ZİHNİYETİNE DÜŞMAN CESEDİNE ÂŞIK!

yyyyyy.jpg

Kadim devlet geleneğimiz olarak işaret ettiği noktalardaki tezatlara mercek tutan Sait Başer bugüne dönerek soruyor: “Neden dogmatik, hayatta karşılığı bulunmayan, tarafları tükenmiş bir şartlanmaya güncel imkan ve konjonktürü fedâ edelim?”

Osmanlı hayranı dostlardan bir kısmında çok dikkat çekici bir paradoks hakim.

İyi niyetle Osmanlı özlemi duyduğu halde (kötü niyetlilere zaten hiç itibar etmeye değmez), Osmanlı’nın var oluşunu hazırlayan ve yükselten Yûnus Emre gibi, Sadreddin Konevî, Muhyiddin Arabî, Eşrefoğlu, Niyâzi-i Mısrî,… gibi isimlerin temsil ettiği ontolojiye düşman bir anlayışta ısrar edenler, kendilerini sorgulamalı değil midir?

Bunlara hûsumet besleyen anlayış medreseye 16. yüzyıldan, tekkeye ise 18. yüzyıldan itibaren yerleşti maalesef. Devletini çürüten anlayışta ısrar edecek ama o devlete hayranlık üzerine ideal kuracaksınız…

Bu muazzam çelişkiyi gören biri yok o cenahta…

Eserle iftihar edip, o eserin sebebi olan inanma ve anlama modelini zemmedenler, hattâ küfürle suçlayanlar kendilerini hesaba çekmediler. O derece emindiler ki ezberlerinden…

Yeri geldikçe her fırsatta: “Hacı Bektaşlar, Yunuslar, Mevlânâlar…” diye nutuk atanlar, o okulları kilit altında tutmakta CHP zihniyetiyle müttefik oldular! Ama ülkeyi dışarda temsil edecek kuruma “Yunus Emre Enstitüsü” adını verdiler.

O kurumda çalışanların acaba ne kadarı Yunus ontolojisiyle barışıktır, araştırmaya değer?

Dinî kurum ve cemaatler indinde, dikkat edersek Gazalî- Rabbânî dışında otorite tanınmıyor ve onlara göre yukardaki isimler “heterodoksi” tanımına mahkum edilmişlerdir!

El Evvel, el Âhir, ez Zâhir, el Bâtın, el Hay isimleri Hakk’a âittir, “Nereye dönsek Hakk’ın bir vechi oradadır” “Allah yerlerin ve göklerin nurudur” ama Vahdet-i Vücud ontolojisi gayr-ı İslâmîdir!

Şehâdet, İslam’ın ilk şartıdır ama bunlara göre lafızdan ibâret kalmalıdır!

İman “emin olmaktır” ama taklitle idare edilmelidir!..

***

Bizi çürüten, anlama krizimizin temelinde yatan sebep bunlar olabilir mi acaba?

***

Arkadaşlar!

Ne İmam Gazalî ne İmam Rabbânî ülkemizde belli bir Nakşî yorum, o yorumun ürünleri olan ve toplumsal mâliyeti âşikar cemaatler dışında hiç bir tasavvuf mektebince benimsenmemektedir!

Osmanlı hepimizin!

İslamcı kardeşlerimizin Osmanlı ile iftihar etmelerinden zerrece rahatsız olmayız. Bilakis bu ortak paydada bir hayat sırrı buluruz ama Osmanlı’nın özgün kurucu fikrine yabancılaşanların ürettikleri “İslamcılık” da bu perspektifle irdelenmedi. Tarihte hiç olmamış, nevzuhur “İslam devleti” ütopyasını bunlar icad ettiler. Çünkü garip şekilde, Osmanlı’yı inşa eden bizim “devlet geleneğimiz”e de yabancılaşmışlardı! Orada da Türk ve Töre kavramları vardı ve arkadaşlarımız bu kavramlara şiddetle alerji duyuyorlardı… Türklüğü soy dâvâsına indirgeyen laiklerle mutabıktılar!..

17-09/04/gorusler.JPG

Sultan Fatih, Yavuz Selim bunlarındı ama onların ardında duran devâsâ ve tecrübî hikmetin temsilcileri olan Akşemseddin, Sümbül Sinan sapıktı!
Bu otokritik yapılmamıştır.

Yapılması bence, bilhassa şu günlerde toplumumuz adına bir beka meselesidir!

Çok ilginçtir! Hoca Ahmet Yesevî ve Mâturidî’den itibaren 16. yy’a kadar iman bellediğimiz güzergah İslamcı dostlarca dindışı addolunmuş, din önce Birgivî ve takipçisi Kadızadeliler’ce Eş’arî/Şâfî anlayışa, sonra da onlara eklenen Müceddidî yaklaşıma indirgenmiştir. İslam adına hüküm verme, karar alma tekeli artık bunlara âittir…

Şimdi bu arkadaşlarımız Osmanlı ile yatıp Osmanlı ile kalkıyorlar.

Evet, Osmanlı iftiharla benimsenmeyi hak eder! Bu bizim anamızın ak sütü gibi helal bir hakkımızdır, mirasımızdır. Ama Osmanlı hayranı dostlar, o hak edişin fikir ve adanış mimarlarını reddediyorlarsa orada durup bir muhasebe yapmak gerekmez mi?

Bu muhasebeyi yapmak, Osmanlı’yı benimseme noktasında ahlakî bir borçtur.

Fikir namusu da hak duygusu da bunu gerektirir.

Yiğit düştüğü yerden kalkar…

Müceddidî Kurnazlığının Osmanlıcılığı!

Bir “şey”i takdis, o kutsallaştırılan alana takdiscinin kendisini nispetleyerek imtiyaz elde etmesine yarıyor.

Bu “yeni nefs”in panzehiri, dâimâ eleştirel açıklığı devrede tutmak. Sırf takdis, esas itibarıyle o”şey”e de ona itibar edene de kalıcı ve gerçek bir değer katmaz, katamaz!..

Sâdece lâ yüs’el ve lâ yuhtî otoriteler doğurmakla modern bir fiilî ruhbana yol açar… İster İslam adına ister Kemalizm adına…

Anlamanın tek kişilik bir yol olmasındaki zorunlu gerçeğe rağmen, yaratılan ruhban neye yarar? Hipnozlanmış kurban kitleleri ve derebeyleşmiş, otoriteleri dünya ile sınırlı olmayan “hocaefendiler” yaratmaya!..

Haa buradan “iktidar” çıkıyor! Lüküs hayat çıkıyor, refah ve zenginlik çıkıyor… Tabiî, takdisin sebebi de o zaten.

***

Gerçekte?

Gerçekte, kalplerde olanı sâdece Allah bilirmiş, orada olanlara hükmedecek hâricî bir otorite olamazmış!… derkeeen… Ensenizde bir şaplak: “Felsefe haram kardeşim, felsefe haram!”

***

İnsandan sorumluluğu kaldıran, tabiata ve hikmet sistemimize aykırı bu hal için “laiklik sonrası yeni devlet dini” mi desek, “yeni Gazalicilik” mi desek, “Müceddidiye’nin yeni kuşağı” mı desek?

Ama çok tuhaf bir durum var.

Bütünüyle irade, kader ve sorumluluğu iptal eden bu anlayışın yeni kuşakları, dedelerince tekfir edilmiş gayr-i meşru bir aralıkta tefelsüf etmekteyken cürm-i meşhud halinde yakalanıyorlar…

Osmanlı hayranlığı alâmet-i fârika ya!

Osmanlı bunların malı ya!

Bunlar “yeni Osmanlıcı” ya!

Ama ellerindeki düşünce parçaları Osmanlı’ya bir medeniyet inşâ ettiren her şeyi küfür sayıyor?

Hüsn-i Aşk programları yapıyorlar, neyzenlere-sedefkârlara “devlet sanatçılıkları” tevdi ediyorlar, nostaljik görüntüler yaratıyorlar ve Osmanlı’yı tebcil ediyorlar… Ardından bakıyorsunuz, Divan Şiiri’nin ana temalarına ve ontolojisine kökten karşılar.

Klasik Türk Musikisi Korosu’nu Cumhurbaşkanlığına bağlıyorlar ama teoride musikinin nasıl helalleştirileceğini bulabilmiş değiller…Itrîler, Dedeler birden serab oluveriyor…

Kültürel iktidar istiyorlar, kültürün neredeyse bütün şûbelerinden, felsefeyle ilişkisinden rahatsızlar, estetik boşluklarının doldurulması muhal!

Yunus’tan Ak Şemseddin’e, Fuzûlî’den Hacı Bayram’a, Mevlana’dan Aziz Mahmud Hüdâî’ye Yahyâ Kemal’e kadar bütün bir “kurucu akıl” sahipleri gözlerinde küfre batık!

Ellerinde bir tek “Osmanlı Şâiri” yok! Çünkü Müceddidiyye’ye göre Osmanlı’yı, dolayısıyla şiirini kuran ontoloji küfür!

Laiklerin de hedefinde yukarıdaki isimleri unutturmak, devirmek, imha etmek vardı, bunlarda da?!

Hattâ bunlarınki daha şedît.

Tuhaf değil mi?

Ama Osmanlı onların!

Çok evhamlı birisi olsaydım, laikçilerin yeterince başaramadığı medeniyetimizi imha görevini bunlar mı üstlendi acaba, derdim.

İşte böyle!

İran’da da işbu zevâttaki eski Eş’arî/Şâfîlik’ten kalma müzmin Kürt- Şia düşmanlığı, İran statükosunun sahiplerinde görülen Türkiye’ye bakıştaki menfiliği besliyor, kitlelerin muhabbetini zehirliyor.

Ne kadar ilginçtir:

İran’a husûmet konusunda da laik cephe ile bu arkadaşlar tıpatıp aynı yerde duruyorlar!

Alın bir tuhaflık daha!..

Şimdi kadîm geleneğin eseri olan Hakkâniyet Hakanlığı’na tâlibiz.

Bu anlayışla!

Pekâlâ aradaki bitmeyen düşmanlık, tarafları tarih olmuş kan dâvâsı kimlere yarıyor?

İsrail’e, İngiltere’ye, Almanya’ya, ABD’ye, Rusya’ya… Zararın hacmine bakalım: Türk ve İslam dünyası iki düşman kutup olarak tutulabiliyor,

Asya Türk Cumhuriyetleriyle ilişkilerimiz olağanüstü zorlaşıyor.

Ne gam!

Tekrar edelim: İran’a illâ bir tarih perspektifinden bakacaksak, bu neden mutlaka Yavuz Selim’e şartlı olsun? Neden Alpaslan gibi, Melikşah gibi bakılmasın?

Elbette Müceddidî perspektif bunu men eder. Ya Konevî anlayışı ya Ahî Evren ya Hacı Bektaş ya Mevlânâ bakışı?

Hem neden dogmatik, hayatta karşılığı bulunmayan, tarafları tükenmiş bir şartlanmaya güncel imkan ve konjonktürü fedâ edelim?

