Kimlik, Kişilik, Ontik Kimlikler ve Türkiye

Kimlik, kişilik, ontik kimlikler ve Türkiye / Dr. Sait BAŞER

IMG_20160303_100250

Reklamlar

‘Türk adını ideoloji üzerinden öğrendik’

thumbs_b_c_188b62c3b29a1e3ef6269e56e61051ad[1]

Emekli öğretim üyesi Dr. Başer, “Türk adını biz bir ideoloji üzerinden öğrendik. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında devlet, Osmanlı’dan tecrit edilmek istendiği için adı Türkiye konuldu” dedi.

Ekrem Kaftan, Anadolu Ajansı, İstanbul, 05.01.2016

Sakarya Üniversitesi Felsefe Bölümü em. öğr. üyesi Dr. Sait Başer, “Türk adını biz bir ideoloji üzerinden öğrendik. Özellikle Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında devlet, kendini Osmanlı’dan tecrit etmek istediği için bir ana kavrama ihtiyacı vardı. O ana kavramın “Türk” olmasına karar verildi. Devletin adı onun için ‘Türkiye’ konuldu” dedi.

AA muhabirine açıklamada bulunan Dr. Başer, TRT’de yayınlanan Diriliş Ertuğrul isimli dizinin yapımcısı Mehmet Bozdağ’ı öğrenciliğinden itibaren tanıdığını ve gayet takdir ettiğini belirterek, şu görüşlere yer verdi: “Mehmet Bozdağ, Diriliş dizisinde Töre kavramının kirletilmesinin önüne geçti. Türkiye’de ‘Töre’ kavramı aleyhindeki kasıtlı kampanyayı dizideki kullanımıyla kırdı. Sık sık Töre’ye vurgu yaparak doğru bir tutumla kavramsal anlamını tanıttı.”

“Türk, Töre’ye uyan demek. O zaman ‘Türk Töresi’ değil. ‘Töre’nin Türkü’ demek daha doğrudur. Stratejik de bir değeri var bunun. Türklüğü soya indirgeyerek, ‘o soyun uyduğu yasalar’ manasına ‘Türk Töresi’ dediğin zaman, isabet oranı ve kapsama alanı bir anda daralıyor” diyen Başer, Töre’nin devletsiz işlemeyeceğini savundu: “Türk’ün kim olduğu, soy olarak çok net bir biçimde belirlenemediği için de hadise muğlak kalıyor. Halbuki Töre, devletle beraber ortaya çıkan, “İnsanlık Devleti” iddiasına sahip bir hikmet geleneği. Evrensel iddiaları olan bir sistem. Töre, devletsiz işlemeyen bir sistem. “Töre’nin Türk’ü” dediğin zaman, bizim Türk dediğimiz kitleler, o devletin çatısı altında gayet meşru ve tabiî elemanlar olarak yer bulabiliyorlardı. Boşnak da, Arnavut da, Kürt, Arap veya Çerkes de o sıfatı taşıyabiliyordu… Pekala Avrupa’da da, Asya’da da, Hindistan’da da,  Mısır’da da Türk olunabiliyordu!”

“Türk bir soy olarak alındığında etrafında bir değerler sistemi yok”

Başer, yeni nesillerin “Türk” kavramını ideoloji üzerinden öğrendiğini vurgulayarak, “Özellikle Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında devlet, kendini Osmanlı’dan soyutlamak istediği için bir ana kavrama ihtiyaç duydu.  O ana kavramın Türk olmasına karar verdi. Devletin adı onun için Türkiye kondu. Türk’ü de bir soy olarak aldılar. Bir ırk adı olarak aldılar. Türkçülük de tabiatıyla onun üzerine oturdu. Irkçılık üzerinden yerleşti kavram. Bunu şundan dolayı yaptılar. Yeni bir devlet kuruldu. Türklüğü ana kavram olarak aldılar ama gaye Batı’ya entegre bir devlet kurmak, Batılılaşmayı esas alan bir devlet olmak idi. Şimdi Batı’ya dönünce, Batı’nın değerlerini rahatlıkla alabilmek için, değerlerden soyutlanmış bir topluma ihtiyaç vardı. Türk bir soy olarak alındığında etrafında bir değerler sistemi yok. Yani, var ama; hamaset merkezli  değerler: Kahramanlık, civanmertlik, cesaret, gözünü budaktan sakınmama… Yani askerî karakterli kavramlar. Galip Batı’yı huzursuz etmeyen, derinliksiz ve hedefsiz… Dolayısıyla aklı eren bir takım adamlar da bu işe alet oldu” diye konuştu.

“Mesele Türk kelimesini seküler bir kavram haline getirmek”

Cumhuriyet’in oturtulduğu temel değerlerin zarar görmemesi adına, ilim adamlarının Orhun Abideleri’ni bile zaman zaman günümüz Türkçesine yanlış aktardığını belirten Başer, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Orhun Abideleri’ni günümüze aktaranlardan, merhum Prof. Dr. Muharrem Ergin’e, “Tanrı’dan gelen, Tanrı’daki hayatla yaşadığını düşünen ve ölümle Tanrı’daki diriliğe geri döndüğüne inanan” dili, neden “gökte olmak” ve “gökteki dirilik” diye çevirdiğini, bunu neden yaptığını sorduğumda verdiği cevap şu olmuştu: ‘Haklısın ama o zaman milli devlet çöker.’ Niye milli devlet çöker? Çünkü, Türklüğü soy olarak aldığında bütün kültür politikaları meşru.”

Türk’ün hikemî değerlerle şekillenmiş bir kavram olduğunu dile getiren Dr. Başer şu bilgileri verdi: “Soyun adı değildir. Soyadları belli zaten işte önümüzde duruyor. Bayat, Avşar… yirmi dört Oğuz boyu var. Ötekiler de belli: Tatar, Kırgız, Uygur… diyoruz. Hepsinin soy adı var. Soyadı manasında adı Türk olan bir boy yok. Elimizde tüm belgeler. Diyelim ki bunu Türk çocuklarından gizledin; ama dünyada,  Türkologlar bunu çalışıyor. Reşidüddin Fazlullah’ın ‘Camiü’t- Tevarih’inde listesi var. Onların arasında adı Türk olan boy yok. Boy adı olarak yok ama, hepsi de Türk o soyların ve boyların! Mesele Türk kelimesini seküler bir kavram haline getirmek”

“Aslı olmadığı halde bize Şaman diyorlar”

Türklerin İslam’ı kabul etmeden önce “Şaman” olduğunu iddia eden görüşlerin de tamamen uydurma olduğunu savunan Başer, şöyle devam etti:

“Aslı olmadığı halde bize Şaman diyorlar. Türkler’in İslam’dan önceki dini Şamanizm diye yıllarca yutturdular. Halbuki bu tamamen bir palavra. Bir tarih kongresinde, meslektaşlarımızın toplandığı uluslararası bir kongrede, ‘Arkadaşlar bu şaman edebiyatını bırakalım. İnsanlık bir inanç tarihinden geliyor. Her toplum kendi inanç büyüklerini tanır. Onların adı bellidir. Onlar, belirli isimlerdir. Bugün Katolikliğin isimleri meçhul mu? Değil. Yahudi büyükleri biliniyor. Budist, Taoist, Brahmanist öncüler belli. Bana söyler misiniz’, dedim. Bu övündüğümüz binlerce yıllık Türk tarihinde tarihin bel kemiğini meydana getiren bir tek Şaman ismi söyleyin. Var mı? Yok. Varsa neden öğrenmedik? Sen zaten öğrenmek istemesen de birileri gelir gözüne sokar. Biz bugün Oğuz Kağan’ı biliyoruz, yanındaki Uluğ Türük’ten haberimiz var. Bilge Kağan’ı biliyoruz.Tonyukuk’u biliyoruz. Çiçi Han’ı biliyoruz. Dede Korkut belli! Hepsini biliyoruz. Bunları biliyoruz da bunların yanında onların mürşidi yol göstericisi niteliğinde şamanlar varsa eğer, onları da bilmemiz gerekmez miydi? Onları bilmiyoruz. Bu bir palavra, işin özeti bu.”

