Damlalar – 614

Anlama, “Bilinmeyi sevme”ye mazhar bir paralel tecelli… Bilinme zevki olduğu kadar, yaratma zevkini de duyuracak.

Okuma bir b/varışma, bilişip buluşma olacaktı; tekrar ve soyut planda inşâ olacaktı… Metni parçalayıp tekrar hazm etmek, tekrar ve anlamı kendince ihyâ olacaktı…

Ezbere mahkum bir telkin ve hipnoz varlığına dönüşmek değil… öyle okumalardan sadece taklit ve kendini iptal durağına varılır…

 

FB_IMG_1508231978396

 

Gerçi bizde, maalesef, mezarın eşiğindeki okumalarımızda dahî “telkin alma adına okuma” revaçtadır! Hâlâ gerçekten okumalardaki metnin belirleyici olamayacağına uyanamayan bir entellektüel muhitin(!) hegemonyasındayız… / Sait BAŞER

Reklamlar

KİMLİK CİNNETLERİ

FB_IMG_1507797358438

İdrak mahpus, vicdan sürgün, ye’sten mezarlıklar yasta;

Çünki hastanın ömrünü kurşunla döllüyor hasta!..

*

Tarih olmadan anlama olmaz, ancak kurulmuş tarihlerden azad olmak şartıyla.

Din olmadan mânâya nüfuz etmek muhal, ancak “yeniden anlama” olmadan bütün dinler birer müebbet hapse dönüyor.

Cemaatte rahmet vardır; ama mutlaka ferdiyetini bulmuş, kişiliklerden müteşekkil cemaat olmak kaydıyla!..

🙂

Siyaset kurumu toplumun selameti için şarttır; ama siyasetin eski hastalığı olan şahsiyet öldürücü kimlikler kurmasına izin vermeden, değerlere dayalı bir toplum hayatından vaz geçmeden…

Milyonlarca insanın ortak hayatında sistemli uygulamalardan vaz geçilemez; ancak her ferdinde o sistemlerdeki ruha intibak şartıyla, o şuurun faydalarını idrak ettiren bir insan esaslı eğitimden vaz geçmeden.

İnsan haklarından vaz geçilemez; fakat önce “insan olma değerleriyle bütünleşmiş bir yapı”yı kurma lüzumunu yerine getirerek!

Demokrasi, insan iradesini takdis ediyor ve ideal haliyle çok değerli; fakat başkalarının tercihleriyle birlikte olabilme terbiyesi, saygılı bir irade ve sabır eğitiminden sonra…

🙂

Hukuk bir toplumun bir arada yaşama imkanını diri tutar; lâkin hukukçuda Hakk duygusu teşekkül etmiş ise!..

Ehl-i Tevhid olmak insanın tek huzur kaynağıdır; ama eğer emanet ehline verilmiyor, liyakat baş üzerinde taşınmıyorsa orada küfür düzeni hakim demektir…

Sabır rızaya dönüşmeden Tevhid zuhur etmez; ancak sabrında rızayı bulmuş kimselerin hukukuna saygı ve öncelikle onların değerlerini tebcil etmeden topluma bu yüce değeri anlatacak kimse bulamazsınız!

O zaman da, “hakım derken b…m diyen” bir vahşetle, hep beraber terbiye olursunuz…

*

“Hasbî tefekkür” gerçekten ender bir kıymettir. Bu manada düşünen kimse, konu etrafındaki menfaat gruplarının bakışlarına esir olmaz. Kendisinin elbette tercihleri bulunur. Hasbî bir tefekkür seviyesindeki kimsenin tercihleri olmaması kabil mi?.. Ancak adâlet ve insaf ölçüleri, o kimseye şahsî tercihlerinin de üzerinden bakabilme imkanı verir.

