Çilemizi Öpüp Başımıza Koyalım…

1916994_1252599574755363_7632060957882590341_n

İnsan çilesiyle barışmak zorunda.
O çile bize en uygun terbiyedir. Çilemizle barışmamak, hakkımızdaki “takdir” ile kavga halinde olmak demek. Üstelik o çilelere hemen hemen daima kendimiz talip olduk!
Çileni öp başına koy.
Halis bir muhatabın bize tahammülündeki o barışıklıktan gelen tevekkülünden, muhabbetinden ibret al!
🙂
Biz kendimize tahammül edemezken bize tahammül edenlere iyi bakmak lazım. Böyle bir dost arayışımızdaki garabeti de görmemiz lazım:
Kendimiz ardımızda bıraktığımız tabloya dayanamazken, çekemezken bize katlanılmasını istemek garabeti!..
Çileni öpüp başına koyduktan sonra da, onun yerine talip olduğun sahaya usuletle, isyansız, tuğyansız süzül… Buna kimse mani olamaz.
Öfke ve isyandan, iman ve huzur doğmaz ki; ancak kavga, kibir, çatışma… üretir menfi yaklaşımlar. Yani istemediğimiz o çile ateşini daha da harlandırır…
*
Topluma ve eşyaya tutunmak, içindeki yalnızlıkla barışı mümkün mertebe tehir çabasından çıkıyor sanıyorum. Oysa kendiyle barışmak ile o “yalnızlık”la barış aynı şey sanki. Etrafa tutunma çabaları sadece çile dönemini uzatıyor gibi görünüyor…
*
Gelecek, “şimdi”nin malzemesi içinden çıkar ve şimdi “Hakk’tan bağımsız” olamaz. Bunun içinden menfi unsurlar seçilerek yürünürse, çile ve Celal karakterli bir istikbal inşa edilir.
En doğrusu, halden rızâ ve bu şimdimiz içinden müspetleri kullanarak bir geleceğe yürümek.
*
Rıza olmazsa, karar ve seçimlerde itidalli bir istikamet kavrayışı şekillenemez. Reaksiyonlardan kurtulunamaz ki…
Yani bizi muztarip eden hal, sadece renk değiştirerek devam edip gider…
🙂
Bu medeniyet vicdanından başlayarak, çilesiyle, etrafıyla, cümle âlem halkıyla barışanların eseri. Derdimizin beka iksirimiz oluşuna uyansak!
🙂
Rızâ içre tebessüm güzelliğinde günler diliyorum yârenler… 

Kişilik İmha Çarkı…

12509128_872706429512842_9074729495797695257_n

Kişiliklere saygısız kimlikler üzerinden taraftar, Türk, Müslüman, vatandaş…vs. oluyoruz. Önce “kişilik sahibi insan” olmayı başarsak, illâ kimlik gerekiyorsa da, farka saygılı “MEDENİYET KİMLİĞİMİZ” etrafında toplanmayı düşünebilsek!.. Bilhassa yöneticilerimizin Yahya Kemal’deki medeniyet kimliğine uyanmasını temenni ediyorum. Küçülten parçalayan kimliklere dayalı ideolojilerden seneler senesi az mı çektik? Ha sağ-sol kimliklerin çatıştırılması, ha Alevî-Sünnî kimliklerden kavga sebebi icad ediş dehâsı(!), ha cemaatlerde veya tarikatlerdeki tektipleştirmeler, ha etnisitelerde keramet(!) arayış…
*
Dünyanın her yeri bizdeki gibi mi seyrediyor bilemiyorum.
Memleketin neredeyse bütün nüfusu bir takım kimliklere angaje hale getirildi.
Tektip ve seri üretime devam şansı veren standart ihtiyaçlara ve “öğretilmiş ihtiyaçlar”la davranan tüketici tipindeki yaygınlaşmaya alışmıştık.
Şimdi ise artık standart seçmenler, standart müslümanlıklar, standart spor taraftarlıkları, standart müzik dinleyicileri, standart film ve dizi izleyici kitleleri…
Standart milliyetçilikler, Kürtçülükler, Türkçülükler… Ulusalcılıklar…
Her bir hayat alanında “patron”ların belirlediği “kimlik”ler! Bu kimliklere sadakat oranında hayat hakkı bulma imkanı…
*
Her kimlik grubunun “sembolleri” var. Sevk ve idareyi kolaylaştıran bu aidiyet sembolleri ve şartlı reflekslerin iyice yerleştirilmesiyle, harekete geçmek için “sinyal bekleyen” robotlaştırılmış kitleler…
😦
Yani artık sadece “intihar bombacısı” haline getirilmiş bireyler yok! Bu uygulama hepimize genellenmiş durumdadır!
*
Arkadaşlar, anlama ve kişilik ancak bireysel bir süreç!
Başkalarının anlamalarıyla adam olunamaz!
Karakter, ancak tek başınıza sizde teşekkül edecek bir değer!
Ahlak ancak ferdî irade ve arınmanın eseri olursa ahlak!
Müslümanlık, şahsî ikrar ve şehadet ile teyid edilmedikçe olamaz!
İman ancak mutmain olma çabasının eseri!
“Taklidî Îman” formülünün kavram içeriği bomboştur!
Meslekler ancak o mesleklerle ilgili “özel” yeteneklerle mümkün!
Bu her alanda sürüleştirme operasyonlarına karşı uyanıp, kendimiz olma hakkımıza sahip çıkmak zorundayız. Aksi halde kendi hayatımızı yaşamış olmak yerine, o kimlikleri kurgulayanların sürüleri olarak kayıp hayatların adsız figüranları oluyoruz, olacağız!..

