ZİHNİYETİNE DÜŞMAN CESEDİNE ÂŞIK!

yyyyyy.jpg

Kadim devlet geleneğimiz olarak işaret ettiği noktalardaki tezatlara mercek tutan Sait Başer bugüne dönerek soruyor: “Neden dogmatik, hayatta karşılığı bulunmayan, tarafları tükenmiş bir şartlanmaya güncel imkan ve konjonktürü fedâ edelim?”

Osmanlı hayranı dostlardan bir kısmında çok dikkat çekici bir paradoks hakim.

İyi niyetle Osmanlı özlemi duyduğu halde (kötü niyetlilere zaten hiç itibar etmeye değmez), Osmanlı’nın var oluşunu hazırlayan ve yükselten Yûnus Emre gibi, Sadreddin Konevî, Muhyiddin Arabî, Eşrefoğlu, Niyâzi-i Mısrî,… gibi isimlerin temsil ettiği ontolojiye düşman bir anlayışta ısrar edenler, kendilerini sorgulamalı değil midir?

Bunlara hûsumet besleyen anlayış medreseye 16. yüzyıldan, tekkeye ise 18. yüzyıldan itibaren yerleşti maalesef. Devletini çürüten anlayışta ısrar edecek ama o devlete hayranlık üzerine ideal kuracaksınız…

Bu muazzam çelişkiyi gören biri yok o cenahta…

Eserle iftihar edip, o eserin sebebi olan inanma ve anlama modelini zemmedenler, hattâ küfürle suçlayanlar kendilerini hesaba çekmediler. O derece emindiler ki ezberlerinden…

Yeri geldikçe her fırsatta: “Hacı Bektaşlar, Yunuslar, Mevlânâlar…” diye nutuk atanlar, o okulları kilit altında tutmakta CHP zihniyetiyle müttefik oldular! Ama ülkeyi dışarda temsil edecek kuruma “Yunus Emre Enstitüsü” adını verdiler.

O kurumda çalışanların acaba ne kadarı Yunus ontolojisiyle barışıktır, araştırmaya değer?

Dinî kurum ve cemaatler indinde, dikkat edersek Gazalî- Rabbânî dışında otorite tanınmıyor ve onlara göre yukardaki isimler “heterodoksi” tanımına mahkum edilmişlerdir!

El Evvel, el Âhir, ez Zâhir, el Bâtın, el Hay isimleri Hakk’a âittir, “Nereye dönsek Hakk’ın bir vechi oradadır” “Allah yerlerin ve göklerin nurudur” ama Vahdet-i Vücud ontolojisi gayr-ı İslâmîdir!

Şehâdet, İslam’ın ilk şartıdır ama bunlara göre lafızdan ibâret kalmalıdır!

İman “emin olmaktır” ama taklitle idare edilmelidir!..

***

Bizi çürüten, anlama krizimizin temelinde yatan sebep bunlar olabilir mi acaba?

***

Arkadaşlar!

Ne İmam Gazalî ne İmam Rabbânî ülkemizde belli bir Nakşî yorum, o yorumun ürünleri olan ve toplumsal mâliyeti âşikar cemaatler dışında hiç bir tasavvuf mektebince benimsenmemektedir!

Osmanlı hepimizin!

İslamcı kardeşlerimizin Osmanlı ile iftihar etmelerinden zerrece rahatsız olmayız. Bilakis bu ortak paydada bir hayat sırrı buluruz ama Osmanlı’nın özgün kurucu fikrine yabancılaşanların ürettikleri “İslamcılık” da bu perspektifle irdelenmedi. Tarihte hiç olmamış, nevzuhur “İslam devleti” ütopyasını bunlar icad ettiler. Çünkü garip şekilde, Osmanlı’yı inşa eden bizim “devlet geleneğimiz”e de yabancılaşmışlardı! Orada da Türk ve Töre kavramları vardı ve arkadaşlarımız bu kavramlara şiddetle alerji duyuyorlardı… Türklüğü soy dâvâsına indirgeyen laiklerle mutabıktılar!..

17-09/04/gorusler.JPG

Sultan Fatih, Yavuz Selim bunlarındı ama onların ardında duran devâsâ ve tecrübî hikmetin temsilcileri olan Akşemseddin, Sümbül Sinan sapıktı!
Bu otokritik yapılmamıştır.

Yapılması bence, bilhassa şu günlerde toplumumuz adına bir beka meselesidir!

