DOĞUYA VE İRAN’A BAKARKEN

DOĞUYA VE İRAN’A BAKARKEN

Hakkâniyet Hâkanlığı:

FB_IMG_1505734844928

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“TANRI SENİ ADALET İÇİN BURAYA DİKTİ”

Kutadgu Bilig’den birkaç beyit vereyim. Bu beyitler, hikmet’i temsil eden kavram (Odgurmış)’dan devlet (Töre=Küntogdı)’e verilen nasihatlerdir. Burada devlet beyin şahsında somutlaştırılmıştır:

 

“Bu beyliği sen güç ile elde etmedin. Bunu Kadim Tanrı (Bayat) kendi fazlından, sendeki yeteneği görerek verdi.” (5469. B.)

Könilik üçün Tengri tikti sini

Köni bol, könilik öze tur kanı

(Tanrı seni adalet için buraya dikti. O halde, âdil ol; senin için adâlet üzerinde durmak esastır.)

Ukuş birle işle kamug işlerig

Havaka basıgma köngül tut tirig

(Bütün işlerini anlayış ve akl-ı selimle yap. Gönlünü diri tut, sakın heveslerine mağlub olma.)

Bagırsak bolun barça bodunung öze

Törü kıl uluğka, kiçigke, tüze (5195-97.b)

(Küçük büyük herkese eşit olarak Töre’yle bak, muamele et(Törü kıl!). Kavmin işlerine bakarken merhamette bulun.)

Çünki Töre’nin sahibi “Ogan”(=Kadir-i Mutlak) ve  “Köni”(=Âdil) olan Tanrı’dır(3192.b.).

Sen öz kılkıng itgil kılınçıng könit

Bodun kılkı itlür sen özni avıt(5204.b)

(Eğer sen kendi özünü âdil tutarsan, ahlâkını ve tabiatını düzende tutarsan, kavmin huyu ve ahlâkı da düzelir. Önce kendinden başla.)

*

Aziz dostlar, tarihçilik geleneğimizde yerleşik hâle geldiğini kabul edebileceğimiz bir anlayışa göre bizim çok önemli ve değerli bir “Devlet Geleneğimiz” vardır. Bu gelenek üzerinde yazan epeyce hocamız, yerli yabancı araştırmacı olduğu mâlum.

Hepsine de şükran borçluyuz.

Devlet fikrinin bizdeki en mükemmel ve tam açıklamaları Kutadgu Bilig’dedir.

Devlet’i bir “saltanat” zannederek konuya yaklaşanların, bu yüksek değerimizin  hakikatine nüfuz edemediklerini düşünüyorum. Bu devletin varlık sebebini, “1” “hânedân”ın iktidar  heveslerini tatmin aracı sananlar derin bir yanılgı içindedirler.

Hele bu devletin bir “soy devleti” olduğu vehmi, ilgilileri fevkalâde yanıltıcı bir muhakemeye esir ediyor. Eserde “kavim” kelimesiyle tercüme edilen orijinal kelime “bodun” kelimesidir ve “boylar birliği” anlamındadır. Bodunu teşkil eden boyların soy birliği taşıyacağına dair bir hüküm yoktur.

(http://www.kirmizilar.com/tr/index.php/konuk-yazarlar2/1025-turk-anlama-ve-inanma-modeline-dair).

*

O halde bu “devlet”ten kasıt nedir? Beklenen işlev nedir?

Bu devlet bir “insanlık devleti”dir.  O devlet, insanların kimlikleri bağlamında değil, insanlık hakkı temelinde şekillenmiş bir anlayışın müesseseleşmesidir.

3107-8. beyitler:

Törü suv teg, ol küç kör ot teg yodug

Süzük suv akıttıng udıttı otug

(Töre su gibidir, zulüm ise(Töresiz güç!) ateş gibi tüketir. Sen berrak su (Töre) akıttın ve böylece zulüm ateşi söndü)

Törü tüz yorıttıng itildi ajun

Kim erse küçek ilde körmez közün

(Töre’yi eşit uyguladığın için DÜNYA(ajun) düzene girdi! Kimse devletin içinde artık bir zalim göremez)

*

Bu bir özge medeniyettir. Bu medeniyette devlet, yerleşik ve  ziraat toplumlarındaki sınıfçı, köleci, emperyal içgüdülere hizmet eden bir “canavar/ejderhâ/Leviathan”a dönüştürülemez! Buna en başta o devlete meşruluk veren Töre mânîdir.

(http://www.kirmizilar.com/tr/index.php/guncel-yazilar3/2205-medeniyet-mil-let-ciligi).

 

Bir “Hakkâniyet Hakanlığı”dır.

Kendi paradigması içinde bin yıllarca devam edebilmesi, Atlantik’ten Pasifik’e, Afrika’ya kadar bütün dünya coğrafyalarında tutunabilmesi, yeniden yeniden doğrulabilmesi, o “medeniyet paradigması”nın eseri olarak görülmelidir.(http://www.kirmizilar.com/tr/index.php/guncel-yazilar3/1250-tore-nin-cocuklari).

“Devlet güneşi Türkler’in burcundan doğmuştur” diyen Kaşgarlı Mahmud’un ruhu şâd olsun.

