FB_IMG_1508388925423

Olanı anlamak ne büyük iddiâdır.

Görüşümüzde dahî sâdece eşya ve olayların bize bakan tarafını görmekteyiz. Bütünlüğün hareketini, içini, ilişkilerini, zamanda seyrederkenki oluşum ve değişimlerini bilemeyiz. İçten dışa dıştan içe seferlerini tâkipten âciziz.

Şu İsviçre’deki meşhur Cern deneylerinde acz içinde, tarifsiz, tesbitsiz dünya gözlemcilerine bakın!

Varlığın en küçük parçasına inme çabası bir yana, o ufacık ufacık parçalardaki hüner ve şuuru tarif ve tesbite beşerin en hünerli zekâlarının tâkati yetmiyor…

İlim acz içinde, felsefe, sanat, edebiyat, dil hep berâber…

*

Her kullanımda kurulan ilişkileriyle tekrar anlam bulan  kelimelerin hakkından gelemeyen sözlükçü garibim, eski zamanların tecrübeleri, anlama ve adlandırmaları üzerinden biçimlenen kelimelerle, asla kendini tekrar etmeyen Zâtî tecellînin şimdisine nasıl derman yetirsin?..

Anlamadaki sınırlandırma, öznel ilgiler bağlamında anlam yaratış… esasen bizim imkanımız! Ancak onca subjektifliğe Hakikat teslim olsa bile anlayışımızın acziyle zihnimizde inşa edeceğimiz mânâ o Hakikat midir?

*

Tefekkürden değerli dostumuz da yok, bir diğer taraftan bakınca.

🙂

Hayırlı sabahlar efendim.

Reklamlar

HUZUR, ZÂTen ÖYLE OLANDA DURABİLMEK!

FB_IMG_1508302747346

Başlangıcımız gibi sonumuz da bu kürede… Bu apaçık bir yalın gerçek!

Topraktan olmaklığımız her lokmamızda devam halinde. Aynı havayı teneffüs ediyor, birimizin verdiğini diğerimiz alıyor, hepimiz aynı ihtiyar suyu içiyoruz.

Beden malzememiz kâinatla yaşıt, ruhumuz Nefha-i İlahi olmaklığı sebebiyle, o da Hakk kadar kadim bir geçmişe zimmetli…

Hz. Mevlânâ bir eserinin adında fevkalâde uyarıcı bir mesaj vermişti:

Fîh-i Mâ Fîh!.. Yani, “İç’in içinde”…

Bu açık tabloya rağmen yabanclık ve düşmanlık üretebilmemiz, dar çevremizdeki çoklu ortamın yarattığı illizyonla, kesretteki büyüyü kırıp vahdeti göremeyişimiz müthiş  bir körlük!

Garâbet içre garâbet…

“Uyanma” yanmaya bağlı; ayrılıklar, öznel zaaflarımızdan kaynaklanan sınırlamaların, yani ad verme(ad urma=ayırma)lerin eseri. Adı başka olunca kendini de başka sanıyor insanlar. Sanki doğumunda değişik bir ad verilse itiraz edecekmiş gibi.

*

Madem: “Kendini bil!” sözü üzerinde bu derece yaygın bir mutabakat var, demek ki bizim “kendiliğimiz”e dair algımızın yanlışlığı hakkında da bir mutabakatımız var demektir.

O halde ayağa kalkıp “ben, ben” diyen bu toprak, bu “uyanışı” nasıl elde etmiş?

Bizde yaşayan kim? Mâhiyeti ne?

Bu iğreti kimlik adına yapıp etmelerimizin hesâbını aslında “kim”, “kime” ,  “nasıl” verecek ve böylece tüketilen ömrün telâfîsi nasıl mümkün olacak?

*

Huzur nedir?

Kimilerine göre refâha, kimilerine göre İbâdetlere, dinî şartları îfâya, kimilerine göre tanınmaya-bilinmeye, güçlü olmaya bağlı huzur… Böyle böyle bir yığın şart sayıyorlar, öndercilik oynayanlar.

Bilakis, ya huzur o ihtirasların terk edildiği, “ben” dâvâsının yerini, tefekkürle Hakk’ın hayâtını seyr ve saygının aldığı “O’nda olma duyuşu”ndan başka bir şey değilse!..

Ateşimizi söndürmeden emâneti teslim edebilmek!..

