Asıl Ölüm!

(Kâinat Büyükaksoy hanımefendinin göç haberinden mülhem satırlar…)
Kendimizi tanıyışımız, hattâ inşâ edişimiz etrafımızdaki kıyas imkanlarımız bağlamında cereyan ediyor.
“Çevre” bu mânâda bizim kişiliğimizin prototiplerini eşyâ, olaylar, canlılar, insanlar arasında dağıtmış bir saklı kişilik cevherimiz olarak işlev görüyor.
Çevremiz önce ilham kaynağı, sonra da mesajıyla varlığımıza bürününce, bize kendimizi gösteren ayna oluyor.
“Çevre” bütün elemanlarıyla etkili. Bu etkiyi her zaman olumlu sayamayız tabiî. Yarattığı infial ve red ettiren unsurlarının da yapıcı elemanlar halinde, atılamaz biçimde varlığımıza işlediği muhakkak.
Yani bizim kişiliklerimizde az buçuk değişimlere uğrasalar bile çevremizdeki renklerin, kokuların, kimlik ve kişiliklerin yeni birer terkiple varlıklarını sürdürdüklerini görüp kabullenmek de kendimizi tanıma imkanlarımız arasındadır… Dostlarımız kadar düşman veya rakiplerimiz de, etraftaki her türlü ahlakî tutumlar, çirkinlik ve güzellikler de, meslek ve olay da bizim yapı malzemelerimizden… Hem bu konuyu zihnimizde tebellür ettirerek bir bilinç durumuna çıkartmasak dahî, biz kendimizde hangi tesirlerin önde geldiğini içten içe bilmez miyiz!?
Ölümler, içimizdeki sevgililerin sahiden kaybı değildir bu bakımdan… Hattâ bâzen daha da derinden ve kuvvetle hayat bulmaları, aleme serpilen tohumlar gibi binbir suret ve sîretle neşvünema bulmaları bile sayılabilirler. Yeryüzü sahnesinden fizikî varlıkları çekildiği halde ömrümüzce içimizde yaşayan dost ve sevgililer, hepimizin ruhumuzda duyduğumuz bir gerçektir.
Benim “asıl ölüm” dediğim şey işte bu noktadan bakılınca ortaya çıkan bir hal. Yıllar yılı sevdiğiniz, kalbinizdeki önceliği nefsinizden evvel gelen canlardaki hal değişikliği, dünyevî kazanımlar uğruna sevgilerinin içinizde boğulmasına rıza gösterişleri yok mu; işte “asıl ölüm” dediğim odur!
Ağlayacaksan o ölüme ağla!
Tükeniş sayacaksan, ecel dakikalarına takılma, o halden kaynaklanan ecelsiz tükenişlere kahırlan…
Sevenlerinin gönlüne sağken kendi mezar taşlarını dikenler…
Böylesine sefil bir ölüm yanında biyolojik hayattan çekilişlere ölüm demek bana göre büyük haksızlık. Sevdiklerinizin kişiliklerinde, zevklerinde, hatıralarında, eserlerinde şu veya bu ölçüde izleriniz memnuniyetle taşınırken, varlığınızın mânâları kendilerini tekrar tekrar üretecek hayatiyet zemininde dururken, o “son”a “ölüm” denir mi?
Kâinat Büyükaksoy hanımefendinin ardından düşünürken böyle cümleler sıralandı zihnimde…
Bildiğim kadarıyla, uzun sayılacak ömründe kimsenin kalbinde ecelsiz tükenmedi bu hakşinas ve muazzez “Hanımefendi”…
Mekânı cennet olsun.
Sevenlerinin kalplerindeki genellikle çok müsbet tesirlerin ilelebed, hayat sahnesinde çoğalarak devam etmesini niyaz ederim…

Damlalar – 558

Vaktimize sahip olalım. Günler hayır ve bereketini kaybetmesin.
Yılbaşı, doğum günü vs…
Bir de kaybedilmiş başka günlerimiz var. Sevgililer günü(!), anneler günü, babalar günü, şu günü, bu günü… Bunların, vatan toprağı kaybetmekten farkı yok. Ha mekan kaybetmişsiniz, ha güya sizin olan mekanlarda yaşanan zamanları düşman kültürlerin hakimiyetine kaptırmışsınız…