Kişiliğin Cevheri: Yeniden Anlamak !

1450121_871203639663121_200097026882059902_n

Etrafımızda farklı hızlarda da olsa, bir hareket, değişme, dönüşme, doğum, ölüm… anaforu dönüp duruyor.
Anlama faaliyetimizle biz de bu akışa ayak uydurmaktayız.
Anlama esnasında, kavramlaştırma ve soyutlama, arka planda durmaksızın aktif halde.

Ancak!
Bir görgü, ezber, gelenek bağlamında yuvarlanan kitlelerin, “öncü aydınları”nca inşa edilen güvenli güzergahlarda akıp gidişlerine de her toplumda tanık oluyoruz. Aydınların kurduğu kalıpların vadisinde akış esnasında, anlama işlemi gayet zayıflamakta, bir uygulama dikkatiyle taklit tutumlar ağırlık kazanmaktadır.
Ama bu “güvenli güzergah”, son zamanların ego temelli dönüşümleri sebebiyle, hiç de “güven” vermiyor artık…
İnsan fıtratı kolaya meyyal tabii…
Nedense en çok da zihnini meşgul etmekten kaçınıyor!
Bu kaçışın, bir sebebi de var: Anlamlandırma işlemi, insanın bütün birikim ve tecrübesinin harmanlanmasını gerektiriyor. Birikim elemanları arasındaki ilişkiler üzerinden anlamlandırma yapıldığından, her anlama bir “yeniden yaratma” niteliğine bürünüyor. Buradaki “yaratılan” şey, nesneler zemininde bulunmayan zihinsel varlıklar olan “anlamlar”dır.
İnsanî farkındalıklar, anlam çerçeveleri oluşturma, o çerçeveleri birbirleriyle ilişkilendirme mahiyetindeler.
Bizim çevre ve hayata dair bütün hükümlerimiz, bu sebeple, etraftaki devinim dolayısıyla durmadan dış dinamizmi takip eden bir soyut âlem tasavvuru üretme mecburiyetini de beraberinde getiriyor.
Kolay mı bu?
🙂
Kaldı ki, bırakalım başka akılların peşinde bir yuvarlanışın sağlık derecesini, kendi hükümlerimizin dahî, akan hareketçe “eskitildiğini” bilmiyor muyuz? Durup durup tazelenme, bir “durum muhakemesi” ihtiyacı hissetmez miyiz?
Bunun gibi, lokal hallere dair bile yeniden değerlendirme ihtiyacı zaman zaman kendini bir mecburiyet olarak dayatırken, daha genel ve hayatın belirleyicisi olan hukuk, din, dünya görüşü… gibi alanlarda o yenilenmeye, “yeniden anlama”ya ihtiyaç olmaz mı?
Üstad Yahya Kemal’in “imtidad” dediği bir “devam etme” ihtiyacını, olgusunu dışlamayı da kasdetmiyoruz. Neyin nasıl devam edeceği konusu da etrafın sürekli dönüşümü bağlamında bir “tekrar gözden geçirme” şartından müstağni değil.
*
Burada gayet önemle altı çizilmesi gereken husus, “yeniden anlama”nın aynı zamanda “kişilik cevheri” olduğunun belirtilmesidir.