Belki, huzur o sayılan şartlar sebebiyle buharlaşıyor!

ZÂTen(zâtı itibârıyle) öyle olanı  kabullenmek!

Zor mu?

🙂

Hayırlı sabahlar efendim.

Damlalar – 614

Anlama, “Bilinmeyi sevme”ye mazhar bir paralel tecelli… Bilinme zevki olduğu kadar, yaratma zevkini de duyuracak.

Okuma bir b/varışma, bilişip buluşma olacaktı; tekrar ve soyut planda inşâ olacaktı… Metni parçalayıp tekrar hazm etmek, tekrar ve anlamı kendince ihyâ olacaktı…

Ezbere mahkum bir telkin ve hipnoz varlığına dönüşmek değil… öyle okumalardan sadece taklit ve kendini iptal durağına varılır…

 

FB_IMG_1508231978396

 

Gerçi bizde, maalesef, mezarın eşiğindeki okumalarımızda dahî “telkin alma adına okuma” revaçtadır! Hâlâ gerçekten okumalardaki metnin belirleyici olamayacağına uyanamayan bir entellektüel muhitin(!) hegemonyasındayız… / Sait BAŞER

HİZMET EHLİ NANKÖRLÜKTEN YILMAYACAK

FB_IMG_1508130384823

Hayatın en güzel ve verimli değerlendirilmesi ,  onu saf hayır niyetlere bağlı eylem eşliğinde yaşamak. O yaşama tarzı, yaşarken temas edilen bütün unsurlara hoş muameleyi kendiliğinden getirecektir. Hizmet kavramının ruhu bu. Tabiatıyla, etrafımızdaki mahlûkat ile ortak bir varoluş mayası taşıdığımıza göre, hizmetin reel anlamda Tevhid menziline kavuşturan  niteliğini görmemek olmaz.

Geleneğimizdeki ifadesiyle: “-Baba himmet, oğul hizmet!”…

 Ancak hayır ve hizmet halinde iken, kendilerine hizmette bulunulan ham ervah, bize, tahakküm ve mülk edinilecek eşya muamelesi yapmaktan geri durmaz. Bu da pek eski bir kural! Eğer o süflî emeller adına sahiplenilmeye direnecek olursanız da, bu sefer hased ve husumetlerine muhatap olursunuz. Hz. Yusuf’un arkadan yırtılan gömleği tipik sembollerdendir. Böyle bir noktada akla gelmez suçlama veya iftirâlara mâruz kalınmasının sayısız örneği  var. Hizmet ehli, ne yazık ki, gayelerinin dinamosu olan muhabbetlerinden yakalanır, hizmetine soyundukları kimseler tarafından köleleştirilmek istenirler…

 Hz. Ali’nin, tanımadığı birisinin kendisi aleyhine konuştuğu nakledildiği vakit:

“-Ama ben ona iyilik yapmamıştım ki! O neden aleyhimde bulunsun!”

şeklindeki cümlesi, kanaat-i âcizânemce tam bu noktada zuhur eden bir evrensel hal… Bir kadim beşer zaafı!.. Evet “evrensellik” denince akla çoğunlukla müsbet fikirler gelse bile, evrenselliğin bir de menfî boyutu var. Yusuf Has Hâcib’in “çiğ gönül” dediği haldekilerin, pişme süreçlerinden geçerken uğradıkları duraklardan bir durak burası. Eğer “pişme süreci”nden çıkılmaz, yoldan çıkmamak ısrarıyla devam edilirse o durak  geride bırakılabilir.

Peki kendisini hizmete memur hisseden kimsenin hali ne olacak? Uzattığı yardım eline kelepçe vurmaya kalkanlar karşısındaki hayal kırıklığı, üzüntü?

Çiğ gönüllülerdeki tahakküm tehdidini görmekle, hikmet ve Tevhid istihsal çabamızı terk mi etmeliyiz? Tabii ki hayır.

Ama hedefini kaybetmeden yürümek isteyen hikmet yolcusu, tevazu ve halâvetini muhafazayı, yaralarını iyileştirmeyi öğrenmekte daha hızlı davranmak zorunda…

 Kesreti vahdet yapmanın en müşkil yeri işte burası!

Çünkü ham ruhların algı sapmalarından hemence kurtulmasını beklemek hatâ.