Kendine has bir anlama ve inanma modeli vardır Türkler’in. O modelin kendine has bir ontolojisi, epistemolojisi, ahlâkı ve estetik formasyonu bulunmaktadır. Kendini yenileme mekanizmaları işletildiği sürece toplumun köleci dünya karşısındaki üstünlüğü devam etmiştir. Kendisini yenileyebilmesinin en önemli ve değerli imkânı Töre ve ondaki ana ilke olan adalet/KÖNİLİK olmuştur.

Töre her sene kurulan “Toy”da baştan aşağı güncellenmekte, hikmetle organik ilişkisi  tazelenerek sürdürülmekteydi.

Sembolleri gayet sade, toplumdan istedikleri gayet açıktır. Bu “devlet” bir dünya devleti olarak tasarlanmıştır. Ona gökyüzündeki güneş sistemini yeryüzünde tesis ve temsil ettiği noktasından bakılmıştır. Konfiçyüs’ün ifadesiyle, “Nasıl gök yüzünde bir tek güneş varsa, yer yüzünde de bir devlet olabilir”di. Otağ mimarisinden Selimiye’ye kadar devam eden zemin ve hacim kurgularındaki meşhur sekizgen Türk Yıldızı damgası meselâ! Hiç de tesadüfen fikir ve sanatlarımızda bu yaygınlıkta yer almaz. O damgada bize göre “Âleme durmadan doğmakta olan(Tanrı)ın”,  “Könilik(=adalet)” isteyen Tanrı’nın niteliklerine inanışı ve sürdürme iradesini görmek gerekir. Güneş sistemini, hareketi, türeyişi, (türemek fiilinden gelen) Töre’yi temsil etmekteydi. Bendeniz, yüksek bir astronomi, matematik ve geometri bilgisi içeren o sembole bu sebeple “Türeyiş Damgası” adının verilmesi gerektiği görüşündeyim.

Keza, Tanrı erkini(iradesi) ve kulluk itaatini temsil eden Ok/yay sembolizmi başlı başına bir felsefî açıklamaya muhtaçtır artık. Bize bile açıklanması gerekiyor. Okumayı ok’tan, Yazma’yı yaydan türeten kendi dilimizi konuşanlara bile, tekrar açıklamamız gerekiyor. Çünkü biz de medeniyetimize ecnebîyiz artık.

(http://www.kirmizilar.com/tr/index.php/konuk-yazarlar2/1025-turk-anlama-ve-inanma-modeline-dair).

*

İran-Turan mücadelesinden söz eden tarihleri ilgili okuyucular hatırlayacaktır. O mücadele, tarih öncesine dairdir. İran diye bir siyasi teşekkül geçmişte hiç olmadı. En fazla Pers yapılanmasına atıf yapılabilir. Persler’in ise asıl rakipleri, Yunan siteleri değildir. Bizdeki Batı’ya angaje kafaların yanıltmasıyla sanırız ki, eski Yunan siteleri, Batı o zamanlarda da bir değerdir! Hayır! Eski Yunan siteleri dünyanın hiç de umurunda olacak güçte olmadılar. Persler’in asıl rekabeti Turan diyarıyla yaşadığını işte Firdevsî  Şehnâme’sinde apaçık anlatır.

Zaloğlu Rüstem ile Afrasiyâb(Alp Er Tunga) adlı kahramanlarla sembolleştirilen hikâye!

Sonra?

Sonrası ortadadır! Bu destanın yazılmasını isteyen Gazneli Mahmut’tu.

Yâni taa 10. YYdan beri bu coğrafya bir Türk memleketidir. İran düzmece bir ad. Genelde modern Batı, özellikle de İngiliz aklı, Ari beyaz ırk tahakkümünü bizim coğrafyalarımıza da hakim kılma ideolojisiyle, sömürgeci iştihasıyla, bizim dünyamızda bu ikiliği kalıcı kılma hesabını yapmıştı.

*

Töre’nin çocukları böylece hasım coğrafyalara bölününce, köleci Haçlı sömürgeciliği karşısındaki bin yıllık “Adalet Yürüyüşü” sekteye uğratılmıştır. 16. YYdan itibaren, ikisi de birer Töre Devleti olan Safevî-Osmanlı husûmetiyle kan kaybedişimizden itibaren de yeryüzü sistematik sömürgeleştirilme, köleleştirilme gayyâsına düşer…

Sömürgecilik, mâsum coğrafyalara, bizim İran’la kavgamızın müzminleşmesinden güç alarak yerleşti, ikiliğin sürekliliğini mümkün kılacak mekanizmaları tahkim etti ve insanlığın etini, kanını, ruhunu tüketti.

*

Türk Medeniyeti’nin insanlık devleti ilkesi ve ülküsü küçültüldü.

Küresel iddialarına güç yetiremeyecek olduktan sonra küçük gruplardan birisi derekesine düşürülerek  devam edebilirdi.

Gerçi Türklüğe gene de cihan çapında iddialarda bulunmasını önleyecek mahiyette tarifler ve sınırlar kondu.

