KÜLTÜR EKSENİMİZDE MÛSIKÎ

65114387_2965587176789919_4904206890814144512_o

Müzik gibi insan duygu, düşünce ve tecrübelerinden beslenen; insana dâir ne varsa, tamâmına nağmelerden hil’at giydiren; buna mukabil ulaştığı repertuarla da geri dönüp, âdetâ insanı yeniden yaratan bir saha üzerine konuşuyor ve yazıyorsanız, söze binbir türlü başlangıç, binbir türlü hikâye, binbir türlü final yakıştırmakta zorlanmazsınız.

Hele eğer müzikle insan arasındaki alışveriş konusunda Türk toplumu gibi son derece zengin bir tarihî ve kültürel mirasın vârisi bir toplumda iseniz, âdetâ sonsuz bir duygu ve zevk tayfı üzerinde bulursunuz kendinizi.

Çeşitli vesilelerle, üniversitedeki öğretim üyeliği yıllarımızda öğrencilerimize “Türk düşünce, inanç ve kültür târihi” konularını anlatırken, müzik-kültür ilişkilerine de âdetâ doyumsuz bir zevkle girer, ancak çıkamazdık. Öyle ya, Türk tarihinin zenginliği, farklı dönüm noktaları müziğe yansımamış olabilir miydi? Farklı sosyal hareketlilikler, psikolojik daralma ve genişlemeler, sevinçler ve çâresizlikler, insanımızın hassaslaştığı anlarda, onların gönüllerinde nağmelere bürünerek, gönül ve dimağlardaki sessizlik yurdundan ses ve söz diyârına baş uzatmazlar mıydı?

Zaman zaman uğunmaların zirve yaptığı zehirli demlerden olduğu kadar, sevinçten başının göğe erdiği anlarında duygularını nağmeye döken insanımız, o nağmenin imkânlarıyla Türkçenin sınır boylarında dolaşmaz mıydı? Türkü yakanın veya bestekârın muhayyilesi dil naktinden imkân devşirirken, edebiyat ufuklarına süzülmez miydi?

Fikrin ve duygunun nağmeye dökülmesini belli bir zeminde, zamanda, kulvarda, alanda tutmak; insan alışverişini, dikkatini, hüzün ve ümitlerini verili bir düzleme hapsetmek mümkün müydü?

Elbette ki hayır!

Hattâ bâzen, bâzen bile değil çok defâ fikrin, siyâsetin, edebiyâtın acze düştüğü, pes ettiği alanlar, müziğin otağ kurduğu bölgeler haline bile gelmiştir. Felsefenin, şiirin, hikâyenin, romanın, sosyal bilimlerin sözlerini tükettikleri yerde âşığın, gönül ülkesi ürünlerini eze eze söyleyen ezgicinin, türkü yakanın, bestekârın saltanatı başlamıştır.
Sanılmasın ki, bu ifâdeler hamâsî bir romantizmden ibârettir.

Türk müziğinin en zengin ürünlerini verdiği devirler, kültür tarihimizle meşgul olanlar bilirler ki, taassubun, siyasî sınırlamaların, sosyal çâresizliklerin kol gezdiği, zirve yaptığı dönemlerdir. XVII., XVIII., XIX. Yüzyıllar müzik repertuarımızın giderek zenginleştiği, mahsul verdiği asırlardır. Ama aynı asırlar, aynı zamanda medrese tahakkümünün de gitgide şiddetlendiği asırlardır. Kezâ, sosyal ve ekonomik çöküntünün getirdiği itirazları bastırma çabalarının da yükseldiği asırlardır. Askerî çözülme ve mağlubiyetlerimizin sıklaşan peryotları ve sonuçları ile yüzleşirken, toplumun feryadını müzikal kalıplar içinde, zaman zaman en can acıtıcı nağmelerle ifâde edilmiş bulmaktayız. Çanakkale Türküsü gibi öyle eserler vardır ki, düpedüz tarihin bir cüz’üdür…

Söze girerken de belirttiğimiz gibi, müziğin içinde toplumun edebî, psikolojik, sosyolojik, tarihî, antropolojik, dinî, siyasî… verilerini zaman zaman kucaklayamayacağımız zengin örneklerle buluruz. Müzik eserlerimiz bâzen içine doğru derinleşir, insanî kemâli toplum tecrübesindeki farklı iklim ve coğrafyaların geleneklerine bağlı kalarak olanca nüansıyla ortaya koyar. Bazen tamamen bireysel bir tecrübe, Yozgat Sürmelisi gibi bir türkünün nağmelerinden yola çıkıp öylesine bir genel kabule ulaşır ki, adeta toplumun genelini temsil eden sembollere döner.