Taraftarlık, menfaat duyguları ve hazır cephelerden birinde mevziini korumakla mükellef hazır kıt’alar karşısında iseniz de fikriniz kendi zemininde konuşulmaz! Her söz sahibi, bulunduğu mevziden sesini yükseltir. Bazen fikr-i takip çok zorlaşır. Hakk’ı arayan ve söyleyenlerin çilesi de tam orada başlıyor. Hakk’ı konuşmanın bir bedeli vardır ülkemizde…

*

Bazen hayrın yolu şerden geçermiş, bize daima hayır ummak yaraşır!

*

(Bu satırları 2014ün 9 Ekiminde yazmışız.

Mesele bitti mi? Keşke öyle olsaydı…

Hayırlar umarak tekrar yayınlıyorum. Günaydın aziz kardeşler…)

 

Damlalar – 613

FB_IMG_1506567931741

“Hubbül vatan minel îman”…

“Millet, vatanın ayağa kalkmasıdır!” diyor Yahyâ Kemal.

Hepimiz bu toprağın evlâdıyız, demek o kadar mı zor?

O büyük MEDENİYET KİMLİĞİMİZi hatırlamak ve tekrar tarihî akışımızı aslî vâdîsine çevirmek!..

FB_IMG_1506419504205

Şimdi’nin tezgahında dokuduğumuz bir geçmiş ve gelecek tasavvuru ürettiğimizi göremeyiz çok defa.

Anlama, tarihsel bir yüz de taşır; ama o yüze damga vuran tarihselliğin, sadece şimdide idrak edilen bir özel tür olabileceğini dahi pek azımız görürüz!

Bu fiilî duruma rağmen “o” tarih kavrayışını şimdiyi kaybettiren bir ideale çeviririz. Bu hasta psikoloji “tarihi varlık sanan” sayıca ciddi bir gruba vücud veriyor. Anlamadaki yaratıcı bilinç bize ne kadar uzak kalıyor…

 

KÜLTÜR, SANAT VE EĞİTİM KONULARI ARTIK MİLLÎ SAVUNMA MESELESİDİR!

FB_IMG_1506447579748

Bizim aymazca, koyu bir gafletle, âdetâ düşmanseverlik anlamına gelen kültür politikaları uygulayarak düşman değerlerini millî değerlerimizle değiştirişimiz, batılı düşman mihrakların  işlerini fevkalade kolaylaştırıyor. Kendi değerlerine cahil, düşman hayat tarzı dışında bir yaşama tarzı, ilim, sanat, eğitim modeli, eğlence zevki bilmeyen yeni kuşaklarla onların saldırılarını göğüsleme şansımız olabilir mi?

Düşmanlık nedir?

Size kendi değerlerinizle yaşama hakkı ve hukuku tanımamak, elinizdeki imkanları sizden almak değilse, düşmanlık nedir? Ama siz kendi elinizle onların her türlü tercihine kapılarınızı sonuna kadar açmışsanız; kendi dünyanızı ise bazen resmen yasaklayarak, bazen gözden uzak tutarak, bazen durmadan yererek yeni kuşaklarınıza vermediyseniz, o kuşaklar ne adına mücadele edecek ve o “düşman”ı niçin düşman bilecektir?

Kendi elinizle düşmana peşkeş çektiğiniz o çocuklar için asıl düşman sizin tarihî kimliğinizdir!

Bir ortak ve yüksek değerler zemininde buluşmak zorundayız. Zaten hep o ihtiyaç vardı da, son gelişmelerle bari durumun vahametine ayılsak.

Tehlike sadece sınırlardan birinde veya sınırlarda değildir! İçimizde dışımızda, her yerde ve her an tehdit edilebilir bir konjonktürde bulunduğumuzu, saldırıya açık toplum olmanın ne manaya geldiğini hepimiz hissetmek zorundayız.

Dilinize saygınız kalmamış, bir “yabancı” dil kendi dilinizden çok daha önemli sayılır hale gelmiş… Ana okullarından YÖK’e kadar uygulamada bir cinnete  dönüşmüş!