Aynı küresel kapışma şiddetlenerek berdevamdır. Batı’nın pençesinden Taocu medeniyet, Brahmanist medeniyet, Yahudilik kurtulduğu, en azından bir nefeslenme imkanı bulduğu halde, bizim medeniyetimizin irade, ahlak ve iktidarını temsil eden devletimiz dikkat alanına giremiyor. Ana sebep İran-Turan kavgasının Batı lehine devam ettirilmesidir. Halbuki bu iki ana parça aynı gövdenin sağ ve sol uzuvlarıdır. Mutlaka Mevlânâ, M. Arabî, Hâfız, Sadreddin Konevî, Dâvud-ı Kayserî… gibi medeniyetimizin ortak  kurucu akılları çizgisinde buluşmayı akıl etmeliyiz.

(https://saitbaser.com/2013/12/09/imparatorlugumu-geri-ver-cumhuriyet-kemale-eriyor/).

ZİHNİYETİNE DÜŞMAN CESEDİNE ÂŞIK!..

Burada, bizdeki temel problemi görmezsek adım atmaya muvaffak olamayız…

Osmanlı hayranı dostlardan bir kısmında çok dikkat çekici bir paradoks hakim.

İyi niyetle Osmanlı özlemi duyduğu halde (kötü niyetlilere zaten hiç itibar etmeye değmez), Osmanlı’nın var oluşunu hazırlayan ve yükselten Yûnus Emre gibi, Sadreddin Konevî, Muhyiddin Arabî, Eşrefoğlu, Niyâzi-i Mısrî,… gibi isimlerin temsil ettiği ontolojiye düşman bir anlayışta ısrar edenler, kendilerini sorgulamalı değil midir?

Bunlara hûsumet besleyen anlayış medreseye 16.YYdan, tekkeye ise 18.YYdan itibaren yerleşti maalesef. Devletini çürüten anlayışta ısrar edecek, ama o devlete hayranlık üzerine ideal kuracaksınız…

Bu muazzam çelişkiyi gören biri yok o cenahta…

Eserle iftihar edip, o eserin sebebi olan inanma ve anlama modelini zemmedenler, hattâ küfürle suçlayanlar kendilerini hesaba çekmediler. O derece emindiler ki ezberlerinden…

Yeri geldikçe her fırsatta: “Hacı Bektaşlar, Yunuslar, Mevlânâlar…” diye nutuk atanlar, o okulları kilit altında tutmakta CHP zihniyetiyle müttefik oldular!.. Ama ülkeyi dışarda temsil edecek kuruma “Yunus Emre Enstitüsü” adını verdiler.

O kurumda çalışanların acaba ne kadarı Yunus ontolojisiyle barışıktır, araştırmaya değer?

Dinî kurum ve cemaatler indinde, dikkat edersek Gazalî- Rabbânî dışında otorite tanınmıyor ve onlara göre yukardaki isimler “heterodoksi” tanımına mahkum edilmişlerdir!!

 …

El Evvel, el Âhir, ez Zâhir, el Bâtın, el Hay isimleri Hakk’a âittir, “Nereye dönsek Hakk’ın bir vechi oradadır”, “Allah yerlerin ve göklerin nurudur”; ama Vahdet-i Vücud ontolojisi gayr-ı İslâmîdir!

Şehâdet, İslam’ın ilk şartıdır; ama bunlara göre lafızdan ibâret kalmalıdır!

İman “emin olmaktır”; ama taklitle idare edilmelidir!..

 …

 Bizi çürüten, anlama krizimizin temelinde yatan sebep bunlar olabilir mi acaba?

 …

Arkadaşlar!

Ne İmam Gazalî, ne İmam Rabbânî ülkemizde belli bir Nakşî  yorum, o yorumun ürünleri olan ve toplumsal mâliyeti âşikar cemaatler dışında hiç bir tasavvuf mektebince benimsenmemektedir!

Osmanlı hepimizin!

İslamcı kardeşlerimizin Osmanlı ile iftihar etmelerinden zerrece rahatsız olmayız. Bilakis bu ortak paydada bir hayat sırrı buluruz; ama Osmanlı’nın özgün kurucu fikrine yabancılaşanların ürettikleri “İslamcılık” da bu perspektifle irdelenmedi. Tarihte hiç olmamış, nevzuhur “İslam devleti” ütopyasını bunlar icad ettiler. Çünkü garip şekilde Osmanlı’yı inşa eden bizim “devlet geleneğimiz”e de yabancılaşmışlardı! Orada da Türk ve Töre kavramları vardı ve arkadaşlarımız bu kavramlara şiddetle alerji duyuyorlardı… Türklüğü soy dâvâsına indirgeyen laiklerle mutabıktılar!..

Sultan Fatih, Yavuz Selim bunlarındı; ama onların ardında duran devâsâ ve tecrübî hikmetin temsilcileri olan Akşemseddin, Sümbül Sinan sapıktı!

Bu otokritik yapılmamıştır.

Yapılması bence, bilhassa şu günlerde toplumumuz adına bir beka meselesidir!

Çok ilginçtir! Hoca Ahmet Yesevî ve Mâturidî’den itibaren 16. yy’a kadar iman bellediğimiz güzergah İslamcı dostlarca dindışı addolunmuş; din önce Birgivî ve takipçisi Kadızadeliler’ce Eş’arî/Şâfî anlayışa, sonra da onlara eklenen Müceddidî yaklaşıma indirgenmiştir. İslam adına hüküm verme, karar alma tekeli artık bunlara âittir…

Şimdi bu arkadaşlarımız Osmanlı ile yatıp Osmanlı ile kalkıyorlar.

