Çilemizi Öpüp Başımıza Koyalım…

1916994_1252599574755363_7632060957882590341_n

İnsan çilesiyle barışmak zorunda.
O çile bize en uygun terbiyedir. Çilemizle barışmamak, hakkımızdaki “takdir” ile kavga halinde olmak demek. Üstelik o çilelere hemen hemen daima kendimiz talip olduk!
Çileni öp başına koy.
Halis bir muhatabın bize tahammülündeki o barışıklıktan gelen tevekkülünden, muhabbetinden ibret al!
🙂
Biz kendimize tahammül edemezken bize tahammül edenlere iyi bakmak lazım. Böyle bir dost arayışımızdaki garabeti de görmemiz lazım:
Kendimiz ardımızda bıraktığımız tabloya dayanamazken, çekemezken bize katlanılmasını istemek garabeti!..
Çileni öpüp başına koyduktan sonra da, onun yerine talip olduğun sahaya usuletle, isyansız, tuğyansız süzül… Buna kimse mani olamaz.
Öfke ve isyandan, iman ve huzur doğmaz ki; ancak kavga, kibir, çatışma… üretir menfi yaklaşımlar. Yani istemediğimiz o çile ateşini daha da harlandırır…
*
Topluma ve eşyaya tutunmak, içindeki yalnızlıkla barışı mümkün mertebe tehir çabasından çıkıyor sanıyorum. Oysa kendiyle barışmak ile o “yalnızlık”la barış aynı şey sanki. Etrafa tutunma çabaları sadece çile dönemini uzatıyor gibi görünüyor…
*
Gelecek, “şimdi”nin malzemesi içinden çıkar ve şimdi “Hakk’tan bağımsız” olamaz. Bunun içinden menfi unsurlar seçilerek yürünürse, çile ve Celal karakterli bir istikbal inşa edilir.
En doğrusu, halden rızâ ve bu şimdimiz içinden müspetleri kullanarak bir geleceğe yürümek.
*
Rıza olmazsa, karar ve seçimlerde itidalli bir istikamet kavrayışı şekillenemez. Reaksiyonlardan kurtulunamaz ki…
Yani bizi muztarip eden hal, sadece renk değiştirerek devam edip gider…
🙂
Bu medeniyet vicdanından başlayarak, çilesiyle, etrafıyla, cümle âlem halkıyla barışanların eseri. Derdimizin beka iksirimiz oluşuna uyansak!
🙂
Rızâ içre tebessüm güzelliğinde günler diliyorum yârenler… 

Kişilik İmha Çarkı…

12509128_872706429512842_9074729495797695257_n

Kişiliklere saygısız kimlikler üzerinden taraftar, Türk, Müslüman, vatandaş…vs. oluyoruz. Önce “kişilik sahibi insan” olmayı başarsak, illâ kimlik gerekiyorsa da, farka saygılı “MEDENİYET KİMLİĞİMİZ” etrafında toplanmayı düşünebilsek!.. Bilhassa yöneticilerimizin Yahya Kemal’deki medeniyet kimliğine uyanmasını temenni ediyorum. Küçülten parçalayan kimliklere dayalı ideolojilerden seneler senesi az mı çektik? Ha sağ-sol kimliklerin çatıştırılması, ha Alevî-Sünnî kimliklerden kavga sebebi icad ediş dehâsı(!), ha cemaatlerde veya tarikatlerdeki tektipleştirmeler, ha etnisitelerde keramet(!) arayış…
*
Dünyanın her yeri bizdeki gibi mi seyrediyor bilemiyorum.
Memleketin neredeyse bütün nüfusu bir takım kimliklere angaje hale getirildi.
Tektip ve seri üretime devam şansı veren standart ihtiyaçlara ve “öğretilmiş ihtiyaçlar”la davranan tüketici tipindeki yaygınlaşmaya alışmıştık.
Şimdi ise artık standart seçmenler, standart müslümanlıklar, standart spor taraftarlıkları, standart müzik dinleyicileri, standart film ve dizi izleyici kitleleri…
Standart milliyetçilikler, Kürtçülükler, Türkçülükler… Ulusalcılıklar…
Her bir hayat alanında “patron”ların belirlediği “kimlik”ler! Bu kimliklere sadakat oranında hayat hakkı bulma imkanı…
*
Her kimlik grubunun “sembolleri” var. Sevk ve idareyi kolaylaştıran bu aidiyet sembolleri ve şartlı reflekslerin iyice yerleştirilmesiyle, harekete geçmek için “sinyal bekleyen” robotlaştırılmış kitleler…
😦
Yani artık sadece “intihar bombacısı” haline getirilmiş bireyler yok! Bu uygulama hepimize genellenmiş durumdadır!
*
Arkadaşlar, anlama ve kişilik ancak bireysel bir süreç!
Başkalarının anlamalarıyla adam olunamaz!
Karakter, ancak tek başınıza sizde teşekkül edecek bir değer!
Ahlak ancak ferdî irade ve arınmanın eseri olursa ahlak!
Müslümanlık, şahsî ikrar ve şehadet ile teyid edilmedikçe olamaz!
İman ancak mutmain olma çabasının eseri!
“Taklidî Îman” formülünün kavram içeriği bomboştur!
Meslekler ancak o mesleklerle ilgili “özel” yeteneklerle mümkün!
Bu her alanda sürüleştirme operasyonlarına karşı uyanıp, kendimiz olma hakkımıza sahip çıkmak zorundayız. Aksi halde kendi hayatımızı yaşamış olmak yerine, o kimlikleri kurgulayanların sürüleri olarak kayıp hayatların adsız figüranları oluyoruz, olacağız!..