 

yazının Karar gazetesindeki aslını okumak için tıklayınız

Hakkâniyet Hâkanlığı: “TANRI SENİ ADALET İÇİN BURAYA DİKTİ”

Sanat Âlemi sayfası için Müge Aydın kardeşimizle söyleşmiştik. İnternet âleminin kuytularında kalmış kimbilir böyle nice metin var…
Hayırlı sabahlar efendim…

safe_image (2)

Yazının orijinali için lütfen tıklayınız

Türk İnanma ve Anlama Modeline Dair’ kitabının yazarı Sait Başer, coğrafyamıza yüzyıllardır hakim olan önemli ayrışmanın kökenlerini kritik ediyor.
Hakkâniyet Hâkanlığı: “TANRI SENİ ADALET İÇİN BURAYA DİKTİ”

Kutadgu Bilig’den birkaç beyit vereyim. Bu beyitler, hikmet’i temsil eden kavram (Odgurmış)dan devlet (Töre=Küntogdı)’e verilen nasihatlerdir. Burada devlet beyin şahsında somutlaştırılmıştır:

“Bu beyliği sen güç
ile elde etmedin. Bunu
Kadim Tanrı (Bayat) kendi fazlından, sendeki yeteneği görerek verdi.” (5469. B.)

Könilik üçün Tengri tikti sini

Köni bol, könilik öze tur kanı

(Tanrı seni adalet için buraya dikti. O halde, âdil ol; senin için adâlet üzerinde durmak esastır.)

Ukuş birle işle kamug işlerig

Havaka basıgma köngül tut tirig

(Bütün işlerini anlayış ve akl-ı selimle yap. Gönlünü diri tut, sakın heveslerine mağlub olma.)

Bagırsak bolun barça bodunung öze

Törü kıl uluğka, kiçigke, tüze
(5195-97.b)

(Küçük büyük herkese eşit olarak Töre’yle bak, muamele et(Törü kıl!). Kavmin işlerine bakarken merhamette bulun.)

Çünki Töre’nin sahibi “Ogan”(=Kadir-i Mutlak) ve “Köni”(=Âdil) olan Tanrı’dır (3192.b.)

Sen öz kılkıng itgil kılınçıng könit

Bodun kılkı itlür sen özni avıt (5204.b)

(Eğer sen kendi özünü âdil tutarsan, ahlâkını ve tabiatını düzende tutarsan, kavmin huyu ve ahlâkı da düzelir. Önce kendinden başla.)

Aziz dostlar, tarihçilik geleneğimizde yerleşik hâle geldiğini kabul edebileceğimiz bir anlayışa göre bizim çok önemli ve değerli bir “Devlet geleneğimiz” vardır. Bu gelenek üzerinde yazan epeyce hocamız, yerli yabancı araştırmacı olduğu mâlum.

Hepsine de şükran
borçluyuz.

Devlet fikrinin bizdeki en mükemmel ve tam açıklamaları Kutadgu Bilig’dedir.

Devlet’i bir “saltanat” zannederek konuya yaklaşanların, bu yüksek değerimizin hakikatine nüfuz edemediklerini düşünüyorum. Bu devletin varlık sebebini, “1” “hânedân”ın iktidar heveslerini tatmin aracı sananlar derin bir yanılgı içindedirler.

Hele bu devletin bir “soy devleti” olduğu vehmi, ilgilileri fevkalâde yanıltıcı bir muhakemeye esir ediyor. Eserde “kavim” kelimesiyle tercüme edilen orijinal kelime “bodun” kelimesidir ve “boylar birliği” anlamındadır. Bodunu teşkil eden boyların soy birliği taşıyacağına dair bir hüküm yoktur.

O halde bu “devlet”ten kasıt nedir? Beklenen işlev nedir?

Bu devlet bir “insanlık devleti”dir. O devlet, insanların kimlikleri bağlamında değil, insanlık hakkı temelinde şekillenmiş bir anlayışın müesseseleşmesidir.

3107-8. beyitler:

Törü suv teg, ol küç kör ot teg yodug

Süzük suv akıttıng udıttı otug

(Töre su gibidir, zulüm ise(Töresiz güç!) ateş gibi tüketir. Sen berrak su (Töre) akıttın ve böylece zulüm ateşi söndü)

Törü tüz yorıttıng itildi ajun

Kim erse küçek ilde körmez közün

(Töre’yi eşit uyguladığın için DÜNYA(ajun) düzene girdi! Kimse devletin içinde artık bir zalim göremez)

Bu bir özge medeniyettir. Bu medeniyette devlet, yerleşik ve ziraat toplumlarındaki sınıfçı, köleci, emperyal içgüdülere hizmet eden bir “canavar/ejderhâ/Leviathan”a dönüştürülemez! Buna en başta o devlete meşruluk veren Töre mânidir.

Bir “Hakkâniyet Hakanlığı”dır.

Kendi paradigması içinde bin yıllarca devam edebilmesi, Atlantik’ten Pasifik’e, Afrika’ya kadar bütün dünya coğrafyalarında tutunabilmesi, yeniden yeniden doğrulabilmesi, o “medeniyet paradigması”nın eseri olarak görülmelidir.

YABANCILAŞTIĞIMIZ KÜLTÜR

“Devlet güneşi Türklerin burcundan doğmuştur” diyen Kaşgarlı Mahmud’un ruhu şâd olsun.

Kendine has bir anlama ve inanma modeli vardır Türklerin. O modelin kendine has bir ontolojisi, epistemolojisi, ahlâkı ve estetik formasyonu bulunmaktadır. Kendini yenileme mekanizmaları işletildiği sürece toplumun köleci dünya karşısındaki üstünlüğü devam etmiştir. Kendisini yenileyebilmesinin en önemli ve değerli imkânı Töre ve ondaki ana ilke olan adalet/KÖNİLİK olmuştur.

Töre her sene kurulan “Toy”da baştan aşağı güncellenmekte, hikmetle organik ilişkisi tazelenerek sürdürülmekteydi.

Sembolleri gayet sade, toplumdan istedikleri gayet açıktır. Bu “devlet” bir dünya devleti olarak tasarlanmıştır. Ona gökyüzündeki güneş sistemini yeryüzünde tesis ve temsil ettiği noktasından bakılmıştır. Konfiçyüs’ün ifadesiyle, “Nasıl gök yüzünde bir tek güneş varsa, yer yüzünde de bir devlet olabilir”di. Otağ mimarisinden Selimiye’ye kadar devam eden zemin ve hacim kurgularındaki meşhur sekizgen Türk Yıldızı damgası meselâ! Hiç de tesadüfen fikir ve sanatlarımızda bu yaygınlıkta yer almaz. O damgada bize göre “Âleme durmadan doğmakta olan(Tanrı)ın”, “Könilik(=adalet)” isteyen Tanrı’nın niteliklerine inanışı ve sürdürme iradesini görmek gerekir. Güneş sistemini, hareketi, türeyişi, (türemek fiilinden gelen) Töre’yi temsil etmekteydi. Bendeniz, yüksek bir astronomi, matematik ve geometri bilgisi içeren o sembole bu sebeple “Türeyiş Damgası” adının verilmesi gerektiği görüşündeyim.

Keza, Tanrı erkini(iradesi) ve kulluk itaatini temsil eden Ok/yay sembolizmi başlı başına bir felsefî açıklamaya muhtaçtır artık. Bize bile açıklanması gerekiyor. Okumayı ok’tan, yazma’yı yaydan türeten kendi dilimizi konuşanlara bile, tekrar açıklamamız gerekiyor.

Çünkü biz de medeniyetimize ecnebîyiz artık.

İran-Turan mücadelesinden söz eden tarihleri ilgili okuyucular hatırlayacaktır. O mücadele, tarih öncesine dairdir. İran diye bir siyasi teşekkül geçmişte hiç olmadı. En fazla Pers yapılanmasına atıf yapılabilir. Perslerin ise asıl rakipleri, Yunan siteleri değildir. Bizdeki Batı’ya angaje kafaların yanıltmasıyla sanırız kieski Yunan siteleri, Batı o zamanlarda da bir değerdir! Hayır! Eski Yunan siteleri dünyanın hiç de umurunda olacak güçte olmadılar. Perslerin asıl rekabeti Turan diyarıyla yaşadığını işte Firdevsî Şehnâme’sinde apaçık anlatır.

Zaloğlu Rüstem ile Afrasiyâb(Alp Er Tunga) adlı kahramanlarla sembolleştirilen hikâye!

Sonra?

Sonrası ortadadır! Bu destanın yazılmasını isteyen Gazneli Mahmut’tu.

Yâni taa 10. yüzyıldan beri bu coğrafya bir Türk memleketidir. İran düzmece bir ad. Genelde modern Batı, özellikle de İngiliz aklı, Ari beyaz ırk tahakkümünü bizim coğrafyalarımıza da hakim kılma ideolojisiyle, sömürgeci iştihasıyla, bizim dünyamızda bu ikiliği kalıcı kılma hesabını yapmıştı.

Töre’nin çocukları böylece hasım coğrafyalara bölününce, köleci Haçlı sömürgeciliği karşısındaki bin yıllık “Adalet Yürüyüşü” sekteye uğratılmıştır. 16. yüzyıldan itibaren, ikisi de birer Töre Devleti olan Safevî-Osmanlı husûmetiyle kan kaybedişimizden itibaren de yeryüzü sistematik sömürgeleştirilme, köleleştirilme gayyâsına düşer…

Sömürgecilik, mâsum coğrafyalara, bizim İran’la kavgamızın müzminleşmesinden güç alarak yerleşti, ikiliğin sürekliliğini mümkün kılacak mekanizmaları tahkim etti ve insanlığın etini, kanını, ruhunu tüketti.

Türk Medeniyeti’nin insanlık devleti ilkesi ve ülküsü küçültüldü.

Küresel iddialarına güç yetiremeyecek olduktan sonra küçük gruplardan birisi derekesine düşürülerek devam edebilirdi.

Gerçi Türklüğe gene de cihan çapında iddialarda bulunmasını önleyecek mahiyette tarifler ve sınırlar kondu.

İRAN-TURAN KAVGASI

Aynı küresel kapışma şiddetlenerek berdevamdır. Batı’nın pençesinden Taocu medeniyet, Brahmanist medeniyet, Yahudilik kurtulduğu, en azından bir nefeslenme imkanı bulduğu halde, bizim medeniyetimizin irade, ahlak ve iktidarını temsil eden devletimiz dikkat alanına giremiyor. Ana sebep İran-Turan kavgasının Batı lehine devam ettirilmesidir. Halbuki bu iki ana parça aynı gövdenin sağ ve sol uzuvlarıdır. Mutlaka Mevlânâ, M. Arabî, Hâfız, Sadreddin Konevî, Dâvud-ı Kayserî… gibi medeniyetimizin ortak kurucu akılları çizgisinde buluşmayı akıl etmeliyiz.

Burada, bizdeki temel problemi görmezsek adım atmaya muvaffak olamayız… O problemi incelemeyi da bir sonraki yazıya bırakalım.

Sait Başer

 

 

Hayat-gibi-anlama-da-kendini-tekrar-etmemeli-Dr.-Sait-Başer-e1500402689112

Vaktiyle Ümit Ceylan hanımefendi kardeşimizin yaptığı röportajdan:

“…Hayatın kendini tekrar etmemesine paralel olarak, anlamanın da kendini tekrar etmemesi icap ediyor. Kendini tekrar eden anlama, varoluş yürüyüşünün gerisinde kalır. Bu bir vakıa! Bu dinden de, felsefelerden de, şu topluma göre, bu topluma göre bakmaktan da tamamen bağımsız bir konu. Şimdi bu gerçeği örtecek her türlü din etiketli söylem, bizi gerçeğin dışına savurur.