Evet Osmanlı iftiharla benimsenmeyi hak eder! Bu bizim anamızın ak sütü gibi helal bir hakkımızdır, mirasımızdır. Ama Osmanlı hayranı dostlar, o hak edişin fikir ve adanış mimarlarını reddediyorlarsa, orada durup bir muhasebe yapmak gerekmez mi?

Bu muhasebeyi yapmak, Osmanlı’yı benimseme noktasında ahlakî bir borçtur.

Fikir namusu da, hak duygusu da bunu gerektirir.

Yiğit düştüğü yerden kalkar…

MÜCEDDİDÎ KURNAZLIĞININ OSMANLICILIĞI!..

Bir “şey”i takdis, o kutsallaştırılan alana takdiscinin kendisini nisbetleyerek imtiyaz elde etmesine yarıyor.

Bu “yeni nefs”in panzehiri, dâimâ eleştirel açıklığı devrede tutmak. Sırf takdis, esas itibarıyle o”şey”e de , ona itibar edene de kalıcı ve gerçek bir değer katmaz, katamaz!..

Sâdece lâ yüs’el ve lâ yuhtî otoriteler doğurmakla modern bir fiilî ruhbana yol açar… İster İslam adına ister Kemalizm adına…

Anlamanın tek kişilik bir yol olmasındaki zorunlu gerçeğe rağmen, yaratılan ruhban neye yarar?

Hipnozlanmış kurban kitleleri ve derebeyleşmiş, otoriteleri dünya ile sınırlı olmayan “hoca efendiler” yaratmaya!..

Haa buradan “iktidar” çıkıyor! Lüküs hayat çıkıyor, refah ve zenginlik çıkıyor… Tabiî, takdisin sebebi de o zaten.

 …

Gerçekte?

Gerçekte, kalplerde olanı sâdece Allah bilirmiş, orada olanlara hükmedecek hâricî bir otorite olamazmış!…

derkeeen…  Ensenizde bir şaplak:

“-Felsefe haram kardeşim, felsefe haram!…”

 …

İnsandan sorumluluğu kaldıran, tabiata ve hikmet sistemimize aykırı bu hal için “laiklik sonrası yeni devlet dini” mi desek, “yeni Gazalicilik” mi desek, “Müceddidiye’nin yeni kuşağı” mı desek?..

Ama çok tuhaf bir durum var.

Bütünüyle irade, kader ve sorumluluğu iptal eden bu anlayışın yeni kuşakları, dedelerince tekfir edilmiş gayr-i meşru bir aralıkta tefelsüf etmekteyken cürm-i meşhud halinde yakalanıyorlar… Kimisi hoca olarak Hilmi Yavuz’a sarılıyor, kimisi Etyen Efendi önüne “mahcubâne” diz çöküyor, kimisi Mete Tuncay’a, kimisi bilmem hangi eski tüfek Marksiste zallak oluyor… Necip Fazıl da o tefelsüf batağına battıydı, Topçu da!.. Ama yeni kuşak daha sabırsız.

Başı sonu belirsiz birer düşünce parçası bulan meydana fırlıyor… İsmet Özel’in “Türkçülüğü”, FETÖ’nün “ılımlı İslam”ı, İbrahim Sadri’nin şiir dünyası…

Osmanlı hayranlığı alâmet-i fârika ya!

Osmanlı bunların malı ya!

Bunlar “yeni Osmanlıcı” ya!

Ama ellerindeki düşünce parçaları Osmanlı’ya bir medeniyet inşâ ettiren her şeyi küfür sayıyor?!

Hüsn-i Aşk programları yapıyorlar, neyzenlere-sedefkârlara “devlet sanatçılıkları” tevdi ediyorlar, nostaljik görüntüler yaratıyorlar ve Osmanlı’yı tebcil ediyorlar… Ardından bakıyorsunuz, Divan Şiiri’nin ana temalarına ve ontolojisine kökten karşılar.

Klasik Türk Musikisi Korosu’nu Cumhurbaşkanlığına bağlıyorlar, ama teoride musikinin nasıl helalleştirileceğini bulabilmiş değiller…

Itrîler, Dedeler birden serab oluveriyor…

Kültürel iktidar istiyorlar, kültürün neredeyse bütün şûbelerinden, felsefeyle ilişkisinden rahatsızlar, estetik boşluklarının doldurulması muhal!

Yunus’tan Ak Şemseddin’e, Fuzûlî’den Hacı Bayram’a, Mevlana’dan Aziz Mahmud Hüdâî’ye Yahyâ Kemal’e kadar bütün bir “kurucu akıl” sahipleri gözlerinde küfre batık!

Ellerinde bir tek “Osmanlı Şâiri” yok! Çünkü Müceddidiyye’ye göre Osmanlı’yı, dolayısıyle şiirini kuran ontoloji küfür!

 *

Laiklerin de hedefinde yukarıdaki isimleri unutturmak, devirmek, imha etmek vardı, bunlarda da?!

Hattâ bunlarınki daha şedît.

Tuhaf değil mi?

 …

Ama Osmanlı onların!

Çok evhamlı birisi olsaydım, laikçilerin yeterince başaramadığı medeniyetimizi imha görevini bunlar mı üstlendi acaba, derdim.

*

İşte böyle!