Çok ilginçtir! Hoca Ahmet Yesevî ve Mâturidî’den itibaren 16. yy’a kadar iman bellediğimiz güzergah İslamcı dostlarca dindışı addolunmuş, din önce Birgivî ve takipçisi Kadızadeliler’ce Eş’arî/Şâfî anlayışa, sonra da onlara eklenen Müceddidî yaklaşıma indirgenmiştir. İslam adına hüküm verme, karar alma tekeli artık bunlara âittir…

Şimdi bu arkadaşlarımız Osmanlı ile yatıp Osmanlı ile kalkıyorlar.

Evet, Osmanlı iftiharla benimsenmeyi hak eder! Bu bizim anamızın ak sütü gibi helal bir hakkımızdır, mirasımızdır. Ama Osmanlı hayranı dostlar, o hak edişin fikir ve adanış mimarlarını reddediyorlarsa orada durup bir muhasebe yapmak gerekmez mi?

Bu muhasebeyi yapmak, Osmanlı’yı benimseme noktasında ahlakî bir borçtur.

Fikir namusu da hak duygusu da bunu gerektirir.

Yiğit düştüğü yerden kalkar…

Müceddidî Kurnazlığının Osmanlıcılığı!

Bir “şey”i takdis, o kutsallaştırılan alana takdiscinin kendisini nispetleyerek imtiyaz elde etmesine yarıyor.

Bu “yeni nefs”in panzehiri, dâimâ eleştirel açıklığı devrede tutmak. Sırf takdis, esas itibarıyle o”şey”e de ona itibar edene de kalıcı ve gerçek bir değer katmaz, katamaz!..

Sâdece lâ yüs’el ve lâ yuhtî otoriteler doğurmakla modern bir fiilî ruhbana yol açar… İster İslam adına ister Kemalizm adına…

Anlamanın tek kişilik bir yol olmasındaki zorunlu gerçeğe rağmen, yaratılan ruhban neye yarar? Hipnozlanmış kurban kitleleri ve derebeyleşmiş, otoriteleri dünya ile sınırlı olmayan “hocaefendiler” yaratmaya!..

Haa buradan “iktidar” çıkıyor! Lüküs hayat çıkıyor, refah ve zenginlik çıkıyor… Tabiî, takdisin sebebi de o zaten.

***

Gerçekte?

Gerçekte, kalplerde olanı sâdece Allah bilirmiş, orada olanlara hükmedecek hâricî bir otorite olamazmış!… derkeeen… Ensenizde bir şaplak: “Felsefe haram kardeşim, felsefe haram!”

***

İnsandan sorumluluğu kaldıran, tabiata ve hikmet sistemimize aykırı bu hal için “laiklik sonrası yeni devlet dini” mi desek, “yeni Gazalicilik” mi desek, “Müceddidiye’nin yeni kuşağı” mı desek?

Ama çok tuhaf bir durum var.

Bütünüyle irade, kader ve sorumluluğu iptal eden bu anlayışın yeni kuşakları, dedelerince tekfir edilmiş gayr-i meşru bir aralıkta tefelsüf etmekteyken cürm-i meşhud halinde yakalanıyorlar…

Osmanlı hayranlığı alâmet-i fârika ya!

Osmanlı bunların malı ya!

Bunlar “yeni Osmanlıcı” ya!

Ama ellerindeki düşünce parçaları Osmanlı’ya bir medeniyet inşâ ettiren her şeyi küfür sayıyor?

Hüsn-i Aşk programları yapıyorlar, neyzenlere-sedefkârlara “devlet sanatçılıkları” tevdi ediyorlar, nostaljik görüntüler yaratıyorlar ve Osmanlı’yı tebcil ediyorlar… Ardından bakıyorsunuz, Divan Şiiri’nin ana temalarına ve ontolojisine kökten karşılar.

Klasik Türk Musikisi Korosu’nu Cumhurbaşkanlığına bağlıyorlar ama teoride musikinin nasıl helalleştirileceğini bulabilmiş değiller…Itrîler, Dedeler birden serab oluveriyor…

Kültürel iktidar istiyorlar, kültürün neredeyse bütün şûbelerinden, felsefeyle ilişkisinden rahatsızlar, estetik boşluklarının doldurulması muhal!

Yunus’tan Ak Şemseddin’e, Fuzûlî’den Hacı Bayram’a, Mevlana’dan Aziz Mahmud Hüdâî’ye Yahyâ Kemal’e kadar bütün bir “kurucu akıl” sahipleri gözlerinde küfre batık!

Ellerinde bir tek “Osmanlı Şâiri” yok! Çünkü Müceddidiyye’ye göre Osmanlı’yı, dolayısıyla şiirini kuran ontoloji küfür!

Laiklerin de hedefinde yukarıdaki isimleri unutturmak, devirmek, imha etmek vardı, bunlarda da?!

Hattâ bunlarınki daha şedît.

Tuhaf değil mi?

Ama Osmanlı onların!

