65888289_2968706319811338_1315877477259673600_n

Eski dostlar!
Günün geceye sarıldığı esrarlı saatlerde bir büyük bir ebedî hâtıranın hülyâlarında murākabesinde, uçsuz bucaksız otlaklarında başbaşa can cana…
Burası onların cenneti olsa gerek.
Gün aydın efendim.

“TANIK” OLMALI

65309835_2958901764125127_1387996201567125504_o.jpgTanrım…

Eyy “Her Dem Yeniden Doğan”!
Yunusumuzun tasvir ettiği mânânın Türkçemdeki görklü adı, Tanrı!

Her dem yeniden doğmaktaki âlemin tâze çocuğu da her an yeniden anlamaktan kesildiği an, hicran gurbetinde kaybolmuş demektir.

Hicran o “Doğa Doğa Yürüyen”e, durup, gerilerden, evham ve efsâneler ardından bakakalmakmış…

Doğan günle doğanlardan olmalı…

Tanrı’ya “tanık” olmalı… Mülkün sahibine konuk!

Gün’le bir türlü, geceyle başka türlü doğmaya devam etmeli… Her dem yepyeni, her an perdeleri aça aça…

“Doğmakta Olan”ın ardından koşmak, O’nun izlerinde hikmet aramak abes, yolu uzatma kardeşim.

O’nun hikmeti doğarken diri!
Sonrası edebiyat, efsane, şiir…
Onlar da zevk!
Herkesin zevki kendine, bize ne!

ammaaa…

Can şerbetine susadıysan
Zaman dehlizlerinde ömür çürütme.

Bir efsane söyleyenler var, bir de her an yepyeni efsaneler saça saça yürüyen!
Derdin tanık olmaksa, O doğarken O’nda doğ!..
*
Doğuşu O’ndan bilen, O’nunla doğuşta idraklere, O’nunla bakıp O’nu görenlere gün de gece de aydın imiş… 

KIYÂMETİN SEBEBİ ŞÜKÜRSÜZ REFAH!..

64786652_2955238771158093_4407474690168193024_o“Kötüdür yoksulluktan nicelerin varlığı
Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı!” Hz. Yûnus

Hayâtımızı üzerine oturttuğumuz zeminin unsurlarıyla kurduğumuz alâkalar, dünyâmızın anlam ve değerini de belirliyor. Alâkalarımız ise esas itibarıyle ihtiyaç temelli yönelişlerden varlık kazanıyor. İnsan ilişkilerine bakıyorum, ilişkilerde o ihtiyaçlar yöneleceğimiz kimseleri ve onları nereye, nasıl konumlandıracağımızı da belirliyor.

Âilede ana, baba, kardeşler vs. ile ilişkiler gibi; zamanla eş, evlat ilişkilerinde de, okul veya iş arkadaşlıklarımızda da, ihtiyaç ve beklentilerin zayıflamasıyla doğru orantılı olarak, alâka şiddeti, bağlılık duyguları tedricen zayıflıyor. O dirsek dirseğe yıllar geçirdiğimiz sıra arkadaşlarımızın bile adını unutup gidiyoruz. Mesâîdeki omuzdaşımızı, askerde aynı mangada gece gündüz kader birliğimiz bulunduğuna inandığımız sîmâları dahî zamanla gözümüzde canlandıramadığımız örnekler her birimizin hayat hikayemizde pek çoktur…

İşte yüksek gelirli refahtan taviz vermeyen sistemlerde sosyal güvenlikle ölünceye kadar rahatı garantilenmiş insanlar çocuk istemiyorlar! Avrupa neden “yaşlanıyor”muş?
Devlet, çocuk doğurması için üste maaş da verse, kadın seksten vaz geçmiyor, ama katiyyen çocuk için hamilelik zahmetine katlanmayı, ona bakıp büyütme sıkıntısına yâni “anne”liğe göğüs germeyi istemiyor! Hadi diyelim ki, bendeniz bir erkek olarak tahmin bile edemem; anneliğin bir kadına neler eklediğini buradaki hanımefendi arkadaşlar söylesin. Kezâ bu mahrumiyetle ömür tüketmişlerde beliren kusur ve zaafları kadınlar konuşsun…

Muhabbetin altındaki “eksiğini tamamlama duygusu”na bile buradan bir daha bakmak lâzım sanki.

Karşısında ihtiyaç ve eksiğimizin asla azalmayacağı, ilgilerin kayıtsızlığa dönüşmeyeceği bir muhâtap arıyor muyuz? Aramalı mıyız?