Başer, Türkler’in İslam’dan önceki inançlarının şamanizm olduğuna dair iddialarda oryantalistlerin büyük katkısı bulunduğunu dile getirerek, “Bugün sanki geçmişte şamanız diye bilen, bazı hem de Türkçü olduğunu iddia eden arkadaşlar, o şaman geleneğini diriltmek adına bir takım palyaço kıyafetleri giyip, geçmişte böyleydik diye gösteriler yapıyorlar. Uzman olmayan insanlar, onlara aldanarak ‘bunlar ne?’ diyebilirler. Onların tamamı ‘öğretilmiş şamanlık’tır. Uydurulmuş şamanlığı canlandıran gösterilerdir. Söylemler ve edebiyatlardır. Bizim kültürümüzde bilinen tek bir şaman bile yok. Şamanlık zaten bir din değil” değerlendirmesinde bulundu.

“Bizim devletimiz ‘Töre Devleti’ olmuştur”

Türkler için “Töresiz kalmanın, devletsiz kalmakla” aynı anlama geldiğini ifade eden Sait Başer, “Son Osmanlı padişahına kadar bizim devletimiz ‘Töre Devleti’ olmuştur. Töre, toplum için vardır. Çünkü hanedan Töre’ye göre, milletin kölesidir. Türkler’de toplumsal sınıflar, bir kölelik yok, fakat özel bir alanda köle kavramı var. Mesela değerli tarihçi, rahmetli Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu şehzade demek olan ‘tigin’ kelimesinin ‘köle’ manasına geldiğini söylerdi. Dolayısıyla tarihteki şehzade katletmelere köle hukuku içinden bakılmalı” dedi.

Türkiye’de Kimlikçi Yaklaşımların Anlama Körlüğü

Eskişehir Türk Ocağı, 8 Ekim, 21:34

Bu haftaki Perşembe Sohbetinde “Türkiye’de Kimlikçi Yaklaşımların Yarattığı Anlama Körlüğü” konusuyla Araştırmacı-Yazar Dr.Sait Başer bizlerle oldu.

Konuşmasında, günümüz Türkiyesi’nin “âdeta bir kimlikler cennetine dönüştüğünü” ifâde eden Sait Hoca, konuşmasında özetle şunları söyledi;

Kimlik konusunun üzerine oturacağı aidiyet hissi, çok sayıda zemin bağlamında varlık kazanabilmektedir. Hissedilen aidiyetin güçlülüğü ise, tabiî veya sentetik yakınlaşmalar, yakınlaştırmalar, tekrar ve telkinler sebebiyle öncelik kazanabiliyor.
Ne mutlak bir tabiîlik, ne de mutlak bir sentetiklik mevzu bahis değil elbette. En tabiî mensubiyet alanlarında, o nispetleri iktidar aracı görenler tarafından, nispeti tahkim maksadıyla, bağlılığı güçlendirici sentetik mübalağalar tespit etmek mümkün.

İktidar, kimlik konusunda en kritik belirleyici unsurmuş gibi görünüyor.

İktidar-kimlik ilişkisi üzerine yoğunlaşıldığı zaman, konunun karakterinde gerçekten çok önemli bir temel veri olarak “ontik algı” konusu öne çıkmakla beraber, bu algıyı teşvik eden, yönlendiren, uyuşturan bazen imha eden bir “sosyal hipnoz” mekanizması ile de karşı karşıya gelmek mukadder oluyor.

“Bilinç”, bir farkındalık durumunun zihinde kendiliğinden uyanık kalmasıdır.

Bilinç durumu öznenin kendini inşa imkanını içinde barındırırken, hipnoz hali angaje hayatlara, zımnî köleliklere yol açmaktadır. Bilinç durumu öznedeki “kişilik” teşekkülü için olmazsa olmaz bir şarttır. Giydirilmiş sentetik ve elbette kollektif kimlikleri kurgulayan sosyal hipnozcular ise, kişisel farkları “istenen” homojen toplumsal yapıların elde edilmesine en ciddî engel olarak görmektedirler. Kişilikte, bireysellik; kimlikte ise toplumsallık ağırlıkla göze çarpmaktadır. Kişiliğin zayıflatıldığı kimliklerde, homojen toplumsal yapıya uyum esastır.

Türkiye Kürt probleminin tazyikiyle yıllardır kimlik tartışmalarıyla kördüğüm bir durumdadır. Kürt meselesi üzerinden bakıldığı zaman, Kürt etnisitesi ve linguistik ana elemanlar olarak öne çıktıklarından, tartışma da burada kilitleniyor. “Mesele” siyasî bir düzenleme üzerinden çözülebilirmiş gibi düşünülüyor.

Kimlik inşaları çoğunlukla muktedirlerin “sürü edinme” oprerasyonlarıdır. İster etnik kimlik, ister sportif kimlik, ister mezhepsel kimlik, sınıf kimliği, cemaat kimliği, bölgesel mensubiyet kimlikleri vb. hepsi de özünde birer sürüleştirme operasyonudur. Açıklamalarında kullandıkları tabiî faktörler, kişiliklere izin vermeyiş ayıbını kamufle maksadıyla sistemlerine dahil edilmiştir.

Kimlik inşa siyasetleri, arka planlarına dikkatle bakıldığında birer ideoloji niteliğiyle tesbit edilebilirler.

Her felsefî “doktrin”in behemahál bir “varlık tasavvuru”na bağlı yapılandığını görmekteyiz. Varlık, her tür bilim felsefesi, ahlak anlayışı, estetik, metafizik ve mantığın temel elemanı olmak zorunda. Dolayısıyla ontoloji, felsefe sistemlerinin temel elemanıdır.

Elbette hayatın bin bir yüzü ve meselesi var. İnsanlığı anlama temelli uygarlık, ister istemez inanma zemininde tahakkuk ediyor. İnanma ise temelinde ontoloji bulunan bir alan. Ontik köken tasavvuru hayat ve beka kavrayışından ayrı düşünülemiyor.

Esas itibariyle insanlık tarihinde üç grup varlık tasavvuru görülebiliyor:
· Varlığı metafizik boyutuyla birlikte “tek”e indirgeyen monist yaklaşım.
· Fizik ve metafizik kavrayış alanlarını ayıran yaklaşım.
· Metafiziği ihmal veya reddedip, fizik âlemi kaotik çokluk farzeden yaklaşım.

Bu yaklaşımlar bizim toplumumuz için de dikkate değer birer tarihe sahip, nesnel gerçekliklerimizdir. Monist, düalist ve plüralist mahiyetteki bu ontolojilere bizim dünyamızda vahdet-i vücud, vahdet-i şuhut, pozitivizm adlandırmasıyla rastlanır. Adı geçen ontolojilerin her birinin birer ilim, ahlâk, sanat ve metafizik tasavvurları vardır.