(Hayr umulur mu böyle gecenin seherinden?) “Stokholm Sendromu” muydu o habis, zalimine-gaasıbına veya kendisini rehin alana duyulan marazî ilginin adı? Sanıyorum bu “zalimine tapınma” hali sadece rehin alınma olaylarına has değil. Bakın eski sömürgelere, halkında emperyalistlerin değerlerine karşı bir mağlubiyet görürsünüz. Hindistan’dan eski Sovyet ülkeleri halklarına, iki boncuğa her şeyini veren Kızılderililere kadar; işgalcisine secde edişe çok sayıda örnek bulabilirsiniz. Bizim “yılbaşı kırismısı” kutlamalarımız da özünde aynı şey. Gerçi, elhamdülillah bu topraklar sömürgeleştirilemedi! Bunu, o köleci batılıyı ilahlaştırmayı biz kendi ellerimizle yaptık. 16. YY sonuna kadar Türk gücü dünya ölçeğinde bir söz sahibi iken insanlık böyle bir sömürü aşağılamasına maruz kalmıyordu. Şimdi kendimize bir boy aynasından bakıp, “Ne yapıyoruz biz?” diyemez durumdayız. Jül Sezar’ın mağlub ettiği düşmanlarına bakıp: “Veyl mağluplara!” dediği söylenir. Bu söz, Roma hukukunda mağlubların kölelik dışında bir hukukları olamadığını, olamıyacağını ifade ediyordu. Bu zalim batılı, bütün insanlığa çok ağır bedellere mal olan yayılmacılığı ve zulmü üzerine bir de bunu yaptı: Mağlublarını kendi değerlerine hasım haline de getirdi. Şimdi biz bize yıllardır, “Milad=Hz. İsa’nın doğumu=Tanrı’nın yeryüzüne inişi” kabulü sebebiyle, ondan öncesini “vahşet” saydığımız bir zaman ölçüsü bağlamında, bir Müslüman toplum olarak “yılbaşı” kutlamanın garabetini tartışıyoruz. Noel ve kutup geyikleriyle, çöl insanı Hz. İsa’nın alakasızlığını, bu pagan ve yalancı motifin Hristiyanlığa dahî yabancı olduğuna… filan hiç değinmeyelim. Bu Miladî zamanların bizdeki çökerten, tüketen, soyumuzu kurutan uygulamalarından “güzellik” veya “iyilik” ummak hangi akla göre doğru olabilir? Pekâlâ!.. Bu takvimi bize zorla mı kabul ettirdiler? Hayır! Yahut, bu takvimin sıfır dediği başlangıçla bizim ne alakamız vardır? Hiç!.. O günün peryodlarını “kutlayış”tan ne umuyoruz? Kutlama! Yani onda bir Tanrısallık vehmetmek! Takdis yani. Bu “kutlama”nın şekli ve mahiyeti ise tam bir değerler kanseridir! İçki, kumar ve fuhşiyatın serbest olduğu bir “kutlama” bu! Takdis ve bu kutlamadaki telkinlere bakın!.. Hangi Tanrısal mesajda yılbaşı kutlamasındaki değerler meşrudur? Bu “şeytan”ın ta kendisi olmasın? * Bu “mağlubiyet hukuku”ndan bir an evvel çıkmadıkça, içine düştüğümüz bu kültürel yok oluş sürecini durdurmak çok zor! Senede bir gün itiraz da etsek, geri kalan bütün zamanımızı bu takvimin tarif ettiği bir “zaman algısı” içinde geçiriyoruz. Yılbaşında (her sene azalan itirazlara rağmen) ortaya koyduğumuz direnç bir züğürt tesellisi olarak kalıyor…

Damlalar – 557

Oyunun bir tarafında IŞİD, EL KAİDE vb. katil sürüleri; diğer tarafında Adnan Hoca vs. şarlatanlar…
İşte İslam’ın şeriatı ve tasavvufu! Seç beğen al!
Rakibin, tarihsel modellerini senden iyi biliyor ve dejenere örneklerle bütün umutlarını çıkmaz yola çeviriyor.
İkiyüz yıldır onca oryantalist çalışma boşuna yaptırılmadı…
Güncel bir anlama kapısını zorlamadıkça, her hazır kalıbın seni çaresiz bırakacak cevapları, dünya hakim medyasının yedeğinde tedavüle sürülmeyi bekliyor…

Damlalar – 556

Yirmiüç seneden beri rahmetle anmadan yaşadığım bir gün geçmemiştir. Bu anışlar, ondan kalan prensipler dolayısıyla oldu. Ruhunun ve tefekkürünün gücüyle bende yaşayışının tabiî bir sonucu bu.

