KIYÂMETİN SEBEBİ ŞÜKÜRSÜZ REFAH!..

64786652_2955238771158093_4407474690168193024_o“Kötüdür yoksulluktan nicelerin varlığı
Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı!” Hz. Yûnus

Hayâtımızı üzerine oturttuğumuz zeminin unsurlarıyla kurduğumuz alâkalar, dünyâmızın anlam ve değerini de belirliyor. Alâkalarımız ise esas itibarıyle ihtiyaç temelli yönelişlerden varlık kazanıyor. İnsan ilişkilerine bakıyorum, ilişkilerde o ihtiyaçlar yöneleceğimiz kimseleri ve onları nereye, nasıl konumlandıracağımızı da belirliyor.

Âilede ana, baba, kardeşler vs. ile ilişkiler gibi; zamanla eş, evlat ilişkilerinde de, okul veya iş arkadaşlıklarımızda da, ihtiyaç ve beklentilerin zayıflamasıyla doğru orantılı olarak, alâka şiddeti, bağlılık duyguları tedricen zayıflıyor. O dirsek dirseğe yıllar geçirdiğimiz sıra arkadaşlarımızın bile adını unutup gidiyoruz. Mesâîdeki omuzdaşımızı, askerde aynı mangada gece gündüz kader birliğimiz bulunduğuna inandığımız sîmâları dahî zamanla gözümüzde canlandıramadığımız örnekler her birimizin hayat hikayemizde pek çoktur…

İşte yüksek gelirli refahtan taviz vermeyen sistemlerde sosyal güvenlikle ölünceye kadar rahatı garantilenmiş insanlar çocuk istemiyorlar! Avrupa neden “yaşlanıyor”muş?
Devlet, çocuk doğurması için üste maaş da verse, kadın seksten vaz geçmiyor, ama katiyyen çocuk için hamilelik zahmetine katlanmayı, ona bakıp büyütme sıkıntısına yâni “anne”liğe göğüs germeyi istemiyor! Hadi diyelim ki, bendeniz bir erkek olarak tahmin bile edemem; anneliğin bir kadına neler eklediğini buradaki hanımefendi arkadaşlar söylesin. Kezâ bu mahrumiyetle ömür tüketmişlerde beliren kusur ve zaafları kadınlar konuşsun…

Muhabbetin altındaki “eksiğini tamamlama duygusu”na bile buradan bir daha bakmak lâzım sanki.

Karşısında ihtiyaç ve eksiğimizin asla azalmayacağı, ilgilerin kayıtsızlığa dönüşmeyeceği bir muhâtap arıyor muyuz? Aramalı mıyız?

Bu soruya kayıtsız kalabilmek mümkün mü?.. Âilelerin tükendiği refah toplumlarını bu gözle de incelemek şart. Yaşamanın anlam ve değerinden bahsedeceksek hele!
Yoksa zaman içinde eskiyip çözülen nisbetler bir vâkıâ. Bundan kaçabilen olmadı.

Batılı toplumlardaki tükeniş hikâyesi, ihtiyaçların tüketilmesinden beslenmiyor mu? Acıma ve empati noksanının sebebi ne? Fakirlikten dehşete düşme ve muhtaç insanlara duyulan nefret Batı’da neden bu derece yaygın, ürkütücü, acımasız?

Mağdur ve muhtaç insanlar arasındaki dayanışmaya dikkat edelim! Hem o ilişkilere bir de metafizik bir boyut ekleniyorsa! İşte inanan kimsedeki direncin temel imkanı bu: Allahlı olmak, Allah ile olmak, Allah’ta bir var oluş duyuşu!..

İnanan insandaki “metânet”in eskimez pörsümez değeri, tecrübesiz ve “ekmek elden su gölden” yaşayanlarca bir çırpıda anlaşılamayabilir… Düşünen, hayat tecrübesinde dünyevi ilişkiler ağının defâlarca dağılıp yenilendiğine şâhit olmuş kimseler bu gerçeğin yüksek mânâsını görürler.

Âkil, bilge tiplerin; yoksullukla boğuşan ve dayanışmaktan başka hayat formülü olmayan toplumlar kadar, hattâ onlardan daha çok, refaha doygun ve “dostâne” ilişkilerin anlamını yitirdiği refahlı, zevkçi, bencilliğe kanıksamış toplumlara lazım olduğunu düşünüyorum.

Zengin çevrelerdeki psikologların gelirlerine bir de buradan mı bakmalı bilmem ki!

Refâhın tamamlanışında bir âfet tehlikesi bulunduğunu göremiyor, belki de görmek istemiyoruz!..

Acaba ihtiyaçsız ve zevke batmış toplumlar gibi olmayı istemeli miyiz?
Yoksa aczimizden ötürü şükretmek, bir tarafımızın muhtaç kalmasını, duygusuzlaşma tehlikesine karşı sigorta saymak daha mı doğru? Siyâsette bile büyük hizmetlerle toplumu doyurmak başlangıçta ön değerken, aynı toplumun ihtiyacı tanımamış yeni kuşağında bir reddiye psikolojisine dönüşebiliyor!..

Rahmetli babaannem, bizi bir işe, ödeve pür dikkat kendimizi vermiş gördüğü zamanlarda:

“-Hey oğlum, bırak bir tarafı yılık oluversin!”

derdi. Mükemmeliyeti Hakk’a tahsis etmiş bir gelenekte, en güzel olma iddiasına düşmenin kendisi kusurdu!

Tabii ki bu yazının gayesi yoksulluğa övgü değil!

Refâhın başlangıçta hiç üzerinde durulmayan değerleri öğüten sonuçlarına dikkat çekmek.

İnsanî gelişmenin alt yapısında bulunması gereken feragati tanımak, ben duyuşlarına galebe çalmak, refahın yükseldiği yerlerde daha mı güçleşiyor acaba!?

“Asıl zenginlik” maddî refah araçlarına sahip olmaktan daha mı başka bir şeydir? Yoksulların kendiliğinden bildikleri yardımlaşma, feragat, anneliğin ulvîliği, akrabâ (yakın!) ilişkileri, dürüstlüğün yoksulluğa yenilmeden yürütülebilmesi… gibi değerleri müreffeh toplumlarda kazanmak, kazandırmak ayrı ve çok daha ciddi çabaları göze almayı gerektiriyor sanırım.

Hz. Habîbullah “Fakrım fahrimdir!” diyordu, değil mi!?

Bu günkü günaydın da böyle! 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s