Dikkat edilirse, bu üç ontolojiye mensup adeta “üç ontik millet” var bu coğrafyada!.. Müziklerinden mimarilerine, siyaset ve örgütlenme biçimlerine…kadar son derece karakteristik bir tablo sunuyorlar…

İnsanlık, özünde, din temelli bir geçmişe sahip. Bilhassa monist ve düalist yaklaşımlar ekseriya “Tanrı” fikri olmadan konuşulamazlar. Monist yaklaşımda varlık ve Tanrı iki ayrı değer olarak görülmez. Düalist yaklaşımda ise Tanrı varlığa nispetle tenzih edilmiş ve müteal, aşkın bir konumdadır. Tanrıyı varlıktan ayıran yaklaşımlar daha ziyade sınıflı geçmişe sahip toplumlarda ortaya çıkıyor. Aşkın Tanrı ve nesnel âlem kategorilendirmesi aşağıya doğru yürütüldüğünde, sosyal sınıfları da köleliği de meşrulaştırıyor. Düalist ontoloji, varlığı gene kozmik bir düzen içinde düşünmektedir; ama tasnif ederek, sınıflandırarak!..

Politeist ve pozitivist yaklaşımlar ise, âlemde düzenlilik ve bir “büyük akıl” görmek yerine, parçalı algıları mevziî değerlendirmeleri veya modern zamanlarda ortaya çıkan materyalist örneklerdeki niteliğiyle, âlemi dışlayan, nesneleştiren, ben merkezli bir bakışa sebep olmaktadır. Ben ve diğerleri! Burada kavga ve kaos esastır. “Ben” kavramı merkezde olup, diğerleri tahakküm edilmesi meşru, aksi halde birer rakip ve hasım konumundadırlar. Politeist ve materyalist ontolojiler daha ziyade sınıf çatışmalarından çıkmış ve o geçmişe geri dönmek istemeyen toplumsal tecrübelerin ürünü olarak görünüyor.

Bizim toplumumuz kültürel nüvenin karakteri itibariyle monist geleneğin ürünüdür. Gerek İslâm öncesindeki Töre’de, gerek İslâmiyet’le beraber yaygın kabul gören Hanefî, Mâturîdî, Yesevî perspektifin genel hakimiyetiyle çok yaygın bir vahdet-i vücut medeniyeti inşa etmiştir. Bu vahdet-i vücut yaklaşımı, aynı zamanda “adalet” kavramının ontik cevherini vermiştir. Çünkü sınıfsız atlı toplum hayatı, hem doğası itibariyle hem de örgütlenme ve kurumlaşma çizgileriyle başka türlü bir düşünceye vücut veremezdi. XVI. Yüzyıl sonlarında Türk medeniyetine nüfuz eden (örtülü düalist) Arap-Eş’arî anlayışının giderek toplumda yer edinmesi ve şeraiti bir düalist mantığa bağlamasıyla toplum, özünde birbiriyle intibak etmeyen iki ayrı ontolojinin mücadelesiyle önemli bir enerji kaybına uğradı. Düalist İslâm şeraiti ve ontolojisi XVIII. Asır sonlarından itibaren resmi adı vahdet-i Şuhut olan İmam Rabbânî Nakşiliği ile buluşmakla siyâset ve epistomolojik hakimiyetini zirveye taşımış oldu. Osmanlı ıslahatçıları bu radikal ontik dönüşümü görememiştir. Çare diye düalist yaklaşımın ahireti yani ebedî hayatı önemseyen medresesi öncülüğünde bir fasit daireye düşmüştür. Tanzimat, bu kısır döngüden çıkma hamlesi olarak pozitivist veya materyalist ontolojinin aydınlar arasına kuvvetle yerleşme hamlesi olarak değerlendirilebilir. Modern geleneğin Tanzimat-Meşrûtiyet ve Cumhûriyet aydınları arasında genel kabul gören pozitivist ontolojinin eseri olduğu basiretle bakanlar için meçhul değildir.

Bugün Türkiye, etnik kimlikleri konuşuyor. Aslında bizim problemimiz daha derindir. Asıl konuşmamız gereken bahis “ontik kimlikler” meselesidir. Biz bugün geleneksel kitle tercihi itibariyle: “Yunus, Mevlana, Hacı Bektaş…” söyleminin beyanındaki vahdet-i vücûdu ve onun yarattığı kimliği devam ettiriyoruz. Bu geleneksel kimliğin bilincinin zayıfladığı toplumsal kesimlerde adı “İslâmcılık” olan ve varlıkla Tanrıyı birbirinden ayırmış düalist şeriati din yerine ikame etmiş bir kitlenin hakimiyeti söz konusudur. Bu kitle aslında “modern bir kimlik” inşa etmekte ve batıdaki felsefî ideolojilerin yaratmaya heveslendikleri türden bir homojen din toplumu özlemektedir. Şu sıralar bu anlayışın iktidarını tecrübe ediyoruz. Kavga bu ikinci grupla Tanzimat’tan bugüne sistemin efendisi rolündeki pozitivist ontolojinin mensupları arasında cereyan etmektedir. Ana kitlenin ise gerçek anlamda yapının niteliğine vakıf, açık bilinçli sözcü aydınları yoktur.

Son olarak, bir ümidimizi dile getirelim. Günümüz Türkiyesinde, “etnik problem, alevî-sünnî çatışması, doğulu-batılı kavgası” gibi nitelemeler, tarihsel etkisini ve anlamını kaybetmiş, “paravan kavga alanları” na dönüşmüştür.

Esasen insanımız nezdinde, “kimlik siyasetleri”nden ziyade, kendini idrakin ana değeri olan “kişilik hakları”na saygı konusu daha etkili bir konuma yükselmiştir.

Burada bürokrasinin, pozitivist bürokrat dünyanın tekke ve zaviyeleri kapatırken hedef aldığı, adını “irtica” diye koyduğu zihniyet, “İslâmcılık” söylemiyle kendini güncellemiş, dünya ile temasa geçmiştir. Bu kitle, hukukî engellemeleri aştığı gibi dünya konjonktürünün yarattığı dengelerin öğreticiliği ile bir nefs muhasebesi ihtiyacı da duymuştur. Şimdi hem bu İslâmcı cenah hem de resmî – pozitivist bürokrasi Türkiye’yi dünyaya açarken Yunus Emre Kültür Merkezleri içinden konuşma konusunda ittifak halindeler!.. Tuhaflık şuradadır: Yunus ve Mevlânâ isimlerinin arkasına sığınan bu iki ontik anlayışın mümessilleri, Yunusları yetiştiren mektepleri kilit altında tutmakta da anlaşıyorlar!..

Umuyorum ki bu sakaletin görüldüğü gün, toplumumuz büyük buluşmasını ve barışını tesis edecektir. Çünkü o mektepler “her dem yeniden doğmak” gerçeğinin farkındadırlar. Bu geleneksel “ana yapı”,

Beri gel barışalım
Yâd isek bilişelim

derken fantezi yapmıyor.

Onlar “fark’a hürmeti ibadet sayan” büyük evrensel barış ve millî bir tezin neşvü nemâ bulduğu ve bulacağı bir zemin sunageldiler.

“Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre” Kitabı Üzerine…

“Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre”, Muhterem Dr. Sait Başer Hocamızın “İrfan Yayıncılık” tarafından neşredilmiş, “kök bilgisine” dayanan “özün özü” mahiyetinde çok kıymetli bir eseridir. Ancak, bu eserden istifade edile bilinmesi için yanında bir de –doğru okuma ve anlama kılavuzu- mahiyetinde taze bir “şuur” edinilmesinin zaruri olduğunu düşünmekteyim.