Toplumsal veya kitlesel tutumlar, eski anlamalara bağlı şekillenmektedir. Gelenek, görenek, hukuk, ritüel, tören… gibi ezber ve taklitle yürüyen ve tabiatları gereği hayatın değişiminden uzaklaşan sistemlerle ancak “kimlikler” şekillenmektedir.
Kezâ politik yargılarda da “yeniden anlama” hayatî önem taşıyor. Siyaset gibi, dünyadaki en dinamik dengelere bağlı yürüyen faaliyetlerde, eski tercihlerin reel gerçekliklerden uzaklara savrulması kaçınılmaz olabiliyor çünki… Bütün sosyal ve kültürel süreçlere tasarruf eden, onları hayatın içinde tutmakla görevli bir faaliyet olarak siyaset, başlı başına bir değiştirme/dönüştürme kurumu…
Siyasete daima bir süreç, imkan, hareket, denge, varlığını sürdürme… bağlamında ve durmadan anlamayı taze tutarak bakmak şart.
*
Nisa Suresi’ndeki 136. Âyetin “Ey iman edenler… iman edin” hükmünün, bu “yeniden anlama” konusuyla da bir ilişkisi bulunduğunu düşünüyorum. Çünki “îman” bir defalık değil. Anlama faaliyetinden uzak bir imanın, “emin oluş”un sıhhatinden daima şüphe duyulması mümkün. Zaman ve zemindeki değişimlere paralel olarak o “iman”ın da tazelenmesi, hayatın içinde tutulması bir zaruret. Eğer bir İslam ve îman derdimiz varsa elbette…

Hak’sızlığın Hüsrânını kendimiz İnşâ Ediyoruz

12472247_871174812999337_2243749570535835385_n

Öfke veyâ üzüntü duyduğumuz muhataplarımıza değer verdiğimizi çok defâ fark ve teslim etmeyiz. Bir zaman gelir, uzaktan bakınca, verdiğiniz değeri de muhataplarınızın o değeri hak etmediğini de görürsünüz.
🙂
O gün geldiğinde pişman olmamak lâzım.
🙂
Tabii asıl önemli olan, öfke ve üzüntülerimizin ne adına olduğunu görebilmemiz!
Haksız öfkelerde kıvranmak, ruhumuza penceresiz hücreler inşâ etmek değil mi?
Gurbet ve kesretin en şiddetle tezahür sebebi bu.
*
Cümlemize Hak’sız alana karşı dikkatli olmak düşüyor.
Çünkü,
Hakk’ın olmadığı yer BÂTILdır.

Paramparça Aydınlık…

12509042_871201309663354_9142030944009927346_n

Söz aydınlığı?
Sözle uyanma!
Sözün yapmacık ve daracık çerçevesine taşınma… Sentetik ve ulaştığı her kulakta yeniden kılık değiştiren, orada hazır bulduğu kayıtlara göre bir daha anlam kazanan söz!
Uyanmak mı, ışıksız hücre hapsi mi?
Yoksa söz, sükûtun nihâyetsiz ummânından bir dar çerçeveye sevk edilen kifayetsiz insan dikkatinin yükünü mü hafifletir?..

Söze uyanırken sükûta uyuyor ya gönül!
🙂
Sözün tevhid edişinde bile, “gayrı” zımnen var edile geldi!
İsimler dünyası, ayrılıkların da başlamasına yol veriyordu. Ad vermek ayırmak demekti…
🙂
“Var” derken, derhal varın zımnında “yok” da doğdu.