Çok evhamlı birisi olsaydım, laikçilerin yeterince başaramadığı medeniyetimizi imha görevini bunlar mı üstlendi acaba, derdim.

İşte böyle!

İran’da da işbu zevâttaki eski Eş’arî/Şâfîlik’ten kalma müzmin Kürt- Şia düşmanlığı, İran statükosunun sahiplerinde görülen Türkiye’ye bakıştaki menfiliği besliyor, kitlelerin muhabbetini zehirliyor.

Ne kadar ilginçtir:

İran’a husûmet konusunda da laik cephe ile bu arkadaşlar tıpatıp aynı yerde duruyorlar!

Alın bir tuhaflık daha!..

Şimdi kadîm geleneğin eseri olan Hakkâniyet Hakanlığı’na tâlibiz.

Bu anlayışla!

Pekâlâ aradaki bitmeyen düşmanlık, tarafları tarih olmuş kan dâvâsı kimlere yarıyor?

İsrail’e, İngiltere’ye, Almanya’ya, ABD’ye, Rusya’ya… Zararın hacmine bakalım: Türk ve İslam dünyası iki düşman kutup olarak tutulabiliyor,

Asya Türk Cumhuriyetleriyle ilişkilerimiz olağanüstü zorlaşıyor.

Ne gam!

Tekrar edelim: İran’a illâ bir tarih perspektifinden bakacaksak, bu neden mutlaka Yavuz Selim’e şartlı olsun? Neden Alpaslan gibi, Melikşah gibi bakılmasın?

Elbette Müceddidî perspektif bunu men eder. Ya Konevî anlayışı ya Ahî Evren ya Hacı Bektaş ya Mevlânâ bakışı?

Hem neden dogmatik, hayatta karşılığı bulunmayan, tarafları tükenmiş bir şartlanmaya güncel imkan ve konjonktürü fedâ edelim?

 

yazının Karar gazetesindeki aslını okumak için tıklayınız

KÜLTÜR EKSENİMİZDE MÛSIKÎ

65114387_2965587176789919_4904206890814144512_o

Müzik gibi insan duygu, düşünce ve tecrübelerinden beslenen; insana dâir ne varsa, tamâmına nağmelerden hil’at giydiren; buna mukabil ulaştığı repertuarla da geri dönüp, âdetâ insanı yeniden yaratan bir saha üzerine konuşuyor ve yazıyorsanız, söze binbir türlü başlangıç, binbir türlü hikâye, binbir türlü final yakıştırmakta zorlanmazsınız.

Hele eğer müzikle insan arasındaki alışveriş konusunda Türk toplumu gibi son derece zengin bir tarihî ve kültürel mirasın vârisi bir toplumda iseniz, âdetâ sonsuz bir duygu ve zevk tayfı üzerinde bulursunuz kendinizi.

Çeşitli vesilelerle, üniversitedeki öğretim üyeliği yıllarımızda öğrencilerimize “Türk düşünce, inanç ve kültür târihi” konularını anlatırken, müzik-kültür ilişkilerine de âdetâ doyumsuz bir zevkle girer, ancak çıkamazdık. Öyle ya, Türk tarihinin zenginliği, farklı dönüm noktaları müziğe yansımamış olabilir miydi? Farklı sosyal hareketlilikler, psikolojik daralma ve genişlemeler, sevinçler ve çâresizlikler, insanımızın hassaslaştığı anlarda, onların gönüllerinde nağmelere bürünerek, gönül ve dimağlardaki sessizlik yurdundan ses ve söz diyârına baş uzatmazlar mıydı?

Zaman zaman uğunmaların zirve yaptığı zehirli demlerden olduğu kadar, sevinçten başının göğe erdiği anlarında duygularını nağmeye döken insanımız, o nağmenin imkânlarıyla Türkçenin sınır boylarında dolaşmaz mıydı? Türkü yakanın veya bestekârın muhayyilesi dil naktinden imkân devşirirken, edebiyat ufuklarına süzülmez miydi?

Fikrin ve duygunun nağmeye dökülmesini belli bir zeminde, zamanda, kulvarda, alanda tutmak; insan alışverişini, dikkatini, hüzün ve ümitlerini verili bir düzleme hapsetmek mümkün müydü?

Elbette ki hayır!

Hattâ bâzen, bâzen bile değil çok defâ fikrin, siyâsetin, edebiyâtın acze düştüğü, pes ettiği alanlar, müziğin otağ kurduğu bölgeler haline bile gelmiştir. Felsefenin, şiirin, hikâyenin, romanın, sosyal bilimlerin sözlerini tükettikleri yerde âşığın, gönül ülkesi ürünlerini eze eze söyleyen ezgicinin, türkü yakanın, bestekârın saltanatı başlamıştır.
Sanılmasın ki, bu ifâdeler hamâsî bir romantizmden ibârettir.

