FB_IMG_1508388925423

Olanı anlamak ne büyük iddiâdır.

Görüşümüzde dahî sâdece eşya ve olayların bize bakan tarafını görmekteyiz. Bütünlüğün hareketini, içini, ilişkilerini, zamanda seyrederkenki oluşum ve değişimlerini bilemeyiz. İçten dışa dıştan içe seferlerini tâkipten âciziz.

Şu İsviçre’deki meşhur Cern deneylerinde acz içinde, tarifsiz, tesbitsiz dünya gözlemcilerine bakın!

Varlığın en küçük parçasına inme çabası bir yana, o ufacık ufacık parçalardaki hüner ve şuuru tarif ve tesbite beşerin en hünerli zekâlarının tâkati yetmiyor…

İlim acz içinde, felsefe, sanat, edebiyat, dil hep berâber…

*

Her kullanımda kurulan ilişkileriyle tekrar anlam bulan  kelimelerin hakkından gelemeyen sözlükçü garibim, eski zamanların tecrübeleri, anlama ve adlandırmaları üzerinden biçimlenen kelimelerle, asla kendini tekrar etmeyen Zâtî tecellînin şimdisine nasıl derman yetirsin?..

Anlamadaki sınırlandırma, öznel ilgiler bağlamında anlam yaratış… esasen bizim imkanımız! Ancak onca subjektifliğe Hakikat teslim olsa bile anlayışımızın acziyle zihnimizde inşa edeceğimiz mânâ o Hakikat midir?

*

Tefekkürden değerli dostumuz da yok, bir diğer taraftan bakınca.

🙂

Hayırlı sabahlar efendim.

Reklamlar

HUZUR, ZÂTen ÖYLE OLANDA DURABİLMEK!

FB_IMG_1508302747346

Başlangıcımız gibi sonumuz da bu kürede… Bu apaçık bir yalın gerçek!

Topraktan olmaklığımız her lokmamızda devam halinde. Aynı havayı teneffüs ediyor, birimizin verdiğini diğerimiz alıyor, hepimiz aynı ihtiyar suyu içiyoruz.

Beden malzememiz kâinatla yaşıt, ruhumuz Nefha-i İlahi olmaklığı sebebiyle, o da Hakk kadar kadim bir geçmişe zimmetli…

Hz. Mevlânâ bir eserinin adında fevkalâde uyarıcı bir mesaj vermişti:

Fîh-i Mâ Fîh!.. Yani, “İç’in içinde”…

Bu açık tabloya rağmen yabanclık ve düşmanlık üretebilmemiz, dar çevremizdeki çoklu ortamın yarattığı illizyonla, kesretteki büyüyü kırıp vahdeti göremeyişimiz müthiş  bir körlük!

Garâbet içre garâbet…

“Uyanma” yanmaya bağlı; ayrılıklar, öznel zaaflarımızdan kaynaklanan sınırlamaların, yani ad verme(ad urma=ayırma)lerin eseri. Adı başka olunca kendini de başka sanıyor insanlar. Sanki doğumunda değişik bir ad verilse itiraz edecekmiş gibi.

*

Madem: “Kendini bil!” sözü üzerinde bu derece yaygın bir mutabakat var, demek ki bizim “kendiliğimiz”e dair algımızın yanlışlığı hakkında da bir mutabakatımız var demektir.

O halde ayağa kalkıp “ben, ben” diyen bu toprak, bu “uyanışı” nasıl elde etmiş?

Bizde yaşayan kim? Mâhiyeti ne?

Bu iğreti kimlik adına yapıp etmelerimizin hesâbını aslında “kim”, “kime” ,  “nasıl” verecek ve böylece tüketilen ömrün telâfîsi nasıl mümkün olacak?

*

Huzur nedir?

Kimilerine göre refâha, kimilerine göre İbâdetlere, dinî şartları îfâya, kimilerine göre tanınmaya-bilinmeye, güçlü olmaya bağlı huzur… Böyle böyle bir yığın şart sayıyorlar, öndercilik oynayanlar.

Bilakis, ya huzur o ihtirasların terk edildiği, “ben” dâvâsının yerini, tefekkürle Hakk’ın hayâtını seyr ve saygının aldığı “O’nda olma duyuşu”ndan başka bir şey değilse!..

Ateşimizi söndürmeden emâneti teslim edebilmek!..

Belki, huzur o sayılan şartlar sebebiyle buharlaşıyor!

ZÂTen(zâtı itibârıyle) öyle olanı  kabullenmek!

Zor mu?

🙂

Hayırlı sabahlar efendim.

Günaydın Yazıları

FB_IMG_1507697663904.jpg

Dünyayı uyuma yeri olarak kıymetlendiren ervaha da hürmetimiz vardır.

🙂

“Ey dil seni cânâne fedâ eyledik evvel,
Aaaahh edip inleyiş bu kurbâne düşer mi?..