İran’da da işbu zevâttaki eski Eş’arî/Şâfîlik’ten kalma müzmin Kürt- Şia düşmanlığı, İran statükosunun sahiplerinde görülen  Türkiye’ye bakışdaki menfiliği besliyor, kitlelerin  muhabbetini  zehirliyor.

Ne kadar ilginçtir:

İran’a husûmet konusunda da laik cephe ile bu arkadaşlar tıpatıp aynı yerde duruyorlar!

Alın bir tuhaflık daha!..

Şimdi kadîm geleneğin eseri olan Hakkâniyet Hakanlığı’na tâlibiz.

Bu  anlayışla!

Pekâlâ aradaki bitmeyen düşmanlık, tarafları tarih olmuş kan dâvâsı kimlere yarıyor?

İsrail’e, İngiltere’ye, Almanya’ya, ABD’ye, Rusya’ya… Zararın hacmine bakalım: Türk ve İslam dünyası iki düşman kutup olarak tutulabiliyor, Asya Türk Cumhuriyetleriyle ilişkilerimiz olağan üstü zorlaşıyor.

Ne gam!

Tekrar edelim: İran’a illâ bir tarih perspektifinden bakacaksak, bu neden mutlaka Yavuz Selim’e şartlı olsun? Neden Alpaslan gibi, Melikşah gibi bakılmasın?

Elbette Müceddidî perspektif bunu men eder. Ya Konevî anlayışı, ya Ahî Evren, ya Hacı Bektaş, ya Mevlânâ bakışı?

Hem neden dogmatik, hayatta karşılığı bulunmayan, tarafları tükenmiş bir şartlanmaya güncel imkan ve konjonktürü fedâ edelim?

Reklamlar

Günaydın Yazıları – 133

Teyakkuzu hal edinen insana müslüman deniyor.

Sırat Köprüsü de itidalde kalarak yürümek olmalı, Sırat-ı Müstakim de…

Bu da anlama şartına tâbî… Herkesin kendine özel çünkü…

Günaydın efendim.

*

Yeni Öğretim Yılı’nın cümle evlatlara, eğitimde görevli cümle dostlara hayırlı uğurlu verimli feyizli olmasını temenni ediyorum.

Günaydın Yazıları – 132

VİCDANDA DUYDUĞUMUZ KİŞİLİK!

FB_IMG_1505627135424

“Benim” diyebileceğin neyin var?

Çevrene ve hayatına bak. Ne senin?

“Benim” demenin anlamı ne?

“Benim” olması, o şeye “hükmetmek, kullanabilmek, kendine bağlı tutmak” filan gibi haller değil mi?

Kendime sahip miyim de, etrafa sahip olma çabasındayım? Kendine sahip ol/a/mayanın diğer şeylere sahipliği???

“Kendim” nedir?

Sahip olan o “şey”, derinlerden öznelik iddiası güden o şey nedir, kimdir?

Şu beden çerçevesinde bulduğum o “kendiliğim”, her fırsatta bedenime de mülkiyet sigasıyla sesleniyor:

“Elim, ayağım, gözüm, kulağım, ciğerim, böbreğim, kalbim, beynim…” diyor!

🙂

Daha tuhafı: “Canım, gönlüm, ruhum…” bile diyor.

Bunları “diyen özne” “nereden” konuşuyor arkadaş?

Benim saf saf bunca mülkiyeti kendisine izafe etmeye çabaladığım, uğrunda rahatına yıllarımı verdiğim bedene, o kalkmış “benimsin” diyor!

Bedenimin ise ne bir itirazı ne bir idraki var! Ha ölü ceset, ha diri ceset!

Peki bedenim senin de, ya “sen” kimsin ay arkadaş?

Sen kimsin? Kimsin?..

🙂

Hani insanın “şurası” yanar ya bâzen!

Doktora seslenir zâlim âşık: “Elini kalbime koy doktor, nabzımı bırak!”…

🙂

Kalpten kasdı anladınız tabii…

Adamın vicdânı rahatsız.

Vicdan acıyınca bizim “kendiliğimiz”i hissediş yoğunluğumuz artıyor galiba! Yoksa günahlar, hatâlar, tökezlemelerimiz, haksızlıklarımız bizim “kendimiz”e gelmemizde, yâni vicdan kılıklı kişiliğimizle göz göze gelmemizde(!) bir görev mi yapıyorlar?

*

Bu durakta birkaç nefes almalı! Vicdan acıyınca kendimize gelmek durağında…

*

🙂

İyi ki vicdanımız var! O olmasaydı neye benzerdi âdemzâdeler acaba?

Amma ve lâkin bu vicdan da ele avuca sığmıyor ki!

O kadar “uygarlaştık”, gene de bir “vicdan hastahânesi” yok insanlığın!

Bir vicdan doktorluk okulu yok!

Bir “vicdanla tanışma” programı yapılmamış daha!

Hem ana özne vicdan hem de hakkında iki cümle laf edecek durumda değiliz?

Şu ilim fen çağında!..

“Amerikalılar bulunca anlarız” diyenlere sözüm, orada bu nesneden zırnık bulamayacakları…

🙂

Kendimde gözlemim: Bu vicdan, üzerine yük almak istemiyor arkadaş. Ne mal ne mülk ne mülkiyetin herhangi bir türüyle bağlanmak istemiyor. Başkaları üzerine yolsuz yordamsız hükümranlıklar kursak bile, ardından derhal acımaya başlıyor “bir yerler”(neresi demek yasak). Sızım sızım sızlamaya başlıyor.