Kişiliğin Cevheri: Yeniden Anlamak !

1450121_871203639663121_200097026882059902_n

Etrafımızda farklı hızlarda da olsa, bir hareket, değişme, dönüşme, doğum, ölüm… anaforu dönüp duruyor.
Anlama faaliyetimizle biz de bu akışa ayak uydurmaktayız.
Anlama esnasında, kavramlaştırma ve soyutlama, arka planda durmaksızın aktif halde.

Ancak!
Bir görgü, ezber, gelenek bağlamında yuvarlanan kitlelerin, “öncü aydınları”nca inşa edilen güvenli güzergahlarda akıp gidişlerine de her toplumda tanık oluyoruz. Aydınların kurduğu kalıpların vadisinde akış esnasında, anlama işlemi gayet zayıflamakta, bir uygulama dikkatiyle taklit tutumlar ağırlık kazanmaktadır.
Ama bu “güvenli güzergah”, son zamanların ego temelli dönüşümleri sebebiyle, hiç de “güven” vermiyor artık…
İnsan fıtratı kolaya meyyal tabii…
Nedense en çok da zihnini meşgul etmekten kaçınıyor!
Bu kaçışın, bir sebebi de var: Anlamlandırma işlemi, insanın bütün birikim ve tecrübesinin harmanlanmasını gerektiriyor. Birikim elemanları arasındaki ilişkiler üzerinden anlamlandırma yapıldığından, her anlama bir “yeniden yaratma” niteliğine bürünüyor. Buradaki “yaratılan” şey, nesneler zemininde bulunmayan zihinsel varlıklar olan “anlamlar”dır.
İnsanî farkındalıklar, anlam çerçeveleri oluşturma, o çerçeveleri birbirleriyle ilişkilendirme mahiyetindeler.
Bizim çevre ve hayata dair bütün hükümlerimiz, bu sebeple, etraftaki devinim dolayısıyla durmadan dış dinamizmi takip eden bir soyut âlem tasavvuru üretme mecburiyetini de beraberinde getiriyor.
Kolay mı bu?
🙂
Kaldı ki, bırakalım başka akılların peşinde bir yuvarlanışın sağlık derecesini, kendi hükümlerimizin dahî, akan hareketçe “eskitildiğini” bilmiyor muyuz? Durup durup tazelenme, bir “durum muhakemesi” ihtiyacı hissetmez miyiz?
Bunun gibi, lokal hallere dair bile yeniden değerlendirme ihtiyacı zaman zaman kendini bir mecburiyet olarak dayatırken, daha genel ve hayatın belirleyicisi olan hukuk, din, dünya görüşü… gibi alanlarda o yenilenmeye, “yeniden anlama”ya ihtiyaç olmaz mı?
Üstad Yahya Kemal’in “imtidad” dediği bir “devam etme” ihtiyacını, olgusunu dışlamayı da kasdetmiyoruz. Neyin nasıl devam edeceği konusu da etrafın sürekli dönüşümü bağlamında bir “tekrar gözden geçirme” şartından müstağni değil.
*
Burada gayet önemle altı çizilmesi gereken husus, “yeniden anlama”nın aynı zamanda “kişilik cevheri” olduğunun belirtilmesidir.
Toplumsal veya kitlesel tutumlar, eski anlamalara bağlı şekillenmektedir. Gelenek, görenek, hukuk, ritüel, tören… gibi ezber ve taklitle yürüyen ve tabiatları gereği hayatın değişiminden uzaklaşan sistemlerle ancak “kimlikler” şekillenmektedir.
Kezâ politik yargılarda da “yeniden anlama” hayatî önem taşıyor. Siyaset gibi, dünyadaki en dinamik dengelere bağlı yürüyen faaliyetlerde, eski tercihlerin reel gerçekliklerden uzaklara savrulması kaçınılmaz olabiliyor çünki… Bütün sosyal ve kültürel süreçlere tasarruf eden, onları hayatın içinde tutmakla görevli bir faaliyet olarak siyaset, başlı başına bir değiştirme/dönüştürme kurumu…
Siyasete daima bir süreç, imkan, hareket, denge, varlığını sürdürme… bağlamında ve durmadan anlamayı taze tutarak bakmak şart.
*
Nisa Suresi’ndeki 136. Âyetin “Ey iman edenler… iman edin” hükmünün, bu “yeniden anlama” konusuyla da bir ilişkisi bulunduğunu düşünüyorum. Çünki “îman” bir defalık değil. Anlama faaliyetinden uzak bir imanın, “emin oluş”un sıhhatinden daima şüphe duyulması mümkün. Zaman ve zemindeki değişimlere paralel olarak o “iman”ın da tazelenmesi, hayatın içinde tutulması bir zaruret. Eğer bir İslam ve îman derdimiz varsa elbette…