Türk müziğinin en zengin ürünlerini verdiği devirler, kültür tarihimizle meşgul olanlar bilirler ki, taassubun, siyasî sınırlamaların, sosyal çâresizliklerin kol gezdiği, zirve yaptığı dönemlerdir. XVII., XVIII., XIX. Yüzyıllar müzik repertuarımızın giderek zenginleştiği, mahsul verdiği asırlardır. Ama aynı asırlar, aynı zamanda medrese tahakkümünün de gitgide şiddetlendiği asırlardır. Kezâ, sosyal ve ekonomik çöküntünün getirdiği itirazları bastırma çabalarının da yükseldiği asırlardır. Askerî çözülme ve mağlubiyetlerimizin sıklaşan peryotları ve sonuçları ile yüzleşirken, toplumun feryadını müzikal kalıplar içinde, zaman zaman en can acıtıcı nağmelerle ifâde edilmiş bulmaktayız. Çanakkale Türküsü gibi öyle eserler vardır ki, düpedüz tarihin bir cüz’üdür…

Söze girerken de belirttiğimiz gibi, müziğin içinde toplumun edebî, psikolojik, sosyolojik, tarihî, antropolojik, dinî, siyasî… verilerini zaman zaman kucaklayamayacağımız zengin örneklerle buluruz. Müzik eserlerimiz bâzen içine doğru derinleşir, insanî kemâli toplum tecrübesindeki farklı iklim ve coğrafyaların geleneklerine bağlı kalarak olanca nüansıyla ortaya koyar. Bazen tamamen bireysel bir tecrübe, Yozgat Sürmelisi gibi bir türkünün nağmelerinden yola çıkıp öylesine bir genel kabule ulaşır ki, adeta toplumun genelini temsil eden sembollere döner.

Kâh sosyolojik veriler toplanır, bir türkü yakıcının dimağında yepyeni bir amalgam yaratıp, yepyeni bir ferdiyet inşâsına koyulur…

Tabii, bizim gibi kültürel geleneğinde şifâhî/sözlü yöntemi daha fazla tercih eden bir toplumda, kaybolduğu düşünülen sayısız kültürel veri, gelenek, görenek, davranış kalıbı, hüzün ve sevinç türleri, sosyal kurumlar, psikolojik değerler, en umulmadık bir köy türküsünde, ağıtta, ninnide, düğün havasında, yol veya gurbet türküsünde sırlanmış olarak, âdetâ ebediyete rehin bırakılmış gibi önümüze çıkıverir.

Müzik kültür ilişkilerimiz üzerine ne söylense az, hangi faslın kapağını açsak, orada bir saklı define bizi bekler.

TRT İstanbul Radyosu’nun değerli müdürü Dr. Kenan Bölükbaş Beyefendi, bizden mûsıkî ve kültür temelli bir program talep ettiğinde, yukarıdaki mülâhazalarla ve memnuniyetle kabul ettik.

Meslek hayatımız boyunca Edebiyat ve Eğitim fakültelerinde kültür ve düşünce tarihimiz etrafındaki derslerimizde veya konservatuarlardaki farklı birlikteliklerimizde düşündüğümüz, yorumladığımız eserlere dâir birikimimizi Radyo dinleyicisine de aktarmak yeni ve keyifli bir tecrübe tabiî.

Bilhassa felsefe bölümünde yaptığımız türlü çalışmalarda önümüze çıkan estetik zenginliğimizi, toplumun geneline de ulaştırmak bizim yaşımıza gelince sanki bir görev gibi de oluyor.

Nitekim, programın ana gövdesi, diyebileceğimiz örnek eserler üzerinden geliştirilen kültürel yorumlar, bizim üzerimize farz idi. Lâkin konunun bir de o örnek eserleri seslendirme cephesi vardı.

Hâlihazırda TRT neyzeni olarak çalışan İbrahim İskender Pekgeçgil stüdyo arkadaşlarımızdan birisi. İbrahim kardeşimiz programın her aşamasında bize desteğini esirgemiyor. Kendisine medyun-ı şükranız. Hele bilhassa kumanda masasındaki hünerli, şikayetsiz ve serinkanlı kardeşimiz Özlem Demir ile yardımlaşması, programımıza, hem stüdyo içinde hem de kumanda masasında verdiği katkıyla değer katıyor.

Ama bizim, stüdyoda ele alacağımız eseri seçme özgürlüğü tanıyışıyla, yani sahip olduğu zengin repertuarıyla stüdyoya huzurla girip çıkmamızı sağlayan bir virtüöz dostumuz daha var: Cumhurbaşkanlığı Devlet Klasik Türk Müziği Başkemancısı sevgili Dr. Mithat Arısoy!