Bu soruya kayıtsız kalabilmek mümkün mü?.. Âilelerin tükendiği refah toplumlarını bu gözle de incelemek şart. Yaşamanın anlam ve değerinden bahsedeceksek hele!
Yoksa zaman içinde eskiyip çözülen nisbetler bir vâkıâ. Bundan kaçabilen olmadı.

Batılı toplumlardaki tükeniş hikâyesi, ihtiyaçların tüketilmesinden beslenmiyor mu? Acıma ve empati noksanının sebebi ne? Fakirlikten dehşete düşme ve muhtaç insanlara duyulan nefret Batı’da neden bu derece yaygın, ürkütücü, acımasız?

Mağdur ve muhtaç insanlar arasındaki dayanışmaya dikkat edelim! Hem o ilişkilere bir de metafizik bir boyut ekleniyorsa! İşte inanan kimsedeki direncin temel imkanı bu: Allahlı olmak, Allah ile olmak, Allah’ta bir var oluş duyuşu!..

İnanan insandaki “metânet”in eskimez pörsümez değeri, tecrübesiz ve “ekmek elden su gölden” yaşayanlarca bir çırpıda anlaşılamayabilir… Düşünen, hayat tecrübesinde dünyevi ilişkiler ağının defâlarca dağılıp yenilendiğine şâhit olmuş kimseler bu gerçeğin yüksek mânâsını görürler.

Âkil, bilge tiplerin; yoksullukla boğuşan ve dayanışmaktan başka hayat formülü olmayan toplumlar kadar, hattâ onlardan daha çok, refaha doygun ve “dostâne” ilişkilerin anlamını yitirdiği refahlı, zevkçi, bencilliğe kanıksamış toplumlara lazım olduğunu düşünüyorum.

Zengin çevrelerdeki psikologların gelirlerine bir de buradan mı bakmalı bilmem ki!

Refâhın tamamlanışında bir âfet tehlikesi bulunduğunu göremiyor, belki de görmek istemiyoruz!..

Acaba ihtiyaçsız ve zevke batmış toplumlar gibi olmayı istemeli miyiz?
Yoksa aczimizden ötürü şükretmek, bir tarafımızın muhtaç kalmasını, duygusuzlaşma tehlikesine karşı sigorta saymak daha mı doğru? Siyâsette bile büyük hizmetlerle toplumu doyurmak başlangıçta ön değerken, aynı toplumun ihtiyacı tanımamış yeni kuşağında bir reddiye psikolojisine dönüşebiliyor!..

Rahmetli babaannem, bizi bir işe, ödeve pür dikkat kendimizi vermiş gördüğü zamanlarda:

“-Hey oğlum, bırak bir tarafı yılık oluversin!”

derdi. Mükemmeliyeti Hakk’a tahsis etmiş bir gelenekte, en güzel olma iddiasına düşmenin kendisi kusurdu!

Tabii ki bu yazının gayesi yoksulluğa övgü değil!

Refâhın başlangıçta hiç üzerinde durulmayan değerleri öğüten sonuçlarına dikkat çekmek.

İnsanî gelişmenin alt yapısında bulunması gereken feragati tanımak, ben duyuşlarına galebe çalmak, refahın yükseldiği yerlerde daha mı güçleşiyor acaba!?

“Asıl zenginlik” maddî refah araçlarına sahip olmaktan daha mı başka bir şeydir? Yoksulların kendiliğinden bildikleri yardımlaşma, feragat, anneliğin ulvîliği, akrabâ (yakın!) ilişkileri, dürüstlüğün yoksulluğa yenilmeden yürütülebilmesi… gibi değerleri müreffeh toplumlarda kazanmak, kazandırmak ayrı ve çok daha ciddi çabaları göze almayı gerektiriyor sanırım.

Hz. Habîbullah “Fakrım fahrimdir!” diyordu, değil mi!?

Bu günkü günaydın da böyle! 

CEHÂLET’İN ZIDDI ŞEHÂDET!

64747948_2953342624681041_1900700552363245568_n

İslâm’da “cehâlet”in zıddı, mâlûmat toplamak değil, “şehâdet”!.. O sebeple bu “şehâdet yolu”(yâni İslâm) açılmadan evvelki zamana “Câhiliye Dönemi” deniyor.

