir ana kavrama ihtiyaç duydu.  O ana kavramın Türk olmasına karar verdi. Devletin adı onun için Türkiye kondu. Türk’ü de bir soy olarak aldılar. Bir ırk adı olarak aldılar. Türkçülük de tabiatıyla onun üzerine oturdu. Irkçılık üzerinden yerleşti kavram. Bunu şundan dolayı yaptılar. Yeni bir devlet kuruldu. Türklüğü ana kavram olarak aldılar ama gaye Batı’ya entegre bir devlet kurmak, Batılılaşmayı esas alan bir devlet olmak idi. Şimdi Batı’ya dönünce, Batı’nın değerlerini rahatlıkla alabilmek için, değerlerden soyutlanmış bir topluma ihtiyaç vardı. Türk bir soy olarak alındığında etrafında bir değerler sistemi yok. Yani, var ama; hamaset merkezli  değerler: Kahramanlık, civanmertlik, cesaret, gözünü budaktan sakınmama… Yani askerî karakterli kavramlar. Galip Batı’yı huzursuz etmeyen, derinliksiz ve hedefsiz… Dolayısıyla aklı eren bir takım adamlar da bu işe alet oldu” diye konuştu.

“Mesele Türk kelimesini seküler bir kavram haline getirmek”

Cumhuriyet’in oturtulduğu temel değerlerin zarar görmemesi adına, ilim adamlarının Orhun Abideleri’ni bile zaman zaman günümüz Türkçesine yanlış aktardığını belirten Başer, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Orhun Abideleri’ni günümüze aktaranlardan, merhum Prof. Dr. Muharrem Ergin’e, “Tanrı’dan gelen, Tanrı’daki hayatla yaşadığını düşünen ve ölümle Tanrı’daki diriliğe geri döndüğüne inanan” dili, neden “gökte olmak” ve “gökteki dirilik” diye çevirdiğini, bunu neden yaptığını sorduğumda verdiği cevap şu olmuştu: ‘Haklısın ama o zaman milli devlet çöker.’ Niye milli devlet çöker? Çünkü, Türklüğü soy olarak aldığında bütün kültür politikaları meşru.”

Türk’ün hikemî değerlerle şekillenmiş bir kavram olduğunu dile getiren Dr. Başer şu bilgileri verdi: “Soyun adı değildir. Soyadları belli zaten işte önümüzde duruyor. Bayat, Avşar… yirmi dört Oğuz boyu var. Ötekiler de belli: Tatar, Kırgız, Uygur… diyoruz. Hepsinin soy adı var. Soyadı manasında adı Türk olan bir boy yok. Elimizde tüm belgeler. Diyelim ki bunu Türk çocuklarından gizledin; ama dünyada,  Türkologlar bunu çalışıyor. Reşidüddin Fazlullah’ın ‘Camiü’t- Tevarih’inde listesi var. Onların arasında adı Türk olan boy yok. Boy adı olarak yok ama, hepsi de Türk o soyların ve boyların! Mesele Türk kelimesini seküler bir kavram haline getirmek”

“Aslı olmadığı halde bize Şaman diyorlar”

Türklerin İslam’ı kabul etmeden önce “Şaman” olduğunu iddia eden görüşlerin de tamamen uydurma olduğunu savunan Başer, şöyle devam etti:

“Aslı olmadığı halde bize Şaman diyorlar. Türkler’in İslam’dan önceki dini Şamanizm diye yıllarca yutturdular. Halbuki bu tamamen bir palavra. Bir tarih kongresinde, meslektaşlarımızın toplandığı uluslararası bir kongrede, ‘Arkadaşlar bu şaman edebiyatını bırakalım. İnsanlık bir inanç tarihinden geliyor. Her toplum kendi inanç büyüklerini tanır. Onların adı bellidir. Onlar, belirli isimlerdir. Bugün Katolikliğin isimleri meçhul mu? Değil. Yahudi büyükleri biliniyor. Budist, Taoist, Brahmanist öncüler belli. Bana söyler misiniz’, dedim. Bu övündüğümüz binlerce yıllık Türk tarihinde tarihin bel kemiğini meydana getiren bir tek Şaman ismi söyleyin. Var mı? Yok. Varsa neden öğrenmedik? Sen zaten öğrenmek istemesen de birileri gelir gözüne sokar. Biz bugün Oğuz Kağan’ı biliyoruz, yanındaki Uluğ Türük’ten haberimiz var. Bilge Kağan’ı biliyoruz.Tonyukuk’u biliyoruz. Çiçi Han’ı biliyoruz. Dede Korkut belli! Hepsini biliyoruz. Bunları biliyoruz da bunların yanında onların mürşidi yol göstericisi niteliğinde şamanlar varsa eğer, onları da bilmemiz gerekmez miydi? Onları bilmiyoruz. Bu bir palavra, işin özeti bu.”

Başer, Türkler’in İslam’dan önceki inançlarının şamanizm olduğuna dair iddialarda oryantalistlerin büyük katkısı bulunduğunu dile getirerek, “Bugün sanki geçmişte şamanız diye bilen, bazı hem de Türkçü olduğunu iddia eden arkadaşlar, o şaman geleneğini diriltmek adına bir takım palyaço kıyafetleri giyip, geçmişte böyleydik diye gösteriler yapıyorlar. Uzman olmayan insanlar, onlara aldanarak ‘bunlar ne?’ diyebilirler. Onların tamamı ‘öğretilmiş şamanlık’tır. Uydurulmuş şamanlığı canlandıran gösterilerdir. Söylemler ve edebiyatlardır. Bizim kültürümüzde bilinen tek bir şaman bile yok. Şamanlık zaten bir din değil” değerlendirmesinde bulundu.

“Bizim devletimiz ‘Töre Devleti’ olmuştur”

Türkler için “Töresiz kalmanın, devletsiz kalmakla” aynı anlama geldiğini ifade eden Sait Başer, “Son Osmanlı padişahına kadar bizim devletimiz ‘Töre Devleti’ olmuştur. Töre, toplum için vardır. Çünkü hanedan Töre’ye göre, milletin kölesidir. Türkler’de toplumsal sınıflar, bir kölelik yok, fakat özel bir alanda köle kavramı var. Mesela değerli tarihçi, rahmetli Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu şehzade demek olan ‘tigin’ kelimesinin ‘köle’ manasına geldiğini söylerdi. Dolayısıyla tarihteki şehzade katletmelere köle hukuku içinden bakılmalı” dedi.

Mehmet Niyazi Özdemir İle Adalet Ve Medeniyet Sohbeti

Sait Başer:

Şu cümleniz birinci sayıdaki ana fikirlerimizden biriy­di. Şimdi biraz rahatsız edici bir meseleyi gündeme getirmek istiyorum. ‘Adalet” kavramını Niyazi Ağabey nasıl görüyor onu öğrenelim. Endülüs 711 yılında Tank Bin Ziyad’ın hamlesiyle fethedildi. 1492’de de sahneden çekildi. Aşağı yukarı 800 yıllık bir varlık söz konusu İspanyada, Müslüman Arap varlığı. 800 yıl çok uzun bir zaman, dünyanın en uzun ömürlü devletlerinden biri Endülüs. Bunun birkaç tarafı var. Batılı için 800yıl da geçse eğer bir düşman bellediyse, kökünü kazıyıncaya kadar onu rakip bellemeye devam edebilir. Böyle bir tarafı var. 800 yıl orada ya­şayan bir medeniyet yani bu, dile kolay.

Şemsettin Şeker:

Çok hoş bir dikkat yani bu.Biz beş yüz senedir İstan­bul’dayız.

Sait Başer:

800 yıl orada yaşayan bir Endülüs var. 711 tarihini özel­likle belirtiyorum, biz 1071’de Anadolu’ya girdik, 360 yıl son­ra. Üç yıl sonra 1074’te de İznik’i fethettik, üç yıl sonra. İznik’i başşehir yaptık. 1096 yılında Haçlı Seferi başladı Vatikan öncü­lüğünde. Papa 2. Urban bir de bir piskopos var, onların uğraş­larıyla bir Haçlı Seferi organizasyonu başladı ve 100 yıldan faz­la devam etti. Endülüs orada duruyor, hem de çok daha köklü, müesseseleşmiş ve İslam’ı neşretmek bakımından, Selçuklulardan çok daha tecrübeli ve ileridir o tarihlerde bu bir. İki, biz Katolik dünyaya girmemişiz, Bizans Ortodoks. Ortodokslarla Katolik- ler arasında ezeli bir mücadele var, birbirlerini Müslümanlardan daha tehlikeli görüyorlar. Buna rağmen, papalığın sevinmesi beklenirken, rakibi zayıflıyor, Müslümanlar geliyor diye, Haçlı Seferi düzenliyor. Eğer Haçlı Seferi düzenleyecekse, daha etkili faaliyet içerisinde bulunan ve o tarihlerde altın devrini yaşayan Endülüs orada dururken, bu Haçlı Seferi niye Türklere dü­zenleniyor? Ve bir değil, iki de­ğil, üç değil, beş değil. Diyorlar ki Kudüs’ü kurtarmak için. Ku­düs ne zaman fethedildi ? Yan­lış hatırlamıyorsam 636, Hz.

Ömer zamanında. 350-400 sene geçmiş yeni mi aklına geldi demezler mi adama? Yani bu Haçlı Seferlerinin düzenlenme­si Müslüman dünyaya hücum manasına gelseydi, Kudüs 400 senedir orada, Endülüs de ora­da. Eğer mesele Müslümanlara karşı ise bunun bir anlamı yok.

Türklere karşıysa neden Türkle­re karşı? Papalık Türk’ten ne gibi bir tehdit algıladı da bunu yaptı?