Kitabın girizgâhında, “Türk Kültürü ve ona hayat veren değerler manzumesi (milli tarih, Türkçe, din, örf ve âdetler, milli dünya görüşü ve millî san’atlar) tahlîle davetle başlanırken, fikir dünyamızdaki fakirliği, bu kavramlara duyduğumuz yabancılık ve anlamalarımızdaki kısırlıktan hemen hissede biliyoruz. Çünkü Türk kültürünün unsurlarını tahlîl edebilmemiz için iki kaynağı çok iyi anlayıp hazmetmiş olmamız lâzım geliyor ki eserin bundan sonra temas ettiği konuların anlaşılması mümkün olsun. “Birincisi; târihin ilk devirlerinden beri süregelen Türklük, (Kut ve Töre kavramları) ikincisi ise onuncu yy.daki stratejik kararla Müslümanlığın kabulünden sonraki İslâmiyettir.”

Cumhuriyetten sonra bizden birkaç kuşak evvelinin altmışsekiz kuşağı, seksen kuşağı da denilen zemîndeki fikrî ve ideolojik yapıyı tahlîl etmeden bu iki aslî kaynağın bugün hangi mecrada seyrettiğini anlamamız mümkün görünmüyor.

“Kutadgu Bilig” şüphesiz köklerimizin zaman nehri içerisindeki tarihinin izlerini keşfetmemiz ve takip etmemiz bakımından önemli bir kaynak eser. Türk entelijansiyası ontolojik kavrayışını bu eserler üzerinden yapmak zorundadır. Eğer şimdiye dek yapamamış ise bunun altındaki sebebi iyi tespit etmemiz gerekmektedir.

Altmışsekiz kuşağı, seksen kuşağı ve ardından bugüne gelen seyr içinde bu zeminden hulûl eden fikir ve ideolojinin bir akıl ve düşünce olmaktan ziyâde, hikmet geleneğinden kopuk bir hamaset olduğunu kim inkâr edebilir? Kutadgu Bilig’de ifâde edilen “Kut, töre, hikmet, vatan, millet” kavramlarını doğru analiz edecek bir terminolojisi dahî yoktur. Kendine dair öz değerleri, Batı’nın kavram ve terminolojisi üzerinden anlamaya çalışan bir entelijansiyanın ne yazık ki bize bıraktıkları en övülesi miras da, bol bol millî duyguları mehter marşları ve kahramanlık türküleriyle harekete geçirmektir. Toplumsal aklımız akıl değil, bilâkis bize ezberletilen birkaç millî hassasiyetimiz ve bu hassasiyetlerin sinir uçlarına dokunulduğunda hep birlikte çıkardığımız ezber reflekslerden ibaret. Geçmiş kuşağın ürettikleri fikirden çok, karşı oldukları fikirlerle kör dövüşleri, kavgaları, polemiklerdir.

Karl Marx, Engels ve Hegel amcaların bu ülkenin sosyalistlerine tek himmeti ise belki de bir fikrî hiç olmazsa bir teoriye dayandırmayı öğretmeleri olmuştu. Fakat bunun da cılkını çıkarmakta gecikmemiş sosyalist entelijansiya! Onlara da tahrif eli uzatmış ve anarşist bir ruh hediye etmiş ülkeye!

Hülâsa; geçmişine ve kaynaklarına yabancı kuşakların talihsiz nesli olarak bizden sonrakilere bırakacağımız haysiyetli bir kendi kültürünü, köklerini kaynaklarını ve kavramlarını yeniden anlama ve güncelleme modeli olmalıdır.

Son asır Türk entelijansiyası içinde tarihine ve kaynaklarına bigane kalmamış ve gelecek nesillere bir “anlama ve kavrama modeli” inşâ etmiş olan Yahya Kemâl’in de bu hastalıklı zemîn üzerinde hırpalanmaya, üzeri örtülmeye hatta her fırsatta çamur atılmaya çalışıldığı ise ayrı bir vakıa ve faciadır!

Mes’eleyi fazla dağıtmadan tekrar hülâsa edelim ki “Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre” kitabını okumadan evvel, toplumsal aklımıza serpilmiş hamaset ve ezber toprağından sıyrılmamız icâb etmektedir. Çünkü bizden evvelki nesiller bu aşırı hamaset yahut kendini inkâr hastalığına Batı’nın karanlık elleri ve üfürükleri sayesinde tutulduklarını fark edemediler. Hâlâ da ettikleri yok! Üstelik bu hastalıklarını yeni nesillere bir övünç gibi bırakmanın garip gururu ve kibri içindeler.

Bu hastalıklı neslin şu an gelmiş olduklarına inandıkları en ileri nokta; senfoni orkestrası eşliğinde Yûnus ilâhileri icrâsı dinleyen hamaset edebiyatçılarının ilericilik mesrûriyeti… İlericilerin ise, Mevlâna ve Yunus’u hümanist bir vecdle dillerine dolayarak, tekke musîkisini icrâ edebilecek olgunluğa ve tevazuya ermiş garip nirvana halleri…

Onlara bu sal âleminde mutlu ve mesrur bir hayat dilerken bu kitabın okuyucusuna şahsi tavsiyemiz işbu hamaset ve kök bilgisinden yoksun, ezberci, ısrarcı her fikre ve kıpırtıya angaje ve hipnoz hâlinden arınmış olarak, gerçekten “anlama ve kavrama” niyeti ile “besmele” çekerek okumaya başlamalarıdır.

Çünkü içinde bulunduğumuz Üçüncü Cihan Harbi, kola ve marka satın alıp almama ve günlük siyaset kavgaları değil, bir MEDENİYYET savaşıdır.

Kadirşinaslıkla efendim…

Saliha MALHUN

Çözüm süreci ve Türk milliyetçileri

Prof. Dr. Erol Göka, Haber 10, 5 Ocak 2015 Perşembe, 07:10

Çözüm süreci, kurulan bunca tuzağa, patlatılan mayınlara rağmen milletimizin engin basiret ve ferasetine dayanarak ilerliyor. Süreci yıkmaya, ülkemizi kan gölüne çevirmeye ahdedenler var ama gönüllerin sulh-sükûndan yana olduğu kesin. Bakışımızı siyasi söylemlerle, münferit olayların menfi yankılarıyla sınırlı tutmadığımızda, Türk milliyetçilerinin sağduyusunun da son tahlilde sulh-sükûn lehine işlediğini görürüz. Bu sağduyu olmasa, sürecin tıkanması, akamete uğraması kaçınılmaz olurdu. Sayın Bahçeli’nin ülkücüleri şiddet eylemlerinden, sokaktan çekip alması, çözüm süreci için paha biçilmez değerde elbette ama “sağduyu”dan kastım, sadece bunlar değil.

Çözüm sürecine kamuoyu desteğini ortaya koymaya çalışan araştırmalar, milliyetçi hassasiyetleriyle bilinen kesimlerden de çözüm sürecine müspet yaklaşımlar olduğunu gösteriyor. Akil Heyet çalışmaları sırasında yaşanan kimi gerilimlere rağmen ben bu desteğe şaşırmayanlardanım. Milliyetçi kesimlerin çözüm sürecine açık veya zımni desteklerinin, şiddet sarmalına onları da katmaya çalışanların heveslerini kursaklarında bırakan tutumlarının, esasen Türk milliyetçiliğinin tabiatı icabı ırkçı, etnikçi nitelikte olmayışından kaynaklandığını düşünüyorum. “Türklerin Psikolojisi” kitabımda ve başka birçok yazımda bunun tarihsel ve sosyopsikolojik nedenlerini anlatmaya çalıştım. “Türk anlama ve inanma modeline dair” adlı yazısında, (“Türk Kimliği. Ayvaz Gökdemir’e Armağan” içinde, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2009, ss. 25-56) milliyetçi düşünür Sait Başer, benim anlatmaya çalıştıklarımı çok özlü biçimde ifade etmiş: “Osman Turan’ın önünde saygı ile eğilerek bir yanlış anlamasını düzeltmek durumundayız. O, Türk devletinin idealini anlattığı abidevi eserine ‘Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi’ adını koymuştu. Hâlbuki sistemin icabı, töre, topluluklarına hâkimiyeti değil, adalet ve hizmeti emretmektedir. Buradaki ‘hâkimiyet’ kelimesinin yerine ‘hizmet ve adalet’ kavramlarının konulması gerekir.”