Sene 1980.  Bir toprak meşrebli, ulu gönüllü adam: Hayri Bilecik hocam. 1993 senesinde, henüz 48 yaşında iken ve gülerek teslim-i ruh etti... Yaşça ölümün erken sayılabileceği bir çağdaydı. Ama onun kemâline şimdi altmış, yetmişlerinde olan cümle akranı hâlâ hayran ve gıbta halindedir... Ne var ki o, yükseltme çabasını bir an bile terk etmediği akranlarında görmekten derin azap duyduğu mal, şöhret, unvan... ihtirasını ayakları altına almış bir ruh mimarı idi... Hayatıma, ufkuma girdiğine bin ömür şükredeceğim bir

Sene 1980. Bir toprak meşrebli, ulu gönüllü adam: Hayri Bilecik hocam. 1993 senesinde, henüz 48 yaşında iken ve gülerek teslim-i ruh etti… Yaşça ölümün erken sayılabileceği bir çağdaydı. Ama onun kemâline şimdi altmış, yetmişlerinde olan cümle akranı hâlâ hayran ve gıbta halindedir… Ne var ki o, yükseltme çabasını bir an bile terk etmediği akranlarında görmekten derin azap duyduğu mal, şöhret, unvan… ihtirasını ayakları altına almış bir ruh mimarı idi… Hayatıma, ufkuma girdiğine bin ömür şükredeceğim bir “Keyfiyet Kahramanı”…

http://books.google.com.tr/books

Damlalar – 555

Töre’deki birlikçi, farklara saygılı hikmet geleneğimizi anladıktan Sonra, onu merkeze koyup Bütün kültür şubelerimize o açıdan Bir Daha bakarak Yeniden anlamaya çalışmalıyız.
Çunku Türkçeden mûsıkîmize, kurumlarımızdan muâşeretimize, hukuk ziyaretinde Varlık telakkimize Kadar Bütün Kültürel yapımızın formasyonunda Töre’nin belirleyici rolu, Inkari gayr-ı kabil Bir hakikattir.

“Mâlâyâni Kalbi Öldürür!”