Müsaade ederseniz sizin ipucu verdiğiniz bir yere bağla­yacağım. 1074 yılında Kutalmışoğlu Süleyman Şah, îznik’ibaş şehir yapınca, ilk yayımladığı emirlerden biri arazi mülkiyetini kaldırmak olmuş. İkta sistemi uygulamaya başlanıyor. Toprak mülkiyeti bizde yok, eskiden Türk dünyasında zaten yok. Mül­kiyeti kaldırmış olmasının yarattığı sonuçlar ne olabilir? Sınıf farkları ortadan kalkar. Süleyman Şah’ı burada anlamamak da mümkün değil; toplumun güçlü elemanlarını ve mülk sahip­lerini otomatikman etkisiz hâle getiriyor. Fakat bunun Papalık üzerinde ciddi bir travma yarattığını düşünüyorum. O sınıf me­selesinin Haçlı Seferlerinin ana sebebi olduğunu düşünüyorum. Siz ne dersiniz? Buradan adalete bağlamak mümkün, onun için söylüyorum. Çünkü sınıflı yapıda mutlak manada adaleti tesis etmek imkânsız. Aslında zulüm eşittir sınıf Bütün zulümler sınıf farkından doğuyor. Sınıf farkını kaldırmadan adaleti tesis etme şansınız yok. Hâlbuki Türk devletinde hem iç işleyiş bakımından hem devletin dış dünyaya dönük misyonu bakımından adalet ana ilke. Dolayısıyla o ilkesini de uygulamış oluyor Süleyman Şah, o geleneği de devam ettirmiş oluyor. Siz bu meseleye nasıl bakarsınız? http://www.liseedebiyat.com/…/2575-mehmet-nyaz-oezdemr-le-a…

Sait Başer’le Türk Düşüncesi Üzerine Mülakat

SAİT BAŞER’LE TÜRK DÜŞÜNCESİ ÜZERİNE MÜLAKAT

Türk Müslümanlığı tezini ortaya sürdüğünüz günden bu yana toplumda, matbuatta ne gibi yankılar buldu? Bu tez toplumda bir fikir dönüşümü oluşturdu mu?

Evet. Türk Müslümanlığı kavramı 1998 yılında bizim kitap piyasaya çıkıncaya kadar konuşulan bir kavram değildi. Bugün aşağı yukarı fikir dünyamızın tamamı bu kavramdan haberdardır(Muhalif veya muvafık ama haberdar). Bir, haberdardır iki, ciddi bir taraftar bulduğunu söyleyebilirim. Bunun ilahiyat fakültelerinde, Diyanet İşleri Başkanlığı nezdinde, matbuatta ciddi mânâda bir tasvip gördüğünü de ben tespit ediyorum. Ancak” bu tasvip henüz istenen olgunlukta bir fikrî tekâmül getirdi mi ?”diye soracak olursanız henüz o noktada değiliz ama bir zamanlar meçhul olan İmam Mâturîdi ismi bugün entelektüellerimiz tarafından biliniyor, kitapları neşredildi, fikirleri üzerine konuşuluyor, sempozyumlar yapılıyor, Hoca AhmedYesevî büyük bir kabulle toplumda benimsendi. İmam Mâturîdi ismi hem Alevîler nezdinde hem Sünnîler nezdinde yani büyük sosyal kesimler tarafından da benimsenen bir isim olarak tazelenmiş oldu. Bunları söyleyebilirim ama dediğim gibi henüz bu fark ediş benim beklediğim fikrî tekâmül çizgisini yakalamış değil. Ama bu da normaldir, toplumsal dönüşümler, kültürel dönüşümler üç yıllık beş yıllık işler değildir. Bir de bu fikrin arkasında bir siyasî otorite veya büyük bir grup veya büyük bir güç olmadan bu kadar etkili olabilmesi de beklenenin üzerinde bir gelişmedir. Bugün eli kalem tutup da Türk Müslümanlığı üzerinde yazı yazmamış hemen hemen kimse yoktur herkes bu konuda fikir yürütmüştür.

Türk Dilinin bugünkü durumu felsefe yapmaya müsait midir?

Bu, Türkçe’yi bizim nekadar anladığımızla ilgili bir soru. Türkçe’yi anlamak deyince öncelikle bu dilin teşekkülünü belirleyen millî felsefenin ne olduğunu bizim anlamamız lâzım. Türkçe felsefe yapılır mı? Yapılır. Yapılır da Türkçe’yi bilirsek yapılır. Çünkü Türkçe’nin kendisi zaten bir felsefedir. Tekrar ediyorum Türkçe’nin kendisi zaten bir felsefedir. İçinde ontolojisi vardır, bilgi teorisi vardır, ahlâk teorisi vardır, estetiği vardır. Yani felsefenin ana branşlarında ne varsa Türkçe’yi bilen bir insan bu dilde felesefenin bütün unsurlarını bulabilir. Dolayısıyla bu dille hem de en üst perdeden felsefe yapılabilir.
Geleceği kurmanın ana değerlerine gelince ; örneğimiz bir çam fidanı olsun ,çam fidanının küçük hali bildiğiniz gibi çama benzemez (kıvır kıvır yaprakları olan bir şey) acaba büyüyünce nasıl olur diye soruyoruz . Bu sorunun cevabını öğrenmek istiyorsak bir çam ormanına gidip o fidanının büyümüş hallerine bakarız. Yani şunu demek istiyorum “biz yeni bir gelecek kurarken bugün hangi değerlere îtibâr etmeliyiz” sorusunu diyelim ki 1070lerde sormuş olsaydık veya 1250’lerde sormuş olsaydık ne tür cevaplar bulurduk? Bu soruların sorulduğunu farzedelim gidelim 1250 yılına, Konya’ya bakalım. Hangi değerleri gelecek inşası için öne çıkarmışlar orayı bir görelim. 1070’e gidelim hangi değerler öne çıkarılmış onu bir görelim. Dolayısıyla bugünden yarına bakarken o tecrübeyi kullanacağız. Demiş olduğumuz gibi dilin içinde felsefe vardır ve bir medeniyet felsefesiz kurulmaz. Dilin içindeki felsefe ,tarihin biriktirdiği felsefedir aynı zamanda. Ve felsefenin tabanı ontolojidir. Ontolojini belirlemeden medeniyet kurmaya kalkışamazsın. 1250lerdeki ontoloji neydi? Vahdet-i Vücûd’du . 1700’lere 1800’lere gelindiğinde yani çökerken ontolojimiz neydi? Vahdet-i Şuhut’tu. 1800lerin ortalarında Tanzimat’tan sonraki dönemde yeniden kalkınma çabasına girdiğimizde( medeniyeti yenilemek istediğimizde ) ontolojimiz neydi? Pozitivizm’di. Bu üç ontolojinin hangi sonuçları verdiğine bir bakalım. Vahdet-i Vücûd ontolojisinin hakim olduğu dönem müthiş bir yükseliş görüyoruz. Vahdet-i Şuhut’ta demirledikten sonra başaşağı gidiyoruz. Pozitivizme girdikten sonra bir cinnet toplumuna dönüyoruz! Biz bugün yeniden bir medeniyet kurma telaşını neden hissediyoruz? İşte bu cinnet toplumunun içinde yaşadığımız için. Herşeyimizden şüpheye düşüyoruz. “Bu dille felsefe yapılır mı? Biz yeniden medeniyet kuracak bir toplum olabilir miyiz?” gibi bir yığın sorulmaması gereken soru var. Ama bu sorular bizim toplumumuzda artık bir zarurete de döndü,mecburen soruyoruz. Neden çünkü biz bir ontolojinin ne tür bir bilimsel faaliyete ne tür kurumsallaşmalara yol açtığını henüz anlayamıyoruz. Bizde “tarih düşüncesi” yok.Kendi tarihimizi analiz etmemişiz. Yükseliş ve çöküş dönemlerindeki ontolojik ayrımı yapamamışız. O zaman bugün, “yarına dönük bir hamle yaparken en önce yapmamız gereken şey nedir?” sorusunun cevabı; ontolojimizi toparlamamızdır. Bunu yakaladıktan sonra tarihî bütünlüğü de yakalayacağız ve tarih bizim için bir faydalanma imkanına bir imkan hazinesine dönecek. Şimdi tarih bize kaos veriyor çünkü biz ontojiyibilmiyoruz.Tarihteki ontolojik yaklaşımların sebep ve sonuçlarını analiz etmedik, bu analizi yapsak şimdi bu soruları sormazdık.

Peki Türk Dilinin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Aynı şeyi söyleyeceğim Türkçe’nin problemleri de ontolojiktir. Türkçe’nin ontolojisi Vahdet-i Vücud’du . Tarihî tecrübe bakımından da atlı toplum dili sonra yerleşik toplum dili oldu, bugün bilgi toplumuna geçildi. Atlı toplum dönemi sınıfsız yapının hakim olduğu dönemdir.Yerleşik hayatın da son iki yüzyılında bir eşraf-avâm ayrımı doğmuştur (sınıflaşma tam oluşmadı) ve bunun dile yansıyan birtakım marazî sonuçları var.Biz ontolojimizi doğrulttuğumuz takdirde Türkçe’yi de yeniden daha hızlı bir şekilde işe yarar hale getirme imkânına sahip olacağız.
Türkçe’nin yapısı bütün bu söylediğimiz geçiş dönemlerinin tahrîbâtını da yüklenmiş olmasına rağmen (ana karakteri, sabit kök ve eklerle üretilen niteliği ve istisnasız kurallı oluşu) değişmedi. Yani diğer dünya dilleri gibi sınıflı bir dil değil, fiil grupları, sıfat grupları yok. Bir kural istisnasız heryerdegeçerli.Dolayısıyla Türkçe’nin bu istisnasız ve matematik yapısı hâlâ devam ediyor.Türkçe’den başka hiçbir dilde de matematik kurallar içinde işleyen ve mantığı bozulmayan bir dil yok. Türkçe bu muhakemesiyle bütün dünya insanlığına çok şey verebilecek durumda( hâlâ). Bu yüzden bu Türkçe’yi bizim anlamamız lâzım ben onu görüyorum. Fakat henüz bizim kendi milletimiz, kendi aydınımız, Türkçe’nin imkânlarını keşfetmekten çok uzakta maalesef! Türkçe’yi keşfetmemiz gerekiyor. Keşfedilmemiş bir kıta gibi duruyor önümüzde. Kelimelerin röntgenini çekmemiz lâzım, Türk cümle yapısının röntgenini çekmemiz lâzım. Onun içinde bir düşünce modeli var çünkü.