Nefislerin, o seviyedeki algıya mahkumken; şartlı oldukları devam, kemal ve beka sırrını nefsânî mülkiyet ve dünyevî iktidar türlerinde görme halinden kurtulmaları; kendindeki kudret ve irâdede Hakk’ı buluncaya/görünceye kadar, o sevimsiz taleplerde ısrarcı olacakları muhakkak.

Sizin, etrâfınıza hasbetenlillah hizmetiniz dahî, o nefsi sürdürme iktidarına payanda kılınacak, yardım duygularınız sonuna kadar zorlanarak, tapulanmaya gayret gösterilecek bir imkân olarak değerlendirilmekten kurtulamayacak!

Bu hâle muhâtap olduğunuz ilk örneklerde bir yılgınlık, nankörlükten kaçma adına hizmet nöbetini terk etme duygularına kapılmak işten bile değil.

Hikmet adına hizmete soyunmuş mefkûre fedâileri,  Tanrı erleri ise, karşılaştıkları böyle olumsuzluklara da olgunlukla bakmayı başarmak zorundadırlar.

Karşılaştıkları “nankörlük”, nefslerin beka çığlıkları, imdat çağrılarıdır aslında.

O sancılı merhaleyi elinden tuttuğu talibe/muhtâca atlattırabilenlere ne saadet. Çünkü haset ve nankörlük imhâ edildiği an, hizmet fedâîsinin yanına, gönüllü olarak Hakk dâvâsına vakfedilmiş bir ömür daha katılacaktır.

Ancak hizmet gayretine sâhip kişi bu hesâbı yapmaya dahî, böyle bir “çıkar” beklentisine tutunmaya dahî mezun değildir!

Hizmet eri, kalbinde bulduğu derin memnuniyet ve tatmin dışında hiç bir yerden ve kimseden meded beklemeyecek, “gayrı”ya umut bağlamayacaktır…

 “Allah bana kâfidir” diyecek…

Bu deyiş, o kifâyet ve tatmini vicdânında duymak, hâzır nâzır bulmaktır…

Nankörlük, hizmet ehlinin yollarını bağlayan, onu yeniden kesret kaosuna çeken son tuzaklardan birisi, şeytanıdır.

Şeytana uymayacak.

Deniz fenerleri gibi, verdiği hizmetin muhatabını hiç görmeyecek, bir karşılık aramayacak…

Aksi halde “hizmet kervanı” yürüyüşünün hiçbir teminatı olamaz. Hizmet adamı, ham nefsin hallerini unutmadan, verilen desteğin de nefse gıda olmasına izin vermeden yürüyecek…  İnsanlığın devam garantisi olacak böyle bir temînâtı hiçbir zâhir kurum veya hukukî yaptırımda bulamayız.

İnsanlığın gelecek garantisi, insânî kemalden başka hiçbir şey değil.

*

Taşlıcalı Yahyâ hikmet söylüyor:

Bir demür tağı delüp boynına almak gibidür

Her kişi âşık olurdı eger âsân olsa.

*

Yeni haftada, yeni sınavlara, yeni keşiflere, yeni zaferlere inşaallah azizler… Gazamız mübârek olsun.

AYDINLAR ELİYLE KÜLTÜREL SOYKIRIM!

FB_IMG_1507956695265

Yoksa başlığa gene “Oğuz Uykusu” mu demeliydim…

Son yıllarda bâzı muhâfazakâr çevrelerde gittikçe genişleyen bir Mevlânâ aleyhtarlığı gözlüyorum.

Esâsen bu üzüntü verici durumu sırf bir mutasavvıfımıza husûmet perspektifine indirgemek yanlış. Bütün mefâhirimize karşı yürütülen imhâ, saldırı, muhabbeti nefrete çevirme, düşmanlık üretme malzemesi yapma… gibi her türlü fırsatın, ihtimalin millet aleyhinde değerlendirildiği, ihanetin kol gezdiği bir devirden geçiyoruz.

FETÖ olayını yalnızca bir askerî darbe ihanetine indirgemek nasıl olayın binde birini bile görmemekse, millî varlığımızın bânîlerine dönük sistematik saldırıları, gözden ve gönülden düşürme çabalarını yalınkat algılarla geçiştirmekte de aynı oranda bir aymazlık vardır. O dinî söylemlerle verilen asprinlere mukabil, derhal adeta beyinlerine siyanür zerk ettikleri gençlerimiz! İşte milletlerine ateş açan zombiler.