Kim bilir, belki de Âdem’e lisan öğretmek, ona verilmiş bir kesretten vahdete varma çilesiydi…
Sükût vahdet, kemâl yerine ise; söz hamlık, parçalanmışlık, çokluk…
🙂
Kelimeler, çiğ farkındalıkların nesnel temelli teşbihlerinden başka nedir?

Sükûttaki sevgiliyle mahremiyeti, lugatlerin gürültülü ve yetersiz nisbetlerinde serâba çevire gelmedik mi?..

“Akıl tamam olunca lisan susar”mış!
“Selâm” olacaksa,
Barışacaksak yeniden varlık ve yoklukla,
Sözü, sükûnet kıt’asında bulup, susar gibi konuşanlara; sözün paramparça aydınlığını halâvetiyle, muhabbetiyle ikmal edenlere…
İşte onlara selâm olsun…
Zaman, doğacaksa, sükûnet ülkesinin batmayan gününe, bitmeyen demine doğsun.
Aydınlığını kalbinde taşıyanların, âlemi rûhunun feyziyle aydınlatanların diyârına…

Hakk Sırrını Çürütmek!

12494731_871202102996608_7089760419240747042_n

Sevgi, sevenle sevileni birleştiren bir iksir.
Sevenler birbirlerinde yitiklerini bulur, birbirlerinde yok olurlar.
Sevgilisini bulmak, esasen eksiğini tanımak ile eşdeğer…
Sevgili, kendinizi içinde yeniden yarattığınız veya başka bir açıdan egonuzu tükettiğiniz bir mayalanma teknesi…

Bu yok oluş, aslında yepyeni ve daha geniş bir kişiliğe doğmak demektir.
Seven kimsenin hamlesi, “ben”i adına değildir. Öyle olsa bir gönüllü can verişe razı olunmazdı… Âşık, kendini eksiğini tamamlayan aslına atmaktadır.
Asırlarca ateş ile pervanenin hikayeleriyle yaşayan bir milletin çocukları bu yanmayı iyi bilmelidir.
*
Bir cüz’i tecelliye bağlanmak da sevmektir, o cüz’iyyetteki “Asıl Özne”nin varlığın her noktasında ışımakta olduğuna ünsiyet kurup, sevgisini her an bir yeniden doğuşla, alemin görünür hudutlarına kadar yayan, hattâ görünmeyene dahî aşkla yönelenlerinki de…
Sevgideki büyüme, zirvelerden kopan kar topunun yuvarlandıkça çığ oluşundaki tezahür gibi… Sevgiyi büyütmek, tabii olarak sevgiye layık âlem halkının hukukuna riayeti de mecbur kılar. Onları incitmemek, aşkın sevkiyle onlarda erimenin asgarî şartı olan bir kabule mazhariyet, red ile karşılaşmamak için, incinmediği kadar incitmemek de elzem.
🙂
Yoksa organ naklindeki “doku uyuşmazlığı”ndan beter bir hüsran kapıdadır.
*
Molla meşreplerin “helal-haram” kalıplarını bilmese de, aşka hürmeti olan âşık, o kalıpları an be an keşfedemez mi?
Âlemdeki âşikâr muhabbet deverânını gör/e/meyen, aslında neye “şehâdet” etmiş olur ki?
*
Arifler Satrancı’nda “Vüsul” durağına “aşk”tan gayrısıyla yol verilmezmiş!
*
“Birbirinizi sevmedikçe îman etmiş olmazsınız, îman etmedikçe de cennete giremezsiniz” mi diyordu, o şehadet ilkesini getiren Rahmet Kapısı?

Sevgisiz, saygısız Tevhid olmaz vesselam!
İster eskilerin bütün laflarına hâfız ol!
Mutlaka şimdinin içindeki hikmete dokunulacak! Yani illâ sevgi, illâ sevgiden gelen ferâgat, illâ aşkla canını sevgilinin eşiğine koymak…
Sevmeyen gönül ölüdür. O kimseler yeryüzüne beden gezdirmeye gelmişlerdir, o kadar!
Gönüllerindeki Hakk sırrını da çürütmektedirler vesselam…
İşte cehennem!
*
Yunus olma câhillerden,
Irak olma ehillerden,
Câhil ne var mümin ise,
Câhillikten kalır değil.