(…)

Yeniden anlama dediğimiz hadise; insanın hayatını anlamlı hâle getirmenin tek yoludur. Bizden öncekilerin anlamalarını, kulaktan bir ezber yöntemiyle biliyor olmak, o anlam dünyasına girmek demek değildir.

Onların anlam dünyasına girebilmek için; o tecrübeye benzer bir tecrübenizin bulunması, yoksa bile, icât edilmesi lazım. Eğer yaşadığınız hayatın başarılı bir hayat olmasını istiyorsanız, kararları siz vereceksiniz ve verdiğiniz kararlar hayatın akışını zorlaştırmayacak veya hayatın akışının getirdiği imkânı, sizin arayışınızla bütünleştirecek, sizi destekleyecek; yani yokuş aşağı akan suyun gücünü kullanır gibi.

Başkalarının tecrübesi üzerinden anlamlandırma aslında imkânsızdır. O tecrübeyi yaşayanın verdiği anlam o kişiye veya topluma göredir ve faydalıdır. Fakat o tecrübeyi tanımayan ve tecrübesinden anlam çıkarmayı bilemeyenler, o yabancı tecrübeden anlam çıkarmayı bilemeyen bir başka toplum veya bir başka nesil, başka bir kuşak, başka bir devrin insanı, yani tecrübeyle bağlantısı olmayan taraf; hem hayatın getirdiği imkânları kullanmaktan mahrum kalıyor, hem de yaşadığı hayatın içini dolduracak bir anlam icât edemiyor.

Soru: O zaman bu söylediğiniz, yani anlamlandırma sorunu şu anda bizim toplum olarak yaşadığımız bir konu…

En mühim konumuz bence… Evet, anlama krizi yaşıyoruz gerçekten, yani bu belli bir cenaha mahsus bir problem değil. Türkiye’deki bütün kesimlerin, grupların, inanç okullarının, siyasi ideolojilerin ortak hastalığı bir “anlama krizi” içinde bulunmaları.

Soru: Peki, bugün biz toplum olarak neyin tekrarını, ezberini yapıyoruz?

Hangi konuda ezberden uzağız ki! Sanat, siyaset, din, moda… Daha daraltacak olursak müzik alanında ezberlerimiz, mimaride ezberlerimiz var…

Ezberlerin bir kısmı Doğu’dan, bir kısmı Batı’dan, bir kısmı İslam dünyasından, bir kısmı tarihin falan döneminden, bir kısmı bir intikam duygusu ile oluşturulmuş bir kültürden, bir kısmı matem kültüründen…”

 

 

Yazar- araştırmacı Sait Başer: “Güncelleme, anlama ve muhakemeyi diriltmek, sonra da daima zinde tutmak için şarttır.”

20171010_184221-1-300x350

Sakarya Üniversitesi Felsefe Blm. em. öğretim üyesi Sait Başer ile bir araya geldik. Türk kültür ve inanç tarihi üzerine çalışmalarıyla tanınan yazarımızla dilden tarihe, hukuktan sosyolojiye güncelleme konusu üzerine enine boyuna sohbet ettik.

 

 

Söyleşi: Müge Aydın

 

“Edebiyat ve Kültür Açısından Güncellik Arayışları” başlığı ile Divan Edebiyatı Vakfı’nda sunumlarınız başlıyor. Sizce güncellik nedir?

Türkçe’de güncellik kelimesinin kullanışı çok yeni. Yirmi, otuz senelik bir kelimedir. Neden üretti bunu Türk Dil Kurumu? Özellikle medya faaliyetlerinin “aktüalite” adıyla günlük kullanımda sıklıkla geçmeye başlaması üzerine “Aktüalite kelimesinin yerine ne kullanalım?” arayışı başladı. Bu arayış sonucunda “güncellik” kelimesi ve “güncellemek” fiili üretildi. Aktüel kelimesinin köküne bakarsak, Latince kökenli olduğunu görüyoruz. Oradan Fransızca’ya ve diğer batı dillerine geçmiş. İncil’de de geçen “akt” kelimesi, Tanrı’nın işleri anlamına geliyor. Sürekli yaratma halini anlatıyor. Yani kutsallıkla ilintili bir kök bu.

Aksiyon kelimesinin de kökeni sanırım…

Evet, aksiyon da aynı kökten geliyor. Semantik düzlemde bir kavram ailesi var. “Bunun karşılığı Türkçe’de ne olabilir?” diye aranmış ve güncellik kelimesi bulunmuş. Doğru mu, yanlış mı tatbik edildi? O ayrı bir tartışma konusu, ancak belli bir kesim aktüel kelimesini kullanmaya devam etti ama şimdi o direnç dağıldı, hepimiz kullanıyoruz.

“Felsefi derinliği var mı, yok mu tartışması?” ile lüzumsuz enerji sarf etmeye gerek yok diye düşünüyorum. Dilin bin bir yüzü var. Bu yüzler içinde, Türkiye’nin kültürel gerçekliği olarak dil kurumu ile Türkçe ilişkileri de var. Güncel kelimesi derinleştirilmeye, bir felsefi öz kazandırılmaya müsait bir kelime. Bu kelime ile ifade edersek, kültürün de güncellenmeye ihtiyacı olduğu fikrindeyim.

Peki, kültürü nasıl güncelleyebiliriz?

Kültür esas itibariyle üretilirken günceldir. Zamanla bir ihtiyacın cevabı olan formüller birikir. Bu biriken yapı, belli başlıklar altında tasnif edildiğinde de biz ona “kültür” deriz. Kültür dediğimiz şey dogmatik bir yapı değil. Bir toplumun zaman içinde ihtiyaçlarına bulduğu cevapların toplamıdır kültür. Bir yığın tarifi var kültürün, ancak böyle bir tarif de getirilebilir.  Geçmişte toplumun ihtiyaç duyduğu konulara bulduğu çözümlerdir. Siyasette, sanatın muhtelif dallarında, dilde, edebiyatta olabilir…

Bugün güncelleme kelimesi ile bir değerin tekrar yenilenmesi, şimdiki zamana uygun hale getirilmesini kast ediyoruz. Yalnızca bugün değil, geçmişte de bu ihtiyaç vardı. Geçmişte “tecdid” kelimesi kullanılırdı. Fiil olarak da tecdid etmek diye geçer. Güncelleme yapanlara müceddid deniyordu. Cumartesi günkü toplantıda Müceddidiye diye bir ekolden bahsettim hatırlarsanız…

Kavramı biraz daha açabilir misiniz?

16. yüzyılda, İslamiyet’i güncelleme ihtiyacı hissetmişler. Bu işi yapan kişi bir Hintli Müslüman, Ahmet Farûk Serhendî. İmâm-ı Rabbanî namıyla meşhurdur. Taraftarları Müceddid-i Elf-i Sânî, yani “ikinci bin yılın yenileyicisi” diye adlandırdılar. Bazen yeni sıfatı verilen şeyler eskir, ama o sıfat adında kalır. Eminönü meydanındaki Yeni Camii adlı tarihi eserimiz gibi…

Şimdilerde onarımda mesela…

500 yıllık eser ancak adı Yeni Camii. Adının başında yeni kelimesinin bulunması, kimi zaman kavramın karşılığını anlatmaz. Müceddidiye kavramı İslam dünyasında, vakti zamanında ilgi görmüş olmasına rağmen, kendisi de yenilenmesi gereken bir anlayışa dönüşmüş. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, “Bugün yeni bir gün, yeni bir söz söylemek lazım.” diyor ya.

Yunus Emre Hazretleri de “Biz her dem yeniden doğarız, bizden kim usanası” diyor.

Yenilenme, Ahlak-ı İlahî’nin icabı olarak Müslümanlar tarafından da ihtiyaç duyulan bir faaliyettir. Yenilenecek, çünkü geçmiş zaman ihtiyaçlarına verilen cevaplar bugünün birçok ihtiyacını tam olarak karşılamıyor. Bazılarını ise hiç karışılamıyor. Şimdi karşılamıyor diye bunlar gereksiz mi, değersiz mi oluyor? Hayır, olmuyor ancak uygulama şansı yok. Hayatımızın hemen hemen bütün elemanları değişmiş. İhtiyaçlar, üretim, tüketim ve iletişim biçimi değişmiş… Öyle değil mi? Uzaklar yakın olmuş… Mesela, mektup diye bir şey vardı düne kadar. Bugün hiç kimse mektup yazmıyor. Mektubun ne olduğunu yeni kuşak bilmiyor.

Ben o dönemin sonuna yetiştim, annemin mektup yazdığını hatırlıyorum…

O dönemi biliyorsunuz diyelim, neye yaradı? Elektronik haberleşme imkânlarının şahlandığı bir zamanda mektup yazmayı kim göze alır? Belki, edebi bir tür olarak devam ettirenler olabilir, ama bir iletişim yöntemi olarak değil. Bir devirdi o, gelip geçti…

“İyilik, doğruluk, güzellik…” gibi çeşitli kavramlardan bahsediyoruz. Baktığımızda, Türk geleneği ile İslami değerleri anlatan bu unsurlar, aynı ahlak anlayışını anlatıyor. Bu kavramlar üzerine konuşabilir miyiz?

Tabii…  Ahlakî ve estetik değerler üzerine de konuşalım. İyilik- kötülük, güzellik- çirkinlik izafidir, subjektiftir. Neye “iyilik” diyoruz, neye “kötülük” diyoruz? İyiliği niçin tercih ediyoruz? İyi olmadığını düşündüğümüz davranışları ya da kişileri niye ahlakî zaaf içinde görüyoruz? Burada asıl konuşulması gerekli olan unsur “insan”dır.

İnsan, büyük bir başlık konusu. İnsan, hayatına bir anlam kazandırmaya çalışıyor. Aradığı anlam ise dış dünyada yok. İnsanın ürettiği bir şey anlam. Eşyada anlam yok.  Acizsin, acıkıyorsun, susuyorsun ve nefes almak için havaya ihtiyaç duyuyorsun. Bir koah hastasına nefes almanın nasıl bir nimet olduğunu sor da anlatsın. Biz nefes aldığımızı fark bile etmiyoruz. İnsan mükemmeliyette düşünme ihtiyacı duymaz. Arayış mükemmeliyette söz konusu değildir. Neyi ve niçin arayacak ki?

Arayış ne zaman başlıyor?

İhtiyaç hali açığa çıkıncaya kadar, mükemmelin hüküm sürdüğü yerde arayış olmaz. Her şey tamdır. Aramak, eksiklik söz konusu ise vardır. Arapça’da buna acziyet deniyor, Türkçe’de ise eksiklik. Biz eksiğimizin farkındalığı üzerinden duygulanma ve fikretme sürecine gireriz. Eksiğimizi fark ettiğimiz anda, o eksiğin adını koyarız. Eksiğin adını koyduktan sonra da nasıl tamamlanacağına bakarız. Adını koyuşumuz, duyumsama ile ilgili bir kelime bulmamızı da beraberinde getirir. Ad koyma işlerinde, ihtiyaçlar listesi belirleyici olur.

Güncelleme açısından dili nasıl ele alabiliriz?