Tabii ölü bir kalbden kasıt, bencilliğine hapsolmuş bir kişiliğe gönderiyor bizi. Mâlâyâni kelimesine merhume İlhan Ayverdi:
“MÂLÂYÂNİ:
(ﻣﺎﻻﻳﻌﻨﻰ) sıf. ve i. (Ar. mā “şey” ve lā-ya‘nі “bir şey kastetmez, amaçlamaz” ile mā-lā-ya‘nі)
1. Mânâsız, faydasız söz veya iş: Kaçan imdi gönlünde kasâvet bulsan ve bedeninde hastalık bulsan ve rızkında haram bulsan ve mâlında ziyân bulsan belki mâlâya’ni söylemektendir (Ahmed Bîcan). Eyleme ehl-i salâha ta’nı / Söyleme cehl ile mâlâya’nî (Yahyâ Bey’den). Bize böyle latîfeler etmeyin çocuklar. Bizim vazîfemiz bu gibi mâlâyâni ile meşgul olmamıza müsâit değildir (Burhan Felek).
…”
açıklamasını getirmiş.
Kalpte mâlâyâni olmadan evvel ne vardır ki, yerine mâlâyâni geçince kalp ölmektedir?
Bu sualin cevabı için: “…boş söz, manasız iş” tarifiyle, yaratacağı sonuçlara dâir Ahmed Bîcan’ın verdiği açıklamaya dikkat kesilmek lazım…
Edebteki, kendini Hakk’ta bilme/bulma duyuşundaki sabırla ve emniyetle hikmete talip oluşun insana kazandırdıklarının muhafazası, bu zelil edici mâlâyâni sığlığının kaybettirdiklerine karşı teyakkuza bağlı görünüyor.
Bugünlerde toplum önderlerimizdeki sığ ve seviyesiz söylemler bizi yeniden düşündürüyor. Hep bir ağızdan toplumumuzun değerlerine saygı ifadeleri, içi boş teranelere dönüşürken, o “değer”lere gerçekten sıdk u sadakatle sarılmanın lüzumu ortadadır…
***
Yazıya başlık yaptığımız “Mâlâyâni kalbi öldürür” ibaresi bir hadis-i şerif.
Kalbi ölmüş kimse ne sevgi, ne saygı, ne iffet, ne namus, adalet, feragat ve hattâ ne de iman… hiçbir ulvî değerin taşıyıcısı olamaz. Halkımızın “yalakalık” veyâ “yılıklık”, “sululuk”, “mayasızlık”… addettiği o zilletten her birimizin kaçınmamız şarttır; ancak önde yürüyenler için bu şart “elzem” bir şahsiyet unsuru olarak dikkate alınmalıdır. Hele toplumun kaderine hükmedenler, karar ve tutumlarının toplumda ma’kes bulmasını, kök salmasını sağlamak zorunda iken, kale alınmama sonucu verecek bu söylem ve davranış çizgisinde ısrar ederlerse, asla istemeyecekleri bir “manevî intihar öncülüğü” yapmış olurlar.
Değerler, hamâset nutuklarının sıradanlaştırmasından da korunmalı!
“Ciddiyet ve zarâfet” asıldır, lâtîfe bile arada bir olursa tebessüme yol açar. 

Sevgi, Şefkat, Merhamet, Af ve Adalet Zinciri Kopmamalıdır…

Adalet vazgeçilemez bir değer. Bundan şüphe edilemez; ancak âdil insan olmadan hayâta geçirilemeyeceğini, bütün “değer”ler gibi kendiliğinden bir varlık taşımadığını da unutmamak lazım.
Adalet soğuk suratlı olmakla nam salmıştır mâlum. “Mahkeme duvarı” deyimi o soğukluğa atıf yapar.
Lâkin âdil insan olabilmek, “mazlum” ve “zâlim”i tanımak, mazlumdan yana tutum takınmakta tereddüt etmemeyi şart kılar.
Sanıldığı gibi “merhametsiz adâlet” imkanı yoktur.
Merhametsiz adâlet! Bundan çok defâ çıksa çıksa hukuk marifetiyle işlenen zulüm çıkar… Hattâ, “sevgi” olmadan merhamet ve şefkat duyuşlarının hareketlenmesi imkanı var mıdır, diye sormak da mümkündür; ama şimdi sözü o kadar dağıtmaya gerek yok.
Acımayı bilmeyen, vicdanı uykuda kimseler, mazlumun himayesi konusunda hassasiyete sahip olamazlar… Duymak, görmek, atak yapmak da “algıda seçicilik” ilkesine tâbîdir. Merhametsiz kimse mazlumu görme önceliğiyle bakmaz ki onun hukukunu koruyabilsin…
Yâni aslında temel değer hangisidir dersek, adalete göre, onu gerçekleştirecek merhametli hakimlerin hakkını teslim etmeliyiz. Tabii adalet etmeden evvel merhamet ve af kavramlarının işlediği bir vicdanlı ve merhamet sahibi insan!
Hasmî adlı asırlar ardında kalmış dîvan şâirimiz ne güzel yakalamıştır:
Himmet-i ehl-i kerem māye-i devlet didigiñ
Minnet-āmīz velī olmaya himmet didigiñ
Demler safâlar mübârek olsun azizler…