Mithat Arısoy beyefendi bir “hezarfen”dir.
On parmağında on mârifet bir üstâd-ı zaman.

Klasik mûsıkîmiz kadar Tasavvuf mûsikîmize, halk türkülerimize, mâni ve ağıtlara, bozlaklara kadar huzur ve emniyetle girip çıkmamızın imkânı onun sanatıdır.
“Mithatcığım bağlama lutfen!”, dersiniz, derhal bağlamasını kılıfından çıkartır. Kısa bir akordla istediğiniz esere girer. “Keman” dersiniz öyle, “tanbur” dersiniz öyle, “cura” dersiniz, öyle…

Ney ve bendir faslı elbette İbrahim Pekgeçgil’e ait…

Pazartesi geceleri 22:03’te başlayan 40 dakikalık bir programdan söz ediyoruz. 2019 Ocak ayı başından bu yana yayınlanıyor…

Yakın ve uzak çevremizden, sosyal medyadan sevindirici geri dönüşler alıyoruz. Dilerim Allah sağlık verir, ekibimizin akordu ve kondisyonu elverir, dinleyicimizin talebiyle buluşur ve her hafta bir eser üzerinden yürüttüğümüz program, zaman içinde engin mûsıki repertuarımızı belli ölçüde de olsa temsil kabiliyeti kazanan bir arşiv oluşturur.

Evet efendim.
Pazartesi günleri TRT Radyo 1’de, saat 22:03’te, “Kültür Eksenimiz ve Mûsıkî” programımızda buluşmak üzere.

Dr. Sait Başer

Bir Dünya Müzik, TRT AYLIK MÜZİK DERGİSİ, sayı 43, Mayıs 2019, s. 42-43.

YA İDRAKSİZ SABIR KÜFRE DÖNERSE!

65192226_2965098006838836_4098121613315145728_n“Oğlum,
Sabır, tecellî-i İlâhî’yi, belâ saydığın herhangi bir halde ve sana ilk değdiği an anlamaktır.

Sabır uyanıklığın adıdır.
Hakk ile beraber olanın ahlâkı sabırdır.
Onun düşüncesine göre fâil dâimâ Allah olduğundan, müsbet tecellîye şükür ile “belâ” addolunan bir tecellî arasında aslî öznesi itibarıyle fark görmediğinden, sabır sahici bir mü’min indinde şükrün diğer hâli olmalıdır…

“Sabır ahlâkı”, insana Hakk ile berâber oluşu sebebiyle, tasavvur üstü bir güç katar!
Sabır hem sıkıntısı yönüyle zahmet mânâsıyla güçtür, ama hem de insanın Hakk’ı hissedişi, duyuşuyla sabredende doğan bir Rahmânî “güç”…

İnsanların çoğu zilleti sabır sanırlar.

Halbuki sabrın gerçeğinde Kudret-i İlâhi’yi tanıyış, biliş, buluş, boyun eğiş berâberdir… O güç, rızâsıyla boyun eğen kulun kalbine de akar… O sebeple “mazlumun âhı” ile tehdit edilir zâlimler!

Sabır hâlinde bir mü’min kalbe dokunmak, gayretullah’a da dokunmaktır çünki…
Sabrı şükür ve rızâdan ayırmadan anla.
Sabır rızâsızsa, isyânın gizli hali olur.

Sabır şükürsüz ise, muhâtap olduğun “kudret”i zâlime atfa yol açar ki, işte orada sabır kahredici bir mağlûbiyete döner!…

Gerçek sabırda muhâtabın Hak olduğundan gaflete, şüpheye yer yoktur… Öyle olunca da sabır, şükür ve rızâ ile buluşur…

Sana demiyorum ki gayretten geri dur!
Gayret ve şartlarını iyileştirme çabası da sabra dâhil.

Demem o ki, sabır alanını Allahsız sanmayasın!
…”
Canlar canı Hocam Hayri Bilecik’ten hatırladığım sabır nasihatleri bunlar… Mağfiret-i İlâhî’ye gark olsun…

“Sabır alanını Allah’tan ayrı” addetmek!
Sabrı îmânın alâmetiyken bir şirkin kamuflajı kılmak!
Tevhit tefekkürünü nefsin emrine alabileceğini sanarak, Allah’ı ardına alıp zalimle zalimce vuruşmada kullanabileceğini sanmak!
Güyâ sabrederken küfrün rengine boyanmak!..

İşlediğimiz günahı gerçekten görüp kabullenmek, “ben” dediğimiz şeyin nasıl bir “kör özne”yi zât edindiğini göstermez mi?