Hepimiz onu kendimizde kendimiz bulmaya mahkûmuz. Hem de Hakk’a saygıyı yitirirkenki an’da acıyla, veyâ Hakk’ın hakkını verdiğimiz demde ferahlarken!

Bilmesek de görmesek de… O biz! Biziz…

Nerede durduğuna dâir fikrimiz olmasa da, iyi ki var…

*

Hayırlı sabahlar yârenler.

TARİHÎ-SOSYOLOJİK İSLAMLAR VEYÂ HİKMETSİZ İLÂHİYAT!..

 

FB_IMG_1505541270964

İslam havada asılı, soyutlanmış bir topluma gelmedi. Tarihin çetin coğrafyalardan birine mahkum Arap toplumuna geldi. Ekonomisi, iklimi, sosyal düzeni hiç de gıpta edilecek bir toplum değildi Araplar o sırada. Bir dil kullanıyorlardı ve o dil, bir köleci toplumda, sınıflı tarihte kavramlarını kurmuştu. Gelenekleri  güçlüye göreydi, kadının değeri yoktu…

Kur’an ve Hz. Peygamber’in tebliğ yöntemi, dili, öncelikleri bu yapıdan bağımsız olamazdı. Bu cahil ve vahşi kitleye çok da nezaket ve zarafet diliyle konuşulamazdı. Tehdit temelli müjdeler de vardı o dilde korkutma da… Bazı vahim hallere ister istemez boyun eğme de vardı: Köleliğe rıza gibi…

Ama Tevhid kavramının eşsiz ilhamları, Hikmet’in kapılarını açan gücü o toplumda bile harikalar yarattı tabii… Maalesef, daha Hz. Peygamber’in irtihalleriyle beraber de eski alışkanlıklar ve saltanat hırsının en tepelerde kol gezmesine engel olunamadı.

Sonra sonra nisbeten kalıcı bir düzen tesisine rağmen, o günler çokca takdis edilmekle, dine dair düşünce üretenler bir sınırlandırılmış alandan çıkamadılar. “Asr-ı saadet”e dil uzatılamaz, “her biri gökteki yıldız” olan sahabelerin o vahşet devrindeki, akla hayale gelmez yanlış tutum ve davranışları analiz edilemezdi. İnsan inanamıyor; ama belli çevrelerde el’an da bu fiilî yasak devam ediyor, görmemezliklerle bir selamet sâhiline ulaşılabileceği hayal ediliyor… Belli bir kurgu üzerinden “istenen” yorumların hududlarının aşılmasına İslam toplumu hâlâ hazır değil!

Hem “İslam’ın bir adalet toplumu istediği”ni söyleriz, hem de hâlâ köleliğin en tepedeki halifelerin bile kullanımında bulunduğu, yaşandığı devirleri idealize etmekteki tenakuzu görmeyiz!

Halbuki İslam konuşulacağı zaman, gerçekçilik zemininde buluşmadan mesafe alamayız.

Bu “sistem” tarihte ortaya çıkmış, bir tarihî dil ile meramını anlatmıştır. Yoksa tefsirdeki, sebeb-i nüzul arayışlarındaki, ayetlerin ve surelerin tertibine dair ihtilaflar… bitmez miydi 1500 senedir?

Bu tutum İslam toplumlarında reşid olmayı geciktirmiştir…

Eskiden rakip medeniyetlerin de aynı kaotik yaklaşımda devam etmesi, sıkıntıyı yeterince görmeyi zorlaştırıyordu sanırım. Maalesef bugün, hem doğu hem batı gelenek ve dinî toplumlarında kendilerine dair şöyle veya böyle bir hesaplaşma yapılmış, bir istikamet seçilmişken; biz ise en ufak meselelerde bile, ciddî bir analiz ve teşhis yapmaktansa, yarayı örtmekten, itirazları susturmaktan, pisliklerimizi hâlâ halının altına süpürmekten yanayız. Alttan alta o yaralı konular zamanla gangren oluyormuş!.. Ümmet-i Muhammed’in beka meselesi haline geliyormuş! Ne gam? Biz “deve sidiği, yanmayan kefen” parantezindeyken atı alanlar Üsküdar’ı geçiyor…

Artık Bağdad’da Şam’da bile Haçlı orduları kol geziyor!

Elbette bu durum, yani gerçekle barışık rasyonel toplumların av sahası olmak, bu eski ezberlerin hücresinden çıkmamakta direnen ümmetin ulaşacağı tabii sonuçtur!

İslam adıyla önümüzde duran birikimin tarihsel teşekkül şartları ve yer yer zaman içinde biçimlenmiş, eklemlenmiş unsurları teker teker görülmek istenmemiştir. Bu “dinî sistem”in zamanda dolaşırken içine girdiği sosyolojik yapılara göre biçimler kazandığını, bunun da son derece normal olduğunu görmek istememişizdir.

Bazen tarihsellikleriyle sosyolojik dönüşümleri ayıklanmadan bu 1500 senelik birikim ve âdetleşmiş, çok zaman taşlaşmış, kalıplaşmış tutumların ardındaki “Tevhidî Hikmet”in artık “ümmet”e hiç dokunamadığını düşünmeden edemiyor insan.

