HAYIRLI DOĞUŞLARA İNŞAALLAH

FB_IMG_1511958776947

Kamu dilde mâ’ni vardır bilene
Kamu yolda Hak bulundu bulana

Mâ’niyi bir dilde sanman siz heman
Cümle diller anı söyler bî-güman

Garibnâme/Âşık Paşa

*

HAYIRLI DOĞUŞLARA İNŞAALLAH

Hakikat çoğunlukla tam da orta yerde durur. Görmek istemeyiz de ondan yok sanırız. Nefsin rûhâniyetimizi tüketen zevklerine bile isteye meydan açma eğilimidir bu körlüğümüzün sebebi.

Halbuki o meşhur: “Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz içiniz” sözü, gerçeğin ta kendisi. Burada bir “ego”yu bütünün aleyhine öne çıkarmak, aslında o egonun ardında saklı mustarip gönlün de aleyhine.

Tabloda hepimize aynı önemde bir “yer” var. Bâzı elemanların fazlaca dikkat çekmeleri geçici ve itibârî sebeplerle. Asıl değeri, egomuza da gücünü veren, kalbimizde durup duran ve bizi var kılanda aramalı…  O “Kalplerde Duran” ki, hepimizin varlığında! Âleme ibretle bakıp o Rahman’ı ve Rahmaniyyet’i görmeli, etrâfı kırıp dökmeyi terk etmeli…

Ne demiş (toprağı bol olsun) Paskal: “Sonsuz bir dâire varlık, her yer merkez!”…

*

Şu desenler ve nice alâmet gösteriyor ki; o cihan çapındaki müesseselerin hayat sırrı, ecdâdın  bütünlük idraki, “Tevhid” şuurudur! Oradan bakıldığı zaman kimse rolünü küçümseyemez ve büyük bünyenin sağlığı bozulmaz… En ufak görünen bir elemanı çekseniz, sistemin gönyesi bozulur,  önemli görünen elemanlar da “yerinin icabı”ndan mahrum kalır… Teb’asız kralı kim görmüş!

Bu sistemde sadr-ı âzam ile dağ başındaki çobanın görevleri aynı derecede kutludur, aynı ciddiyette ve değerdedir.

***

“Aşk gelince cümle eksikler tamam olur” diyen kutlu atamızı tekrar hürmet ve rahmetle yâd ediyorum… Eksiklik aşksızlıktan, muhabbete kapılarımızın açılmayışından…

Yoksa düzenin sahibi Görklü Tanrı  dâimâ aynı kemal ile “Doğmaya Devam Etmekte”dir…

*

Bir can dosta affedilmez hatâlarımızı anlatırız ve onun sıcak omuzdaşlığında pişmanlıklarımızdan utanmak yerine huzur ve sükûn buluruz da, Hakk’ın huzurunda işlediğimiz yanlışları, O’na döndüğümüzde arınamamışlık duygularıyla (!) azap konusu yaparız. Uzak durmayı seçeriz çokça defâ.

Desek ki: “İşte hep seninleyken, gaflet veya mağlubiyetle o halleri yaşadım. Cürmümü huzûrunda işledim, ayıbımla huzûrundayım. Ve sen hep dostdun, dostumsun. Nimetlerin içinden, ancak o imkanla yine dizinin dibindeyim. Günahsız gelme iddiâmı da bıraktım. Elim elinde, gönlüm Zâtında… Varlığında varım, varlığınla varım… Eksiğim hiç bitmeyecek. Bunu başarmak iddiâsından vaz geçtim. Cüz’i benliğin hiç eksiği biter mi? Sen benden hep râzı olageldin. Ben de hatâlarımın sana dönmemi engellemesine izin vermek yerine, işte onlarla eşiğindeyim, dostluğundayım…”

Ne saadet, ne zevk olurdu!!!

Dostlar! Hatâlarımızı putlaştırıp, “güyâ günah hissi”nden doğan, kimselerin bilmediği tek kişilik bir haysiyet gösterisiyle Hakk’a yabancılaşmamızda şeytanî bir oyun var…

O naneleri yerken sanki bilinmiyorduk da el açınca mı ifşâ olacağız!

Korkulacak şey huzurda olduğunu unutmak; yahud o, “dostlarımızın dostluğundaki maden”e de yabancı kalıp,  “Asıl Dost”tan mahrûmiyete râzı oluşun muhabbet sınırlamaları değil mi?!..

*

Hatâlarımızı seviyoruz çok defâ!

Sanki fenâ huy ve alışkanlıklarımızdan ayrılırsak, hayatın tadı kalmazmış gibi bir endişeyle, o huylara sımsıkı tutunuyoruz. Bir yandan da, o huyların mâliyetlerini ve bize ödettiği bedelleri görüyoruz. İstiyoruz ki, Allah bizi affetsin.

Affetsin de, biz sefil  halleri terk etmeden affetsin!

Tövbe etmeye hiç heveskâr değiliz! Asıl tövbenin, mâsûmiyete tekrar ve kesin dönüşe dâir bir iç kararı olduğunu bilmeyenimiz var mı?

I ıhh! Tövbe etmeden af isteriz biz!.. Ama tövbesiz af yok!

Bir hâkimin mahkûmu affetmesini örnek alıyoruz sanırım. Gerçek bir pişmanlık olmadan af!

Hariçteki bir hâkim sizi affetse bile, mahkum sahici bir hatâsını idrakle pişman değilse, o af “af” olur mu?!

İlk fırsatta, yeniden o menfi işlere dalıp, mahkûmiyet şartlarına geri dönüyoruz.

Affın asgarî şartı, hatâmızı anlamak. Anlayıp gerçekten pişman olmak. Af, asıl kendimizden kendimize! Affı uzağımızdaki bir ilahtan istemek ne kadar gerçekçi, buna  pek kafa yorma lüzumu duymayız.

“Kendimizi egomuzun heveslerinden affettiğimiz vakit elimize ne geçecek? Şurada gönül eğlendirip gidiyoruz işte!”, mi diyelim?

Kendimizi affettikten sonra, içerden o iptilâlara tâviz vermeden bir yönelsek Hakk’a, O ne diyormuş, bir duysak!

Günlerimiz Hak ile barışmaya yaramıyorsa neye yarar? Bütün sıfatlardan îtibarlardan eninde sonunda soyunacağız.  Esâsen Hak indinde zâten çıplağız ve elimizde gönül yanığından başka geçer akçemiz yok…

*

Cümle yârânın gönlüne Muhammedî hikmetin doğuşunu diliyoruz vaktin sahibinden. Hayırlı doğuşlar, hayırlı duyuşlar, yâni hayırlı “mevlid”ler  olsun inşaallah.

*

Uzun tuttu. Vaktini aldığımız dostlardan helallik dileriz.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s