Peki Biz Dîvân-ı Lügât-it Türk ve Kutadgu Bilig üzerine bir şey koyamadık mı?

Tabi ki koyduk. Tabi ki koyduk da Osmanlılar döneminde Türkçe çok küçümsendi, Cumhuriyet döneminde de bozuldu. Osmanlı bozmuyor küçümsüyor yani önemsemiyor. Cumhuriyet tasfiyecilik ve uydurmacılıkla Öz Türkçe uydurma çabasıyla Türkçe’nin o sağlam kök yapısını incitti. Sözüm ona hizmet edeceğim derken .( Hani severken öldürmek gibi bir şey bu) Cumhuriyet güya Türkçe’ ye çok saygılıymış gibi bir politika üretti fakat bu, öyle düşünüyorum.Bundan sonra inşallah keşfedeceğiz.

Bugün Müslüman Türklerin Başlıca Ontolojik meseleleri nelerdir?

Hayatımızda ne varsa ontolojiyle ilgili.Ahlâk ontolojiyle ilgili, siyaset ontolojiyle ilgili, strateji belirlemeler ontolojiyle ilgili, eğitim sistemi ontolojiyle ilgili, adliye öyle. Adalet ontolojiyle ilgili, nasıl ilgili? Sınıflı toplumda adalet olmaz, sınıfsız toplum ise Vahdet-i Vücud’a göre mümkündür. Vahdet-i Şuhut’ta da olmaz adalet.Kaotik teorilerin işlediği toplumlarda da olmaz.Yani hayatımızda ne varsa ontoloji bağlamında anlam kazanıyor. Yani bizim toplumumuzdaki bütün problemleri ontik bir temele bakarak anlamamız ve yeniden eğer sağlıklı bir çizgi üreteceksek de sağlıklı bir ontolojiye bağlayarak yürütmemiz lazım.

Sizin bu konularda cesaretli bir çıkış yaptığınızı düşünüyorum. Töre ve Türk kelimesini biraz açar mısınız?

Cesaretli falan değil, bu benim icat ettiğim bir formül değildir. “Türk” kelimesinin “töre” ile olan ilgisini bilmeyen Türkolog yoktur.( Yerli yabancı) LászlóRásony de biliyor Eberhard da biliyor Barthold da biliyor Jean Paul Roux da biliyor herkes biliyor. Töre’nin “hikmet geleneği” olduğunu görmedikleri için Türk’ü soy zannediyorlar. Töre’yi Türk soyunun örfü-âdeti zannediyorlar. Bunun bir hikmet sistemi olduğunu ve evrensel bir iddia taşıdığını bilmiyorlar.
Benim tezim Töre’yi keşfetmekten kaynaklanıyor. Töre’yi de nerden keşfediyoruz ? İşte Kutadgu Bilig ortada. “Töre’yi veren Tanrı’dır” diyor adam Tanrı’nın verdiği şey ne olur? – Din olur. Bunu görmüyorlar. Ziya Gökalp de biliyor. Ziya Gökalp’ in “Türk Töresi” kitabını açın, “Türk” kelimesinin “Töre’ye uyan “ mânâsına geldiğini daha girişte işler. O da biliyor ama Töre’yi bilmiyor. Töre’yi bilse, Türk’ü soya indirgemeyecek. Töre çok “doğal “ bir hikmettir. Bir tabiat bilgeliği mahiyeti var. Kurdun, kuşun dilini, kuşun ötmesini ibadet sayıyor. Kurdun ulumasını ibadet sayıyor. Kara taşın altındaki kara karıncanın çıtırtısını ibadet sayıyor. İşte Vahdet-i Vücûd o. Töre’yi bilseler, Türk’e neden soy değildir dediğimiz hemencecik anlaşılacak. Ama biz Töre’yi “ilkel kabile gelenekleriyle “ bir tutunca bu garip durum ortaya çıkıyor. Halbuki töre, içinde devlet sistemi olan, hukuku olan, ahlâkı olan, felsefesi olan bir sistem. Kutadgu Bilig’i kimse okumuyor ki ! “Çok mühim bir eserimizdir”, “başyapıtımızdır” e sonra? Sonrası yok! Mesnevî’deki hikâye gibi adamın köpeği açlıktan ölüyor, adam başında ağlıyor “niye yanındaki ekmek torbasından çıkarıp köpeğe vermiyorsun “ diye soruyorlar, “ama o zor diyor.” Kutadgu Bilig’i okuyup anlamlandırmak zor geliyor bizim okumuşlara. Biz dünyada , düşünmeden okumayı beceren yegâne toplum haline geldik. Düşünmeden okumak! Okudun mu?- okudum. Peki ne anladın?Bana bir daha anlat şunu..tekrarlartekrarlar. Yeniden anlama hünerini kaybetmiş durumdayız. Çünkü anlamada bir çile vardır, bir yaratma vardır. O çile bize zor geliyor.
Biz nesillerimizi kaybetmeyi göze alıyoruz ama yeniden anlamayı göze almıyoruz!

Vahdet-i Vücud’laTöre’nin doğallığı bir midir?

Töre’de kesin bir Vahdet-i Vücud var ve çok tabii bir durum bu, hayatın içinde. Söz değil, laf değil, spekülasyon değil. Alplik diye bir kurum var . Alp, kendini topluma adayan adamdır; canını adayan adamdır, nutuk çeken adam değildir! Dede Korkut Hikayeleri’ndeAlplikle ilgili çeşitli hikayeler vardır. Alpliğin eski bir kurum olduğunu kitâbelerde görebilirsiniz. “Onun veziri bilge imiş tabi alp imiş tabi vs.” Alpler “toplumu adına canını ortaya koyan silahlı dervişlerdir” önlerinde bilge kişiler var bu kişiler onlara yol gösteriyor. Alpaslan diyoruz o da bir Alptir. Turgut Alp diyoruz, Konur Alp diyoruz bunlar Osman Gazi’nin arkadaşlarıdırlar. Yani bu kurum Müslüman’ iken de devam ediyor çünkü Müslümanlıkla kan uyuşmazlığı yok. Müslüman olmakla biz Töre’yi terk etmemişiz, O kadar tabii bir şey ki yani Müslümanlığın istediği şey Töre’de zaten o kadar var ki terk etmek düşünülmemiş. Töre devam ediyor, her alâmeti devam ediyor birtek alâmet değil.

Yani Müslüman olurken bizim attığımız bir şey yok aldıklarımız var sadece.
Tabi ki biz Müslüman olurken eski dinimizi, bizi Türk yapan Töre’yi terk etmemişiz, çünkü terk edilecek olumsuz bir tarafı yok. Hatta domuz eti yememek, zina yapmamak, yalan söylememek, hırsızlık yapmamak gibi pek çok özellik Töre’de var. Bu yapıyı gizlemek için Şamanizm, Çok Tanrılılık, Atalar Kültü gibi bir yığın uydurma (Oryantalist efsane ) var. Biz örümcek ağına takılan sinekler gibi o efsanelere takıldık. Töremizin kıymetini teslim etmiyoruz.
Ben bunları söylediğim zaman birtakım çok bilmiş tarih hocaları “Sait Hoca aşırı ifadeler kullanıyor” diyorlar.Bir tanesi de çıksın “ Kut ve Töre’ye” bir tenkit yazsın da görelim. Kaç baskı yapmasına rağmen aleyhinde yazılmış bir satır yazı gördünüz mü? O kitap basılalı 30 sene oldu. Yanlışsa eğer bizim söylediğimiz birisi çıksın yazsın, bu ilme bir hizmettir. “Mâturîdîlikle Töre arasında bir uyuşmazlık vardır” diye birisi çıksın yazsın ben de öğreneyim. Dönemin bir yığın İslâmî mezhebi, tarikâtı vs. canlıyken Karahanlılar neden Mâturîdîliği icat ettiler? (Sait Hoca aşırı söylemişse siz de doğrusunu söyleyin ozaman.) Aleyhimde en ciddi yazıyı Hilmi Yavuz yazmıştır, verdiğim cevabı yayınlayamadı! Fakat tek ciddi yazıyı o yazdı (aleyhimde) . Lehimizde çok var matbuatta klasörler dolusu yazı var. Girin matbuata Türk Müslümanlığı diye bir tarama yapın ciddi bir doküman bulursunuz. Bizim kitaptan sonradır hepside. (Kimisi bizi dile getirerek yazdı, kimisi kendi fikri olarak yazdı) ama kavram gündeme bizden sonra girmiştir. Önemli olan o kavramın konuşulur hale gelmesidir.

İmam Gazalî Türk Düşüncesine müspet veya menfî çok büyük bir te’sir yapmış mıdır?

Tabi ki yapmıştır. İmam Gazâlî bir İmparatorluk ideolojisi kurdu. Bunu kurarken de Türk Devlet geleneğinin gücünü Kürt ve Arap geleneğinin tahkîmi için kullandı ve bu farkedildiği için 12.-13. Yüzyıl civarında Gazâlî etkisi Türk toplumundan soyutlandı. Fatih dönemine kadar Gazâlî yoktur Türk Toplumunda Fatihle birlikte girdi ondan sonra Kânûnî zamanında İmâm-ı Birgivî üzerinden tekrar canlandı. İmâmGazâlî’ye karşı Türk Toplumu koruma altına alındı. Kim tarafından? Sadrettîn-i Konevî, Muhyiddîn-i Arabî, Ahî Evran gibi âlimler Gazâlî etkisini durdurmuşlardır. Büyük Selçuklular zamanındaki te’sîri Anadolu Selçuklularına nüfûz edemedi.