Dili, geçmişte neye ihtiyacımız olduğunu görmek için analiz edebiliriz. Elimizde dil birikimi var. Elimizde edebi eserler, lügatler var… Bütün bu metinler, yazanlar tarafından ihtiyaçların giderilmesi uğruna oluşturulmuştur. Eksiği tespit ediyor, sonra bu eksiğin giderilmesi için fikir mesaisi sarf etmeye başlıyor. Bu fikir mesaisi, alanına bağlı olarak edebiyat, hukuk, tarihçilik, din adını alıyor… Böyle bir birikim oluşuyor. Medeniyet tarihine baktığımızda, bu mesainin ürünleriyle toplumun ihtiyaçlarını karşıladığını görüyoruz. Diyelim ki, bir hukuki alan düzenlemesinin toplumu belirli bir süre rahatlattığı, ilişkileri tanzim ettiğini görüyoruz. Öyle bir zaman geliyor ki, o metin ya da o metnin tarif ettiği suç ve ceza ilişkisi hayattan çekiliyor. Bambaşka bir düzleme aktarılmış oluyor. O hukuk metni de arkaik bir metin olarak kalıyor elinizde.

Metinler şekil olarak değişirken, kapsamı nasıl ele alınıyor?

Kanuni’nin Şeyhülislamı Ebussuud Efendi’ye hazırlattığı Budin Kanunnamesi’ni ele alalım… Uygulama şartlarını, hitap ettiği insan kesimini kaybetmiş. Tasvir ve tertibe çalıştığı ilişkiler ve değerler sistemi tamamen ortadan kalkmış. İşi bitmiş mi? Bakın, hukukî metnin düzenleyicilerinde insanın özüne dair bir algı, görünür metnin altında bir görünmez metin olarak bize intikal etmiştir. Diyelim ki görünür metinde hırsızlığın tarifi, cezaların türleri gibi bilgiler var. Bunların işleyişi bugün yoktur ancak “hak” konusu bu metnin altında saklıdır. Hak duygusu bize bugün de gerekli. Elimizdeki güncel düzenlemeler ya da aktarılmış bilgilerde, yine hak duygusuna ihtiyaç var. Şimdiki hukuk sistemimiz aktarma bilgiler ile düzenlenmiş. Fransız, İtalyan, İsviçre hukukundan yaptığımız iktibaslar var.

Alıntılar ihtiyacı karşılıyor mu?

Bu alıntılar, belirli bir ölçüde ihtiyaçları karşılasa bile, toplumun psikolojisi ile intibak sağlayamayabiliyor. Geçen yüzyıl boyunca can acıtan örnekler var. Toplumun yeni bir metin üretecek zamanı belki de yoktu. 1920’li ve 1930’lu yıllardan bahsediyorum. Bir genel kanaat ile batılılaşma stratejisi çerçevesinde, hukukî metinlerin topluma aktarılması, ithal edilmesi toplumun yıllardır inşa edegeldiği psikolojisi ile intibaksız kaldı. Şimdi bu intibaksızlığın sıkıntıları ile yüz yüzeyiz. Güncelleme ihtiyacı duyduğumuzda, mevcut sistemin yol açtığı arızalardan istifade edeceğimiz gibi geçmişte toplumu mutlu eden ama artık arkaik hale gelmiş olan metinlerin psikolojik ve felsefi ilkelerini de bir tür hukuk arkeolojisi yaparak, bir hukuk felsefesi çıkarmak adına kullanabiliriz.

Alıntı metinler arasında anlam arayışı içinde miyiz?

Hukuk sistemi üzerinde bir güncellemeden bahsedeceksek, güvenlik ihtiyaçlarının yanında, toplumdaki genel vicdan algısını sunacak o eski metinlerin arka planlarıyla ilgilenmemiz lazım. Dil dedik, tarih dedik ancak güncelleme konusu pek çok başlık altında ayrı ayrı konuşmaya değer bir konudur. Mesela, Kutadgu Bilig üzerine çalıştım biliyorsunuz. Kutadgu Bilig’de bir görünür metin var, bir de görünmez metin var. Görünür metin 1069 yılında, yazıldığı tarihte o toplum tarafından, zaten herkesçe bilinen bir genel paradigmaya uyuyor.  Aradan bin yıl geçmiş, herkes tarafından bilinen paradigma aradan çekilmiş. Elimizde o paradigmaya dayandırılan bir “sözel dış yapı” kalmış. O metne anlamını veren alt metni, yani dayandığı dünya görüşünü göremediğimiz vakit, metni gerçekten anlamış olmuyoruz. Mesele sadece sözel yapıyı çözmek değil ki. O sözel yapı, çok ciddi bir tarihi birikimi ve değer yargıları sistemi üzerine oturuyor. O zaman yapacağımız iş nedir? Bu tür metinlerin arka planlarını keşfetmeye çalışmalıyız.

Peki, Türkiye’de güncelleme ihtiyacı neden bu kadar öne çıkıyor?

Birkaç sebebi var… Maalesef, doğru dürüst analizden geçirilmemiş bir kültür tarihinden geliyoruz. Türk Kültür Tarihi, hem kendi yekpareliği içinde güncel bir anlamlandırmayla görülememektedir hem de o yekparelikteki mahiyet bilinememektedir. Bütün unsurlarıyla zamanın içinde seyrederken yapının uğramış olduğu kırılmalar, çatlamalar, duraksamalar ve büyük acılar var. Biz o acıların niteliklerine de aşina değiliz. Türkiye’de Alevi- Sünni melesi konuşuluyor. “Nedir bu?” diye sorsanız, nüfusun büyük bir kesimi bilmez, ama bu adlandırmalar üzerinden toplumda görülen bir kutuplaşma var. Tarihi perspektife hâkim olsaydık, dinsel gibi görünen bu ayrımın aktüalitesi tamamen ortadan kalkmış bir siyasetin ürünü olduğunu görürdük. O zaman da davalısı, davacısı kalmamış bir hikâye ile sanki kan davası güder gibi, birbirimizi huzursuz edip durmazdık. Güncelleme bu bakımdan çok önemlidir. Biraz önce dil ve hukuk dedik, bakın şimdi de dini kavramlarda aynı ihtiyacı tespit ediyoruz.

Toplum ve insan ilişkileri ile adım adım geldik…

Tabii, sosyolojik unsurlar ile ele aldık. O halde bizim kültür tarihimizi kendi bütünlüğü içinde masaya sermek ve kuşbakışı ile bir daha düşünmek zorundayız. Kültürü üreten tarihin siyasî cephesi hakkında bazı bilgilere sâhibiz. Meselâ Alevî- Sünnî meselesini felsefî ve itikadî yanları ile açıklayamaz birçok insan ancak Şah İsmail ile Yavuz Selim kavgası dedin mi bilirler, Çaldıran dedin mi bilirler. O halde bildiğimiz yönleri bilmediğimiz yönlerin çözümünde bir anahtar olarak kullanabiliriz.

Mesela, günümüzde teorik tasavvuf anlatılıyor. “Vahdet-i vücud”un ürünü olan tasavvufu, Muhyiddin İbnü’l Arabî’nin ya da onun yolundakilerin yaptıkları açıklamaları bir tür teori gibi alıp aktarılıyor. Oysa mevcut kültürel birikimin analizi üzerinden anlatılmasının daha faydalı olacağı kanaatindeyim. Türkçe’nin içinde muazzam bir vahdet-i vücud perspektifi var. Dil, birliği anlatıyor. Mesela, çoğaltmak manasında kullandığımız kelime “biriktirmek”tir. Bütün dünya dilleri çoğaltmak diyor. Oysa biz, çokluğu “bir” ile tarif ederiz. Fikretmek, bir zihin faaliyeti yapmak demek. Çeşitli söyleniş biçimleri var. Türkçe buna “düşünmek” diyor, “düşmek” fiilinden alıyor, “-n-” dönüşlülük ekiyle kendine düşme anlamında kullanıyor. Gönlüne düşmek diyor. “Gönül nedir?” diyorsun. “Tanrı ocağı” diyor çünkü köngülün kökü olan “kö-“   “yanmak” demek. Gönülde bir fikrin zuhur etmesi durumuna da “uyanmak” diyor. Uyanmak, yanmak ile ilgili… Bir yanma oluyorsa beraberinde uyanma da oluyor. Türkçe’de yanmak ve uyanmak aynı “od” kökünden gelir. Bunu çoğaltmak mümkün…

Örnek verir misiniz?

Mesela mimaride, tezhip ve minyatür gibi süsleme sanatlarımızda bu örneği görmek daha kolay. Süsleme sanatlarındaki ana niteliği kavramış olsaydık, Türk ve İslam Sanatları’ndaki ilâhîleştirilmiş anlama modelini anlatırdık. Her şeyin bir açıklaması var. Mustafa Aksoy dostumuz sayısız defa anlattı. Bir sembolik desen (damga) “Pazırık halısı”nda da var, Bakü’den alınan halıda da var. Aynı motif, Amerikan yerlilerinin ürettiği halılarda da var. Baktığımızda Araplarda, Ermenilerde, Ruslarda yok ancak Ruslar ile iç içe yaşayan Tatarlarda var. Neden?  Bir kültürel gelenek bu… Pazırık halısındaki damgalarda da Selimiye Camii planında da aynı geometri var, kültürel dna gibi… Kulağın kendi müziğini seçişi gibidir bu. Nasıl kulağımız bir Macar müziğini, bir İspanyol müziğini, Rodrigo’yu, Bach’ı tanıyorsa öyle tanırsınız size yakın olanı. Köylü kız bir desen dokuyor. Halısında, kiliminde, heybesinde aynı geometri, aynı sembolizm…

Bu motifin bir hikâyesi var, değil mi?

Bir hikâye değil, çok büyük bir hikâye var. Kök Tanrı’nın sembolü bana göre. Türeyişin hikâyesi var o ana damgada. Bizim farklı farklı olduğunu düşündüğümüz motifler, çok yüksek ihtimalle tek bir ana damganın farklı yerlerde kullanılmasından ibaret. Oysa bir motif/form var, kullanım alanları çeşitli. Biz kültür tarihimiz içinde birtakım kırılmalara maruz kaldık. Demin bahsettiğimiz Şah İsmail ile Yavuz Selim arasındaki çatışmanın yarattığı travma ile biz bir paradigma/anlama-inanma modeli değişikliği yaptık. Bir anlama modeli değişikliği yaptık. Eşariliğe geçmek dediğimiz olgu, ontolojik algı değişikliğidir. Kendi kabullerimizi terk etmeyi denedik. Toplum bütünüyle bunu terk etmedi fakat yöneticiler İran’a karşı tedbir olsun diye Arap dünyasının kabullerini bir ezber olarak aldı ve topluma giydirmeye çalıştı.

Taklit etmeye böyle mi başladık?

Biz bir şehadet ve tahkik medeniyeti idik. Taklit etmeye başlayınca, medeniyetimizin yürüyüşü durdu. Taklit meşrulaşınca mimarimiz üretkenliğini kaybetti. Fikir dünyamız üretkenliğini kaybetti. Siyasetimiz hamle gücünü kaybetti. Sosyal yapımız kendi iç dengeleri ile yüzyıllar içinde edindiği dinamizmini kaybetti. Bir tür sınıflaşmaya yöneldi. Hâlbuki sınıflı değildi bizim toplumumuz. Sınıflaşmaya meyledince adaletsizlik paralel olarak yaygınlaştı. “Kadı mezarı gibi inlemek” diye bir deyim var Türkçe’de. Adaletsizliğin şiddetlendiği dönemlerin bir ürünüdür bu deyim. Toplum, adalet beklediği makamdan zulme maruz kalınca kendi dilinde böyle söylüyor. Ebediyen durmayan bir inilti tasavvur ediyor. Toplumun vicdanı, onu ebediyen cehenneme mahkum ediyor. O halde, bizim anlama modelimize dair bir güncellemeye de ihtiyacımız var.