Çözüm süreci, milletimizin basireti ve feraseti sayesinde yoluna devam ediyor. Bugüne kadar gördük ki, sürecin en büyük engeli, örgütün tutumlarıdır. Gazetemiz yazarlarından, çözüm süreci yönetiminin içinde bulunan Başbakanlık Başdanışmanı Hatem Ete kardeşim, geçenlerde örgütün süreci dinamitlemek isteyen tutumlarını gayet sarih biçimde yazdı. Örgüt, bir türlü silahtan ve şiddeti bir enstrüman olarak kullanmaktan vazgeçmiyor. Tabanını ve unsurlarını çözüme adapte edemiyor. 6-8 Ekim ve Cizre olaylarında görüldüğü gibi, başkasına hayat hakkı tanımıyor, siyasi totalitarizmiyle süreci devamlı zehirliyor. “Böylece, son iki yılın büyük siyasi krizlerinden etkilenmemeyi başaran çözüm süreci, tam sonuç alıcı bir siyasi zemin oluşmuşken, örgütün tutumu dolayısıyla başarıya ulaştırılamıyor.”

Örgüt, bu çözüm karşıtı tavırlarıyla sadece tabanını ve kendi unsurlarını etkilediğini sanıyorsa büyük bir aldanış içinde. Bu tutumların, çözüm süreci yönetimi (devlet) tarafından nasıl algılandığını Ete’nin sözleri ortaya koyuyor. Daha da önemlisi, bu tutumlar, Türk milliyetçilerinin sağduyusunu da kemiriyor, sarsıyor. Türkiye Günlüğü Dergisi’nin editörü, Mustafa Çalık artık şunları yazabiliyor. “Bu vaziyete göre, seçimlere kadar iktidarın ‘bir ileri iki geri’ taktiğine karşı, PKK’nın ‘bizi daha fazla oyalayamazsınız!’ gerekçesine yaslanarak ‘bir geri iki ileri’ ataklığı ile vereceği karşılıklar arasında Güney-Doğu ve hatta Doğu Anadolu’nun birçok yerinde fiilen tesis ettiği ‘paralel hükümranlığı’ pekiştirip tahkim etmesi, fiili bir ‘otorite tekeli’ne dönüştürmesi, ‘Züğürt Ağa’nın domates satarken kullandığı o meşhur kısık sesle ara sıra telaffuz edilen ‘kamu düzeni’ söylemi ile engellenebilecek midir? Türkiye için ‘hayati’ soru budur. Bizler, ‘Mü’min mü’minin kardeşidir’ itikadına sımsıkı bağlı Türkler, ‘Kürtüm’ diyen herkesin temsiliyetini Stalinist bir terör örgütüne bağışlayarak, onunla yürütülecek herhangi bir ‘müzakere’nin hayırlı bir netice doğuracağına asla ve kat’a inanmıyoruz!”

Ben bu satırları okuduğumda “Eyvah” dedim, “Çalık’ın izanını bu kadar sarsmışlarsa kim bilir örgütün pervasızlıkları başkalarını nasıl etkilemiştir?” Ama sağduyulu Türk milliyetçilerinin sürecin güvenilir dağlarından olacağına inancım hiç kaybolmadı. Onlarla yine dertleşir, halleşir; konuşur anlaşırız. “Kürt etnik kimliğinin tanınması, terörün başarısı değil, milletimizin demokrasi mücadelesinin tabii neticesidir. Örgütün, Kürtlerin temsilcisi olarak görülmesi söz konusu değildir. Örgütün silah bırakmasını temin etmek, kardeşkanı dökülmesinin önüne geçmek, ana hedeflerdir. Sandığınız türden bir müzakere asla yoktur” deriz.

Asıl sorun, konuşulamayan, diyalogdan yana olmayan, Stalinist, tahakkümcü, talimatçı zihniyet… Görünüşte barışçı ve özgürlükçü olan gerçekte sekülarist, şiddete tapıcı ve despotik bu zihniyet varken, çözüm sürecinde endişe, umuda galebe çalacaktır… Biz hep umuttan yana saf tutmak isteriz.

KMÜ’de Türk Müslümanlığı Konferansı

 03. 11. 2014 Çarşamba 12:21

Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesinde (KMÜ) ‘Türk Müslümanlığı’ konulu konferans düzenlendi. KMÜ Türk Eğitim Öğrenci Topluluğu tarafından gerçekleştirilen konferansta Dr. Sait Başer, akademisyenler ve öğrencilerle buluştu. KMÜ İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Karamanoğlu Mehmetbey Konferans Salonunda düzenlenen konferans saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunmasıyla başladı. Anadolu’daki Teşkilatlanma Yapısı Konferansta Dr. Sait Başer, Anadolu’daki teşkilatlanma yapısından bahsederek Gâziyân-ı Rum, Âhiyân-ı Rum, Bâcıyân-ı Rum ve Abdalân-ı Rum olmak üzere toplum içerisinde farklı teşkilatların olduğunu ve bu teşkilatlanmaların toplumdaki güveni ve ekonomiyi düzenlediğini söyledi.

Osmanlı döneminde inşa edilen medreseleri kuran kişilerin Sadreddin Konevî’nin öğrencileri olduğunu belirten Dr. Sait Başer, Osmanlı’nın temelini oluşturan kurumları bu kişilerin oluşturduğunu ifade etti. “Din, ferdi bir olaydır” Bulgar Hanlığı ve Karahanlıların Türk devletleri olarak birbirlerine yakın dönemlerde Müslüman olmaya karar verdiklerini söyleyen Sait Başer, Türklerin Müslümanlığı seçerken zora başvurulduğuna dair pek çok söylentinin yayıldığını ifade ederek “Din, ferdi bir olaydır. İnsanların kalbine kimse hükmedemez. Sizden başka biri sizin Müslüman olmanıza veya başka bir dine mensup olmanıza karar veremez. Şu an için bu mümkün değildir. Fakat o dönemin toplumu bu karara itiraz etmemiş ve toplumun geneli Müslüman olmuştur.” dedi.

Karahanlıların Müslüman olmadan önce töre anlayışına göre yaşadıklarını belirten Dr. Başer, “Karahanlıların töre anlayışına benzer uygulamaların İslamiyet’te de bulunması onların İslamiyet’i benimsemelerini kolaylaştırdı. Türk devletlerinin çoğu İslamiyet’i kabul ettikten sonra dahi törelerini yaşamaya devam etmişlerdir.” şeklinde konuştu. “Ezberci toplumlarda Mevlanalar ve Koneviler yetişmez” Günümüzde ezberci zihniyetin topluma hâkim olduğunu öne süren Sait Başer, “Ezbercilikle yetişen toplumlar düşünemez. Düşünmedikleri için de üretemezler. Böyle toplumlarda Sadreddin Konevîler ve Mevlanalar gibi ilim insanları ve düşünürler çıkmaz.” dedi.

Dr. Sait Başer konferansın sonunda öğrencilerin sorularını yanıtladı. Ardından Sait Başer’e plaket takdim edilmesiyle konferans sona erdi. Sait Başer ayrıca beş farklı kitabını öğrencilerin de faydalanabilmesi amacıyla üniversite kütüphanesine hediye etti.

KUTADGU BİLİG’DE KUT ve TÖRE

Bu kitap Sait Başer’e ait değil; Türk’üm diyen, Türk olmak isteyen herkesindir.