‘Türk adını ideoloji üzerinden öğrendik’

thumbs_b_c_188b62c3b29a1e3ef6269e56e61051ad[1]

Emekli öğretim üyesi Dr. Başer, “Türk adını biz bir ideoloji üzerinden öğrendik. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında devlet, Osmanlı’dan tecrit edilmek istendiği için adı Türkiye konuldu” dedi.

Ekrem Kaftan, Anadolu Ajansı, İstanbul, 05.01.2016

Sakarya Üniversitesi Felsefe Bölümü em. öğr. üyesi Dr. Sait Başer, “Türk adını biz bir ideoloji üzerinden öğrendik. Özellikle Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında devlet, kendini Osmanlı’dan tecrit etmek istediği için bir ana kavrama ihtiyacı vardı. O ana kavramın “Türk” olmasına karar verildi. Devletin adı onun için ‘Türkiye’ konuldu” dedi.

AA muhabirine açıklamada bulunan Dr. Başer, TRT’de yayınlanan Diriliş Ertuğrul isimli dizinin yapımcısı Mehmet Bozdağ’ı öğrenciliğinden itibaren tanıdığını ve gayet takdir ettiğini belirterek, şu görüşlere yer verdi: “Mehmet Bozdağ, Diriliş dizisinde Töre kavramının kirletilmesinin önüne geçti. Türkiye’de ‘Töre’ kavramı aleyhindeki kasıtlı kampanyayı dizideki kullanımıyla kırdı. Sık sık Töre’ye vurgu yaparak doğru bir tutumla kavramsal anlamını tanıttı.”

“Türk, Töre’ye uyan demek. O zaman ‘Türk Töresi’ değil. ‘Töre’nin Türkü’ demek daha doğrudur. Stratejik de bir değeri var bunun. Türklüğü soya indirgeyerek, ‘o soyun uyduğu yasalar’ manasına ‘Türk Töresi’ dediğin zaman, isabet oranı ve kapsama alanı bir anda daralıyor” diyen Başer, Töre’nin devletsiz işlemeyeceğini savundu: “Türk’ün kim olduğu, soy olarak çok net bir biçimde belirlenemediği için de hadise muğlak kalıyor. Halbuki Töre, devletle beraber ortaya çıkan, “İnsanlık Devleti” iddiasına sahip bir hikmet geleneği. Evrensel iddiaları olan bir sistem. Töre, devletsiz işlemeyen bir sistem. “Töre’nin Türk’ü” dediğin zaman, bizim Türk dediğimiz kitleler, o devletin çatısı altında gayet meşru ve tabiî elemanlar olarak yer bulabiliyorlardı. Boşnak da, Arnavut da, Kürt, Arap veya Çerkes de o sıfatı taşıyabiliyordu… Pekala Avrupa’da da, Asya’da da, Hindistan’da da,  Mısır’da da Türk olunabiliyordu!”