O kör muhterisin alternatifi Hakk’a dönmek, O’nu zât edinmek ammaa…
Bu kararı aldığın andan itibaren de her adımda bir tuzağa hazır olmak şart.
Çünki…
Nefs, kendisine kılıç çekildiği an bir hîle dehâsı kesilecek.
Sabırdan rızâya varmak, çok defa o masallardaki şehzâdenin altı ay bir güz gidip bir arpa boyu yol alamayışına benzeyecek. Bıkıp pes ettirecek, yarı yolda…
*
En tesirli hîlesi ise, sûret-i Hakk’tan görünmek.
Başkalarını aldatmanın bedeli var tabiî.
Ammaa, en acı aldanış kendimizi aldatmak.
Hem muhâtaplarımıza borçlanmak, hem borçlarının mükellefi olacak reşâdete uzak, dizüstü çökmek!
Uyanmaya vakit ve imkan bulan fırsatı kaçırmamalı.
Ya kendini uyuşturan!?
*
Keşke ibâdet ve hayırlarımız bize günahkâr kimliğimizle yüzleşme cesâreti ve gücü verse…

Hayırlı sabahlar azizler…
Bizi “şükür ve rızâ durağı”na yetirmeyen yarım sabırlarda yitirmeyelim yolumuzu…

HÂNIM HEY! TÖREM VARDI TÖREM HANİ?

13490807_1394699507212035_3191272046271996854_o

HÂNIM HEY!
TÖREM VARDI TÖREM HANİ?

“Oğuz” dediklerimiz, “Töreliler Birliği”,
Devlet’se adaletti, kavimlerin dirliği!
Töre’yle idi Türklük, iddia evrenseldi!
Töre’siz zâlimlerde bulamadık erliği.
Töre’yle kutlu Devlet, Töre’yle İl dirliği

Töre’de Hakan yay, her bir boy ise ok idi
Oğuz, “oklar” demekti, yani onlar çok idi
Hikmetle adaletti hepsinin dâvâları
Kör şeytanın zaferi, benimsetti körlüğü,
Unutturdu hikmette bulduğumuz dirliği…

Töre’de Kök Tanrı, şüphesiz Cenâb-ı Hak’tı,
Varlıkta görünenin hepsi o Zât-ı Pak’tı,
İnsan olma ölçüsü, akıl ile ahlaktı;
Türk’e soy sop dedikçe, kayıp ettik birliği,
Kandaş fitneleriyle küfre sattık dirliği…

Halk kölelik bilmezdi, çünkü böyleydi Töre,
Soyluluk lânetliydi, burjuva hak getire,
Hakan hizmetkardı, şehzâde halka köle;
Modernlikte idare haçlı komiserliği,
Proleterya diktası sosyete emirliği…

Toprak Tanrı mülküydü, mülkiyet yanılsama,
Ehliyet asıl iken zulüm olmazdı; ama
Hikmeti yasakladık, bilgeler elin çekti,
Artık kutsal savaşlar, şakî cengâverliği,
Münafıklar diline verdik Peygamberliği…

Sait Başer

“TANIK” OLMALI

65309835_2958901764125127_1387996201567125504_o.jpgTanrım…

Eyy “Her Dem Yeniden Doğan”!
Yunusumuzun tasvir ettiği mânânın Türkçemdeki görklü adı, Tanrı!

Her dem yeniden doğmaktaki âlemin tâze çocuğu da her an yeniden anlamaktan kesildiği an, hicran gurbetinde kaybolmuş demektir.

Hicran o “Doğa Doğa Yürüyen”e, durup, gerilerden, evham ve efsâneler ardından bakakalmakmış…

Doğan günle doğanlardan olmalı…

Tanrı’ya “tanık” olmalı… Mülkün sahibine konuk!

Gün’le bir türlü, geceyle başka türlü doğmaya devam etmeli… Her dem yepyeni, her an perdeleri aça aça…

“Doğmakta Olan”ın ardından koşmak, O’nun izlerinde hikmet aramak abes, yolu uzatma kardeşim.

O’nun hikmeti doğarken diri!
Sonrası edebiyat, efsane, şiir…
Onlar da zevk!
Herkesin zevki kendine, bize ne!

ammaaa…

Can şerbetine susadıysan
Zaman dehlizlerinde ömür çürütme.

Bir efsane söyleyenler var, bir de her an yepyeni efsaneler saça saça yürüyen!
Derdin tanık olmaksa, O doğarken O’nda doğ!..
*
Doğuşu O’ndan bilen, O’nunla doğuşta idraklere, O’nunla bakıp O’nu görenlere gün de gece de aydın imiş… 

KIYÂMETİN SEBEBİ ŞÜKÜRSÜZ REFAH!..