Bunların asker  üyelerinin tahribatını  gördük.

Ya üniversitedeki üyeleri?

Ya medyasıyla zehirledikleri?

Ya överek öldürdükleri?!

Ya diplomatlarının yurt dışında asırlarca zehir akıtacak faaliyetleri?

Ya dünyada aleyhimize işleyen binlerce okullarından yetiştirdiklerinin çabalarının zâyiâtı?…

Müceddidî Said-i Nursî fikriyatından çıkan tabiî sonuç bu!

Ya diğer Müceddidî mihraklardaki taassup? En azından taassup! İşin ihanet kısmına hâlâ uyanamayan ricâle de yuh olsun! Şimdi utanmadan çökerttikleri Osmanlı’nın verâset dâvâsındalar hem de! Ruhunu tekfirde, çürütmekte yüzyıllarca yarıştıkları Osmanlı’nın mirası da onlarınmış!

Bir devir milliyetçi kılıkla Türklüğün imhasına çalışıldı, bir zaman liberalizm ve sosyal demokrasi maskesiyle etnikçilik köpürtüldü, şimdi de uzun sürmüş bir mahrumiyet sonunda din alanında serbest bırakılan topluma din diye zehirli bir kurgu yutturuluyor.

En tahripkâr hamleler, en savunmasız zemin ve zamanlarda, gardımız düşmüşken,  en bizdenmiş makyajlı  topluluklara yaptırılıyor…

Önce, kendimizi tüketme bahsinde 16. YYdan sonraki Eş’arîleşme süreci, üzerine gelen Müceddidiyye âfetiyle taklit ve akıl düşmanlığı batağına saplanmıştık. Başta medresemiz olmak üzere, tedricen bütün kurumlarımızda yükseliş sırlarımızdan uzaklaşmış, öz değerlerimize “küfür” yaftasını yapıştıran yaklaşıma esir olmuştuk. Asırlar içinde o çürütücü zihniyetin bütün potansiyellerimizi tüketen sonuçları, bizi, bu defâ  Batı paradigmasına teslim olmaya mecbur etti.

Son yirmi seneden beri ülkemizde Türk Müslümanlığı kavramı konuşuldu. İlk itirazların sesi zamanla kısıldı. İmam Mâturidî-Yesevî-Hanefî terkibi anlayışın tarihte oynadığı yaratıcı ve yükselten rol, ucundan kıyısından görülür hale geldi.

Buna şükretmemek imkansız.

 İlim ve felsefeye dair Eş’arî/Müceddidî çevrelerden kaynaklanan menfî tutuma, anlaşılır açıklamalarla itiraz eden bir aydınlık düşürüldü.

Bu millî bir uyanıştır!

Sn. Cumhurbaşkanımızın İmam Maturidî türbesine devletin yüksek bürokrasisi ve hükumet temsilcileriyle birlikte ziyaretiyle, o tartışmaların en açık ve millet evlatlarını sevince gark eden sonucu elde edildi. Devletimiz, medeniyetimizin “kurucu aklı”yla buluşmuştu.

İnşaallah o hamlenin devamı da gelecektir umudundayız. Başta Diyanet İşleri Başkanlığımız olmak üzere kurumlarımızın bu uyanışa katılması, destek vermeleri millî bir görevdir.

Ülkemiz, Eş’arileşme bakımından üç yüz yıllık, batılılaşma bakımından ise yüzyıllık fetret  ve gaflet hücresinden çıksın artık.

Buna ne kadar hamd edilse azdır.

*

Ancak,

Bu defâ da önümüzde devâsâ bir mesele var. Medeniyetimizin tekrar güncellenmesi, çağın ve fizik realitenin şartlarıyla uyumlu olarak yeniden üretilmesi!

Bu büyük mesâîye nereden başlanacaktır?

Elbette ki kaynak ve kurucu isimlerin son derece titizlikle tekrar gündemimize alınması ilk şart olacak.