Gönül şu “Tarihî ve Sosyolojik İslamlar”ın ağırlığından, taşlaşmış kalıplarından kurtulsaydı, bu Âlî Hikmet’in bize neler verebileceğini de görmek istiyor.

Artık genel olarak mahkûmu olduğumuz, uğruna kavgalar ettiğimiz en alt seviyedeki suçlu ve zayıf karakterlere göre biçimlenmiş “Fıkıh İslamları”nın da adamakıllı imbiklenmesi gereği ayrı ve başlı başına bir mesele!

Hâlâ yığınla şekil şartında debelenip sadede gelinemediğine bakıp ümitlerimiz yerle bir olsa da, gayretten, en azından meselelere kökten bakma çabasından vaz geçmemek lazım…

Hayat akıp gidiyor.  Asırlarca yaşamıyoruz.

Bizim Hak ve Hakikat’le temas imkanı sağlasın diye en ileri fedâkârlıklarla yaşattığımız yapı, bize destek vermeyi bırakın, birbirimizi tüketmenin gerekçesine dönüyor.

Eğer din adına konuşanlar, derli toplu bir durum muhakemesi yapmazlarsa, yeni kuşakların itibarlarına ihtiyaçlarına dokunmayan bu “zorlu sistem” hayatın dışında kalmaktadır.

Bakın koca koca adamlar “Deizm Tehlikesi” diye yazılar yazıyorlar…

*

Cumamız mübarek olsun Erenler…

Günaydın Yazıları – 131

FB_IMG_1505541951205

KERKÜK!  AAHHH KERKÜK…

Kerkük Hükumetimize Myanmar’dan uzak!! Bu târiz, Myanmar veyâ başka mazlum gruplara sırt dönmeye mâtuf değildir.

Çok zamandır bir gönül yarası olmaktan daha fazlası artık Kerkük!

Türk şehirlerinin en incesi, en zarifi bir oldu bittiyle Barzanistan haline getirilmek isteniyor. Bizim millî hassâsiyetlerini zaman zaman unutan, yapmacık bir “ümmet” kavramına medeniyetimizin taşıyıcı unsurlarını kolayca kurban edenlerden Kerkük hassâsiyeti bekliyoruz…

*

“Temizlenin ki kurtulasınız”, veya “Felah isteyenler nefsini tezkiye etsin” hükmü(A’lâ 14), İslâm’ın bir hijyen, arınma sistemi olduğunu anlatıyor. Kurtuluş temizlenmede! Yahut kirlenmekten sakınanlara has!

İslâm bir hijyen dîni. Maddeten ve mânen! Tabii niyet selâmeti ve ihlas, temizliğin özü.

Bu ise tam manasıyla bireysel bir karar ve eylem… Vekâlet işlemeyen alanlardan biri de bu konu. Nerede o haysiyet, nerede o şahsiyet, nerede o tefekkürü hâl edinmiş daimî tezkiye ahlakı?

Memleketimin yönetimine bakıyorum, kim kiminle, kimin eli kimin cebinde, iktidarın asıl dayanağı millet mi, haricî mihraklar mıdır seçilemiyor! Dün “üst akıl” diye can havliyle bağırdıklarımızla koyun koyuna bir tablo doğmuş!

*

Piyango dini mensupları,Hz.  Peygamber’in dahî tebliğde durmak zorunda olduğu insanlık yolu İslâm’a, habire tekfirlerle bir hükümdarlık coğrafyası(!) gibi bakıyorlar… Muhakeme yoksunu mucize düşkünü milleti  nasıl şaşkına çeviririz, söğüşleriz, sürüye çeviririz, eldeki sürüyü daha fazla nasıl büyütürüz arayışındalar. İmâm-ı Âzam’ın asla yanaşmadığı bir “ahlaksız ahlâk”a da Ehl-i Sünnet diyorlar! Utanmadan! Din onların, tek konuşma ve temsil hakkı onlarda!

Bunlar Dede Korkut’un “kara papaz”larından daha mel’unlar!

Onların Hanefî /Maturidî görünümlü  Şâfî/Eş’arî /Müceddidî(aslında Kürt Müslümanlığı) anlayışı mensuplarındaki ümmet algısına bir bakın!

Türksüz olsun da ne olursa olsun yaklaşımı artık paçalarından akıyor!

Türksüzlük kime lâzımdır?

Türk’ün tarihî varlığını da “yeni Osmanlıcılık” etiketiyle o riyâkâr anlayışlarına mal edince asıl kazananlar kimlerdir?

O kirli şeye de Müslümanlık diyorlar! Biz de saf saf bunların demogojilerini fikir yerine koyup cevaplar yetiştiriyoruz…

Elbette İslâm’da kavmiyetçilik yok! Ancak BİR KAVME ÖZEL HUSUMET DE YOK! Hem de bu dini bin yıldır cepheden savunan bir kavme!

Haa! Türklüğü “Töre mensubiyeti” olarak kabullenmek zaten küfür sayılıyor bunlar indinde! O pek sevdikleri Osmanlı da Töre devletiymiş! Canım oralarını karıştırmamalıymışız…

Çünkü bunların dinleri, ezelden gelen hikmetli Tevhid değil! Bunlar peygamberler arasında ayrım yapmayanlar değil! Bunlar okudukları Kur’an’da saygıyla anılan uluların devirlerindeki İslam’ın süregittiğini, düşüncelerinde devam hakkı tanımadan  anarlar sadece… Bunlar tarihte zuhur etmiş bir İslam’a bağlılar. Allah indinde yegâne yol değil benimsedikleri yol… O İslam’ın metafiziği, ontolojisi yoktur!