“Türk bir soy olarak alındığında etrafında bir değerler sistemi yok”

Başer, yeni nesillerin “Türk” kavramını ideoloji üzerinden öğrendiğini vurgulayarak, “Özellikle Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında devlet, kendini Osmanlı’dan soyutlamak istediği için bir ana kavrama ihtiyaç duydu.  O ana kavramın Türk olmasına karar verdi. Devletin adı onun için Türkiye kondu. Türk’ü de bir soy olarak aldılar. Bir ırk adı olarak aldılar. Türkçülük de tabiatıyla onun üzerine oturdu. Irkçılık üzerinden yerleşti kavram. Bunu şundan dolayı yaptılar. Yeni bir devlet kuruldu. Türklüğü ana kavram olarak aldılar ama gaye Batı’ya entegre bir devlet kurmak, Batılılaşmayı esas alan bir devlet olmak idi. Şimdi Batı’ya dönünce, Batı’nın değerlerini rahatlıkla alabilmek için, değerlerden soyutlanmış bir topluma ihtiyaç vardı. Türk bir soy olarak alındığında etrafında bir değerler sistemi yok. Yani, var ama; hamaset merkezli  değerler: Kahramanlık, civanmertlik, cesaret, gözünü budaktan sakınmama… Yani askerî karakterli kavramlar. Galip Batı’yı huzursuz etmeyen, derinliksiz ve hedefsiz… Dolayısıyla aklı eren bir takım adamlar da bu işe alet oldu” diye konuştu.

“Mesele Türk kelimesini seküler bir kavram haline getirmek”

Cumhuriyet’in oturtulduğu temel değerlerin zarar görmemesi adına, ilim adamlarının Orhun Abideleri’ni bile zaman zaman günümüz Türkçesine yanlış aktardığını belirten Başer, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Orhun Abideleri’ni günümüze aktaranlardan, merhum Prof. Dr. Muharrem Ergin’e, “Tanrı’dan gelen, Tanrı’daki hayatla yaşadığını düşünen ve ölümle Tanrı’daki diriliğe geri döndüğüne inanan” dili, neden “gökte olmak” ve “gökteki dirilik” diye çevirdiğini, bunu neden yaptığını sorduğumda verdiği cevap şu olmuştu: ‘Haklısın ama o zaman milli devlet çöker.’ Niye milli devlet çöker? Çünkü, Türklüğü soy olarak aldığında bütün kültür politikaları meşru.”

Türk’ün hikemî değerlerle şekillenmiş bir kavram olduğunu dile getiren Dr. Başer şu bilgileri verdi: “Soyun adı değildir. Soyadları belli zaten işte önümüzde duruyor. Bayat, Avşar… yirmi dört Oğuz boyu var. Ötekiler de belli: Tatar, Kırgız, Uygur… diyoruz. Hepsinin soy adı var. Soyadı manasında adı Türk olan bir boy yok. Elimizde tüm belgeler. Diyelim ki bunu Türk çocuklarından gizledin; ama dünyada,  Türkologlar bunu çalışıyor. Reşidüddin Fazlullah’ın ‘Camiü’t- Tevarih’inde listesi var. Onların arasında adı Türk olan boy yok. Boy adı olarak yok ama, hepsi de Türk o soyların ve boyların! Mesele Türk kelimesini seküler bir kavram haline getirmek”

“Aslı olmadığı halde bize Şaman diyorlar”

Türklerin İslam’ı kabul etmeden önce “Şaman” olduğunu iddia eden görüşlerin de tamamen uydurma olduğunu savunan Başer, şöyle devam etti:

“Aslı olmadığı halde bize Şaman diyorlar. Türkler’in İslam’dan önceki dini Şamanizm diye yıllarca yutturdular. Halbuki bu tamamen bir palavra. Bir tarih kongresinde, meslektaşlarımızın toplandığı uluslararası bir kongrede, ‘Arkadaşlar bu şaman edebiyatını bırakalım. İnsanlık bir inanç tarihinden geliyor. Her toplum kendi inanç büyüklerini tanır. Onların adı bellidir. Onlar, belirli isimlerdir. Bugün Katolikliğin isimleri meçhul mu? Değil. Yahudi büyükleri biliniyor. Budist, Taoist, Brahmanist öncüler belli. Bana söyler misiniz’, dedim. Bu övündüğümüz binlerce yıllık Türk tarihinde tarihin bel kemiğini meydana getiren bir tek Şaman ismi söyleyin. Var mı? Yok. Varsa neden öğrenmedik? Sen zaten öğrenmek istemesen de birileri gelir gözüne sokar. Biz bugün Oğuz Kağan’ı biliyoruz, yanındaki Uluğ Türük’ten haberimiz var. Bilge Kağan’ı biliyoruz.Tonyukuk’u biliyoruz. Çiçi Han’ı biliyoruz. Dede Korkut belli! Hepsini biliyoruz. Bunları biliyoruz da bunların yanında onların mürşidi yol göstericisi niteliğinde şamanlar varsa eğer, onları da bilmemiz gerekmez miydi? Onları bilmiyoruz. Bu bir palavra, işin özeti bu.”

Başer, Türkler’in İslam’dan önceki inançlarının şamanizm olduğuna dair iddialarda oryantalistlerin büyük katkısı bulunduğunu dile getirerek, “Bugün sanki geçmişte şamanız diye bilen, bazı hem de Türkçü olduğunu iddia eden arkadaşlar, o şaman geleneğini diriltmek adına bir takım palyaço kıyafetleri giyip, geçmişte böyleydik diye gösteriler yapıyorlar. Uzman olmayan insanlar, onlara aldanarak ‘bunlar ne?’ diyebilirler. Onların tamamı ‘öğretilmiş şamanlık’tır. Uydurulmuş şamanlığı canlandıran gösterilerdir. Söylemler ve edebiyatlardır. Bizim kültürümüzde bilinen tek bir şaman bile yok. Şamanlık zaten bir din değil” değerlendirmesinde bulundu.

“Bizim devletimiz ‘Töre Devleti’ olmuştur”

Türkler için “Töresiz kalmanın, devletsiz kalmakla” aynı anlama geldiğini ifade eden Sait Başer, “Son Osmanlı padişahına kadar bizim devletimiz ‘Töre Devleti’ olmuştur. Töre, toplum için vardır. Çünkü hanedan Töre’ye göre, milletin kölesidir. Türkler’de toplumsal sınıflar, bir kölelik yok, fakat özel bir alanda köle kavramı var. Mesela değerli tarihçi, rahmetli Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu şehzade demek olan ‘tigin’ kelimesinin ‘köle’ manasına geldiğini söylerdi. Dolayısıyla tarihteki şehzade katletmelere köle hukuku içinden bakılmalı” dedi.

Hak’sızlığın Hüsrânını kendimiz İnşâ Ediyoruz

12472247_871174812999337_2243749570535835385_n

Öfke veyâ üzüntü duyduğumuz muhataplarımıza değer verdiğimizi çok defâ fark ve teslim etmeyiz. Bir zaman gelir, uzaktan bakınca, verdiğiniz değeri de muhataplarınızın o değeri hak etmediğini de görürsünüz.
🙂
O gün geldiğinde pişman olmamak lâzım.
🙂
Tabii asıl önemli olan, öfke ve üzüntülerimizin ne adına olduğunu görebilmemiz!
Haksız öfkelerde kıvranmak, ruhumuza penceresiz hücreler inşâ etmek değil mi?
Gurbet ve kesretin en şiddetle tezahür sebebi bu.
*
Cümlemize Hak’sız alana karşı dikkatli olmak düşüyor.
Çünkü,
Hakk’ın olmadığı yer BÂTILdır.

Paramparça Aydınlık…

12509042_871201309663354_9142030944009927346_n

Söz aydınlığı?
Sözle uyanma!
Sözün yapmacık ve daracık çerçevesine taşınma… Sentetik ve ulaştığı her kulakta yeniden kılık değiştiren, orada hazır bulduğu kayıtlara göre bir daha anlam kazanan söz!
Uyanmak mı, ışıksız hücre hapsi mi?
Yoksa söz, sükûtun nihâyetsiz ummânından bir dar çerçeveye sevk edilen kifayetsiz insan dikkatinin yükünü mü hafifletir?..

Söze uyanırken sükûta uyuyor ya gönül!
🙂
Sözün tevhid edişinde bile, “gayrı” zımnen var edile geldi!
İsimler dünyası, ayrılıkların da başlamasına yol veriyordu. Ad vermek ayırmak demekti…
🙂
“Var” derken, derhal varın zımnında “yok” da doğdu.