Bu meyanda başta İmam Maturidî olmak üzere Hoca Ahmed Yesevî, Haci Bektaş Velî, Mevlânâ Celâleddin, Sadreddin Konevî,… hattâ Şah İsmâil dahî bu kategoride şimdiki ihtiyaçlarımız bağlamında tekrar “okunacak”lardır. Bilhassa düşmanın, oryantalist kütüphanesi sayesinde, medeniyetimizdeki çatlakları kullanmakta son derece mâhirleştiği günümüzde, ümmetimiz içindeki büyük çatlamalardan evvelki müşterek otoritelerin değeri fevkalâde  artmıştır. İran-Turan çatlağını da, Alevî Sünnî çatlağını da, Selefîlik- güncellik gerilimini de  önceleyen bir stratejiyle düşmana fırsat yaratmadan medeniyetimizin tedavisi  gerekiyor…

Hedefimizi belirledikten sonra da o pâk ecdâdın kapısını çalacağız.

Güzergâhımızın böyle olacağı, azcık nüfuz-ı nazarı olanlarca derhal görülür.

Bence görülmüştür!

Üstelik bunu yalnızca biz görmedik! Bütün düşman cephesi  de dost görünümlü taassup kafilesi de görmüştür. Hem de biz daha kendi reçetemizi üretmeye davranmadan, onlar temiz sularımızı zehirlemeye koyulmuşlardır.

*

Art arda gelen bazı açıklamalar, akademiklik  makyajına bürünmüş “cemaat” ünsiyetli kalemlerden çıkma makaleler, tezler…

Türkler pagan ve Şamanist kâfirlerdi zâten, bu kafile indinde… Töreleri vahşetti…

Topuna göre Farâbî, İbn-i Sinâ zaten, Gazâlî’den beri eski kâfirdi!

Kimisine göre ise, Yusuf Has Hâcip, kendisinden beşyüz sene sonra doğacak birilerine tâbîdir!

Kimisine göre 13. YYın büyük sûfîsi Muhyiddin-i Arabî, günümüzdeki küresel sermayenin ideologu olmaktadır!

Kimisine göre Hoca Ahmet Yesevî’nin Anadolu’yla, Anadolu’da boy göstermiş mutasavvıflarla, Tapduklarla, Yunuslarla, Hacı Bektaşlarla hiiiiiç alâkası yoktur, Horasan Evliyası söylemi bir ahir zaman efsânesidir…

Vs., vs….

Bu iddiâların mâsum akademik tezler olduklarından kim şüphe eder ki?!!! Delilli, belgeli! Jürilerden geçmiş!!! Yaa… Hem de prof hepsi…

Tam derde devâ olmaları mevzu-ı bahis iken!!!

*

Hele hele söze girerken dediğimiz iddia!

Hz. Mevlânâ’nın büyük dostu Hz. Şems, Hasan Sabbah’ın adamıymış!

Bak bak bak…

O halde çiz üstünü koca Rûmî’nin… Seni gidi “Haşhâşî”!!!

Hem onun ithâmı bir tutarsa var ya, gitti koca bir Mevlevî Şâirler topluluğu!

Ne Galip Dede, ne Esrâr Dede kalır… O hattatlar, ebrucular, minyatür ustaları vs…

Kezâ yüz yıldan beri bir türlü yok edilemeyen Klasik Türk Mûsikîsi yok mu, işte onun da beli kırılmış demektir! Bırak o müzik Ermeni’nin, Rum’un olsun! Zaten çalıp tapulamaya da pek hevesliydiler.

Ortada ne İsmâil Dede Efendi kalsın, ne Itrî, ne  şu ne bu Mevlevî bestekâr. Ne Bayram tekbiri, ne Salât-ı Ümmiye…

Mûsikî repertuarımızdaki bütün Âyin, Miraciye, Kâr, Beste vs… formların ruhuna Fatiha!

Mevlevî âdâbı, folklorü, semâı, evrensel tezlerinin millete verdiği güç!..

O “Aşk Peygamberi” diye tavsif olunan ulular ulusu Molla Hünkâr’ı, yetmiş iki milletin sevgilisini hangi topluluk kendinden saymak istemez?!

Canım kim isterse onun olsun!

Verin gitsin İran’a…

Ve…

Hangi düşman milletimize böyle bir kayıp verdirecek neticeyi bayram sebebi saymaz?

*

Herhalde: “Kâfir ağlar hâl-i perîşânıma” sözünün zuhur ettiği zamanların kâfirlerinde o merhamet varmış.