Vaktiyle yazıldığı sırada müsveddeleri Samiha Ayverdi Anne’ye takdim edilmiş, bizzat onun tashihinden geçmiştir. Herkesin okuması temennileriyle de basılmasını arzu etmişlerdi. O arzu, Kültür Bakanlığı Kaynak Eserler serisinde basılmasıyla da vücut bulmuştu.

Bu tanıtım yazısı ise yazanın alnından öpülmesine sebeb olacak bir kıvam ve şuuru yansıtıyor…
Teşekkür ediyorum… Sait BAŞER

Saliha Malhun, “Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre“, Aynadaki Münzevi,  https://www.facebook.com/saliha.malhun, Bursa, 19.09.2014

Gariptir… Bu ülkede doğan herkes daha kendisinin ne olduğunu bilmeden iki şeyi bilir; Biri Türk, diğeri İslâm olduğunu. Aslında bunda bir gariplik yok; elbette her insan doğduğu topraklarda bu iki mensûbiyet üzre gözlerini açar; Fransız İngiliz, Alman, Ortodoks, Musevî, Budist vs…

Bizdeki gariplik kişinin dîninin kökünü, târihini, mâhiyetini bildiği hâlde, Türklüğünün mâhiyetini bilememesinde…

Herkesin olmaktan gurur duyduğu bir soy Türklük! Öyle ki; bir cihânı kaplayan bu isim bugün soya-sopa indirgendiğinde Kürt, laz, Çerkes, Arnavut derken tuz buz olan bir kristale dönüşüvermiş.

Evet.. Bu ülkede doğan İslâm olarak doğuyor, Türklüğü ise küle dönmüş bir kökenden geliyor. Bu külleri savruk kişinin Müslümanlığı da kesrete batmış bir herc ü merc içinde; radikal, liberal, kökten dinci ve en son geldiği perdede; kinci…

Hülâsa bu ülkede doğan kişi ne olmadığını bilse de, gerçekte ne olduğunu da bilmiyor.

Elimde Dr. Sait Başer hocamıza ait birkaç kitap var, birkaç senedir elimde evirip çevirdiğim, içine düştüğüm, çıkamadığım, boğuştuğum, kaybolduğum, anlamayınca kızdığım, ara sıra duvara fırlatıp, kopan yerini tekrar yapıştırarak okumaya devam ettiğim… Çünkü düşünmek; düşmek demek bir yerde. Düşünmeyi göze almak; uyanmayı, yanmayı göze almak demek. Düşünmek; ânı… ve düşmek; âniden, birden bire! Zamanda değil, ân’da.. an/ladığında…

Bunu göze almak, kolay değil, kişinin kendisini köprüden Boğazın sularına atması gibi bir şey… Bir intihar değil ama… cesaret sadece… Çünkü an/lamanın şartı o ummana atlaya bilmekte… çünkü anlam derinde…

Günlük siyasetin ve vasatın sığ sularında yüzenler için bu hâl içinde olan insan gariptir. Akılsız olduğu için değil, tanımsız olduğu için belki de…

Bu sebepten olacak düşünen insanlar toplum içerisinde acayip bir varlık olarak yaşamışlardır. Merhum Nureddin Topçu’nun “Var olmak” isimli kitabında kendisini böyle tanımladığını okuduğumda bir hafta yemek yiyememiş, ağlamıştım gizlilerde. Çünkü hep saadeti, tamlığı arayan ruhumun her kâmil insandaki bu “ayrılık, gariplik” hikâyesi, bu dünyadaki gerçek yolculuğumun pek de lay lay lom geçemeyeceğinin işaretini veriyordu. Tuhaf… düşünce denilen bir kapının eşiğindeydim oysa… Yine bir şair söylemişti “bu kapıdan kol ve kanat kırılmadan” geçilemeyeceğini… Hep bir kırılma noktasındaydı bir hâlden diğer bir hâle, bir merhaleden diğer merhaleye geçiş. Modern Psikanaliz’de buna “travma” deniyor. Kelimenin kökeninde ise cennetten ayrılma var…

Oysa cennetten ayrıldığıma hiç üzülmedim ki ben. Korkutulmuştum sadece. Eğer şöyle şöyle yapmazsam mahrum kalacaktım geldiğim yerden. Cehenneme gidecektim. Yalan söylersem zebâniler dilimi kökünden koparacaklardı mütemadiyen. Namazı değil bırakmak, tek vaktini geçirmiş olsam bile kızgın lavlar üzerinde ödeyecektim bu cezamı. Hele saçımın bir telini gösterirsem yetmiş bin sene kavrulacaktım ateşlerde. Oysa bilmiyorlardı, cennet benim geldiğim yer değil, kaldığım yerdi. Benim varlığım cennetle kayıtlı değil, benim içimdeki bayıltıcı acı da geldiğim yerden mahrumiyet değil, işte yaşıyorum burada da bir şekilde. Benim içimdeki acı ayrılıktan, kopmuşluktan, savrulmuşluktan ve… hatırlayamamaktan…

İnsan düşündüğü, düştüğü, an/ladığı vakit yeni bir şey öğrenmiş olmuyor, hatırlıyor sadece. Bu hatırlayıştır işte insanı gerçekte onaran, bütünleştiren ve iyi eden… Kesretten vahdete bir yolculuk bu hayat… İşte hepsi bu…

Böyleyken yine de cesaret istiyor düşünmek. Çünkü düşünebilmek cesur olanın işi. Cesur olanın; yâni cennetten düşerken beraberinde gelmiş olan nefs-i şeytanıyla hemhâl olmayı göze alabilenin. Kendiyle birlikte onu da kurtara bilenin.

Garip… Dünyaya geldiğimiz günden beri insan şeytana düşman edilmiş! Kötü olana, edepsiz olana, zulmette olana, zulm edene ve ettirene… Oysa gerçekte insanın kavga ettiği kendisi. Bu ülkenin İslâmcı olanına hep kendisini öldürmesi, katl etmesi öğretilmiş. Oysa İslâm Peygamberi kendisine ait olan şeytanı eğitmiş, ıslah etmiş ve Müslüman etmiş. Ne tuhaf… İnsan ayrılıklardan düştüğü bu âlemde kendini hatırlamaya çalışırken, kendine her adımda çelme takanı, kan revan içinde bırakanı, yüzü gözü kirli olanı da idare etmek, eğitmek ve ona merhamet etmek zorunda.

Hepimiz İslâm olarak doğup, henüz ne kendimizi ne de nefsimizi Müslüman edememiş, hatta bir kendimiz ve nefsimiz olduğunu bilememiş bir toplumda doğup hayat sürmekteyiz. Bizim bu topraklara mensubiyet algımız, doğadaki bir takım varlıkların Kongo ormanlarına mensubiyetinden farksız. Çünkü köksüz ve bağsız… Medeniyetinin külleri içinde debelenen ilkel bir varlıktan farksızız. İlkel ve ilkesiz…

Ülkü; bu tozların bereketinden neş’et etmiş bir zevk.. Kendini hatırlamak için çekilen afyon; kendini bulmak için değil. Çünkü Türklüğü, kökenini “Milliyetçilik” güllesiyle parçalayan da yine kendisi… Garip… İnsanın kendini hatırlamak, anlamak için parçalamayı seçmesi…

Bir cahillik mi bu?
Belki…
Kökenini, var oluş sebebini bilemeyişin, kavrayamayışın ismi; Türklük…

Yahya Kemâl’i u/yandıran o derin kırılma; Bu dünyada meçhul iki mefhum; Kutuplar ve Türklük…