Teşekkür Ederim

Ben teşekkür ederim.

YAKUP ŞAHİN

Damlalar – 423

10447120_575788462537975_3920808037689487701_nBir de şöyle bakmalı:
Dost, dostu hatâlıyken ona muhabbet ve tahammül edebilen; düştüyse, elinden tutması gereken; hatâsını düzeltmesine destek olan, bu hallerde onun hayrını ona rağmen koruyan bir kavî yakınlık adamı değil mi? Biz ne kadar dost olduk ki, etrafımızdan müştekîyiz? Sırf zevk u safâda beraberliği tercih ediyor olmıyalım? İlk tökezlemede yanımızdakine sırt dönenlerden miyiz?
 İşin nefsimize zor gelen tarafına da bakmalı sanki!
İstediğimiz “dost”u hak ediyor muyuz?
Muhatabının fenalıklarının hesabını vermek de dosta düşmez mi? Onların hataları bizim yanlışlıklarımızın meşrulaşma sebebi mi olmalı, kendi çizgimizin sahibi olmaya devam mı etmeliyiz?
İnsan yanlışa emsal aramaktansa, vicdanıyla barışık kalmaya bakmalı diyelim vesselâm. 

Ahşab ve San’at

1531854_854622694553055_1422391712_nMülâkat: Sait Başer, “Ahşab ve San’at”, Nahhat Sâlih BALAKBABALAR ile Bir SohbetKubbealtı Akademi, S:1, İstanbul, Ocak 1988, s.21-28

– Sayın Balakbabalar, değerli bir ahşab san’atkârı olarak insan-tabiat münasebetleri hakkında neler düşünüyorsunuz? Bu mevzûa bağlı olarak da insan-ağaç ikilisi hakkındaki fikirlerinizi öğrenmek isteriz.
– Efendim, ahşap konusuna geçmeden önce gerçekten insan-tabiat münasebetini ortaya koymak gerekiyor.
Bildiğimiz gibi sıcak iklimlerde yetişen bitkiler kutuplarda yetiştirilemez. Bülbül âfâka kanat açmak için altın kafesi reddeder. Bunun en basit izahı, her varlığın kendi yaratılış şartlarına uygun bir çevrede yetişebileceği, gelişebileceği, kısacası hayat bulacağıdır. İnsan da tabii varlıkların en mükemmeli olduğuna göre, rahat ve huzurlu bir yaşayışı, o tabii çevrede bulacaktır, ki bu tabiatın kendisidir. Bugün modern hayat anlayışıyla uzaklaştığımız tabiata yeniden dönme temayülleri düşüncemizi teyid etmiyor mu?
Milletler arasında tabii çevre içinde yaşama arzusu ve bunu tatbik etmede bir sıralama yapılacak olsa, Türklük mutlaka en ön sırayı alırdı. Çünki asırlar boyu at üstünde tabiatle daima iç içe yaşayarak ülkeler fetheden bizim insanımızdır. «BOZKIR KÜLTÜRÜ» böyle meydana getirilmiştir.~
Ayrıca saf-dil, yapmacıktan hoşlanmayan (ve bir türlü beceremeyen) bir millet oluşumuz da bizim tabii mizacımızın başka bir tarafıdır.
İnsanoğlu hayatına yön verirken içinde yaşadığı tabiatı kullanmış, taşıyla, toprağıyla, ağacıyla bir bütün olmuştur. Bu hem-hal oluşu Bursa’da Zaman şiirinde A.H.Tanpınar ne guzel dile getirir:

«Bursa’da bir eski câmî avlusu
Mermer şadırvanda şakırdayan su
Orhan zamânından Imlma bir duvar
Onunla bir yaşta ihtiyar çınar.»

***

Merhum Ârif Nihad Asya’nın «AĞAÇ» şiiri ne güzeldir:

Bir ağaç ki eğile eğile
İbâdet olmuş,
Bir ağaç ki «Ağaç, .. » deyip geçmek,
Âdet olmuş.

Dalları sallana sallana
Salıncak,
Budakları, inile çıkıla
Basamak.

Kendisi renkten, ışıktan, kokudan
Bir demet olmuş…
Cenneti anlatan
Bir âyet olmuş.

Karışmış dallar dallara…
Kuşlarını çağırır yollardan,
Uçurur kuşlarını yollara…
Rengiyle, kokusuyla, tadıyla,
Ziyâfet olmuş,

Bir ağaç ki «Ağaç… » deyip geçmek
Âdet olmuş.

Evet, «âdet olmuş» ama târihimizi de anlatır olmuş. Oğuz Kağan Destanı’nda, Dede Korkut’taki ağaç motifleri aramızdaki ünsiyyetin ne kadar eski ve köklü olduğunun delîlidir.

Çiçeği, meyvesi, kokusu, dalı, budağı, dikeni, rengi nice şâirin malzemesi olurken, onu işleyenler nice güzelliklerle karşılaşmışlar. Her cinsin kendine has dokusuna, kokusuna, rengine hayran olmamak elde değildir. Bir kayısı ağacının tahtalarından sehpa yapmaya çalışıyordum . Meyvesindeki bütün renkleri, o tahtada da hayret ve zevkle seyrederken Bektaşi Baba’nın, «Hey Allahım, sen ne güzel boyacısın» deyişine daha çok hak verdim.
– Efendim, maalesef böyle aşkla, cezbeyle san’atma bağlanmış, san’atını zikir haline getirmiş insanlar pek azaldı. Dolayısıyle sizden Türk zevkinde ahşabın yerini de rica etsek…
– Batı zevklerinin istilasından önce insanımız, yaşayışını ahşap etrafında meydana getirmişti. Öyle ki Yaradan’ın «Baki» olduğunu ifade eden eserlerin dışında kendisinin faniliğini anlatmak için hep ahşabı kullanmıştır. Kerpiç duvarlar içinde, ağaçlı, çiçekli ahşap evlerde oturmuş, ağaç kaşık kullanmış, nalınlarla dolaşmış, ahşap rahlelerde ders okumuş, ahşap sazlar çalmış, onlarla şarkılar, türküler terennüm etmişlerdir.
«Öt benim sarı tamburam
Senin aslın ağaçtandır
Ağaç dersem gönüllenme
Kırmızı gül ağaçtandır.»

diye medhiyeler düzmüşlerdir.
Ahşabın bolca kullanılmasında başka sebepler de vardır. Mesela sıhhidir, rutubet barındırmaz. Sonra taş ve diğer malzemelerin soğukluğu karşısında o, sıcaklığı ile sizi kucaklar. Ayrıca yumuşak oluşu insana daha bir yakınlık hissi verir.
Ahşabın San’at Haline Gelişi
San’at denilen hadiseyi, insanın güzeli arayışı manasında kabul edersek zevk sahibIeri ahşabın rengini, dokusundaki güzellikleri farketmişlerdir. Böylece ahşap insandaki san’at zevkine hitab etmiş ve etmektedir.
Mesela Türk sazlarının hepsi ahşaptan yapılır. Davulu, zurnası, sazı, kemençesi, kanunu, udu, tamburu, ve dünyanın en tabii, insana en yakın sazı NAY!… Saz yapımcısı da bir san’atkardır. Tek tek yaptıkları her sazda gönüllerinde yankılanan sesi ararlar. Kimbilir belki de «Elest Meclisi»ndeki sestir bu.
Günlük hayatımızda kullandığımız ahşap malzemelerin dışında, bir san’at hadisesi olarak ahşap bütün çevremize yayılmıştır. Ahşap mescidler dahi yapllmıştır. Selçuklu ve Osmanlı’dan günümüze ulaşan eserlerde kündekari teknikle yapılmış kapılar, mihrab ve minberler, pencere kanatları, Kur’an mahfazaları, sandukalar v.s. görüyoruz. Bu eserler neccarın, hakkakin, nahhatın keskin uçlu çelik kalemleri ile işlenmiştir. Rumiler, geometrik desenler, çiçek ve bitki motifleri ahşabi süslemiştir.
BaIakbabalar’ın ceviz köküne sedef kakma tekniğiyle meydana getirdiği bir eseri Ahsap - resim1

 

Bir büyüğüm sergi defterime, «San’atkar, Allah’ın yaratıcı sıfatını ruhunda duyan ve ona ayna olabilen insandır» diye yazmıştı. Ahşaptaki yaratılış estetiğini gören san’atkar gönlündeki arayışı onda devam ettirmiştir.
Günümüze kadar ahşap tel, başına kullanıldığı gibi, sedefle, gümüşle, bağa, fildişi ve kemikle beraber de kullanılmıştır. Oyma, kündekari, geçme, telkari gibi teknikler uygulanmıştır.
Ahşap, Selçuklu ve Osmanlı’nın elinde zirvesine ulaşmış. Ancak Batı tesiri ile gelen «Taş devri» nden sonra bu san’atla beraber, san’atkar da unutulmuş. 18. asırdan sonra Rum ve Ermeniler’in bu san’atlarımıza hakim oldukları görülür. Son olarak İkinci Abdulhamid Yıldız Sarayı’nda bir atölye kurdurarak, bilhassa sedef işçiliğine hizmet etmiş; hem çalışmış, hem çalıştırmıştır. Cumhuriyet devrinde bir zamanlar «Sedefkarlık» olarak Güzel Sanatlar’a ders konulmuş ise de -ki son hocası Sedefkar Vasıf’tır- üvey evlat olmaktan öteye gidememiştir. Bugün yeniden ders olarak konmuştur. Fakat henüz icra-yı faaliyeti yoktur.