Vicdan Azâbı ve Belâ

Menşe ve hayat serüvenimizin Hakk ve Hakk’da cereyan edişinin en cana değer iki alâmetinden birisi vicdan azaplarımız ise diğeri de belâdır.
***
Vicdan azabı, özümüzün de özünde duran Hakk duyuşunun rencide olması değil midir? Yoksa genellikle eogolarımızı şişiren haller, yani menfaatlerimiz adına işlediğimiz fiil veya kararlar değil mi bu azaba sebep? Hem çıkar elde ediyor hem de bundan ötürü azaba düşüyorsak, burada bir paradoks yok mu?
Bu azap bize çıkar elde eden ve gelgeç safâlara yol açan kazanımlarımıza rağmen, bir de içimizde bir “ASIL ÖZNE”miz bulunduğunu, o öznenin Hakk yerini bulmadıkça sükuna kavuşmadığını hangimiz bilmiyoruz?
Sözü uzatmak mümkün. Belki uzatılmasında da birçok faydalar var. Ancak bazen diyorum ki: “İyi ki falan filan hatâ veyâ günahları işlemişim ve o yanlış işlerim bende bazı vicdan azaplarına yol açmış! Onlar olmasaydı, ben o menfaat ve çıkarlar peşinde helak olur giderdim. Çok şükür ki vicdanımda bu huzursuzluklar var ve bunlar sayesinde sırat-ı müstakimde durmak ihtiyacım şiddetle kendisini duyuruyor.”
Yoksa insan yarısı ayıp yarısı gayb olan bir varlık. O bizi esfel-i sâfilîne çeken çıkar fitnesi yüzünden her an ayaklarımız kayabilir. Küll adına bir benliğin mesuliyetini yüklenmedikçe de o cüz’î kişiliklerimiz adına çıkar elde etme içgüdüsünden kurtulma şansımız yok. İşte orada bize atılmış can kurtaran simitleri vicdan azaplarımız. Hiç kimse Tevhid’in hatırını kişilik haline getirip olandan râzı kemale yetmedikçe nefsin fitnelerinden emin olamaz. “Korku ile ümit arasında durmak” ikazı sadece bir zümre vaya bir yaş dönemi mensuplarına yönelik değil. Tehlikeden emin olmak, ancak Küll’ün mesuliyetini şahsiyet edinmişlere has olabilir.
***
Belâya gelince
Merhum Hayri Bilecik hocam, “Selâmünkavlen” adıyla bir yazı yazmıştı. O kısacık, iki paragrafında Hoca; felç yahut inme inmiş insanlarımızın bu “belâ”yı Hakk’ın insana yolladığı bir Tanrı selâmı olarak kabul ettiklerini; belânın esasen Elest Bezmi’nde verilen “BELΔ sözünün teyidi olduğunu anlatmıştı.

Yani bu defâ da masum ve mazlum ham ruhların olgunlaştırılmasında, Hakk’ın varlığını, kudretinin binbir halini duyurmakta olduğunu söylemekte idi.
Vicdan marifetiyle enfüsî (içte) olarak tahkik edilen Hakk, bu defâ da afâkî(dışta) olarak duyumsanmaktaydı.
Yani insan varoluş köküyle buluşmak, barışmak zorunda!
İçten ve dıştan…
***
Bugünkü Türkçemizde pınar telaffuzuyla söylediğimiz kelime aslında “buñar” imlası ile bilinir. Bunalmak fiiliyle ilgili yani. Ama yer altında sıkışan sudaki buñ, akibetinde yeryüzüne bir rahmet çağlayanı olarak zuhur eder.

Keyfiyet

Geçici olana itibarı tenkid etmek, “yalan dünya”ya yönelmeyi yanlış bulmak adına, Arapçadan bir kelime devşirmiş ve kendi düşüncemiz istikametinde kullanmışız. Bu kelime “fenâ” kelimesidir. Fena sözcüğü kök anlamı bakımından geçici olmaklığın, hattâ yokluğun bir diğer adıdır. Biz onu “kötü, çirkin, hatalı, bozuk…” gibi anlamlarda kullanıyoruz yüzyıllardır. Geçici, yokluğa mahkum olana yönelmeyi nasıl karşıladığımızın, Türk ortak aklının göstergelerinden biri bu.