Anlama modelini nasıl güncelleyebiliriz?

Arap dünyasından aktardığımız model, taklit modeliydi. Zaten onun derinliği yoktu, sığ bir şeydi. Devlet yapısını, toplumun dinamizmini zayıflattı. Medrese iflas etti, derken tekkenin yanına o medreseyi teslim alan anlayışa bağlı bir anlayış geldi. Denize düşen yılana sarılır sözünün dediği gibi bize uygun olmayan sistemleri aldık. Anlama tecrübeye bağlıdır. Batının sistemi, batının tecrübesinin ürünüydü. Biz kudreti biçime atfettiğimiz için bu tecrübeye sahip olmadan, anlamadan sitemi aldık. 16. asırdan sonra içinde bulunduğumuz taklit geleneğinin insanları olarak aldık. Taklitçiliğe alıştık. Ürünü alıyoruz ancak muhakemesine yabancı kalıyoruz.  Güncelleme muhakemeyi, anlamayı ve yeniden dirilmeyi sağlamak; doğrulmak, ayağa kalkmanın yolunu bulmak için şarttır.

Türk toplumu düşünemiyor, anlayamıyor. Bu sebeple son kitaplarımdan birini adını “Anlama Krizi” koydum. Toplumun meseleleri ile ilgilenen bir insan, bir sosyal bilimci kitabına bu adı koyar mı? Bir itham yok mu? Bir kişi bile “Neden bu ismi seçtiniz?” diye sormadı. Herkes, “Ne kadar doğru bir isim.” dedi.  Din alanında, felsefe alanında, reel politikalarda, hatta bölük pörçük romantik ilişkilerde bile anlama krizi içindeyiz… Sistemli bir doku oluşturması gerekirken parçalanmış vicdanın ve muhakemenin derme çatma sonuçları ile idare etmeye çalışıyoruz. Kültürümüzün en canlı olduğu dönemlerde işleyen muhakemeyi keşif adına şiddetle harekete geçme ihtiyacındayız… Ben diyorum ki, bir büyük güncelleme ile biz asıl modelimizi diriltmek ve yeniden anlayan fertlerden meydana gelen gerçek bir toplum olmak zorundayız.

Güncelleme adına bize düşen görev nedir?

Güncelleme, en çok anlama işlemini uyandırmak için lazım. Anlama bireyseldir. Herkes kendi tecrübesi, çilesi, sevdaları bağlamında uyanır. Kendi örneğimi özetliyeyim isterseniz: Farkındalıklarımın hayatımda bir karşılığı var çünkü. Kutadgu Bilig okumaları yaparken, kimsenin fark etmediği unsurları gördüm. Otuz beş sene öncesinden bahsediyorum… Niye gördüm? Yalvaçlıyım, Ispartalı bir Bayat Türkmeniyim. Annemin, babamın, babaannemin konuştuğu kelimeleri ve kavramları Kutadgu Bilig’de buldum. Ben altı yaşındaydım İstanbul’a geldiğimizde, ancak kulağımda o kelimeler vardı. Birçok Türkolog’un bulmakta sıkıntı çektiği problemli konuları, o bilginin yardımı ile çözdüm. Bütün araştırmalarda, kaynaklarda, sözlüklerde bulamadıklarımın cevabını bir akşam sohbet sırasında annem söyleyiverdi. Türkolog olduğu için değil, onun dilinde bu kelimenin bir karşılığı olduğu için.

Yaşama mücadelesi ile değerler arasındaki mücadeleyi İstanbul’a geldiğimiz zaman tecrübe ettik. Rahmetli babam, askerde okuma-yazma öğrenmiş, el arabası ile ticaret yapan, geçim sıkıntısı çeken bir insandı. Ta doğduğumda, kırkım çıkmadan fıtık olmuşum. Elimle karnımı tuta tuta dolaşırdım. Lise sona kadar bu fıtık ile yaşadım, sonra ameliyat oldum. Düşünün, babam bu halimle beni de yanına alırdı arabası yokuşlarda kalmasın diye. Bir yaz tatili belki geçime katkısı olur diye bize balon sattırdı. Yedi yaşında bir çocuktum, sokaklarda balon sattım. Bilmeden roman mahallerine girmişim, orada balonlarımı çaldılar. Uğundum kaldım, oturdum ağladım kaldırım taşında.

Sorumluluk bilinci ile çocuk yaşta tanışmışsınız.

Değerlerin, aile dayanışmasının ne olduğunu bir tarif ile değil, tecrübe ile keşfettim. O çetin şartlar içinde, insan huzur bulmak ister… Bazı özel arkadaşlıklarım, dostluklarım, sevdiklerim oldu. O ilişkilerin kazandırdıkları var. Fuzûlî’nin, “Cânı kim cânânı içün sevse cânânın sever/ Cânı içün kim ki cânânın sever cânın sever” dediğini duyduğumda, “Ne diyor?” demedim. Bizim vaktiyle yaşadığımızı tarif ediyordu, tanımadığım bir kavram değildi. Dolayısıyla Yunus Emre, Mevlâna ve Eşrefoğlu Rûmî ile karşılaştığım zaman hiç yadırgamadım. Mesnevî’yi ilkokula giderken okuyordum… Rahmetli babamın bana yaptığı en değerli iyiliktir. Yağmurlu bir kış günü yine babam ile karanlığın çöktüğü bir saatte eve dönerken, bana döndü: “Sait, seni buraya üye yapayım mı?” dedi. “Nereye baba?” dedim. “Bak, burada bir kütüphane var.” dedi. Oradan kaç defa geçtiysek hiç fark etmemişim, o akşam ilk defa gördüm. Tek katlı, içeri tarafta kalan bir binaydı. Hayatımda aldığım en değerli ödül odur. Benim için bayram sevinci oldu. Derme çatma bir evde oturuyoruz, gerisini siz düşünün. 1960’lı yılardan bahsediyorum.

Yeni bir dünyanın kapıları açılmış size…

Öyle oldu. Gün aşırı kitap alma imkânı veriyordu şartlar. Her iki günde bir gidip kitap alıyorduk. Önce masal kitapları ile başladık. Eflatun Cem Güney’in “Gökten Üç Elma Düştü” adlı kitabıydı ilk aldığım. Böyle başladık, derken masallar bitti, tarihi romanlara geçtik. Daha ortaokula gitmeden Türk Tarihi’ni romanlar üzerinden öğrenmiştim.  Oradan dünya klasiklerine geçtik…

Bir tat almışsınız okuma alışkanlığına, bilgiye dair.

Kütüphanede bana göre okunmadık kitap kalmayınca kendi kitaplarımı almaya başladım. Bir dönem bitti ve böylece yenisi başladı. Liseyi bitirdikten sonra endüstri tasarım bölümüne girmiştim. Birkaç yıl da okudum orada. Saldırdılar bana, sene 1979.  Kafamda otuz, kırk dikişle oradan çıktım, ölümden döndüm. Ağzımda diş kalmadı, kaşım patladı. Hiç unutmam, diri diri dikti doktor. Sol-sağ ideolojik çatışmalarını gördük. Aynı memleketin çocuklarıyız, bu düşmanlık nereden gelebilir? Ontolojiye bağlı sanat, tarih ve din anlayışlarını fiilen gördüm. Ontolojiler farklı… Türkiye’de etnik kimlik farkı yoktur. Ontolojik algı farkı vardır. Materyalist ontolojinin çocukları var. Dualist bir din algısının ürettiği İslam algısı var, ona Müceddidiye diyoruz. Bir de monist vahdet-i vücud eksenli ontoloji var. Başarılı dönemlerimizdeki monist algı, 16. asırdan sonra taklit eden ve şehadeti imkânsız gören algıya yerini bırakıyor. Bunun yarattığı taassup ve çöküntü bizi materyalist, pozitivist yapıya mecbur ve mahkûm hale getiriyor.

Benim tecrübemin beni getirdiği yer bu. Her insanın yaşadığı hayat yegânedir. Bu bakımdan belki eğitimcilerin, anlamayı merkeze alan bir eğitim modeli yürütmeye karar vermeleri, rehber eğitimcilerin her öğrencinin kendi tecrübesine odaklanması gerekiyor. Çocuk geliyor karşınıza, onun anlama imkânlarını tanımadan ona bir yığın afakî ve teorik sistem aktarmak, sadece bir ezber mahkûmu yetiştirmeye sebep oluyor. Ezberler arasında insanların ömrü tükenip gidiyor. Bizim hep beraber bir anlama seferberliği yapmamız lazım. Bu işin bireysel olduğunun bilinciyle her bir insanı kendi mâcerâsı içinde uyandırmanın yöntemini bulmak ve bu yöntem içinde bu işi yapmak lazım.

Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Estağfirullah Müge Hanım kardeşim. Ben de size emekleriniz, yorgunluğunuz için teşekkür ederim. Kolaylıklar dilerim…

 

Kaynak : http://sanatalemi.net/yazar-arastirmaci-sait-baser-guncelleme-anlama-ve-muhakemeyi-diriltmek-sonra-da-daima-zinde-tutmak-icin-sarttir/

 

“TÜRK AYDINI EVRENSEL TEZLER ÜRETMELİ”

Sait Baser

Türk kültürü üzerine çalışmalarıyla bilinen ve Yahya Kemal hakkında tez ve kitap çalışması bulunan araştırmacı yazar Yrd. Doç. Dr. Sait Başer ile aydınlar arasındaki ideolojik farklılığı ve hangi ortak noktada birleşilebileceğini konuştuk. 16’ncı yüzyıldan sonra başlayan taklit süreciyle hastalıklı bir muhakemenin yapıldığını belirten Başer, “Türk aydını kendi kültürünün ve toplumun geleceğini kurtarmak, yükseltmek istiyorsa, tezlerinin evrensel olmasını sağlamalıdır. Ama mutlaka, ayağı yerel değerlere de basmalı” diyor. Başer’e göre bu tez, “Bütün insanlık için adalet” olmalı.

Size göre aydın kimdir?

Aydın, hayatın hercümercine kapılmış kitleler indinde, düşünce ve bilgiyle meşgul olan kimsedir. Bu tip faaliyete ‘aydınlanma’, o kişinin toplumsal pozisyonuna da ‘aydın’ deniyor. Batı’da aydınlara entelektüel denme sebebi, İ. Kant’ta karşımıza çıkan, “Aydınlanma, aklını kullanma cesareti gösterebilmektir” hükmüne bağlı. Toplumun gövdesine ‘önderlik’ eden kafalar aydınlar. Burada tartışılacak olan şey, önderliğin niteliği.

Neler olmalı bu  nitelikler?