Kâh sosyolojik veriler toplanır, bir türkü yakıcının dimağında yepyeni bir amalgam yaratıp, yepyeni bir ferdiyet inşâsına koyulur…

Tabii, bizim gibi kültürel geleneğinde şifâhî/sözlü yöntemi daha fazla tercih eden bir toplumda, kaybolduğu düşünülen sayısız kültürel veri, gelenek, görenek, davranış kalıbı, hüzün ve sevinç türleri, sosyal kurumlar, psikolojik değerler, en umulmadık bir köy türküsünde, ağıtta, ninnide, düğün havasında, yol veya gurbet türküsünde sırlanmış olarak, âdetâ ebediyete rehin bırakılmış gibi önümüze çıkıverir.

Müzik kültür ilişkilerimiz üzerine ne söylense az, hangi faslın kapağını açsak, orada bir saklı define bizi bekler.

TRT İstanbul Radyosu’nun değerli müdürü Dr. Kenan Bölükbaş Beyefendi, bizden mûsıkî ve kültür temelli bir program talep ettiğinde, yukarıdaki mülâhazalarla ve memnuniyetle kabul ettik.

Meslek hayatımız boyunca Edebiyat ve Eğitim fakültelerinde kültür ve düşünce tarihimiz etrafındaki derslerimizde veya konservatuarlardaki farklı birlikteliklerimizde düşündüğümüz, yorumladığımız eserlere dâir birikimimizi Radyo dinleyicisine de aktarmak yeni ve keyifli bir tecrübe tabiî.

Bilhassa felsefe bölümünde yaptığımız türlü çalışmalarda önümüze çıkan estetik zenginliğimizi, toplumun geneline de ulaştırmak bizim yaşımıza gelince sanki bir görev gibi de oluyor.

Nitekim, programın ana gövdesi, diyebileceğimiz örnek eserler üzerinden geliştirilen kültürel yorumlar, bizim üzerimize farz idi. Lâkin konunun bir de o örnek eserleri seslendirme cephesi vardı.

Hâlihazırda TRT neyzeni olarak çalışan İbrahim İskender Pekgeçgil stüdyo arkadaşlarımızdan birisi. İbrahim kardeşimiz programın her aşamasında bize desteğini esirgemiyor. Kendisine medyun-ı şükranız. Hele bilhassa kumanda masasındaki hünerli, şikayetsiz ve serinkanlı kardeşimiz Özlem Demir ile yardımlaşması, programımıza, hem stüdyo içinde hem de kumanda masasında verdiği katkıyla değer katıyor.

Ama bizim, stüdyoda ele alacağımız eseri seçme özgürlüğü tanıyışıyla, yani sahip olduğu zengin repertuarıyla stüdyoya huzurla girip çıkmamızı sağlayan bir virtüöz dostumuz daha var: Cumhurbaşkanlığı Devlet Klasik Türk Müziği Başkemancısı sevgili Dr. Mithat Arısoy!

Mithat Arısoy beyefendi bir “hezarfen”dir.
On parmağında on mârifet bir üstâd-ı zaman.

Klasik mûsıkîmiz kadar Tasavvuf mûsikîmize, halk türkülerimize, mâni ve ağıtlara, bozlaklara kadar huzur ve emniyetle girip çıkmamızın imkânı onun sanatıdır.
“Mithatcığım bağlama lutfen!”, dersiniz, derhal bağlamasını kılıfından çıkartır. Kısa bir akordla istediğiniz esere girer. “Keman” dersiniz öyle, “tanbur” dersiniz öyle, “cura” dersiniz, öyle…

Ney ve bendir faslı elbette İbrahim Pekgeçgil’e ait…

Pazartesi geceleri 22:03’te başlayan 40 dakikalık bir programdan söz ediyoruz. 2019 Ocak ayı başından bu yana yayınlanıyor…

Yakın ve uzak çevremizden, sosyal medyadan sevindirici geri dönüşler alıyoruz. Dilerim Allah sağlık verir, ekibimizin akordu ve kondisyonu elverir, dinleyicimizin talebiyle buluşur ve her hafta bir eser üzerinden yürüttüğümüz program, zaman içinde engin mûsıki repertuarımızı belli ölçüde de olsa temsil kabiliyeti kazanan bir arşiv oluşturur.

Evet efendim.
Pazartesi günleri TRT Radyo 1’de, saat 22:03’te, “Kültür Eksenimiz ve Mûsıkî” programımızda buluşmak üzere.

Dr. Sait Başer

Bir Dünya Müzik, TRT AYLIK MÜZİK DERGİSİ, sayı 43, Mayıs 2019, s. 42-43.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s