Artık şu “İslamofobi” artı “Türkofobi”  devrinde bir ağlayanınız bulunmayacağından kesinlikle emin olabilirsiniz…

Bu nasıl iştir? Bu arkadaşlar arsında Pier Loti kadar olsun   hassasiyet taşıyan, kadir bilir birileri yok  mudur?

KİMLİK CİNNETLERİ

FB_IMG_1507797358438

İdrak mahpus, vicdan sürgün, ye’sten mezarlıklar yasta;

Çünki hastanın ömrünü kurşunla döllüyor hasta!..

*

Tarih olmadan anlama olmaz, ancak kurulmuş tarihlerden azad olmak şartıyla.

Din olmadan mânâya nüfuz etmek muhal, ancak “yeniden anlama” olmadan bütün dinler birer müebbet hapse dönüyor.

Cemaatte rahmet vardır; ama mutlaka ferdiyetini bulmuş, kişiliklerden müteşekkil cemaat olmak kaydıyla!..

🙂

Siyaset kurumu toplumun selameti için şarttır; ama siyasetin eski hastalığı olan şahsiyet öldürücü kimlikler kurmasına izin vermeden, değerlere dayalı bir toplum hayatından vaz geçmeden…

Milyonlarca insanın ortak hayatında sistemli uygulamalardan vaz geçilemez; ancak her ferdinde o sistemlerdeki ruha intibak şartıyla, o şuurun faydalarını idrak ettiren bir insan esaslı eğitimden vaz geçmeden.

İnsan haklarından vaz geçilemez; fakat önce “insan olma değerleriyle bütünleşmiş bir yapı”yı kurma lüzumunu yerine getirerek!

Demokrasi, insan iradesini takdis ediyor ve ideal haliyle çok değerli; fakat başkalarının tercihleriyle birlikte olabilme terbiyesi, saygılı bir irade ve sabır eğitiminden sonra…

🙂

Hukuk bir toplumun bir arada yaşama imkanını diri tutar; lâkin hukukçuda Hakk duygusu teşekkül etmiş ise!..

Ehl-i Tevhid olmak insanın tek huzur kaynağıdır; ama eğer emanet ehline verilmiyor, liyakat baş üzerinde taşınmıyorsa orada küfür düzeni hakim demektir…

Sabır rızaya dönüşmeden Tevhid zuhur etmez; ancak sabrında rızayı bulmuş kimselerin hukukuna saygı ve öncelikle onların değerlerini tebcil etmeden topluma bu yüce değeri anlatacak kimse bulamazsınız!

O zaman da, “hakım derken b…m diyen” bir vahşetle, hep beraber terbiye olursunuz…

*

“Hasbî tefekkür” gerçekten ender bir kıymettir. Bu manada düşünen kimse, konu etrafındaki menfaat gruplarının bakışlarına esir olmaz. Kendisinin elbette tercihleri bulunur. Hasbî bir tefekkür seviyesindeki kimsenin tercihleri olmaması kabil mi?.. Ancak adâlet ve insaf ölçüleri, o kimseye şahsî tercihlerinin de üzerinden bakabilme imkanı verir.

Taraftarlık, menfaat duyguları ve hazır cephelerden birinde mevziini korumakla mükellef hazır kıt’alar karşısında iseniz de fikriniz kendi zemininde konuşulmaz! Her söz sahibi, bulunduğu mevziden sesini yükseltir. Bazen fikr-i takip çok zorlaşır. Hakk’ı arayan ve söyleyenlerin çilesi de tam orada başlıyor. Hakk’ı konuşmanın bir bedeli vardır ülkemizde…

*

Bazen hayrın yolu şerden geçermiş, bize daima hayır ummak yaraşır!

*

(Bu satırları 2014ün 9 Ekiminde yazmışız.

Mesele bitti mi? Keşke öyle olsaydı…

Hayırlar umarak tekrar yayınlıyorum. Günaydın aziz kardeşler…)

 

Günaydın Yazıları

FB_IMG_1507697663904.jpg

Dünyayı uyuma yeri olarak kıymetlendiren ervaha da hürmetimiz vardır.

🙂

“Ey dil seni cânâne fedâ eyledik evvel,
Aaaahh edip inleyiş bu kurbâne düşer mi?..

Cânân dileyen dağdağa-i câne düşer mi,
Cân isteyen endîşe-i cânâne düşer mi? “

Seyyid Nigârî

Sabahlarımız hayr olsun  yârenler …