– Efendim, ifadelerinizden bngün için bu san’atın yine ferdi gayretlerle yürütülmesi gerektiği anlaşılıyor, Pekala! Bugün bu san’atı icra ederken sizin gayeniz nedir diye sorsak?
– ilk sözlerimiz arasında insanlığın yeniden tabiata ve tabiiliğe dönüş arzusundan bahsetmiştik. Gayr-ı ihtiyari bu temayül olabilir. Ancak daha şuurla düşündüğümüz zaman gayemiz, bize ait olan ve unutulan bu san’at kolunu ve zevkini canlandırmak, yaşamak, yaşatmaktır diyebiliriz. Önce geçmişteki teknikleri, uygulamaları iyi bilmek, çalışmak gerekiyor. Zamanımızdaki imkanlar fazlasıyla mevcuttur. Yeter ki işleyen el, anlayan gonul olsun. Burada topluma ait bir eğitim ve kültür anlayışı ile karşılaşıyoruz. Bu yüzden çok çalışmak, guzel eserler yapmak gerekiyor.
Kullanılan Alet ve Malzemeler
– Mevzuun bir de teknik taraflarını ele alsak diye düşünüyoruz. Önce kullandığınız alet ve malzemeler hakkında bilgi rica etsek, sonra da tatbikat hakkında söyliyeceklerinizi dinlesek, tekniklerinizin neler olduğunu öğrensek…
– Marangoz aletlerinin yanısıra en büyük yardımcıınız kıl testeredir. Bir sapa bağlı, U biçiminde, gerilmeye müsait metalden yapılmış testere koluna kıl testere diklemesine yerleştirildikten sonra, sapa bağlı ucu sabitleştirilir. Desen veya işleyeceğimiz yazı ahşaba geçirilir veya bir kağıtta çizili ise yapıştırılır. Oyulması gereken kısımlar delinir. Kıl testerenin boşta kalan ucu bu delikten geçirilir ve testere gergin vaziyete getirilip, sabitleştirilir, Uç tarafı V biçiminde oyulmuş bir tahta içinde kesilmeye başlanır.
Kullandığımız malzemeler ise çeşitli ağaç türleri, onlardan elde edilmiş kaplama, kontralar, sedef, bağa, metallerdir.
İnce işçilik için kıl testere çok büyük imkanlar sağlıyor. Ve diyebiliriz ki bu teknikle yepyeni bir çığır açılıyor. Bu sebeple, bu yeni çalışmalara «oygu» adını verebiliriz.
Nelerin uygulaması yapılıyor?
Şimdiye kadar Türk Hat ve Tezyinatının seçkin örneklerini çalıştık. Yine devam edeceğiz. Ancak her hat ve desen ahşabla veya kullandığımız diğer malzemelerle imtizac etmiyor. Buna bilhassa dikkat etmek gerekiyor.
Teknikler :
Üç türlü uygulama yapıyoruz. İlki «Kabartma Oygu». Bunda kesilen parçalar bir zemin üzerine yapıştırılıyor. İkincisi «Gömme Oygu». Erkek ve dişili olarak ayrı ayrı kesilen parçalar birbiri içine oturtulur ve daha sonra bir zemine yapıştırılır. Sonuncusu ise «Mücerret Heykel». Bu tavır bütün İslam aleminde canlanan bir san’at. Bilhassa hat uygulanıyor. Oyulmak ve bir kaideye oturtulmak suretiyle hazırlanıyor.
Yalnız bu san’ata merak salanların bilmesi mutlaka gerekli olan zanaatlar var. Önce ahşabı ve diğer malzemeleri iyi tanımak gerekiyo, ya11i biraz J11arangozluk. Yanı sıra boyacılıgı bilmeli, cilacılık keza. Kıl testereye ve diğer aletlere hakimiyet en mühimidir. Bunlardan başka hat ve tezyinat san ‘atları hakkında yeterli bilgi ve kültüre sahip olmak şarttır. Yani basit gibi görünen bu iş, pek de kolay değildir.
Gelişmesi :
On yılı geçen bir zamandır uğraştığım oyguculukta, önceleri elime geçen, güzel sandığım yazı ve desenleri kestim. Kumaş üzerine, ahşaba yapıştırdım. – Bugün onların alelade olduklannı görüyorum.- Zamanla öylesine bir yakınlık doğdu ki, boş vakitlerimin hepsini bu işe verdim.
Tabii olarak bu zemini hazırlayan bir takım sebepler vardı. Edebiyat Fakültesi’nden aldığımız bir Türk edebiyatı zevki, musıki ile olan temasımız, Konservatuar, bu arada bir mobilya atölyesindeki meşguliyet ve bilhassa, Niyazi Sayın Hoca’nın, musıki ile uğraşan bir insanın mutlaka başka bir san’at dalıyla uğraşması gerektiği hususundaki küçük ama tesirli işareti beni çalışmalarıma zorladı. Daha sonra Kubbealtı Nakışhanesi hocaları İnci Birol ve Çiçek Derman Hanımefendilerle, akabinde Uğur Derman Ağabeyimle tanıştıktan sonra çalışmalarım yavaş yavaş bir seviye bulmaya başladı. Onlardan Türk hat ve tezyinatının “Haddeden geçmiş» zevkıni öğrendim.

San’atkarımızın bir diğer eseri

Ahsap - resim2-Salih Bey, bizim klasik san’atlarımız için “sabır san’atları » tabirinin kullanıldığı malüm. Bir san’at dalının kendisiyle meşgul olan san’atkarı terbiye etmesi keyfiyetinden bahsediImesi ise hayli dikkat çekici. Bu mevzuda siz ne düşünüyorsunuz? San’atlarımızın terbiye edici bir fonksiyonu da var mıdır?

– Bu gelişme grafiğine dikkatle bakılırsa san’atla beraber insan ruhunun da nasıl değiştiğini, başka bir hüviyete büründüğünü hayretle görürüz. Mükemmel duyuş ve düşünceler san’at şaheserlerini, onlar da insanı tekamüle götürüyorlar. Zevkleriniz, hissiyatınız, varlıklara bakışınız değişiyor. Üstelik bizim san’atlarımız doğrudan gönüle hitap eder, mücerrettirler.
Yunus Emre’nin dediği gibi:
«Beni bende demen, bende değilem
Bir ben vardır bende, benden içeru,»

hep gönlümüzü, içimizi süslemeye çalışmışız. Bu fikrin ağırlık kazandığı hiç bir eserde dış süsleme yoktur. Dışta sadelik, içte ihtişam, işte Türk zevki.
Bunlar da doğrudan doğruya san’atın insanı nasıl yetiştirdiğinin en bariz delilleri değil midir?
– Son bir sual : Yaptığınız işin Hat san’atı ile çok yakın bir münasebeti var. Bu mücerred ve maveri çizgiler, şekiller sizce ifade ettikleri ibareler dışında da birer mesaj taşımakta mıdırlar?
– Türk hat ve tezyinatının temelinde şekil yatıyor dersek, herhalde hata yapmış olmayız. Bir sonsuzluk ifadesi taşıyan bu san’atlarla şekillerdeki ruh ve o ruhun mesajı neşredilmektedir.
Şevket Rado’nun «Türk Hattatları» adlı eserinde «Hat san’atı bir resim san’atıdır» ifadesini görüyoruz. Modern resmin kurucusu Pikasso, «Benim yirminci yüzyılda yapmak istediğimi, Müslümanlar bin yıldır yapıyorlarmış» diyor. Bu manada düşünürsek hat san’atkarı, şekildeki ruhu kavrayan, cozen ve bunu yeni bir terkib halinde sunan insandır. Diğer bir deyişle mana-şekil bütünleşmesini hat ve tezyini san’atlarımızda en mükemmel örnekleriyle hattat ve müzehhibin çizgilerinde bulmak mümkündür.
Yaradan, ahşaba öyle şekiller vermiş ki, onda aynı mesajı daha geniş , daha mücerred görmek kabiL. Bir kök cevizde, gül ağacının kökünde binbir hare ile, renk ile karşılaşırız. Kuş gözü, maun, pelesenk, ıhlamur. hepsinde ayrı bir şekil ve mana ahengi sergilenir.
Ahşaptaki, hat ve desenlerimizdeki bu güzellikleri bütünleştirince karşımıza yepyeni, müşahhas bir varlık ortaya çıkar.
– Çok teşekkürler ederiz efendim.
– Estağfurullah! Ben teşekkür ederim…

Sait Başer Ropörtajı

Yosun Edebiyat Dergisi, Ocak/2012
Kıymetli büyüğümüz Sait Başer Beyefendi ile İrfan Yayınevi’nden yeni baskıları yapılan kitaplarını konuştuk. Bütün bir Türk tarih, kültür ve medeniyet hayatında yerini alacak olan bu kıymetli eserlere küçücük bir pencere açmış olduk. Samimi ve güzel bir münevver topluluğunun gayretiyle hayata geçen ve hizmet veren Divan Edebiyatı Vakfı’nda hocamızla sıcak bir sohbet gerçekleştirdik.İnsan yığınlarını millet yapan şey nedir?

Bu sorunun elbette başka başka birçok cevabı vardır ama bizce en önemlisi, bağrında yetiştirdiği evladının ortaya koyduğu eserlerdir. Çünkü bu eserler etrafında bir medeniyet vücuda gelir ve insanlar kederde-sevinçte ortak olduklarında “millet” olabilirler.

Sait Bey için çok şey söylemek mümkün. Fakat biz bu işi “Dede Korkut ruhlu abide şahsiyet” Mehmed Niyazi Bey’e bıraktık. Kendisinin 15 Mayıs 2006’da Zaman Gazetesi’nde neşredilen ve Sait Başer için yazdığı “Çağdaş Bir Derviş” adlı yazsını Sait Başer Hoca’yı daha yakından tanıyabilmek ve tanıtabilmek için bu sayımızda yayınlıyoruz.