Kendi aydınlanmışsa, o aydınlanmışlık üzerinden karanlıkta olduğu farz edilen kitleye de yol gösterici olur. Aydınlanmak ne demek? Burada asıl soru bu. Adı konmamış, hakkı teslim edilmemiş de olsa, bizim kendimize has bir inanma, anlama modelimiz vardır. Biz dünyadaki sezgiye ağırlık veren Doğu ve rasyonaliteyi önde tutan Batı medeniyet paradigmalarına ilaveten, akılla gönlü birbirinden ayırmadan hayatı yorumlamış üçüncü medeniyetin kurucusu ve mensubuyuz. Bu bağlamda bizim klasik geleneğimizdeki aydınlanma, egonun tüketilmesi işleminden, yani arınmış bir akıl faal hale getirildikten sonra söz konusu olabiliyordu. Geleneğimizde nefs-i mutmainne diye bir tabir var. Tatmin olmuş nefis demek. Bu derece, yedi dereceli bir insan olgunlaştırma eğitimi uygulamasında, dördüncüsüdür. Bütün şüphe ve tereddütlerinden kurtulmuş, metafizik problemlerin cevaplarına ulaşmış bir olgunluğa ad olarak verilmiştir. Tabii modern anlamda aydın, hep ‘Araf ’ta kalmalı’, hep birtakım problemli konular karşısında çırpınan birisi olmalı diye düşünen yaklaşımlar da var. Mutmain olan nefis seviyesi, toplumun önüne geçmek,  rehberliğe soyunmak için kâfi görülmez. Çünkü insan sorularının cevaplarını bulmuş olabilir; fakat bu tatmin, sahibinin, önüne çıkacak yeni durumlarda her zaman ahlaki tercih yapacağı garantisi taşımaz. O zaman o kişi menfaatine yenik düştüğü an beklediğimiz önderliği yapamaz. Tam tersine, peşine taktığı kitleleri bataklığa saplayabilir. Fetullah Gülen örneğinde gördüğümüz gibi…

Onun için geleneğimizde nefs-i mutmainneden sonra nefs-i radiye, nefs-i mardiye dereceleri konmuş ve sonra ‘kâmile’ derecesine ulaşılması istenmiştir. Topluma önder olacak kimsenin kâmile derecesine ulaşmış olması beklenir. Bizim kültürümüzde o kişiye insan-ı kâmil deniyor.

İnsan-ı kâmil o yedi mertebeyi de bizzat nefsinde tecrübe etmiş ve aşmış bir kimsedir. Cemil Meriç’in dediği gibi, problemli kavramların içerikleri üzerinde bir mutabakat sağlamak lazım. ‘Vahdet-i Vücut’, varlığın birliği demek. Bizdeki aydın, 16’ncı asra kadar bu muhakemenin adamıdır. Muhakemesinin niteliği bakımından ahalî ile aynı zeminde, onlardan biridir. Yahya Kemal’in perspektifi de ‘Vahdet-i Vücut’ perspektifidir. İslam öncesinde ‘bilge kişi’ denilen, ‘töre bilgisi’ne sahip aydınların yerini, İslami dönemde zamanla ‘kâmil veli’ tipi almış. Bu veli tipi, toplumun kaderi üzerine hüküm veren asıl kahramanımızdır. Meşhur Fatih – Akşemseddin ilişkisi, Yıldırım Bayezid – Emir Sultan ilişkisi veya Alâeddin Keykubat – Mevlana, Muhittin Arabi, Sadreddin Konevî ilişkileri gibi örneklerde bu hali teşhis edebiliyoruz. Bizim aydınlarımız bunlardır. Biz kendi tarihimizi kendi mantalitemizle analiz etmiyoruz. Çünkü uzun sürmüş bir taklit döneminin ürünü olan hastalıklı bir muhakeme var elimizde. Ve o taklit devri, 16’ncı yüzyıldan sonraki Osmanlı tarihi için bir çöküş tarihidir.

16’ncı yüzyıl aslında İslam’ın altın çağının da sona erdiği bir tarih. Evet. Kendi meselelerimize kendimiz, ‘yeniden anlayarak’ bakamıyoruz. Ya oryantalizm kılavuzluğunda bir modern ezberle veya hâlâ Gazali skolastisizmiyle bir eski ezberin mahkûmiyetindeyiz maalesef. 400 yıldan beri taklitteyiz. Düşünebiliyor musunuz, cuma namazında hutbeyi Arapça okuyor Türkmen halka, cemaate. Halbuki cuma hutbesi siyasetin toplumdan istediklerini halka duyurmak içindir. Daha evvel satır aralıklı Kur’an tercümelerimiz var. Elimizde Karahanlılar zamanından beri satır aralıklı tercümeler var. Mis gibi de bir Türkçe kullanılmış. 700 yıl önce yaşayan Yunus Emre’yi biz kolaylıkla anlıyoruz. Buna mukabil bize daha yakın zamanlarda, 16’ncı asırdan sonra ortaya konan edebi ve fikri metinlerde Arapçanın hâkimiyeti gittikçe yoğunlaşıyor. Sebep ezber ve taklidin meşrulaşması, sınıflı ve köleci Arap muhakemesini din zannedişimizdir. İnsan kendi dilinde düşünür. Bizim modernleşmemiz o taklit geleneğinin ürünü insanlarca gerçekleştirildiği için Batılılaşma maceramız, modernleşmemiz de bir başka taklittir. Son yüzyılımız, bu iki ezberin militanı ‘aydınlar’ arası kavganın tarihidir.

Peki bugünün aydın tablosunu nasıl değerlendirirsiniz?

Hemen hemen gruplar ortada. Bir İslamcı grup var bugün iktidar. Bir laik seküler grup var CHP ile örtüştürülebilir. Türkçü grup var MHP kitlesi. Kürt etnikçiliği temelli bir grup da var.

İlk üç gruba bakalım. Kürt ve Kürtçülük meselesi bu konular anlaşılsa kendiliğinden problem olmaktan çıkar. Ulus devlet, modern bir problemdir. Fakat modern dünyanın kurucu merkezlerinde, ulus devlet fikri, ihraç ettikleri coğrafyalar kadar önemli değildir. Mesela Amerika’da, insanlara hangi milletten, inançtan olduğunu sormak bile suç. Rejim ihraç edilen yerlere has sömüren-sömürülen ilişkisinin manivelası bunlar. Biz geleneğimizin güç sırlarını çözsek, daha akıllı bir şey yapmış oluruz.

Türkçü grup, fikir babası Ziya Gökalp’le sembolleştirilebilir. İslamcı grubun tek bir fikir babası yok, elbette; fakat bir temsilciye bağlamaya çalışırsak, İslamcı grubun ana hatlarıyla Müceddidi/Nakşilik’ten beslenen bir nitelik taşıdığını görürüz. İskender Paşa, Fatih Çarşamba, Menzil, Erenköy ve Said Nursi’ye bağlı cemaatler, hepsi Müceddidi anlayıştadır. Yani Hindistan kaynaklı İmam Rabbani Nakşiliği. Hepsi oradan beslenir. O yüzden İslamcı grubu İmam Rabbani’ye, onun halifelerinden Halid-i Bağdadî’ye bağlamak daha doğru olur.

Ağızdaki propagandanın önemi yok, vâkıâya bakın. Vâkıâ itiraf edilememiş bir düalizmdir. Adına İslam ve İslamcılık denen bir düalizm ideolojisi bu. O zaman taklitte tuttuğunuz, şahadeti de imkânsız gösterdiğiniz kitle, kendi kurtuluşunu rehber edindiği insanlara bağlayacak. Nurcuların Fetullah Gülen’e bağladığı gibi. O ne derse o. Soru sorulursa sistem çöker. O yüzden soru sormak, daha geniş anlamda ‘felsefe’ haram addedilmiştir. O çevrelerde İmam-ı Gazali’nin vaktiyle İbn-i Sina ve Farabi üzerinden tekfir ettiği bir felsefe yasağı bütün canlılığıyla sürüyor. Bizdeki İslamcılar ağırlıklı olarak Osmanlıcıdır. Osmanlı’nın yükseliş dönemindeki kurumsallaşmaya hayrandır. İyi de o kuruluş dönemi şimdi senin tekfir ettiğin anlayışın ürünü. Osmanlı’nın ruhuna düşman ama başarılarını üzerine zimmetliyor. Bu nokta İslamcı aydınların paradoksudur.

Dikkatle düşünenler için bu garabet esasen Türk aydınının gelecek bakımından bir şansı. Yani İslamcı zümredeki Osmanlı hayranlığı, içine düştüğü düalist çıkmazdan kurtulmaları için bir imkân olabilir. O hayran olmalarına sebep olan düşünceyi belki bu paradoksla yüzleştikleri takdirde tekfir etmekten vazgeçer, kendilerini gözden geçirirler. İmanla taklit kavramlarının yan yana bile kullanılamayacağını görürler. Ziya Gökalp, Yahya Kemal ile yıllarca diyaloğu bulunan biridir. Gökalp içinde yaşadığı toplumu tanımayan biri değil. Çok enteresandır, Türkçü ideolojiyi kuran Ziya Gökalp, Diyarbakırlıdır. Yani Türk-Kürt unsurlarını Ziya Gökalp’te buluşturmak varken, buradan nasıl bir düşmanlık üretildiğini bir düşünün bakalım.

Peki bu farklılıkları nasıl ortaklaştırabiliriz?

Ziya Gökalp’in şiirlerini okuyun, ontik zemininde ‘Vahdet-i Vücut’ görürsünüz. Fakat Gökalp ile Yahya Kemal ciddi muhalifler. Bunun en ciddi sebebi, Gökalp’in vatan fikri. Vatan onda müphem bir Turan ülkesidir. Turan’ın sınırları belirsiz. Yahya Kemal’le aralarındaki en önemli ihtilaf konularından biri bu. Yahya Kemal’e göre vatanın adı bellidir, belli olmalıdır.

İzmir gibi, Van gibi, Edirne, İstanbul gibi. Keza Türklük konusuna Batılılaşma anaforunda soy anlamı yüklenmesi de aralarındaki ihtilaflardandır. Türklüğün töre ile tayin olunan mahiyeti de muğlak bırakılmıştır. O müphem bilgiyi topluma vermediler, veremediler. O bilgi töreydi. Töreyi anlatmadılar. Belki de anlayamadılar. Çünkü her ikisinin de Kutadgu Bilig’i okuduğunu biliyoruz. Kutadgu Bilig, töreyi anlatmaktaydı ama sembol dili kullanmıştı. O sembollerin anlaşılmadan okunması halinde eserin asıl mahiyetine nüfuz edilemez.

Bizim kültürün nüvesi töredir. İmam Mâtürîdî, Hoca Ahmet Yesevî, Yusuf Has Hacip, Kaşgarlı Mahmut, Sadreddin Konevî, Âşık Paşa gibi isimler törenin sağladığı kültür ortamında konuşma imkânı buldular.

Bizde aydın, kuşaktan kuşağa emanetini devrede devrede geliyordu. 16’ncı asırdaki taklit meşrulaştıktan sonraki kuşaklar, o gelenekten uzak kaldılar. Yani biz harf inkılabına, bir kültür kopuşuna sebep oldu diye zaman zaman bozuluyoruz. Halbuki asıl kültür kopuşu, harf inkılabından yüzyıllar evvel, 16’ncı asırdan sonra yaşananlardır. Şimdi bakın İslamcıların ideallerinde, gelecekte yeni bir Osmanlı var. Onu değerli kılan ontik algı Vahdet-i Vücut ontolojisidir.

Türkçüler, fikirleri sistematik bakımdan örnekleri Batı olduğu için çok ciddi aldanış içindedirler. Onların ontolojisi Hoca Ahmet Yesevî’dedir. Yesevî de ‘Vahdet-i Vücut’a göre söylemiş. Sekülerlerin ise sosyolojik tabanı Alevilerdir. Alevilik, 16’ncı asırda Safevî-Osmanlı mücadelesinden sonra, geleneğini terk etmeyi reddeden gruptur. Dolayısıyla İran yanlısı gibi görünmüşlerdir. Alevilerin ontolojisi de Vahdet-i Vücut’tur. Kürtlerin ana değerleri töre. Töre de Vahdet-i Vücut.