64786652_2955238771158093_4407474690168193024_o“Kötüdür yoksulluktan nicelerin varlığı
Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı!” Hz. Yûnus

Hayâtımızı üzerine oturttuğumuz zeminin unsurlarıyla kurduğumuz alâkalar, dünyâmızın anlam ve değerini de belirliyor. Alâkalarımız ise esas itibarıyle ihtiyaç temelli yönelişlerden varlık kazanıyor. İnsan ilişkilerine bakıyorum, ilişkilerde o ihtiyaçlar yöneleceğimiz kimseleri ve onları nereye, nasıl konumlandıracağımızı da belirliyor.

Âilede ana, baba, kardeşler vs. ile ilişkiler gibi; zamanla eş, evlat ilişkilerinde de, okul veya iş arkadaşlıklarımızda da, ihtiyaç ve beklentilerin zayıflamasıyla doğru orantılı olarak, alâka şiddeti, bağlılık duyguları tedricen zayıflıyor. O dirsek dirseğe yıllar geçirdiğimiz sıra arkadaşlarımızın bile adını unutup gidiyoruz. Mesâîdeki omuzdaşımızı, askerde aynı mangada gece gündüz kader birliğimiz bulunduğuna inandığımız sîmâları dahî zamanla gözümüzde canlandıramadığımız örnekler her birimizin hayat hikayemizde pek çoktur…

İşte yüksek gelirli refahtan taviz vermeyen sistemlerde sosyal güvenlikle ölünceye kadar rahatı garantilenmiş insanlar çocuk istemiyorlar! Avrupa neden “yaşlanıyor”muş?
Devlet, çocuk doğurması için üste maaş da verse, kadın seksten vaz geçmiyor, ama katiyyen çocuk için hamilelik zahmetine katlanmayı, ona bakıp büyütme sıkıntısına yâni “anne”liğe göğüs germeyi istemiyor! Hadi diyelim ki, bendeniz bir erkek olarak tahmin bile edemem; anneliğin bir kadına neler eklediğini buradaki hanımefendi arkadaşlar söylesin. Kezâ bu mahrumiyetle ömür tüketmişlerde beliren kusur ve zaafları kadınlar konuşsun…

Muhabbetin altındaki “eksiğini tamamlama duygusu”na bile buradan bir daha bakmak lâzım sanki.

Karşısında ihtiyaç ve eksiğimizin asla azalmayacağı, ilgilerin kayıtsızlığa dönüşmeyeceği bir muhâtap arıyor muyuz? Aramalı mıyız?

Bu soruya kayıtsız kalabilmek mümkün mü?.. Âilelerin tükendiği refah toplumlarını bu gözle de incelemek şart. Yaşamanın anlam ve değerinden bahsedeceksek hele!
Yoksa zaman içinde eskiyip çözülen nisbetler bir vâkıâ. Bundan kaçabilen olmadı.

Batılı toplumlardaki tükeniş hikâyesi, ihtiyaçların tüketilmesinden beslenmiyor mu? Acıma ve empati noksanının sebebi ne? Fakirlikten dehşete düşme ve muhtaç insanlara duyulan nefret Batı’da neden bu derece yaygın, ürkütücü, acımasız?

Mağdur ve muhtaç insanlar arasındaki dayanışmaya dikkat edelim! Hem o ilişkilere bir de metafizik bir boyut ekleniyorsa! İşte inanan kimsedeki direncin temel imkanı bu: Allahlı olmak, Allah ile olmak, Allah’ta bir var oluş duyuşu!..

İnanan insandaki “metânet”in eskimez pörsümez değeri, tecrübesiz ve “ekmek elden su gölden” yaşayanlarca bir çırpıda anlaşılamayabilir… Düşünen, hayat tecrübesinde dünyevi ilişkiler ağının defâlarca dağılıp yenilendiğine şâhit olmuş kimseler bu gerçeğin yüksek mânâsını görürler.

Âkil, bilge tiplerin; yoksullukla boğuşan ve dayanışmaktan başka hayat formülü olmayan toplumlar kadar, hattâ onlardan daha çok, refaha doygun ve “dostâne” ilişkilerin anlamını yitirdiği refahlı, zevkçi, bencilliğe kanıksamış toplumlara lazım olduğunu düşünüyorum.

Zengin çevrelerdeki psikologların gelirlerine bir de buradan mı bakmalı bilmem ki!

Refâhın tamamlanışında bir âfet tehlikesi bulunduğunu göremiyor, belki de görmek istemiyoruz!..