İnandığı kutsal kitabını rahle üzerine oturarak ayaklar altına almış bir Ermeni kızı tablosu ile aidiyeti meçhul, fakat Kaplumbağa Terbiyecisi tablosuyla duvarlarını medeniyet ve kültür ile donattığını zanneden zavallı bir dindarın san’attan anladığı, kentin her mahallesinden kazık gibi fırlamış, estetik ve zarafetten, derinlikten yoksun beton örme câmilerinden duyduğu övünç, algılayabildiği haz kadar işte…

Çünkü kökündeki, kökendeki asmalı küçük câmilere girse de fark etmemiş hiç. Kökeninin evvelâ mescidden, câmiden, minareye, kubbelere ve külliyelere dönüştüğünü… Çini ve tezhipteki o ince zerafeti görememiş, algılayamamış…

Şuuru kapalı bir insanın uyanmaya çalışması kadar çileli bir zanaat yok bu dünyada. Çünkü ayrılık hep bu gafletten… Kendini bilemeyiş ve bulamayış hep uykuda olmaktan…

Sözün başında hepimiz İslâm dînine ve Türk ismine mensup olarak doğduğumuzu, fakat Türklüğün ne olduğunu bilmediğimizi vurgulamıştık…

Bilmiyoruz çünkü Türklüğün İslamiyetin avdetinden önce de Hakk bir nizam olduğu fikri oluşmamış bizde. Biz, Orta Asya’da bir yerlerde bitmiş otlarız. Hâlâ orada ötürgen bötürgen konuşup duran topluluklar varmış. Şamanizm denilen utanılacak bir inanca sahipmişiz hem de. Böyleyken önceki varlığımızı bilsek ne yazar, bilmesek ne yazar? O ki biz İslâm ile var olmuşuz, öyleyse kökleri fazla kurcalamanın da bir gereği yok…

Tuhaf ve trajik görünse de şu an içinde bulunduğumuz toplumsal algı ve aklımızın seyrettiği, donduğu nokta burası. Kendine ait özü aramaktan, tanımaktan, merak etmekten vazgeçme…

Oysa imân etmenin kökeninde bu köklere bağlılık var…
Allah’a… Meleklere… Peygamberlere.. Kitaplara… Kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna ve haşre.. yeniden dirilmeye…

Yeniden dirilmeye inanan insanları ölmeden evvel ölmüşleri, olmuşları tanımaya, hayır ve şerrin tahliline, tasdikine bütün bir varlık âleminin târihini müşahedeye davet var iman edene…

Bu kuşkusuz düşünen için ezberden öte bir keyfiyet… Bu keyfiyeti bugünün televizyon vaizinin dağarcığından seyr etmemiz muhal… Bu keyfiyeti gündemin sığ sularında İsa’ya yahut Musa’ya yaranmaya yahut yamanmaya çalışan, düşünen değil, güdülen kalem sürüsünün günlük tahriratından okumak ise imkânsız denecek kadar zor… Çünkü düşenen, akl eden, kendini, kelimenin kalbini, her şeyin kökenini merak eden kalem sahibi o kadar az ki…
Bulmak, rastlamak, onu anlamak, anlattığını kavrayabilmek ise ayrı bir çile ve seyr…

Türklüğün kökenine bakmak değil önemli olan… Orada görülendir asl olan… Sen İslâm ile vâr oldun diyene, İslâm’ın sâdece Hazret-i Peygamberle gelmiş bir din olduğunu inandırmaya çalışmak, imanın şartlarındaki insanlık târihi boyunca gelen nurun kökenini de inkâr etmek, imâna davetin önünü kesmek aslında!

Türklüğün kökenine bakmak değil asl olan, o oluş ve akış seyrindeki nizâmı ve anlayışı kavramak. Türk Töresi’nin İslâmiyet gelmeden evvel de zâten İslâmî olduğunu görememek… Dünya kurulalı beri Allah’ın insanlardan istediği şeriatın bir kökenden geldiğini inkâr etmek demek. Dünyada sadece iki medeniyetin vâr olduğunu; birinin Hakk’tan diğerinin Haksız(lıktan) geldiğini gizlemek demek. Dünya hikâyeleri ile oyalamak demek insanlığı… Gözlerini bağlamak… Dikkatini asl olandan çevirmek, yolunu sarpa sarmak demek…

Zor değil aslında bu kitaplarda anlatılanları anlamak. Zor olan aklın bu terbiyeden geçmesi. Terbiyeyi kabul etmesi.

Türklük ve din bir dâvâ değil; nizam! Bir soy kurtarma çabası değil. Ne ki dünyada soyu kurutulan nesiller bu komplonun kurbanı… Kurutulmak istenen insan değil, soy değil, ilâhi nizam! Varlık anlayışı ve algısı…

Ne garip değil mi, Türklüğünün mahiyetini bilmediği bir ülkede ismine demokrasi denilen ve sistemin dayattığı üç beş parti pırtı içerisinden her defasında bir tanesini seçmeye mahkûm mankurtlarız. Birbirinden habersiz üç ontik merada otlanan bir ulus/sürü… Güdülmeye ayarlanmışız ne hazin…

Oysa okumaya ve anlamaya yönelsek Kutadgu Bilig gibi bir çok eser ve kaynakta Türklüğe daiz izi sürmek zor değil. Bizim Türklüğümüz; İslâm’ın Hazret-i Âdemden beri süren Allah nizâmı… Kökenimiz bu nizama bağlı insanlık zincirinden, fikir ve anlama inşâsından gelmiş. Bizim zulmet içinde kalmış dünyaya gelmiş olan en son dîne intisabımız en ilk vahye inanmışlığımız kadar sahih hem de.

Eğer sözlüklere bakarsak zaten “türeyişten” bahsedecekler bize… Okumak /ikra önemlidir elbette lâkin neyi bilmek istediğimizi de bilmeliyiz artık..

Çünkü neyi istediğini bilmek istemek, arayan yolcu kadar aranılanın da arayanı seçmesi demek. Çünkü bu eşiğe geldiğinde isrânın/yürüyüşün sırrı da açılacak. Çünkü bu eşikten sonra yürümenin bir anlama olduğunu, anlamanın ise yürümek değil, bir seyr olduğunu Mesnevî fısıldayacak yolcuya… Hem de, ayağını/aklını zemine sağlamca çakıp, kollarını bir pergel gibi açarak, kendi âleminin içinde, âlemleri seyrederek…

Geçmiş ve geleceği ânın içinde eriterek, nefsini bu oluşta eriterek…Hhayır ve şer olanla kavgayı bırakıp inanmaya davetin seyrinde…

İşte bu seyr içine girebildiğimizde zor değil toplumun aklını anlamak. Toplumsal aklı anlamak için, o aklın üstüne çıkmak gerekiyor hepsi bu…

İnsanın bulunduğu noktayı anlaması için geldiği yeri bilmesi gerekir. Hâfızasını kaybetmiş insanların hatırlayamamaktan, bilememekten kaynaklanan o buhranını eritmenin başka yolu yok çünkü…

Zor olan hatırlamak da değil aslında. Hatırladığımız, anladığımız yerden bugünün manzara ve seyrini okumaya tahammül etmek.

“Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre” kitabını okumakta böyle bir yarıktan kendini görmesi kadar oldurucu/öldürücü, fakat şaşırtıcı ve bunaltıcı da aynı zamanda.

Bunu, yâni düşmeyi, düşünmeyi, Boğazın en derinine, varlığın dipsiz kuyusuna, fezâ nehrine atlamayı göze alabilecekler için elzem bir kitap.

Çünkü bu kitabı okuduktan sonra mensubu olduğun dînin, dilin, inancın ve Medeniyetin iki ayrı bir sentez değil, aynı öz ve söz olduğunu anlayabiliyoruz. Bizi parçalayan, kesrete düşüren, algımızı kapatan, körleştiren, uyutan, uyuşturan Oryantalistlerin kirli parmağı sadece.

