İki Meçhul Sonsuz “Arasında” UYANIK ZAMANLARIMIZ!

Rûhumuz Nefha-i İlâhî niteliğiyle Hakk, bedenimiz ise fizikî mâhiyeti îtibârıyle varlık âlemiyle yaşıt.

Bu âleme inzâlimize kadar ruh-ı insanî kimbilir nice ahval içre nasıl bekleyişlerde kalıyor; geçen zaman, Hz. Mevlânâ’nın tâbiriyle “iniş kavsi”, nice devirler, nice hasret ve özleyişlere uğraya uğraya “insan” sûretiyle yeryüzünde bir cüz’i “uyanış” durağına vasıl oluyor…

Cüz’î uyanış durağına erişen ruh, cüziyyetten külle geçiş köprüsü olarak, “hayat” denilen biliş ve oluş zenginliğine ulaşıyor ve şuurlanma, kendini bilme fütûhâtından geçerek Hakkanî zenginliklerle donanma imkânına varıyor

….

Anne karnında duyduklarının, yaşadıklarının bile psikolojisine yüklendiğini bildiğimiz aslî öznemizin, geçtiği merhalelerden yüklene yüklene taşıyageldiği nice çözümlenememiş sırlar, derûnî duyuşlar kazanmadığını kim söyleyebilir?

🙂

Nihâyet, adetâ sonsuzca bekleyişler üzerine göz ve gönül açtığımız “yaşama imkânı”!..

*

İmkan, kadri bilinirse imkan!

Bu imkânı sıradanlaştırmaktaki insanlık ve tarih çapında aldanışlar, akıl almaz sığlık ve basitliklerle tüketilen ömürler…

Benlik hücrelerine müebbeden mahpus hayatlar yaratan algı yanılmaları… Iztırap ve parçalandıkça parçalanma sonucu doğuran “mülkiyet”, “hâkimiyet”, nefret, öfke, kibir, şehvet, gurur… gibi zilletlere vakfedilen o kâinâtın en değerli “uyanık zamanları”…

Hayata kavuşma arzusuyla o nâmütenâhî bekleyişleri unutup, ölümü hayâta tercih ettirecek şiddette maddîleşme çılgınlıkları… Sanal âlemlerdeki binbir savruluşlar, intiharlar, hak hukuk tanımadan sönüp gidişler…

Bu nasıl korkunç bir değerbilmezlik, nasıl gözüne değiveren her şeye ilişen bir hercâîlik, nasıl astronomik bir israftır?..

Evet ezel-ebed nihâyetsizliğindeki “bilinçsiz ve bilmesiz zamanlar”ın çocukları olan bizler, nasıl da mesâfeleri, ölçekleri çatlatıcı bir müsriflik yarışındayız?

İsrafımız kendi “uyanık zamanlarımız”la kalsa gene iyi…

Bir bakıversek gündemlere, aldanışlarımızı benimsemeyenlerin o altın vakitlerini de pek çok şekillerle ellerinden çalmakta ne derece mahiriz…

En ağır kayıp: Vakit öldürmek!

*

Hele hele ölümü dahî güzelleştirdigi ufuklarda asırlarca mesken tutmuş, vakıf gibi kurumlar sâyesinde eşyâya şahsiyet kazandıran dönemler idrak etmiş bir toplumun evlatları!

*

İnşaallah bir “kazanılmış gün” diliyorum yârenlerime…

Âsûde

Ne derd vardı ne hasret, pek âsûdeydi yokluk,
Sen ey kesret mülküne yeni göz açmış çocuk!
Bir söz verdin, varlığı görmek için Rabbine,
Emelin “bilinmek”ti!.. Ya şimdiki mülk derdin?
A’mâ’nın kucağında, hiç’i dahî bilmezdin,
Yalnızlığa çâre yok… Lâ ilâhe illallah!
Gurbetin de dermânı: Lâ ilâhe illallah!

Ne yâr vardı ne gayrı, pek âsûdeydi yokluk;
Dinle, varlık vehmine uyanan tâze çocuk
Yalnızlığın farkından, Lâ ilâhe illallah!
Her derdinin dermânı: Lâ ilâhe illallah!

Doğmak ölmekten de güç, hayat hicran yarası
Vefâsızlık çölünde, iki salâ arası…
Adâlet sırrının kâşifine bin aferin.
Ne dert vardı ne zulüm, pek âsûdeydi yokluk,
Ey varlık sahnesine can atan tâze çocuk…
Yalnızlığına dermân: Lâ ilâhe illallah!
Bekâ iksîri çile: Lâ ilâhe illallah

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s