Kitaplarınız, farklı farklı olsa da bütüncül olarak bir tez işliyor mu? İşliyorsa tezinizin esas itibariyle yapısı nedir?

Bizim çalışmalarımızda her ne kadar kitapların kendilerine has konu çerçeveleri bulunsa da daha üst bir noktadan bakıldığı takdirde kitaplar, birbirini tamamlayan kitaplardır. Bir başka söyleyişle birbirini devam ettiren kitaplardır. Ve bu manada da yeni bir yaklaşım getirdiğimizi zannediyorum. Çünkü biz, Türk tarihine ve kültürüne genellikle ideolojik sebeplerle yaklaştık. Ziya Gökalp’in Türk tarihine bakışı başkadır, Yahya Kemal’in bakışı başkadır,  Nureddin Topçu’nun bakışı başkadır, Necip Fazıl bir başka türlü bakar. Dolayısıyla kimisi sırf Osmanlı’dan  ibaret bir Türk tarihi tasavvuru içindedir, kimisi Osmanlı’yı yok farz eder, kimisi sırf İslam öncesine atıf yapar, kimisi İslam öncesini yok farz eder. Mesela Yahya Kemal’de 1071’den öncesi kalbe’t-tarihtir malum, 1071’den öncesini, tarih öncesi, diye görür Yahya Kemal. E Ziya Gökalp’e göre de İslamiyet’ten sonraki tarih değil, İslamiyet’ten önceki tarih esastır. Topçu’ya göre Anadolu’daki Türklük ve kültürdür, bizim bütün eğilmemiz ve üzerinde durmamız gereken şey. O yüzden Anadoluculuk diye anılır onun görüşleri. Diğer yandan başka bir tarih görüşü var; Anadolu medeniyetleri tezi üzerinden, Halikarnas Balıkçısı’nın öncülüğünü yaptığı. Anadolu’da yaşayan Frigyalıyı, Etileri, Hititleri, İyonyalıları, Rumları, Ermenileri… hepsini harmanlayarak “Anadolu’da bunların karışımı melez bir kültür vardır, burada Türk kültürü diye bir şey yoktur.”  tezi işlenir. Halikarnas Balıkçısı’nın tezi üzerinden bakıldığında Anadolu’da Türklük ve İslamiyet değildir esas olan, eski çağ uygarlıklarıdır. Belirleyici olan da odur onlara göre. Böyle de bir şey var. Efendim siyasi gruplara bakarsanız Ülkücülerin bakış açısı bir başka türlüdür, İslamcıların bakış açısı bir başka türlüdür, Marksist sol bir başka türlü bakar, Milliyetçi sol-M. Ali Aybar gibi, Kemal Tahir gibi bazı isimler- bir başka türlü bakar. Yani Türkiye’de, aydınların Türk tarihine dair, tarihin kendi doğal akışı içerisinde ve sebep-sonuç ilişkilerini göre göre, göstere göstere ortaya koydukları yekpare bir Türk tarihi ve o tarihin yarattığı kültür perspektifi yoktur. Devletin resmi tezi ise Avrupa’da ortaya çıkan çağ taksimatı üzerinden bir tarih öğretimi. Ona da bir ilave yaparlar; İnkılap Tarihi-1920 ile 1940 arasındaki o yaklaşık yirmi yıllık inkılaplar- ondan evvelki binlerce yıllık tarihe ve kültüre denk bir biçimde anlatmaya, anlatılmaya, yorumlanmaya, öğretilmeye, ezberletilmeye çalışılır. Bunların her birinde bir sakâlet vardır. Türk kültürünün çağ taksimatıyla hiçbir ilgisi yoktur. Roma’nın 476’da yıkılmış olmasının Avrupa’da ortaya çıkardığı Feodal yapı sınıflaşmasındaki yeni merhale ile Orta Asya Türklüğünün, Göktürklerin, Hunların hiçbir ilgisi yoktur. Hiçbir direkt, endirekt tesiri de olmamıştır. “Bize ne?”dir Eski Çağ’dan, “Bize ne?”dir Avrupa’nın Orta Çağ’ından. Ama resmi müfredatımız tarih eğitimini buna göre yapmaya yıllarca devam etti, hala önemli ölçüde devam ediyor. Ben diyorum ki; Türk tarihi, bunların hiçbiri değildir. Türk tarihi kendi tabii akışı içerisinde başlangıcından itibaren bugüne kadar elbette açık bir kültür olmanın, hareketli bir toplumun diğer kültürlerle temas ede ede bugüne gelen bir toplumun kültürü olmanın özelliklerini de içinde taşır ama bir yandan da bir ana bel kemiği vardır bu kültürün. Ve bir önceki dönemi göz önüne almadan bir sonraki dönemi doğru mütalaa etme şansımız yoktur. Diyorum ki; illa bir taksimata tabi tutulacaksa Türk tarihi; İslamiyet’e kadar-10. yüzyıla’a kadarki Önceki Dönem- 10. Yüzyıldan 14. Yy başı veya 13.yy sonu kadarki dönem- İslamileşme ve Kurumlaşma Dönemi- 13.yy sonundan 16.yy sonuna kadarki dönem, diyebiliriz. Sonra Tanzimat’a kadarki dönem, sonra da Tanzimat’tan bugüne olmak üzere beş ana bölümde mütalaa edilebilir. Bunların bu şekilde tasnif edilmesi, Türk tarihindeki zihniyet dönemlerini ifade etmesi dolayısıyladır. Yoksa siyaseten, askeri bakımdan, kurumlaşma bakımından, kuruduğumuz çeşitli devletlerin siyasi tarihleri bakımından böyle bir bölümlendirmeyi de yapmak mümkün değildir. Onu kendi tabii bütünlüğü içerisinde görmek zorundadır tarihçiler ve kültürle meşgul olan insanlar. Ben Türk tarihinin bütünlüğünü görmek ve göstermek arzusu içindeyim bu eserlerde.