Müziğiniz neredeyse tedavülden kalkmış,  artık yer zaman ayırmadan coğrafyanızın her köşesinden süflî sesler sağanağı boşalır olmuş…

Edebiyatınız unutulmuş, tarihiniz saçma sapan bölük pörçük dizi kurmacalarına indirgenmiş…

Dininiz simsarlık alanı…

Eee “vatan” neydi? Bunlar yoksa coğrafya neden savunulsun?

Remzi Oğuz Arık

rahmet istedi işte!

Alman Meclisi’ndeki adı Türk olan vekillere bir bakın isterseniz!  Ülkemize karşı en şiddetli husumet ifadeleri onlardan sadır oluyor!

Hangi değerlerle donandıysanız onlar adına yaşar, onların kavgasını yaparsınız.

Mevzuun soy sop davası değil, müşterek değerlerimiz olduğuna  da inşaallah uyanacağız!

Artık kültür siyasetimizle millî savunma ihtiyaçlarımız aynı düzlemde aynı anlamdadır…

Konuyu hafife almak artık ihanete denk bir aymazlıktır.

FB_IMG_1506227648216

PEKİ…

Kör taklidi yapmaya memuruz mâdem

Mâdem oyunun adı körlerle sağırların sırat yarışıdır!

Ama bilirsin ki

Seni bir kere gören göze görecek, görünecek “gayrı” kalmaz!

Şehâdete kadarki gölgeyi zâtına çekersin oldum olası, şâhidi kendinde diriltirsin huyundur…

Ötelerde berilerde, hayallerde vehimlerde döndürüp durursun maddeye sıvanmış ervâhı

Herkesin her halin önünde ardında, içinde dışında durup dururken

Duruşunun kuşatıcılığındaki  hâzır nâzır sürat ve cana can katışınla hem

Kör ve sağırlara mı dönelim, onlara yoldaşlık mı sefer görevimiz?

Bu oyunun  eskiden beri âşinâları var demek!

Sen de oralardaymışsın o kurmacalar sahneye konurken… eski şâhitlerin öyle haber bırakmışlar…

Bir kere gördükten sonra âlemdeki yegâneliğini

İçten dıştan görünen, içten dıştan göreni görürken…   işiteni ve sesleneni

Ben perdeleriyle sarılıp sarmalanmış, gözü bağlı, dili lal, kulağına kurşun dökülmüşlerle mi ömür tüketmemizdir fermânın?

Peki!

Mâdem kastın budur, peki!

Onların kör hayallerine vehimlerine gerçekmiş gibi saygılı olacağız, karşımızda sen apaçıkken

Kah mütebessim, kah âşık, gâh canımızdan seslenen senliğimize rağmen…

Ebemiz, abamız, çabamız, babamız, dostumuz, postumuzken…

Peki…

“Sen kim oluyorsun da!…” dersin bâzı…

o bir dem, uzar uzar uzar ezel olur… döner döner döner ebede varır…

Başım yastık, kalbim dost arar… ama sadece sen oradasın. Başkası da başka da yok!

Korkuyorum muhabbetinin azametinden, şiddetinden, eriten, olduran, dolduran zevkinden…

irâdenin girdabından kurtulmak hangi kelebeğin harcı ve hem nereye gidecek kurtulmaya?

Hem de her şeyi bilen, “sadaka dilencinin eline değmeden eline düşen” senken

Veren eli tutan kalbin sevdâsındayken…

Ben kim oluyorum sahi?

Ateş ehli pervânelerle candaşız, Hakkdaşız ne de olsa

Ruha değmeyen düşüncenin, körlerdeki iktidarın, gölgelerdeki iradenin gücü mü?

Onların kalpleri avucunun içindedir…

Görene her dem kıyamet, duyana her dem bâsübâdelmevt…

Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh…

Damlalar – 612

Muharrem ayı gelenekte büyük çilelerin hayırla tamamlandığı bir kutlu aydır.

İnşaallah Ümmet-i Muhammed’in çilesi de dolmuş olsun, hayırlı feyizli bir zafer senesi olsun, küfür ve nifak mihrakları kendi pisliklerinde kahr u perişan olsunlar.

Hayırlı seneler inşaallah yârenler…