Hayır kelimesi de öyle.
Şerrin zıddı, faydalı, iyilik, güzellik gibi anlamları bulunan bu kelimenin Türkçede “evet”in zıddı, menfî karşılamanın adı olarak da kesinleşmiş bir kullanılışı bulunduğu açık…
Kökünde fayda ve güzellik anlamı bulunan bu kelimeye neden bu anlamı yakıştırırız ki?
Merhum Hayri Bilecik Hocamızın tabiriyle, muhatabımızın hatalarını gördüğümüz vakit: “Senin dediğin yanlış! Dilerim Allah onu senin hayrına çıkarsın” temennisidir oradaki “Hayır”! smile ifade simgesi
Burada muhakkak: “Hayır sandıklarımızın şer, şer sandıklarımızın hayır olabileceğini” hatırlatan hitab-ı İlâhî’ye de atıf var.
Oysa Araplar hayır yerine “lâ(:yok)” demiş!
***
Bâzen en zıd bir kelimeyi biz en müsbet bir yere yakıştırırız.
Yakıştırırız yaa! Yakarak birbirlerine ısındırır, kaynaştırırız yani!.. Mecaz bu yakmak elbette; ama kelimenin kökündeki “yakmak”ı görmemek de haksızlıktır.
Bizim niyetimizin o söze öyle bir hükmedişi vardır ki, sevgili ve dünya güzeli çocuğunu üstüne basa basa “çirkin!” diye seven o annenin nasıl bir tasarrufta bulunduğunu fark bile etmeyiz.
***
“Keyfiyet” dahî böyle bir şeydir.
Daima hikmette kalma çabasına, özü muhafaza ederek yürümeye ad olmuştur.
Akıp giden varlık ve hayata rağmen, değişen sahne ve ışık oyunlarının içindeki hayatiyetin kaynağında durmak, gözümüzün daima ruhu izlemesi… “Doğru”, “gerçek”, “sahici”, “asıl”, “öz” gibi değerleri, yani HAKK’ı yitirmeden yaşamak!

Sayılarla(kemiyet), sahteliklerle, şerle tükenmemek, “hakiki” ile hemhal olmaktan vaz geçmemek adına…
Sanki Hakk’ı yitirmek mümkünmüş gibi!
Yitirilen şey, sadece kendi kökümüze dair bilinç durumu!

“Aşksızlara Verme Öğüt…”

Muhatabının bileğini bükmek derdindeki dinleyiciye bir şey anlatmak imkansızdır. Öğrenme iştiyakı taşımayan muhatab hocanın kâbusudur.
Söz daima kasdedilen mânâdan azdır. Açık arayan dinleyici, söylenene her zaman bir itiraz aralığı bulabilir.
***
Çünki adam anlatılanın doğruluğunu kabullenmeyi yenilgi diye görüyor. Bir menfaat ve zafer kazanma çabası olmadan da birilerinin sadece hayrına konusabileceğine ihtimal veremiyor.
Dahası, bu menfî yerde durdukça, anlatana haset hattâ husûmet besliyor…
Hikmeti ehil olmayana vermemek gerek. Aksi halde en uygun anı bekleyip sizi alaşağı etmek üzere susmuş bir pusu ehli yaratmış oluyorsunuz…
***
Gayesi öğrenmek olmayıp, muhabbeti iktidar mücadelesinde bir merhale kazanmak diye görenler için, en değerli hikmet dahî bir sidik yarışını kazanma malzemesine indirgeniveriyor.
“Dinleyen söyleyenden ârif gerek” ve dahî nâdanla ünsiyyetten uzak durmalı vesselâm.
***
Tabii burada çok hassas ve kışkırtıcı bir yere geldi sözün ucu.   Bunun zıddı da dikkate alınmaya değer bir mahiyet taşıyor.
Yani ayrıca hikmeti iktidar imkanı olarak kullanan, muhatabının nefesini kesmek isteyen “anlatıcılar”ın varlığını da hesaba katmak lazımdır. Gerçi doğruyla üstünlük kurma derdindeki kimseler gene de faydalı olabilirler. Hikmetleri kendilerine yaramasa bile etraftaki edep-irfan taliplerinin işine yarar. Gene Yunusumuzun tabiriyle, o tür hallerde “kapıdaki kul, sultandan içeri(ileri)” olabilir.
Tabii en iyisi veren razı, alan razı haller.   Yoksa Hz. Niyazî’nin tabiriyle “yanlış mürşide-rehbere çatmak” çok müşkül durumlara sebep oluyor…
Şifa bulmak için varılan kapılardan yığın yığın ruh hastası çıkıyor cemiyetin korumasız alanlarına…