O İslam bunlar ne derse odur!

O din, sığ ve kullanışlı, asırlardır işlenmemiş bir fıkıhtan, şeriatten ibarettir.

Alıp milletin saf yığınlarını düşmana peşkeş çektiler. İşte FETÖ, METÖ, ÇETÖ!..

Tam bir riyâ saltanatı bu. Bir ucuyla küresel mihraklarla dirsek temasındalar,  onlar adına ülkelerine de ümmetlerine de ihanet içindeler.

Diğer yanda adamları, tarikatdaşları Müceddidî/Nakşî Barzani eliyle bin yıllık Kerkük ve Telafer gibi hala Türkçe konuşulan nüfusun vatanı üzerinde hesaplar çeviriyorlar ve hâlâ o körlüğe müşteri bulabiliyorlar… Bu çıkar dışında değer tanımayan omurgasızları “dost” bilmemizi öğütleyen iktidar sahiplerine ne diyeceğimi bulamıyorum maalesef…

Cumhurbaşkanlığı adayları arasında, bu mahzun millete: “Ben sizin adayınızım!” diyecek birisi de yok! Merkez’de “yer” arıyorlarmış Akşenerler Karaşenerler! Masonlarla, alçaklarla, her devrin yalakalarıyla iktidar ortaklığı hesapları yapıyorlarmış!

Merkez millettir arkadaşlar. Sadece milletten yana olun ve bunu gösterin yetecek!

Dostlar! Biz neden bu derece safız!

*

Günaydın efendim…

Günaydın Yazıları – 130

“HERKESİN ŞİMDİSİ” Mİ?…

 

facebook_1505283455258

Alâka ve sevgilerimizin diriltici, hattâ var edici tesirini pek göremiyoruz. İnsan yaşarken, zamanını her daim o anda, herkeslerin şimdisinde sansa da, böyle bir süreklilik yok! .

Herkesin şimdisi?!

 

 

 

Veya şöyle söyleyelim: Herkesin ortaklaşa yaşadığı “şimdiler” sanıldığı kadar çok değil. Dahası, mutlakçı bir yaklaşıma uydurursak gözümüzü, belki de bir ortak şimdi yok bile desek, kim karışır keyfimize!

Şimdilerimizi alâkalarımızın yoğunlaştığı yerlerde biz yaratıyoruz. Sevdiğimiz, duyduğumuz çerçevelere hayat veriyoruz yani.

Âşık Veysel’in:

Güzelliğin on par’etmez

Şu bendeki aşk olmasa

mısraları, “zamanın içini dolduran o şey”e dâir de bir ölümsüz mânâ vâdîsini işaret ediyor. “Yaratılmış” bir vaktin çocukları, aynı tik-takları dinleyen kulaklar da olsak; bambaşka idrakler, tempo ve akış hızlarıyla, ümitler veya hüsranlarla dolduruyoruz o tik-takların içlerini… Ruhlarımızda esen rüzgarlar zamanın mânâsına dönüp duruyor…

Hemen yanıbaşımızda kopan sayısız kıyametten de habersiziz, gözümüz önünde gerçekleşen nice ba’s ü bâdelmevtten de.

..

Niye?

Çünki herbirimiz bambaşka bir aşkın, alâka veya emelin hülyâsındayız da ondan.

Bu standardçı eğitim ve toplumsallık sopaları başımızın üstünde ne kadar dönerse dönsün, ruhlara mutlak mânâda hükmetmek de bir aldanış. Muhakkak ki, standardizasyon programları bizim hayatımızdan çok şeyi alıp götürüyor, kişilik hakkımızı kullanmaya izin vermiyor. Doğrudur. Ancak insan hülyâları, beklentileri, kavrayış yöntem ve hızları da  mutlak anlamda kontrol edilemiyor…

 

Sevimli Erzurumlunun her bir olumsuzluğu “Amerikan işi”ne bağlamasındaki komplocu psikolojiye bile bir ölçüde hak vermemek imkansız.

Lâkin her insanın kendisine has bir şimdisi var!

En standart uygulamaların elemanı bile olsa, insanın hayatı durmaksızın bir farklılaşma hikâyesidir. Yaşayacaksa farklılaşacak.

Tüketim toplumu koordinatörlerine bile yaşayan insanlar gerekiyor. Ölüler kimsenin işine yaramadığı gibi, modern çağ büyücülerinin hesabına hiç gelmez.

Hilkat ile boğuşmanın uzun vâdede galibi yok!

 

Her rûhun bu imkanla geldiğine uyanmak da bir dem meselesi sanırım.

Dileyelim ki, uyanmanın vakt-i merhûnunda olalım…

Tanrılık kompleksine düşmediysek bizim korkmamıza gerek yok. İnsanlığın kaderine hükmetme iddiâsındakilerin bu yalın gerçeğe uyanması ne acılıdır kimbilir!

🙂

Biz oralarda durmuyoruz nasılsa. Günaydınımızı sunalım değil mi efendim?