Selâm Söyle!

1510987_871203186329833_3991877748129485917_n
“Selâm”, irfan hayatımızda ruhlar arasında köprü kurmanın en yaygın aracı; “Selam Dîni” İslam’ın mensuplarına şiddetle tavsiye ettiği bir “eylem” biçimi.
“Selâmı yayınız!” diyorlar.
Cennet ehlinin birbirlerine hitabı da: “Selam”!
Muvahhidin alâmetiydi “Selâm”!
*
“Esselamü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühû”…
Es Selâm, Esmâü’l- Hüsnâ’dan!
*
Son birkaç yüzyılın ezberci ve taklidi meşru addeden medresesindeki düalizme kayan ontoloji ve Hakk’ı varlık harici gören tasavvufî anlayışlar bu derece yaygın değilken, “Selâm”, selâmı verenle alanın buluşma ve barışması, birbirlerine en iyi dileklerinin ifâdesi, bu barışta bir “Tevhid inşâsı” bulmalarıydı.
Baskın tutumun nüfuz edemediği irfan ehli milletimiz nazarında, selam, asla bir “hîle-i şeriyye” konusu yapılamaz, yalancıktan söylenemezdi…
Diriltici bir “Hakk nefesi” idi selam!
🙂
Muhatabın bir cüziyet savrulmasına kapılmasını önleyen önemli ikazlardandı: “Rahmet, bereket, kudsiyet zarfındaki hayat ve birliğin devam ettirilmesi”ne dâvetti.
Selam barışmaydı!
Selam almak farzdı!
Farzdı!..
Yani selamı alan, selam vereni kendinden ayrı bir varlığa, öteki kılmaya izinli değildi…
Çünki Selam’ı alan kimse: “Ve aleynâ aleyküm selam… Gönderen de getiren de selâmette olsun” diyecektir!
Selamet diyarı, aslında, selamın mânâ ve mâhiyetini bilenlerin yaşadıkları yerdi. Selam Tevhid’in canlılığının da teminatı olduğundan, o “hukuk”un hüküm süreceği yer “cennet” değerine yükseliyordu.
Asıl nimet, Cennet ortamı, “Selam’da durmak”tı.
*
“Selam söylemek”, yanınızda bulunmayan birisine:
“Beni kendinden ayrı/gayrı görmeyesin! Muhabbet ve tevhidimiz el’an cârîdir! Ben de senin gibi, Hakk’a tâbîyim. Hattâ bu selâmı sana getireni dahî ayrı/gayrı görme. O da bizimle haldaştır, yoldaştır! Var oluş kökünü Rahman’dan alanlar, bencil kahırlarına galip gelmek zorundadırlar. Küsmek, kendi ruhumuzu Tevhid nimetinden mahrum kılmaktır. Selamsızlık, parçalanmadır. Selamsızlığı barış ve rahmetullah ile aşmak, bereket ve Kuddûs ile temas kurmak, Tevhid ahlakında müstekar olmak lazımdır…”
demekti.
Başka?
“Beni kendine yabancı addetme. Ben de aynı mihraba dönüğüm. Ben de senin değerlerindeyim. Eğer bir hatam kusurum varsa, sana düşen düzeltmek, affetmek olmalı. Sana selam vermekle, senin ruh dünyanın temellerine duyduğum âşinâlık ve o ulvî değerlere ortaklığımı tekrar hatırlatmış oluyorum. Selam verirken, aslında:
‘Beri gel barışalım
Yâd isek bilişelim!’
demek istiyorum…”
da vardı o Selâm’ın içinde…
🙂
… ve daha nice değer!.. Selâm bir “kapı”ydı çünki. O kapı, bir “Rahmet Kapısı”ydı…
🙂
“Önce selam, sonra kelam” denilmişti.
Kelam ise gene Hakk nâmına sarfı şart olan bir yüce imkan hazinesi… O da bir başka fasıl.
*

Şimdi!?
“Kuru bir selam” deyimini haklı çıkartmaya, Selâm’ı bir ideolojik zevzeklikle tüketmeye mecbur muyuz?