Türklerin Şamanist olduğunu iddia eden tez hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu da uzunca bir zamandır bizim cemiyetimizin yaralarından biri. Türk çocuklarına atalarının Şamanizm dininden oldukları öğretiliyor. Resmi müfredatla öğretiliyor tarih derslerinde, din derslerinde, Türkçe derslerinde, edebiyat derslerinde. İslam öncesi Türklüğü söz konusu olduğunda Türkçeyse Şamanist dönem edebiyatı, tarihse Şamanist dönem tarihi, dinse Şamanist dönem dini diye öğretiliyor. Bu o kadar köksüz bir iddiadır ki… O kadar gerçekle teması olmayan bir iddiadır ki… Şundan dolayı; bizim elimizdeki hiçbir belgede Şaman kelimesi geçmez. Yani Hunlardan beri elimizde muhtelif belgeler var; kendi belgelerimiz var, destanlarımız var, mezar taşından kitaplara yansımış kaynaklarımız var, komşu toplumların kaynakları var. Bunların hiçbirinde Türklerin şaman adlı bir din adamları bulunduğu ve bu şaman denilen tipin merkezinde yer aldığı bir Şamanizm dini bulunduğu söylenmiyor. Bu 19.yy oryantalistlerinin bize hediye ettikleri bir kavramdır. Ne kadar şükretsek azdır, dinimizin adını bize öğrettikleri için.(gülüşmeler) Şaman kelimesi Türkçe değildir, Şamanizm din değildir. Velev ki öyle bile olsa inanç çağından gelen insanlık gibi Türklerin de bir inanç çağı yaşadığı vakıa. Dolayısıyla bugün övündüğümüz o büyük Türk kültürü, medeniyeti, tarihi, siyaseti söz konusu olduğunda bunu yaratan ana tipin şaman tipi olması lazımdır. Çeşitli bilimsel kongrelerde de soruyorum, yazdım da: Bana Türk tarihinden iki tane şaman ismi söyleyin; belirleyici olmuş, tarihimizi ve kültürümüzü yönlendirmiş, müessese ihdas etmiş iki tane şaman söyleyin. Orada insanların sesi kesiliyor. Böyle bir isim yok, böyle bir örnek yok. Ama konu gene oraya gelince sanki hiç böyle bir yalanlama söz konusu olmamış gibi “Şamanist Türkler…” diye lafa başlıyorlar. Ben “Oryantalizmin Üç Kuşağı” diye bir yazı yazdım-o da çıkan kitaplardan birinde olacak, orda anlattım bir miktar- işin tuhafı şudur: Bu edebiyatı irdelemeden, analiz etmeden benimsemiş olan, yeni kuşaklar arasında hem de milliyetçilik gayretiyle şaman rolüne soyunmuş birtakım nev-zuhur tipler var. Bunların arasında kocaman kocaman unvanlı, kocaman kocaman müesseselerde idarecilik, müdürlük yapan adamlar var. Ben ne yapıyorum, diye dönüp bakmıyor bu insanlar. Bir millete bir, kültüre sözüm ona hizmet ettiklerini sanırken bir milletin yeni kuşaklarındaki kimlik algısına kanser hücresi aşıladıklarının farkında değiller. Çünkü kimlik algısı tarihe bağlıdır. Eğer tarihi siz kendi doğal nitelikleriyle yeni kuşaklara aktarmazsanız kurduğunuz sakat yapı üzerinden bir kimlik kazanır yeni kuşaklar. Ondan sonra realiteyle karşılaştıklarında da abandone olurlar. Nitekim biz kaç tane önemli konuda hazırlıksız yakalanıyoruz durmadan. Resmi söyleme göre doğru zannettiğimiz bir tezin arkasında dururken bir de bakıyoruz ki bize efsane kahramanı gibi gösterilen insanlar birer palyaçoymuş veya birer katilmiş. Ne diyeceğini bilemez hale geliyor ve kendine güvenini kaybediyor Türk gençliği. O bakımdan bu tür saçmalıklara itibar etmek son derece yanlıştır. Eski Türk dini Şamanizm değildir. Şamanizm’in kendisi zaten bir din değildir. Bunu Romen asıllı Fransız araştırmacı Mircea Eliade Şamanizm adlı kitabında çok güzel göstermiştir. Bu konuda bu kadarını söyleyeceğim ama peki Şamanizm değilse nedir? Bu da aslında dikkatle bakan açık bir göz için saklı gizli bir şey değil. Baştan itibaren, Türk tarihinin en başından itibaren bilinen en eski iki Türkçe kelimeden biri Tanrı, biri Kut. Tanrı, Kök Tanrı. Ben onun ne olduğunu bu çıkan kitaplardan birinde anlattım. Bu mutlak anlamda vahdaniyetçi, birlikçi bir Tanrı fikridir. Mutlak anlamda Paganizm’e kaçmayan, adeta semavi karakterli bir dindir. Dinin merkezinde yer alan, bir Tanrı’dır. Tanrı fikrinin; birliği, kudreti, mutlaklığı, sonsuzluğu çok açıktır, nettir. Terimleriyle, tabirleriyle buldum, gösterdim. Kitabı okuyanlar orda görecekler. Peki bu Tanrı fikrinin etrafında bir din olması gerekmez mi? Evet, o da var. Onu da gene çok açık görüyorsunuz. Bütün Türk belgeleri durmadan “Türk Töresi”nden bahsediyor. Hiç gizli saklı bir durum yok. Bilge Kağan kitabelerde defalarca “Türk Töresi”ni ihya etmekten bahsediyor. Kutadgu Bilig Türk Töresi’ni tespit etmek maksadıyla yazılmış. Kutadgu Bilig’de bir 3192. beyit var: “Tanrı kâdir ve âdildir. Töre’nin sahibidir. Onu insanlara o verir.” diyor. Ondan sonra kalkmışız biz, bu Türklerin dini neydi, diye soruyoruz tekrar tekrar. Ya bizde bir anlama problemi var, ya da ecdâd, gelecek kuşakların dilini bir türlü tahmin edememiş, uğrayacağımız bu kültürel saldırının bir anlama felci yaratacağını hesap edememiş. Bizde bir anlama felci var. Töre’nin ne olduğunu da Kutadgu Bilig’i merkeze koyarak “Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre” adlı kitapta anlattım. Sonra da bu anlama felcini anlatabilmek için “Toplumsal Aklı” Anlamak diye bir kitap yazdım. O da bu çıkan kitaplardan birisi. Peki nedir bu yapı, diye bu soruya bir cevap aranacak olursa da o yapının ne olduğunu çeşitli vesilelerle ve geniş çaplı makaleler halinde yazdığım yazıları bir araya getirerek “Türk İnanma ve Anlama Modeline Dair” adıyla başka bir kitap yaptım. Peki bütün bunlardan sonra Türklerin Müslüman oluşu hangi maceraya bağlıydı ve ne tür bir muhteva ile Müslüman olundu, sorusu gündeme gelirse onu da Yahya Kemal’i de katarak incelediğim “Yahya Kemal’de Türk Müslümanlığı” adlı kitapta anlattım. Peki bunlardan günümüzde bir netice elde edilir mi; bu fikirler, bu tespitler, bu kültürel bütünlük, bu hikmet geleneği günümüzde ne anlam ifade eder, derseniz bunu da “Düştüğü Yerden Kalkmak” ve “Yitik Yurdun İçinden” adındaki kitaplarda anlattım. Peki bu bilgilerle bir edebiyat zevki oluşturulabilir mi, derseniz onu da “Gül Dibinden Niyaz” adıyla bir mensur şiir kitabı haline getirdiğim yazılarla anlatmaya çalıştım.

Tevhid inancının çok uzağındaki Şamanizm’in etrafında şekillendiği iddia edilen bir toplum olarak Türklerin, savaş meydanında karşılaştığı düşmanlarının dinine, üstelik kitleler halinde girmesi de zaten akla ve mantığa aykırı görünüyor. Bununla ilgili konuşmak ister misiniz?

Bu sorunun cevabını yazdım, kitaplarda var. İrfan Yayınevi; “Her şeyi anlatmışsınız, ben kitabı kime satacağım?” demesin. (gülüşmeler) Türkler Müslümanlığı sekizinci yüzyıldan itibaren kabul etmeye başlar; küçük gruplar, bireysel tercihlerle. Bunun örnekleri var. Fakat topluca kabul Volga Bulgar Hanlığı ile Karahanlılar zamanında oldu ve devlet kararıyla oldu. Devlet; “Müslüman olacağız.” dedi. Bu da tuhaf bir karardır. Dediğiniz gibi özellikle Emeviler döneminde Türgiş Hakanlığı ile Emeviler arasında yapılmış çeşitli kavgalar, mücadeleler var. Kah yenmişiz, kah yenilmişiz filan ama o dönemde böyle bir toplu din değiştirme veya Müslüman olma kararı görmüyoruz. Karahanlılar dönemindeyse -10.yy başı, Abdülkerim Satuk Buğra Han zamanına denk geliyor- resmi bir kararla bütün toplum Müslüman olmaya karar veriyor, Hakanlık kararıyla. Bir Hakan, tebaasının dinini değiştirme yetkisini nerden alır? Bireysel bir tercih olan din konusu, vicdani bir karar olan din konusu nasıl olur da siyasi bir karara konu teşkil eder? Burada bir tuhaflık var. Bu yetkiyi Hakan kimden alır, nerden alır? Bunun meşruiyeti nedir ki toplum, gık, demeden, peki, der? Bunu Sadreddin Konevi ile ilgili bir makalede “Türk İnanma ve Anlama Modeline Dair” adlı kitapta anlattım. Bu tuhaf bir şeydir gerçekten. Bu yetkiyi Hakan, Töre’den alıyor. Çünkü Töre’ye göre “Kut”lu ve “Bilge Kişi”dir Hakan ve toplumun bütün sorumluluğunu taşıdığına toplum inanır. Hakan’ın kararları, bireysel ve tepeden inme kararlar değildir. Hakan, Hakanlık adına Toy denen meclislerde büyük konuları müzakere ediyordu. Bu da müzakere edilmiş bir karardır. Ve Müslüman olurken biz İmam Maturidi dediğimiz Muhammed Mansur Maturidi’nin felsefi açıklaması bağlamında Müslüman olduk. Ki Satuk Buğra Han bu kararı aldığında İmam Maturidi yaşıyordu ve ondan sonra yirmi yıl daha yaşadı. Ve Kitabu’t-Tevhid isimli tefsiriyle fikirlerini ortaya koymuştu. Karahanlılar Maturidilik üzerinden Müslüman olduklarına göre ondan sonra da hep öyle devam etti, Türk Müslümanlığı Maturidi’nin belirlediği itikat, İmam-ı Azam’ın belirlediği fıkıh, Hoca Ahmed Yesevi’nin belirlediği tasavvuf anlayışına dayalı bir Müslümanlık oldu. Ama enteresan bir şey daha tespit ediyoruz: Töre’ye göre bu yetkisini kullandı, bu yetkiyi kullanışı meşru kabul edildi ama eski dini olan Töre’yi terk de etmediler. Çünkü Töre devam etti. Osmanlı’nın son dönemlerine kadar Töre’nin çok önemli kolları işlemeye devam etti. Osmanlılar buna “Kanun-i Kadim” diyorlardı. Töre devam etti. Töre’yi düzgün işleten insanın taşıdığına inanılan Kut kavramı Türk toplumunda yaşamaya devam etti. İşte Kutalmış Oğlu Süleyman Şah, Anadolu Fatihi… “Kutalmış” gibi isimler var. Hala kutlu olsun, kutlucası olsun diye Türkçede Kut kelimesi yaşamaya devam ediyor. Değerini, anlamını Töre’den alan bir Türkçe var. Ve biz bu Türkçeyle Karahanlılar döneminden itibaren Kur’ân tercümeleri yapageldik. Yani Kur’ân’daki kavramları karşılayan bir Türkçe var. Bu, Töre’nin belirlediği anlamlarla yüklenmiş bir Türkçedir. Yani bir tevhid dilidir Türkçe. Ben, dillerin de dini olduğu kanaatindeyim. Türkçe bir tevhid dilidir. Türkçede saklı bir dil vardır, zaten dillerin de inançlarla çok içli dışlı olduğu kesin. Bütün dünya dilleri için bunu söylüyorum ve Türkçe de bunların içindedir ki Türkçe bir Tevhid dilidir. Dolayısıyla Töre Türkçede, Türkçenin varlığında devam ediyor. Yani çok sıradanmış gibi görülen okumak, yazmak, konuşmak, konmak, konuk, konak, düşünmek, inmek, binmek, atlamak… gibi kelimelerde Töre’nin serpintilerini görmek hala mümkündür. İşi bilen bir gözle bakarsanız hala görürsünüz. Yani Türkler Müslüman olurken Töre’nin üzerine bir Müslümanlık kabul ettiler. Töre’ye rağmen, Töre’yi dışlayan bir Müslümanlık olmadı bizim Müslümanlığımız. Yani Müslüman olurken din değiştirmedik. Mevcut inanç sistemimize ve o inanca göre teşekkül etmiş olan kurumlarımıza ve devletimize asla fasıla vermeden devam ettirdik ama üstüne de Müslüman olduk. Bu bir kavramsal örtüşmenin eseridir, anlam örtüşmesinin eseridir, bir ontik algı örtüşmesidir, Türklerin Müslümanlığı kolay kabul etmesinin sebebi.