Çok fazla bilimsel teze ihtiyacımız yok bu kaynakları yeniden anlayıp hatırlamak için…

Gördüğümüz kadar, baktığımız yer de önemlidir. Hayır ve şerrin birliğinden bahseden Rabb’in senden istediği, zıtların birliği, itidal ve terbiye… Zâlimi öldürmekle zulmü bertaraf edemezsin diyor Rabb, öldürmeye geleni diriltmekle mükellefiz. Bu sebeple herkes fıtratının gereği neyse onu yapmakla yükümlü. Kötülüğe karşı iyilik, Haksızlığa karşı Hakk…

Sadece ilâhi okuyup, mesnevî okuyarak bulamadık ne yazık ki Tevhîdi. Her ne kadar Nuh Peygamber tahammül edemeyip sadece tenzih edenleri almış olsa da gemiye… Allah’ın nizamında ve rahmetinde hepsi müsavidir. Bu sebeple kökenden gelen nizam, ayrıştırmamış, birleştirmiş, ikilik üçlük atfedenin dokunmamış kilisesine, kendi varlığı içerisinde hayat hakkı tanımış, tevhidin içinde eriyene kadar sabırla beklemiş hâkimi olduğu ülkeler ve milletlere… Adaletle hükmetmiş.. Adaletle… Şimdi son Peygamberin niçin helâki değil, affı ve merhameti seçtiğini iyi düşün.

Adalet bir kadın ismi. Vücutça zayıf, hakça en fazla olanın ismi. Adil olmak, kendi varlığından, kendinden olana değil, kendi dışındakilere Hakk’ı tevcih etmek. Adil olmak Hakk’ın haksız, olana merhameti. Öldürmeyi değil, cezayı.. cezayı değil, mümkünse affı, sebebi değil bahaneyi… idareyi.. fazlı… keremi…

Şimdi Kubbealtı’ndan, ünlü adalet kulesinden seyretme zamanı şehri…

Kut kazanmak, âdil olmayı öğrenme tedrîsi. Kut bilgisini anlamak için tedrisden geçmek yâni. Kelimenin kalbi çok derin, dirasetten, İdris’ten geçen hermetî bir yol, Hızır’a ayarlı…

Her ne kadar meclisinde “Adalet mülkün temelidir!” diye yazsa da, mülkün temelinin adaletde/ uyulması gerekli yasalarda değil, âdil olmakta olduğunu bilmesi, çalışması, çabalaması, ter dökmesi, nizamı hâkim kılma hakkı verilenin, yani “kut kazananın” âdil olması…

İşte bu olmaklığın seyr ü sülûku bir nev’i Kut kazanma bilgisi. Halkın rızasını, güvenini, sevgisini, saygısını hak etme..

Bu Kut’u hakk etmeden ülkeyi yönetmeye çalışmanın ismi ise günümüz zavallı demokrasi ve Cumhuriyet anlayışı. Daha doğru anlayışsızlığı… anlayamamışlığı… uyuşukluğu… gafleti… Bir toplum ki, ontik iplikleri yâ homojen bir vahdet telakkisi içinde kendinden geçmiş, yahut kesrette parçalanmış, kaos da kaybolmuş bir halk idaresi…

Yönetenin de, yönetilenin de, Hakk’tan değil, kul yapısı düzen ve düzeneklerden ibaret adına “anayasa” yahut “babayasa” denilen bir puta tapınma. Hatta çöldeki bedevinin önce tapıp sonra yediği helva türünden, dayanaksız, dayanıksız tanrı heykelcikleri…

İyice bakalım şehre… Camilerde, havralarda, kiliselerde, sahilde, mağazada, çarşıda, konakta, gökdelende ve köprü altında, iskelede, makinelerin başında makineleşmiş, programlanmış insan sürülerine bakalım… Yapay biz düzende yaşayabilen kaç kişi görebiliriz? Kişi göremeyiz artık. Çünkü aslîyetinden koparılmış insanların ne oldukları ve kim oldukları değil asl olan… Angaje oldukları fikir… savruldukları sokak yürüyüşleri… vatandaş olmanın biricik vazifesi; taraftar olmak, seyirci olmak, alkışlamak, yuhalamak, ülkeyi idare edenleri omuzlayıp oradan oraya götürmek.. Birini götürüp, birini getirmek…

Oysa Kut kazanan bir Hükümdârın görevi, akılsız, şuursuz bir teba edinmek değil, hizmetiyle halka da kişilik kazandırmak, öz vermek. Kut kazanmak kişi hakkı gözetmek, kişi oğlunu yüceltmek.

Çünkü ilâhi olanın özünde de bu var. Allah insanı en güzel surette yaratmış ve onu en güzel melekelerle donatmış, ona akıl vermiş, nimetler vermiş. Kendisine inanan inanmayan hiç kimseden nimetlerini kesmemiş, hayat hakkını almamış elinden… Kendi seyri içinde insanı kendini bilmeye ve bulmaya davet etmiş…

Sadece bir teli için yetmiş bin cehennemde kavrulan bir insanın Rabb’i bilmesi ve bulması muhal! Donmuş bir din cesedi içinde sıkışıp kalmış mânâsı kaymış, anlamı bozulmuş bir din anlayışının içinden uyanmak, hissetmek oldukça zor Rabb’i…

Ne ki; Hakk nizâmı olan Töre içinde yaşamakla mümkün Hakk’ın kendini açması… Tepeden tırnağa bütün kurumların bu nizam ve intizam ile sülûk etmesiyle mümkün…

Kut kazanan kadar Kut’u kazandıracak âlimin, Has Hacip’in, sır kâtibinin de duracağı yeri bilmesi ile mümkün Rabb’i bilmek…

İşte böyle bir nizamın âdı Türklük… Soy’un değil, soyluluğun adı… Bireyin değil, “kişi oğlunun”, makinenin dişlisi değil, Âhi’nin, Âhiliğin halkası, eğilenin değil, eğitilenin, salikin adı Türklük…

Macar, Kürt yahut Kıpçak olması değil ona verilen kimlik, yedi tepeyi ilâhi olana yükseltecek Sinan olmak, zulmet çağının duvarlarını dövecek macar Urban Usta olmak demek… Milliyetleri, farkları, farklılıkları cem etmek, itidalle, adl ile hüküm etmek değil, hizmet etmek âleme…

Çok şişirdim başınızı biliyorum. Lâkin; size asıl anlatmak istediğim Hikmet’ti.

Yâni terbiyeden geçmiş aklın düştüğü gönüldeki inci…

Türklük; Kut kazanmış bir Kutlu kişinin, fert fert, ülke ülke, millet millet aynı potanın içinde fakat kendi seyrinde toplum olarak değil, toplu olarak, birlik içinde tekâmül etme nizâmı, geleneği ve töresi…

O eski ihtişamımızı kaybetmiş olsak da, nizamımızı unutmuş olsak da, elbet yaşıyoruz yine de bu başı bozuk dünya düzeni içinde… Ama “eğer kökten” ve “kökenden” geliyorsak “daha fazla “Töre”siz yaşayamayacağımız bir vakıa!

Hülâsa; mâhiyeti bilinmeyen olanı yani Türklüğü anlatmaya çalıştım bir nebze işte…

Artık Türk müsünüz, ona da kendiniz karar verin lütfen…

Bu kararınızdan sonra konuşalım biraz da kelimeleri ve sembolleri..

Kadirşinaslıkla efendim!

Sâliha MALHUN

https://docs.google.com/uc?export=download&id=0BzCrkrM2y2hiVGFibV9hdExmeU0