Kim bilir, belki de Âdem’e lisan öğretmek, ona verilmiş bir kesretten vahdete varma çilesiydi…
Sükût vahdet, kemâl yerine ise; söz hamlık, parçalanmışlık, çokluk…
🙂
Kelimeler, çiğ farkındalıkların nesnel temelli teşbihlerinden başka nedir?

Sükûttaki sevgiliyle mahremiyeti, lugatlerin gürültülü ve yetersiz nisbetlerinde serâba çevire gelmedik mi?..

“Akıl tamam olunca lisan susar”mış!
“Selâm” olacaksa,
Barışacaksak yeniden varlık ve yoklukla,
Sözü, sükûnet kıt’asında bulup, susar gibi konuşanlara; sözün paramparça aydınlığını halâvetiyle, muhabbetiyle ikmal edenlere…
İşte onlara selâm olsun…
Zaman, doğacaksa, sükûnet ülkesinin batmayan gününe, bitmeyen demine doğsun.
Aydınlığını kalbinde taşıyanların, âlemi rûhunun feyziyle aydınlatanların diyârına…

Hakk Sırrını Çürütmek!

12494731_871202102996608_7089760419240747042_n

Sevgi, sevenle sevileni birleştiren bir iksir.
Sevenler birbirlerinde yitiklerini bulur, birbirlerinde yok olurlar.
Sevgilisini bulmak, esasen eksiğini tanımak ile eşdeğer…
Sevgili, kendinizi içinde yeniden yarattığınız veya başka bir açıdan egonuzu tükettiğiniz bir mayalanma teknesi…

Bu yok oluş, aslında yepyeni ve daha geniş bir kişiliğe doğmak demektir.
Seven kimsenin hamlesi, “ben”i adına değildir. Öyle olsa bir gönüllü can verişe razı olunmazdı… Âşık, kendini eksiğini tamamlayan aslına atmaktadır.
Asırlarca ateş ile pervanenin hikayeleriyle yaşayan bir milletin çocukları bu yanmayı iyi bilmelidir.
*
Bir cüz’i tecelliye bağlanmak da sevmektir, o cüz’iyyetteki “Asıl Özne”nin varlığın her noktasında ışımakta olduğuna ünsiyet kurup, sevgisini her an bir yeniden doğuşla, alemin görünür hudutlarına kadar yayan, hattâ görünmeyene dahî aşkla yönelenlerinki de…
Sevgideki büyüme, zirvelerden kopan kar topunun yuvarlandıkça çığ oluşundaki tezahür gibi… Sevgiyi büyütmek, tabii olarak sevgiye layık âlem halkının hukukuna riayeti de mecbur kılar. Onları incitmemek, aşkın sevkiyle onlarda erimenin asgarî şartı olan bir kabule mazhariyet, red ile karşılaşmamak için, incinmediği kadar incitmemek de elzem.
🙂
Yoksa organ naklindeki “doku uyuşmazlığı”ndan beter bir hüsran kapıdadır.
*
Molla meşreplerin “helal-haram” kalıplarını bilmese de, aşka hürmeti olan âşık, o kalıpları an be an keşfedemez mi?
Âlemdeki âşikâr muhabbet deverânını gör/e/meyen, aslında neye “şehâdet” etmiş olur ki?
*
Arifler Satrancı’nda “Vüsul” durağına “aşk”tan gayrısıyla yol verilmezmiş!
*
“Birbirinizi sevmedikçe îman etmiş olmazsınız, îman etmedikçe de cennete giremezsiniz” mi diyordu, o şehadet ilkesini getiren Rahmet Kapısı?

Sevgisiz, saygısız Tevhid olmaz vesselam!
İster eskilerin bütün laflarına hâfız ol!
Mutlaka şimdinin içindeki hikmete dokunulacak! Yani illâ sevgi, illâ sevgiden gelen ferâgat, illâ aşkla canını sevgilinin eşiğine koymak…
Sevmeyen gönül ölüdür. O kimseler yeryüzüne beden gezdirmeye gelmişlerdir, o kadar!
Gönüllerindeki Hakk sırrını da çürütmektedirler vesselam…
İşte cehennem!
*
Yunus olma câhillerden,
Irak olma ehillerden,
Câhil ne var mümin ise,
Câhillikten kalır değil.