Türklüğü eksen alan çalışmalar yapıyorsunuz. Sizin Türklüğe bakışınız 19. yüzyıl sonu-20. yüzyıl başındaki soy ideolojilerinden farklılık arz ediyor mu?

Avrupa, özellikle Fransız İhtilali’nden sonra bir ulus-devlet ideolojisine peyderpey angaje oldu. Ve bugün de işte sonları ortada, bunların devletleri var. Alman’ın devleti ayrı, İngiliz’in ayrı, Fransız’ın ayrı, Ulah’ın, Lehin ayrı, İtalyan’ın ayrı, Rum’un ayrı, Bulgar’ın ayrı devleti var. Biz de 20. yüzyılın başında bu sürecin dışında kalamadık, kendi ulus-devletimizi kurduk. Fakat bu ulus kavramı, binlerce yıllık insanlık tarihinde ortaya çıkan geleneklerin, birtakım değerler sistemi üzerinden teşkil ettikleri siyasi kurumlaşmayı reddetmişti. Ve yeni bir ideoloji üzerine oturdu, pozitivizm üzerine oturdu. Pozitivizmin tabii siyasette de uygulanmaya başlanması, bir toplumsal kavram haline gelmesiyle de ulus dediğiniz şey bir değerler sistemi değil, bir biyolojik yapıya indirgenmiş oluyor. Bizdeki Türkçülük cereyanını bu anlamda inceleyecek olursanız zaman zaman tevile imkan verecek birtakım açıklamalar bulmakla beraber, mesela bazı rivayetlerde 1920’li yıllarda insanların kafataslarının kumpaslarla ölçüldüğünün hikayeleri anlatılıyor. Türklerin dolikosefal değil, brakisefal bir ırk oldukları ispatlanmaya çalışılıyor. Fakat bu ispatlanamamıştır. Sokaktaki Türk insanına şöyle bir baktınız mı bunlar kah çekik gözlüdür, kah çatık kaşlıdır, kah esmerdir, kah sarışındır, kah mavi gözlüdür, kah yeşil gözlüdür. Bir ailenin beş tane çocuğu olur; ikisi mavi gözlü, üçü siyah gözlü olur. Burada bir problem olduğu anlaşılıyor. Türklük kavramını bir soy kavramı gibi almaya başladığınız anda tarihin realiteleriyle uyuşturamıyorsunuz. O zaman ne yapacaksınız? Bir kurmaca tarih yaratacak, ideolojinize uygun bir sentrik tarih yaratacak ve onu öğreteceksiniz. Nedir o, Onuncu Yıl Marşı’ndaki söz? “On yılda on beş milyon genç ‘yarattık’ her yaştan.” Yarattık… Devlet, bir millet yaratma peşindedir, bir milletin devleti olma peşinde değildir. Çünkü ileri sürdüğü millet fikri tarihi realiteyle uyumlu değildir. Türklük bir soy adı olarak kullanılmamıştır tarihte. Soy adları bellidir; Bayat, dersin; Avşar, dersin; Kayı, dersin; Üregir, dersin; Kınık, dersin… Bunlar soy adlarıdır, boy adlarıdır. Türk diye bir soy adı yok. Peki, nedir Türk? Kaynaklarda da geçiyor, kitabelerde de geçiyor, öncesinde de geçiyor, sonrasında da geçiyor. Nedir Türk? Gök Tanrı’nın Törütken ismine bağlı olarak türettikleri için koymuş olduğu düzen anlamına gelen, türeyiş düzeni anlamına gelen Töre’ye uyan, Töre ahlakına tabi adam demektir Türk. Bunu görmemezlikten gelerek Türk’ü bir soya indirgediği için Cumhuriyet, bu tabii çok elverişli, kullanışlı bir kavram haline geliyor o takdirde. Batılılaşma siyasetine Batı kültürüne bir soyu adapte ettirirsiniz ama Türklük bir dünya görüşüyse eğer bu politikaları Türklük kavramına dayandıramazsınız. Devlet de bir medeniyet değiştirme projesi olarak inkılaplarını yaptığı için Türklüğün bir soy olmaktan başka çaresi kalmamıştır. Türklük o hale indirgenmiştir. Ama bunun da yarattığı başka bir bela var: Etnik milliyetçilikler. Halbuki Töre’yi bir tevhidci dünya görüşü olarak İslam’la da birleştikten sonraki dönemlerde de bu devam etti, ona uyanlara Türk dediğimiz zaman Boşnak da Arnavut da Gürcü de Abaza da Türk oluyordu. Ama şimdi Türk’ü soy haline getirince bin yıllık Kürt, Türk olmaktan çıktı. Alın hayrını görün. Neye yaradı? Ulus yaratayım derken o büyük dünya görüşü eksenli, aynı ahlakta, aynı değerlerde, aynı kederde, aynı sevinçte buluşmuş o büyük topluluğu adeta birbirine rakip haline getiren bir yapı yarattınız. Alın hayrını görün.

Töre’nin medyadaki anlamlandırılması hakkında ne düşünüyorsunuz? Bunda bir isabet görüyor musunuz?

Türkiye’de medyayı, bu konuda ben peşin hükümlüyüm, kesinlikle iyi niyetli bir yapı olarak görmüyorum. Türkiye’de medya, devletin toplumu dönüştürme projesinin iğrenç bir aletidir. İğrençtir ama. Ha bunu namuslu olarak yapsa yine, başımın üstünde yeri var, diyeceğim. Bir tarafta sözüm ona İslami değerleri savunan Ramazan ilavesi verir, Ramazan ilavesi yaptığı sayfanın arka yüzüne günün güzeli resimlerini basar. Ensest ilişkileri reklam eder. Bunu yapan “amiral gemi” diye tanıtılan bir büyük gazete, bir bakarsınız Genelkurmay’ın emrinde çıkar. Bu medyaya güvenilmez. Bu medyanın yaptığı işte hakikat payı aramak artık akl-ı selim işi değildir. O halde Töre’ye dönük bu karalama kampanyasının kasıtlı bir kampanya olduğunu peşinen söylemek lazımdır. Töre’yi karalamak Türk kimliğinin oradan kaynaklandığının farkına varıldığını ve Türk kimliğinin yeniden inşaa edilmesinin önlenmek istendiğini gösteriyor. Töre; onların dediği gibi, ne cinayet gerekçesidir ne kan davası gerekçesidir ne de kız kaçırma konusudur. Töre; Türk devlet felsefesi, Türk hikmet geleneği, Türk hukuk anlayışı, Türk dünya görüşünün adıdır. Bu kadar geniş ve derin bir sistemi iğrenç bir süfliliğe mahkum ederek toplum gözünde karalamak esas büyük cinayettir.

Türk kültürüne getirdiğiniz yenilikler nelerdir?

 Şimdiye kadar söylediklerimin her biri aslında birer katkı. Bir kere tarihe bakıştaki yamukluğu düzeltmemiz lazım. Değerlerimize atfettiğimiz “çağ dışılık” suçlamasını bir kere bir bırakmamız lazım. Geçenlerde bir vesileyle Şeyh Galip konuşması yaptık burada TRT için, siz de buradaydınız… Şeyh Galip’i bugünkü en ileri hermeneutikçilerden veya fenomenologlardan daha aşağı görmek için hiçbir sebebimiz yok. Ecdadımızı kendimizden ahmak zannetmek, bu aleyhte propagandaların sonucunda dumura uğratılmış anlama yeteneği felç edilmiş nesillerin yaklaşımı. Böyle bir şey yok. Ecdadımız cihan devleti insanlarıydılar. Bütün cihanın sorumluluğunu taşıyacak kadar yürekli insanlardı. Bir kere kendimize bakalım, onları suçlamaktan vazgeçelim. Kendimize bir bakalım; kendimizi dev aynasında mı görüyoruz, yoksa başka bir problemimiz mi var? Ben baştan itibaren, yani Tanrı inanışından, Töre fikrinden, Toplumsal Akıl kavramının -Ki bu kavramı Türkiye’ye bir bakıma biz hediye ettik sayılabilir. Yıllar önce “Toplumsal Aklı Anlamak” adıyla o kitabı yayınladığımızda Türkiye bugünkü gibi bir ortak akıl kavramı üzerinde buluşmuş değildi.- böyle bir katkımız olduğunu düşünüyorum. Anayasa Komisyonu’ndaki çalışmalarda CHP Lideri Kılıçdaroğlu; “Ortak akılda buluşmalıyız.” diyor. Yani ortak aklın toplum için farklı görüşler taşıyan cenahlara rağmen bir selamet imkanı taşıdığı fikri bizim “Toplumsal Aklı Anlamak” adlı kitabımızdan sonra pekişmiştir, diye düşünüyorum. Yeni bir şeyler de getirdiğimizi düşünüyorum.

Hocam, eserlerinizin maksadının hasıl olmasını ve hayırlı neticelere ulaşmasını dileyerek bu keyifli sohbet için çok teşekkür ederiz.

Ben de teşekkür ediyorum.

Ali Çakır konuştu.

O, İdeolojik Çalışmalara İltifat Etmemiştir

Mehmet Nuri Yardım’ın Sait Başer ile Nihad Sami Banarlı hakkında söyleşisi

Sait Başer:

 Maalesef yayınlayan vakıf, kendi varoluş prensibini ve geleneğindeki Hakk’ı teslim ilkesini çiğneyerek, bizim hazırladığımız kitapları başka isimlere mal edip yeni baskılar yaptı. Okunması esastır düşüncesiyle üzerinde durmuyorum. Lakin Banarlı adının unutulmasına da göz yumuyorlar. Eserler depolarda çürüyor…

Mehmet Nuri Yardım'ın Sait Başer İle N. Sami Banarlı Hakkında Söyleşisi (1)

Mehmet Nuri Yardım'ın Sait Başer İle N. Sami Banarlı Hakkında Söyleşisi (2)