Cânân dileyen dağdağa-i câne düşer mi,
Cân isteyen endîşe-i cânâne düşer mi? “

Seyyid Nigârî

Sabahlarımız hayr olsun  yârenler …

554255_543243795690948_249016187_n.jpg

Dâr-ı dünyâ delü gönlüm gibi vîrân olsa
Ne cihân olsa ne cân olsa ne hicrân olsa

Kâşki sevdüğümi sevse kamu halk-ı cihân
Sözümüz cümle hemân kıssa-i cânân olsa

Bir demür tağı delüp boynına almak gibidür
Her kişi âşık olurdı eger âsân olsa

Şâdmânam gam-ı yâr ile sevinmez bu kadar
Bir gedâ cümle cihân mülkine sultân olsa

Cân atar karşu çıkar izzet eder ey Yahyâ
Hançer-i dilber ile bir çıkışur cân olsa

 

Bir aşka düşmüş ki Taşlıcalımız, o aşkın elinde: “Bu dünya mülkü keşke olmasaydı, can da cihan da olmasaydı” diyor, “ki bu ayrılık derdinin şiddetini yaşamasaydım.”
“Bütün âlem halkı keşke sevdiğimi sevseydi de, bâri herkes ondan bahsetseydi, bütün sözlerimiz sevgiliye dâir kıssaları anlatsaydı. Böylece azcık hasretim hafiflerdi”
“Sen bu aşk ıztırâbının kolay olduğunu mu sanıyorsun? Bir demir dağı boynunda kolye gibi taşımaya denktir âşıklık! Kolay olaydı herkes âşık olurdu.”
“Gerçi ben son derece mesudum. Çünkü sevgilinin gamından duyduğum saadet, bir yoksula cihan padişahlığını versen onun saltanat sevincinden ötedir!”
“Eğer ve keşke bende onun hançerine tutulacak can olsaydı, bunun için onu karşılamaya, ağırlamaya koşardım; ki o bakışlarının hançerine canımı seve seve yeniden ikram eder, uğrunda ölmenin saadetini bir daha yaşardım.”
*
Günaydın yârenler.
Kabaca bunları diyor Taşlıcalımız. Erbâbı daha nice derinlikler bulur, ayrı bahis.

 

 

Ezelde Hak ne ki yazmışsa bolur,

Göz neni ki göricek ise görür,

İki âlemde Hakk’a sığınmışız,

Tohtamış ne ola ya Ahsah Temur.

demiş Kadı Burhaneddin. Tevekkül de güzeldir, ancak asıl değerli olan o tevekkül içindeki yerimizi anlamak, mûcibince davranmak Bütün mesele “ezel” ile “şimdi”, “şimdi ile “ebed” ve “edeb” arasındaki münasebetleri  görebilmek mi desek?.

🙂

Hayırlı sabahlar yârenler.

 

Edebiyat ve Kültür Açısından Güncellik Arayışları  (görüntülemek için tıklayınız)

FB_IMG_1507106403041

Yaşarken kendimizi inşa ettiğimizi unutmadan geçirilecek bir hayırlı gün dileyeyim yârâna bugün…

Yaşama bir yapılma, yaratılmanın sürekliliğini nefsimizde idrak…

Evet maddî yönüyle dekor sürekli değişiyor hayatımızda.

Ancak o akan dekorlarda ve o sahnelerde yaşananlar, duyulanlar ve sevilenler bizim kişiliğimizin elemanlarına dönüşüyorlar. Kimse gördüğü, duyduğu ve sevdiğini yok farz edemez. Onların maddi dekorları artık yoktur; ama anlamlarıyla gönlümüzdeki ölümsüz mevkilerini almış, “biz” olmuşlardır. Kayıp filan yoktur bu açıdan bakınca. Yani, dünya aslında bize vereceğini vermiştir.

Hayattan kin, menfaat  ve nefret  toplayanlarla muhabbet, özlem  ve ferâgat derleyenler bir olur mu ki!

FB_IMG_1507004381101

Ruhuna izzet tanımayan, nefsaniyetin şeytaniyette ısrar olduğunu nasıl bilebilir?

*

Esâsen Töre’yi sürdürebilme imkanı olduğu için teşkil edilen Türk Devleti’nde amaç, insanlığı Kut’a kavuşturmaktır. Bütün müesseseler küçükten büyüğe bu maksada nispetleri sayesinde meşrûlaşırlar; fakat Kut’un ortaya çıkmasında olmazsa olmaz şart da, ben duygusunun yerini, bütün varlığın sorumluluğunu hisseden bir yüksek idrâkin almasıydı. Hizmetin derûnunda saklı cevher de buydu.

*

Bir ucunda Hâce Ahmed Yesevî atamız, diğer ucunda Gül Baba’nın işaretlediği coğrafyamızın ihtiyaçları muazzamdır… Bu toprakların ve üzerinde bulduklarımızın bizden beklediği mes’ûliyet de ona denk!.. Gözümüz milyonların tembelliğine takılıp yılmamalı, bir ucundan tutmayı ibadet zevki haline getirmeliyiz…

Bu konuda da kimse kimseye rakip değildir.  En acizimizden, en muktedirlerimize kadar herkese iş var… Yeter ki: “Ben ne yapabilirim?” sorusunu kendimize soralım…

*

Hayırlı sabahlar arkadaşlar.

Kalp ağrısı çekenlere selam olsun.