Onları bu ortak payda etrafında ilişkilendirmek bizim toplumumuzun geleceği açısından son derece sağlıklı projeksiyon imkânı sunar. Töre üzerinden bakıldığında da aslında bugün etnik anlamda bakılan Türk-Kürt gibi sosyolojik parçalanma düzeyine indirgenmiş adlandırmaların esaretinden çıkar, ontolojik bir anlayışta buluşmanın zeminini yaratabiliriz.

Teknolojik olarak küreselleştik. Bu teknoloji kullanılarak eğer Türk aydını kendi kültürünü ve toplumun geleceğini kurtarmak, yükseltmek istiyorsa, tezlerinin evrensel olmasını da sağlamalıdır. Ama evrensel olurken mutlaka ayağının yerel değerlere basmasını da sağlamak zorundadır. Yaşadığımız bunca acı ve kaybettiğimiz yüzyıllara mukabil, biz yerel değerlerimizden evrensel tezler çıkarıp insanlığa duyurabiliriz.

Bizim evrensel tezlerimiz neler olabilir?

Vahdet-i Vücut evrenseldir. Hatta daha evrensel bir tez yoktur. Türk kültürünün yaratıcısı olan, burada Türk derken bir etnisiteyi kastetmiyorum, Türk töresinde temel ilke adalettir. “Gökyüzü yerinde adalet ile durur” diyor Kutadgu Bilig. Yani adaleti sadece beşeri düzen için düşünmüyor, kozmografya için de söylüyor. “Adalet bozulursa gökyüzü başınıza çöker” diyor. Bu gökyüzünün başımıza çökmesi örneği Orhun Kitabeleri’nde de vardır. “Üsten gök çökmese, alttan yer delinmese, senin ilini töreni kim bozabilir?” derken, Bilge Kağan aslında bunu söylüyordu. O zaman tezimiz, Tanrısal güzelliği birbirimizde görmek olacak. O zaman tezimiz bütün insanlık için adalet olacak.

Halk, aydınlar arasındaki bu farklılığı nasıl algılıyor?

Bizim toplumumuz tek tek ele alındığında kandırılabilir, cahil, temizliğe zaman zaman uyan-uymayan örnekleriyle basite alınabilir. Ama çok önemli bir şey var. Kaderiyle ilgili toplu karar almak gerektiğinde muhteşem bir ileri görüş, sabır ve feraset gösteriyor. Bunu birkaç yüzyıllık o taklit, ötekileştirme, cahil bırakma kampanyalarına rağmen, o derinden akan kültürel genetiğinin ürünüymüş gibi görüyorum.

Bir dönem insan hakları, fikir özgürlüğü gibi kavramların İslamcı aydınların meselesi değilmiş gibi gösterildiğini söylüyorsunuz. Evet, öyle yapıldı. O da bu kitleleri kavga ettirmenin yollarından biriydi. İnsan haklarını sol savunur, bir Türkçü devletini suçlayacağı için o konuya girmez, bir İslamcı solun tezine tenezzül etmediği için girmez. Halbuki insan hakları konusunda en ağır darbeyi yiyen taraf bu milletin çocukları oldu. Kendi kimliklerinden mahrum kaldılar. Kişiliklerinin kazanılmasına mani olundu. Sentetik kimlikler içinde kişilik kazanmaları önlendi. Bu cemaatleşmeler, sentetik kimlik kazanma okulları değil midir? Şahsiyetlere neden önem verilmiyor? Niye felsefe haram? Düşünmesinler, sormasınlar, itaat etsinler. 16’ncı yüzyıldan 19’uncu yüzyıla kadar bir taklidin ve ezberin yıkımına uğradık. Modernliğe de o ezber geleneğiyle bakmak zorunda kalındı ve bir ezberden başka bir ezbere savrulduk.

Bu nasıl aşılabilir?

Bunu aşmak, bireysel anlamanın tekrar birinci sırada önem kazanmasına bağlı. Yeniden anlayacağız. Anlamadaki yaratma niteliğini keşfedeceğiz, yeteneğimizi tekrar devreye alacağız ve ezberden çıkacağız. Sosyal, siyasal ve dini bütün başlıklar altındaki bilgilerimiz bizden önceki kuşakların formülasyonlarıdır. Geçmiş birikim, malzememizdir. Aslolan kendi adımıza ürettiğimiz fikirleri konuşmaktır.

Peki devlet-aydın ilişkisi nasıl olmalıdır?

Meşhur bir söz var. Filozofun ayağına giden kral büyür, kralın ayağına giden filozof küçülür. Devlet-aydın ilişkisinin bir menfaat ilişkisi olmaması lazım. Menfaat ilişkisi olursa kararlar, mütalaalar, toplum hayrına olma garantisi taşımaz. Çünkü menfaatine mağlup olur. Fikir alışverişi, meşveret, o konuda menfaati olmayan ehil kişiyle yapılır. Bu bir töre hükmüdür.

yahya-kemal

Yahya Kemal medeniyet şairidir

Sizin Yahya Kemal hakkında çalışmalarınız da var.

Yahya Kemal bizim düşünce dünyamızda hakkı teslim edilmemiş bir isimdir. Hakkında takriben 4 bin makale yazılmış, sayısız tez konusu yapılmış biri olduğu halde böyle diyorum. Çünkü Yahya Kemal’in asıl fikir adamı kimliği işlenmemiştir. Edebiyatçı, şair yönleri öne çıkarılmış. Şiiri de ‘sanat için sanat’ çerçevesinde değerlendirilmiş, ne dediğine itibar edilmemiştir. Halbuki, eserlerinin her birinde gayet ciddi derinlikler bulunur. Mesela ‘Süleymaniye’de Bayram Sabahı’nda muazzam bir felsefe vardır.

Yahya Kemal’in tesadüfen şiir yazmadığını biliyoruz. Bir kelime bulamadı mı, şiiri zamana bırakıyor, mukadder ifadenin gelmesini, vaktini bekliyor. Derinlikli analizler yapılmış, ilişkileri kontrol edilmiş, bilgi temeli son derece sağlıklı şiirler. Zaten kendisi bir tarih profesörü. En şiddetli muhaliflerinden Ziya Gökalp’in davetiyle Darülfünun’da dersler verdi. Ona bir şekilde temas eden aydınlarımız hâlâ yüz akı isimlerdir. Köprülü’den Tanpınar’a, Münir Nureddin’den Ayverdiler’e. Yani değerini rakiplerine dahi kabul ettirmiştir. Vedat Nedim Tör’ün, Nâzım Hikmet’in ve daha nice parlak ismin Yahya Kemal hakkında yazdıkları övgüleri görseniz şaşarsınız. Yahya Kemal’in arkasından Cahit Tanyol’un da yazdığı bir yazı var. “Yahya Kemal’i sağa kaptırmamamız lazım. Çünkü Yahya Kemal sağın eline geçerse ve onun fikirlerini anlayıp neşredecek olurlarsa, Türkiye’deki solun akıbeti çok kötü olur” diyor. Onun için, Yahya Kemal ölür ölmez bir Yahya Kemal’i Sevenler Cemiyeti kurmuş solcular. Sahiplenmişler. Cahit Tanyol’un korktuğu başına geldi ama tam olarak değil. Çünkü o korkuyla Yahya Kemal bir meyhane şairi derekesine indirgenerek işlendi. Dolayısıyla onun müktesebatı anlaşılamadı. Diyorlar ki: “Yahya Kemal bir medeniyet şairidir.” Burada vurgu şaire yapılmış, medeniyete değil. Medeniyetin şairi demek, o medeniyetin teşekkül süreçlerini takip etmiş, unsurları arasındaki ilişkileri görmüş, çözmüş ve o medeniyetin yaratıldığı tarih üzerine çok derin düşünen, o felsefeyi dile getiren kişi demektir. Yahya Kemal’e hiç bu açıdan bakıldı mı? “Millet, vatanın ayağa kalkmış halidir” demiş. Vakıa, olgu bu değil midir? Bu tarif, Yahya Kemal’in tarihe ve coğrafyaya hangi derinlikle baktığının tipik bir örneğidir. Sırf bu millet tarifi bizde gündem maddesi haline getirilseydi, biz bugün Türk- Kürt kavgası yapmazdık. “Biz bu toprakların çocuklarıyız” diyebilirdik; ama diyemedik.

Röportaj : http://turkiyedeiktidardergisi.com/roportaj/turk-aydini-evrensel-tezler-uretmeli/

 

‘Türk adını ideoloji üzerinden öğrendik’

thumbs_b_c_188b62c3b29a1e3ef6269e56e61051ad[1]

Emekli öğretim üyesi Dr. Başer, “Türk adını biz bir ideoloji üzerinden öğrendik. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında devlet, Osmanlı’dan tecrit edilmek istendiği için adı Türkiye konuldu” dedi.

Ekrem Kaftan, Anadolu Ajansı, İstanbul, 05.01.2016

Sakarya Üniversitesi Felsefe Bölümü em. öğr. üyesi Dr. Sait Başer, “Türk adını biz bir ideoloji üzerinden öğrendik. Özellikle Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında devlet, kendini Osmanlı’dan tecrit etmek istediği için bir ana kavrama ihtiyacı vardı. O ana kavramın “Türk” olmasına karar verildi. Devletin adı onun için ‘Türkiye’ konuldu” dedi.

AA muhabirine açıklamada bulunan Dr. Başer, TRT’de yayınlanan Diriliş Ertuğrul isimli dizinin yapımcısı Mehmet Bozdağ’ı öğrenciliğinden itibaren tanıdığını ve gayet takdir ettiğini belirterek, şu görüşlere yer verdi: “Mehmet Bozdağ, Diriliş dizisinde Töre kavramının kirletilmesinin önüne geçti. Türkiye’de ‘Töre’ kavramı aleyhindeki kasıtlı kampanyayı dizideki kullanımıyla kırdı. Sık sık Töre’ye vurgu yaparak doğru bir tutumla kavramsal anlamını tanıttı.”

“Türk, Töre’ye uyan demek. O zaman ‘Türk Töresi’ değil. ‘Töre’nin Türkü’ demek daha doğrudur. Stratejik de bir değeri var bunun. Türklüğü soya indirgeyerek, ‘o soyun uyduğu yasalar’ manasına ‘Türk Töresi’ dediğin zaman, isabet oranı ve kapsama alanı bir anda daralıyor” diyen Başer, Töre’nin devletsiz işlemeyeceğini savundu: “Türk’ün kim olduğu, soy olarak çok net bir biçimde belirlenemediği için de hadise muğlak kalıyor. Halbuki Töre, devletle beraber ortaya çıkan, “İnsanlık Devleti” iddiasına sahip bir hikmet geleneği. Evrensel iddiaları olan bir sistem. Töre, devletsiz işlemeyen bir sistem. “Töre’nin Türk’ü” dediğin zaman, bizim Türk dediğimiz kitleler, o devletin çatısı altında gayet meşru ve tabiî elemanlar olarak yer bulabiliyorlardı. Boşnak da, Arnavut da, Kürt, Arap veya Çerkes de o sıfatı taşıyabiliyordu… Pekala Avrupa’da da, Asya’da da, Hindistan’da da,  Mısır’da da Türk olunabiliyordu!”

