“İNSAN ANCAK NEFSİNİ TANIR”

Hayır, taklit ve ezberi küçümsemiyorum.

Tecrübesine sahip olamadığımız konularda başka çâremiz yok.

Taklit ve ezberden başlamak, bazı hallerde ve çocukluk çağında kaçınılmaz bir yöntem olabilir. Yalnız, bütün o ezber ve taklitlerin bizde kişilik unsuru olabilmesi, sadece onları bizim kendi dünyamızda yarattığımız anlamlandırma ve anlamayla imkan hudutlarına girebilir. Ezberlerimizi kendi dünyamızda yeniden  yaratmak kaçınılmazdır. Anlam kimseye kimse tarafından empoze veya zerk edilemez. Ediliyor görünümlü öğretim programlarının tamamında, asıl maksadın tahakkuku, sadece o “anlamlar”ın bizde “yeniden anlaşılma” şartına bağlıdır. Yeniden anlaşılma halinde ise kimsenin bir başkasıyla simetrik anlamaya ulaşması kabil olmaz.

Duyu ve duygularımızdaki muhtevâya bakalım. Onların da anlamlarını bizdeki tecrübî anlam birikiminden aldıkları âşikârdır. Öfkelerimiz, sevgilerimiz, hüzünlerimiz…  gibi; görüş, duyuş, dokunuş, koklama, tad almalarımız da aynı hazneden beslenerek “anlam” kazanmaktadırlar. Meselâ kimsenin “ekşi” algısının ikinci bir kopyası bulunup bulunmadığını bilemiyoruz. Diğer duyu ve duygular da kezâ…

Yani aslında insanî farkındalıkların hepsinde mânâyı kendimizden veririz.

Şimdi gelin şu Âyet-i Kerîme’nin derinliği önünde rükû hissine kapılmayın (Kıyâmet 14):

بَلِ الْإِنسَانُ عَلَى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ

  1. bel(i): hayır
  2. el insânu: insan
  3. alâ: … e
  4. nefsi-hî : onun nefsi, kendi nefsi
  5. basîratun: basirdir, görendir, şahittir.

Elmalılı Hamdi Efendi şöyle veriyor meali: Doğrusu insan kendi nefsini görür.

Buradaki “doğrusu” kelimesi “bel(i)” kelimesinin karşılığı. Hani Kalû belâ’daki belî! Ancak, elbette, muhakkak ki, aksi düşünülemez, sâdece  anlamlarına gelen belî!…

O halde aynı metni “Muhakkak ki insan ancak ve sadece kendi nefsini görebilir, bilebilir; diğer bütün bilişler, tanımalar oradan değer yüklenir” diye anlayan birisine diyecek sözümüz olamaz.

Nefs, bir nesne değildir! Nefse dâir “görüş” bir anlamlandırma olmalıdır. O halde her insan için ölçü insanın kendisidir ve “görüş”teki değer o anlamlandırıştır…

Anlam’ın, insandaki yaratma yeteneğinin ürünü oluşunu unutmadan bakarsak da, “hilâfet” kavramının bir haricî atıyye değil; bir tür ruhun eylemi olarak insan varlığındaki zımnî  imkan olduğu hükmüne varılabilir.

Evet!

İnsan, eğer  ancak kendi nefsine şâhit ise, diğer şehâdetlerin hepsini o nefsinde bilişten yola çıkarak aramak icab edecektir…  Buradaki “aramak” kelimesine bakıp da haricî bir eşya kaybının tarassutu diye görmek de mevzuu ciddiye almamak olur… O arayış, kendinde inşâ, inşâ edilenlerin ikmâli anlamından başka neye delâlet edebilir ki?

Allah’ı da, Peygamber’i de, dini de, hikmeti de…  Çünki, anlam yoksa bunların özne indinde var olabilmesi mümkün değil …  Gerek “Nefsini bilen Rabbini bilir”deki, gerek Nûr-ı Muhammedî kavramındaki atıflara bir de buradan bakılmalı.

Bazı cesur hükemânın dedikleri gibi, insanın dini de kendi (anlaması) kadar vesselam…

Karar.com gazetesinde çıkan “İnsan olmanın sırrı şehadet” yazısı için tıklayınız. İnsan olmanın sırrı : Şehadet

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s