Tanrısız bir kişilik; önü ardı karanlık, anlamsız, gāyesiz, değersiz, en acısı umutsuz bir kaosta tükenmek; buna mukābil, Tanrı’nın yanında varlık iddiâsı ise abesle iştigal!..

Yoksa o şehâdetten Tevhid çıkar mı!
Şâhit O’na rağmen “var” olursa da işin ucu şirke varırdı.
Şehâdet, bir “Nur ve Kudret Deryâsı”nda gaşy olmak, sesin soluğun kesilmesi, ilmin ve irfânın kemâli; amma ezber ve kaos karanlıkta uğuna kalmak!

Ağlayan sesine gülme çeşnisi vererek, bulduğu eski şâhidlerden kalma ezber parçalarıyla, kederli kalbine rağmen etrâfına çığırtkanlık etmek kolay görünse bile aslında ne trajedidir!
Ne bilir, ne bilmediğini bilir!
Kendini bilmez, herkesleri bilir!

Bilen demez, diyen bilmez ya!
İşte Üstâd o perdede durmuş:

“Yegâne hüsn-i ilâhî odur Cemâlullah
Cihâna ahsen-i takvîm’den ı’yân olalı
O şûhu nazm ile tasvîr müşkil oldu Kemal
Suhân rekābeti meydan-ı imtihân olalı”

Yârânın sabahları hayır, gönülleri rûşen ola

Aşk gelince cümle eksikler tamam olur”.

64524679_2949145871767383_7705493932607537152_n

Ehl-i Tevhid olma ve kemâlin alâmeti ferâgat, gani gönüllülük, af, merhamet ve bunların temelinde duran muhabbettir… Kesret, hüsran ve cehennemin alâmeti ise bencillik, hasislik, öfke/nefret/kin/intikamcılık, bilhassa çoğunun kaynağı olan haset!

Ferâgati tanımamak ve Dost’un mazhariyetine kayıtsızlık, nefsimiz dışında saydıklarımıza haset, ehliyeti dikkate almadan gayrı addettiklerimize rızâsızlık çürütücü bir âfet!
Mü’minin karnı dar olmayacak. Karnın dar iken gönlüne Tevhid’i sığdıramazsın.

Mü’minin alâmeti olan rızâ ile nifak ve bozgunculuğun sebebi olan haset, ışıkla karanlık gibi aynı gönülde berâberce barınamıyor vesselâm!..
*
Mevlâ cümlemize gönül enginliği ihsân eyleye!
Hayırlı sabahlar efendim…

61886231_2921994127815891_3693328856996904960_oLâf toplayıcı soruyor:
“-Söz ne zaman ‘hikmet’ olur?”…

Can yangını yaşamamışın ağzında Kelâm-ı İlâhî boş, ölüp ölüp dirilmemişin kulağında İsrâfil’in Sûr’u hükümsüz!

Velâkin!..

Dünyâsı devrilmiş, hânesi vîrân olmuş, böğrüne yediği bîvefâ darbelerinden ötürü akan kanı tuta tuta yürüse de, Mi’rac’dan döner gibi, tebessümü eksilmeyene bak!

Ölüyü dirilten İsâ nefesini onda ara, mâsivâyı yakan alevli kelâmı onda bul!..:

Biz bülbül-i muhrik-dem-i gülzâr-ı firâkız…
Âteş kesilir geçse sabâ gülşenimizden!

Yarama bîgâne yâr, şu hükmü duysa ne kâr!

Kan aktığı günden beri cân ü tenimizden
Yâkut fer almış denilir mâdenimizden

Günaydınsız olur mu? 

KALP YETMEZLİĞİ GİBİ

Ulemâmızda büyük bir eksiklik var. O da, henüz ilmî yöndeki yetkinliğe varmadan, o yönün tenkidinden evvel, mesuliyet yetmezliği ve temsil zaafı!
Bu yetki ise insana hâriçten verilemez!
Âidiyetler, süreçlerin idrâki; toplumdaki, kültürdeki, inanç kategorilerindeki tökezlemelerden kendisini sorumlu tutabilme ufku… gibi erdemlerin kazandırılmasına ihtiyaç açık.
Adam mâlûmatça aliyyülâlâ, sorumluluk hissi bakımından sıfır!
Sonra hitâb ettiği toplumun devam ve beka ihtiyâcına kayıtsız! Bu adam kimi temsil edecek?
Tabiî bir de “sorumsuz yetkili” ve “sorumlu yetkisiz”ler var ki, Allah beterinden esirgesin.