“Türk bir soy olarak alındığında etrafında bir değerler sistemi yok”

Başer, yeni nesillerin “Türk” kavramını ideoloji üzerinden öğrendiğini vurgulayarak, “Özellikle Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında devlet, kendini Osmanlı’dan soyutlamak istediği için bir ana kavrama ihtiyaç duydu.  O ana kavramın Türk olmasına karar verdi. Devletin adı onun için Türkiye kondu. Türk’ü de bir soy olarak aldılar. Bir ırk adı olarak aldılar. Türkçülük de tabiatıyla onun üzerine oturdu. Irkçılık üzerinden yerleşti kavram. Bunu şundan dolayı yaptılar. Yeni bir devlet kuruldu. Türklüğü ana kavram olarak aldılar ama gaye Batı’ya entegre bir devlet kurmak, Batılılaşmayı esas alan bir devlet olmak idi. Şimdi Batı’ya dönünce, Batı’nın değerlerini rahatlıkla alabilmek için, değerlerden soyutlanmış bir topluma ihtiyaç vardı. Türk bir soy olarak alındığında etrafında bir değerler sistemi yok. Yani, var ama; hamaset merkezli  değerler: Kahramanlık, civanmertlik, cesaret, gözünü budaktan sakınmama… Yani askerî karakterli kavramlar. Galip Batı’yı huzursuz etmeyen, derinliksiz ve hedefsiz… Dolayısıyla aklı eren bir takım adamlar da bu işe alet oldu” diye konuştu.

“Mesele Türk kelimesini seküler bir kavram haline getirmek”

Cumhuriyet’in oturtulduğu temel değerlerin zarar görmemesi adına, ilim adamlarının Orhun Abideleri’ni bile zaman zaman günümüz Türkçesine yanlış aktardığını belirten Başer, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Orhun Abideleri’ni günümüze aktaranlardan, merhum Prof. Dr. Muharrem Ergin’e, “Tanrı’dan gelen, Tanrı’daki hayatla yaşadığını düşünen ve ölümle Tanrı’daki diriliğe geri döndüğüne inanan” dili, neden “gökte olmak” ve “gökteki dirilik” diye çevirdiğini, bunu neden yaptığını sorduğumda verdiği cevap şu olmuştu: ‘Haklısın ama o zaman milli devlet çöker.’ Niye milli devlet çöker? Çünkü, Türklüğü soy olarak aldığında bütün kültür politikaları meşru.”

Türk’ün hikemî değerlerle şekillenmiş bir kavram olduğunu dile getiren Dr. Başer şu bilgileri verdi: “Soyun adı değildir. Soyadları belli zaten işte önümüzde duruyor. Bayat, Avşar… yirmi dört Oğuz boyu var. Ötekiler de belli: Tatar, Kırgız, Uygur… diyoruz. Hepsinin soy adı var. Soyadı manasında adı Türk olan bir boy yok. Elimizde tüm belgeler. Diyelim ki bunu Türk çocuklarından gizledin; ama dünyada,  Türkologlar bunu çalışıyor. Reşidüddin Fazlullah’ın ‘Camiü’t- Tevarih’inde listesi var. Onların arasında adı Türk olan boy yok. Boy adı olarak yok ama, hepsi de Türk o soyların ve boyların! Mesele Türk kelimesini seküler bir kavram haline getirmek”

“Aslı olmadığı halde bize Şaman diyorlar”

Türklerin İslam’ı kabul etmeden önce “Şaman” olduğunu iddia eden görüşlerin de tamamen uydurma olduğunu savunan Başer, şöyle devam etti:

“Aslı olmadığı halde bize Şaman diyorlar. Türkler’in İslam’dan önceki dini Şamanizm diye yıllarca yutturdular. Halbuki bu tamamen bir palavra. Bir tarih kongresinde, meslektaşlarımızın toplandığı uluslararası bir kongrede, ‘Arkadaşlar bu şaman edebiyatını bırakalım. İnsanlık bir inanç tarihinden geliyor. Her toplum kendi inanç büyüklerini tanır. Onların adı bellidir. Onlar, belirli isimlerdir. Bugün Katolikliğin isimleri meçhul mu? Değil. Yahudi büyükleri biliniyor. Budist, Taoist, Brahmanist öncüler belli. Bana söyler misiniz’, dedim. Bu övündüğümüz binlerce yıllık Türk tarihinde tarihin bel kemiğini meydana getiren bir tek Şaman ismi söyleyin. Var mı? Yok. Varsa neden öğrenmedik? Sen zaten öğrenmek istemesen de birileri gelir gözüne sokar. Biz bugün Oğuz Kağan’ı biliyoruz, yanındaki Uluğ Türük’ten haberimiz var. Bilge Kağan’ı biliyoruz.Tonyukuk’u biliyoruz. Çiçi Han’ı biliyoruz. Dede Korkut belli! Hepsini biliyoruz. Bunları biliyoruz da bunların yanında onların mürşidi yol göstericisi niteliğinde şamanlar varsa eğer, onları da bilmemiz gerekmez miydi? Onları bilmiyoruz. Bu bir palavra, işin özeti bu.”

Başer, Türkler’in İslam’dan önceki inançlarının şamanizm olduğuna dair iddialarda oryantalistlerin büyük katkısı bulunduğunu dile getirerek, “Bugün sanki geçmişte şamanız diye bilen, bazı hem de Türkçü olduğunu iddia eden arkadaşlar, o şaman geleneğini diriltmek adına bir takım palyaço kıyafetleri giyip, geçmişte böyleydik diye gösteriler yapıyorlar. Uzman olmayan insanlar, onlara aldanarak ‘bunlar ne?’ diyebilirler. Onların tamamı ‘öğretilmiş şamanlık’tır. Uydurulmuş şamanlığı canlandıran gösterilerdir. Söylemler ve edebiyatlardır. Bizim kültürümüzde bilinen tek bir şaman bile yok. Şamanlık zaten bir din değil” değerlendirmesinde bulundu.

“Bizim devletimiz ‘Töre Devleti’ olmuştur”

Türkler için “Töresiz kalmanın, devletsiz kalmakla” aynı anlama geldiğini ifade eden Sait Başer, “Son Osmanlı padişahına kadar bizim devletimiz ‘Töre Devleti’ olmuştur. Töre, toplum için vardır. Çünkü hanedan Töre’ye göre, milletin kölesidir. Türkler’de toplumsal sınıflar, bir kölelik yok, fakat özel bir alanda köle kavramı var. Mesela değerli tarihçi, rahmetli Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu şehzade demek olan ‘tigin’ kelimesinin ‘köle’ manasına geldiğini söylerdi. Dolayısıyla tarihteki şehzade katletmelere köle hukuku içinden bakılmalı” dedi.

Mehmet Niyazi Özdemir İle Adalet Ve Medeniyet Sohbeti

Sait Başer:

Şu cümleniz birinci sayıdaki ana fikirlerimizden biriy­di. Şimdi biraz rahatsız edici bir meseleyi gündeme getirmek istiyorum. ‘Adalet” kavramını Niyazi Ağabey nasıl görüyor onu öğrenelim. Endülüs 711 yılında Tank Bin Ziyad’ın hamlesiyle fethedildi. 1492’de de sahneden çekildi. Aşağı yukarı 800 yıllık bir varlık söz konusu İspanyada, Müslüman Arap varlığı. 800 yıl çok uzun bir zaman, dünyanın en uzun ömürlü devletlerinden biri Endülüs. Bunun birkaç tarafı var. Batılı için 800yıl da geçse eğer bir düşman bellediyse, kökünü kazıyıncaya kadar onu rakip bellemeye devam edebilir. Böyle bir tarafı var. 800 yıl orada ya­şayan bir medeniyet yani bu, dile kolay.

Şemsettin Şeker:

Çok hoş bir dikkat yani bu.Biz beş yüz senedir İstan­bul’dayız.

Sait Başer:

800 yıl orada yaşayan bir Endülüs var. 711 tarihini özel­likle belirtiyorum, biz 1071’de Anadolu’ya girdik, 360 yıl son­ra. Üç yıl sonra 1074’te de İznik’i fethettik, üç yıl sonra. İznik’i başşehir yaptık. 1096 yılında Haçlı Seferi başladı Vatikan öncü­lüğünde. Papa 2. Urban bir de bir piskopos var, onların uğraş­larıyla bir Haçlı Seferi organizasyonu başladı ve 100 yıldan faz­la devam etti. Endülüs orada duruyor, hem de çok daha köklü, müesseseleşmiş ve İslam’ı neşretmek bakımından, Selçuklulardan çok daha tecrübeli ve ileridir o tarihlerde bu bir. İki, biz Katolik dünyaya girmemişiz, Bizans Ortodoks. Ortodokslarla Katolik- ler arasında ezeli bir mücadele var, birbirlerini Müslümanlardan daha tehlikeli görüyorlar. Buna rağmen, papalığın sevinmesi beklenirken, rakibi zayıflıyor, Müslümanlar geliyor diye, Haçlı Seferi düzenliyor. Eğer Haçlı Seferi düzenleyecekse, daha etkili faaliyet içerisinde bulunan ve o tarihlerde altın devrini yaşayan Endülüs orada dururken, bu Haçlı Seferi niye Türklere dü­zenleniyor? Ve bir değil, iki de­ğil, üç değil, beş değil. Diyorlar ki Kudüs’ü kurtarmak için. Ku­düs ne zaman fethedildi ? Yan­lış hatırlamıyorsam 636, Hz.

Ömer zamanında. 350-400 sene geçmiş yeni mi aklına geldi demezler mi adama? Yani bu Haçlı Seferlerinin düzenlenme­si Müslüman dünyaya hücum manasına gelseydi, Kudüs 400 senedir orada, Endülüs de ora­da. Eğer mesele Müslümanlara karşı ise bunun bir anlamı yok.

Türklere karşıysa neden Türkle­re karşı? Papalık Türk’ten ne gibi bir tehdit algıladı da bunu yaptı?

Müsaade ederseniz sizin ipucu verdiğiniz bir yere bağla­yacağım. 1074 yılında Kutalmışoğlu Süleyman Şah, îznik’ibaş şehir yapınca, ilk yayımladığı emirlerden biri arazi mülkiyetini kaldırmak olmuş. İkta sistemi uygulamaya başlanıyor. Toprak mülkiyeti bizde yok, eskiden Türk dünyasında zaten yok. Mül­kiyeti kaldırmış olmasının yarattığı sonuçlar ne olabilir? Sınıf farkları ortadan kalkar. Süleyman Şah’ı burada anlamamak da mümkün değil; toplumun güçlü elemanlarını ve mülk sahip­lerini otomatikman etkisiz hâle getiriyor. Fakat bunun Papalık üzerinde ciddi bir travma yarattığını düşünüyorum. O sınıf me­selesinin Haçlı Seferlerinin ana sebebi olduğunu düşünüyorum. Siz ne dersiniz? Buradan adalete bağlamak mümkün, onun için söylüyorum. Çünkü sınıflı yapıda mutlak manada adaleti tesis etmek imkânsız. Aslında zulüm eşittir sınıf Bütün zulümler sınıf farkından doğuyor. Sınıf farkını kaldırmadan adaleti tesis etme şansınız yok. Hâlbuki Türk devletinde hem iç işleyiş bakımından hem devletin dış dünyaya dönük misyonu bakımından adalet ana ilke. Dolayısıyla o ilkesini de uygulamış oluyor Süleyman Şah, o geleneği de devam ettirmiş oluyor. Siz bu meseleye nasıl bakarsınız? http://www.liseedebiyat.com/…/2575-mehmet-nyaz-oezdemr-le-a…