Acaba ihtiyaçsız ve zevke batmış toplumlar gibi olmayı istemeli miyiz?
Yoksa aczimizden ötürü şükretmek, bir tarafımızın muhtaç kalmasını, duygusuzlaşma tehlikesine karşı sigorta saymak daha mı doğru? Siyâsette bile büyük hizmetlerle toplumu doyurmak başlangıçta ön değerken, aynı toplumun ihtiyacı tanımamış yeni kuşağında bir reddiye psikolojisine dönüşebiliyor!..

Rahmetli babaannem, bizi bir işe, ödeve pür dikkat kendimizi vermiş gördüğü zamanlarda:

“-Hey oğlum, bırak bir tarafı yılık oluversin!”

derdi. Mükemmeliyeti Hakk’a tahsis etmiş bir gelenekte, en güzel olma iddiasına düşmenin kendisi kusurdu!

Tabii ki bu yazının gayesi yoksulluğa övgü değil!

Refâhın başlangıçta hiç üzerinde durulmayan değerleri öğüten sonuçlarına dikkat çekmek.

İnsanî gelişmenin alt yapısında bulunması gereken feragati tanımak, ben duyuşlarına galebe çalmak, refahın yükseldiği yerlerde daha mı güçleşiyor acaba!?

“Asıl zenginlik” maddî refah araçlarına sahip olmaktan daha mı başka bir şeydir? Yoksulların kendiliğinden bildikleri yardımlaşma, feragat, anneliğin ulvîliği, akrabâ (yakın!) ilişkileri, dürüstlüğün yoksulluğa yenilmeden yürütülebilmesi… gibi değerleri müreffeh toplumlarda kazanmak, kazandırmak ayrı ve çok daha ciddi çabaları göze almayı gerektiriyor sanırım.

Hz. Habîbullah “Fakrım fahrimdir!” diyordu, değil mi!?

Bu günkü günaydın da böyle! 

CEHÂLET’İN ZIDDI ŞEHÂDET!

64747948_2953342624681041_1900700552363245568_n

İslâm’da “cehâlet”in zıddı, mâlûmat toplamak değil, “şehâdet”!.. O sebeple bu “şehâdet yolu”(yâni İslâm) açılmadan evvelki zamana “Câhiliye Dönemi” deniyor.

Tanrısız bir kişilik; önü ardı karanlık, anlamsız, gāyesiz, değersiz, en acısı umutsuz bir kaosta tükenmek; buna mukābil, Tanrı’nın yanında varlık iddiâsı ise abesle iştigal!..

Yoksa o şehâdetten Tevhid çıkar mı!
Şâhit O’na rağmen “var” olursa da işin ucu şirke varırdı.
Şehâdet, bir “Nur ve Kudret Deryâsı”nda gaşy olmak, sesin soluğun kesilmesi, ilmin ve irfânın kemâli; amma ezber ve kaos karanlıkta uğuna kalmak!

Ağlayan sesine gülme çeşnisi vererek, bulduğu eski şâhidlerden kalma ezber parçalarıyla, kederli kalbine rağmen etrâfına çığırtkanlık etmek kolay görünse bile aslında ne trajedidir!
Ne bilir, ne bilmediğini bilir!
Kendini bilmez, herkesleri bilir!

Bilen demez, diyen bilmez ya!
İşte Üstâd o perdede durmuş:

“Yegâne hüsn-i ilâhî odur Cemâlullah
Cihâna ahsen-i takvîm’den ı’yân olalı
O şûhu nazm ile tasvîr müşkil oldu Kemal
Suhân rekābeti meydan-ı imtihân olalı”

Yârânın sabahları hayır, gönülleri rûşen ola

Aşk gelince cümle eksikler tamam olur”.

64524679_2949145871767383_7705493932607537152_n

Ehl-i Tevhid olma ve kemâlin alâmeti ferâgat, gani gönüllülük, af, merhamet ve bunların temelinde duran muhabbettir… Kesret, hüsran ve cehennemin alâmeti ise bencillik, hasislik, öfke/nefret/kin/intikamcılık, bilhassa çoğunun kaynağı olan haset!

Ferâgati tanımamak ve Dost’un mazhariyetine kayıtsızlık, nefsimiz dışında saydıklarımıza haset, ehliyeti dikkate almadan gayrı addettiklerimize rızâsızlık çürütücü bir âfet!
Mü’minin karnı dar olmayacak. Karnın dar iken gönlüne Tevhid’i sığdıramazsın.

Mü’minin alâmeti olan rızâ ile nifak ve bozgunculuğun sebebi olan haset, ışıkla karanlık gibi aynı gönülde berâberce barınamıyor vesselâm!..
*
Mevlâ cümlemize gönül enginliği ihsân eyleye!
Hayırlı sabahlar efendim…