Dr. Sait Başer yazdı: İnsan olmanın sırrı olarak şehadet

Capture

Dr. Sait Başer, Batı’nın dünya gençlerini tahakküm altına alan karakterini ve doğulu çocukların bu tablodaki yerini değerlendiriyor.

İnsanoğlunun hayat tecrübesi onun en vazgeçilemez değeri. Çünkü o, tecrübeyle anlamakta, bir dünya görüşü elde edebilmektedir. Ne yazık ki “tecrübe”, kimsenin yeni kuşaklara aktarma imkanı bulamadığı bir özdeğer… Bu öyle bir değer ki ruhaniyetin keşfi ancak o değerle bakıldığında mümkün. Hikmet ve ölüm-hayat diyalektiğinden fizik-metafizik bütünlüğüne açılan kapıların kilidi sadece o tecrübede saklı.

Her türlü maddî varlığa temellük yanılsamasını “miras” konusu yapan ademoğlu, o telafisiz, yerine ikame edilebilecek başka bir “değer” bulunmayan tecrübesini evlatlarına aktaramıyor… O tecrübe, sadece “mülkiyet cenderesi”ne kelepçelenmemiş toplumsal ve kültürel ortamda müşahede ve iktisab edilebilirken, ruhun uyanmasını da sadece o sağlayabiliyor. Bizim dünyamızdaki hikmet geleneği, işte tarihimizin eşsiz eseri olan “sınıfsız toplum – adalet kültürü” sayesinde her kuşakta yeni mümesiller bulabilmekte, süreklilik elde etmekteydi. Hikmetimiz bir zihin konforu derekesinde veya spekülatif, huzursuz felsefe zemininde kalmıyor, bittecrübe yanış ve uyanışlarla devam edebiliyordu…

Bizim “âşık edebiyatı”na hürmetimiz, edebiyat ve şiirde sürekli bir “aşk” merkezli cezbeye, iradî ölüme atıflı müktesabatla her kuşağı yeniden ateş hattına sürüşümüze bir de bu noktadan bakılmalı…

BATI’NIN KAMUFLAJI

Sınıflı ve maddî güç baskısının tahakkümüne sıkışmış diğer toplumlardaki insanların ilk derdi, maddeyi yenen hikmete ulaşmak olamazdı.

Nitekim tarih bize, üst sınıfların esaretinden kurtulma mücadelesi sonunda, onların bu sefer en alt seviyedeki maddî özgürleşme macerasına esir düştüklerini söylüyor.

Hem “yeniden köleleşme tehlikesi” hiçbir zaman ortadan kalkmadığı için, Batı insanı bir “metafizik realiteye uyanma”nın gereği olan “kültürel sükûnet” ortamına asla kavuşamadı… Refah ve hayvanî/şehevî özgürlüklerin çürüttüğü ruhaniyet mahrumiyetinin sonuçlarını, “özgürlük devri” sayabileceğimiz son iki yüzyıllık “modern” Batı tarihi, bize defalarca astronomik kayıplara sebep olan küresel çapta cevaplarla verdi…

Batı, kendi felaketini, elde ettiği refahla kamufle etmeyi başardı. Üstelik mağluplarının medeniyetlerindeki uyanış mecralarını, imkanlarını tahrip ederek yaptı bu kamuflajı. Bu tahakkümden sonra yetişen diğer dünya çocukları birkaç kuşaktan beri, mağlubiyet ve asıl dünyalarıyla irtibat kaybı sebebiyle çaresiz ve gözleri kamaşarak o tüketen Batı tahakkümüne hayranlıkla büyülenip hipnozlandılar…

Doğunun çocukları, kültürel geleneklerinden kalan efsunla o tahakkümün ardında da bir metafizik saltanat olabileceği vehmine kapıldılar. Onların Batı’ya atfettikleri değer ile Batı çocuklarındaki menfaat ahlakı veya egoist realite kabulü arasında hâlâ ne kadar göz karartıcı bir mesafe var!

Sınavlarla Batı’ya kabul edilen çocuklarımız, bulundukları ülkede koparılıp atılması en kolay tabaka olarak görülmenin yarattığı bir psikoloji içindeler.

Batı’nın metafizik noksanını, Doğulu insanın ona atfettiği metafizik evhamı telafi edebilir mi? Bu evhama metafizik bir realite ve derinlik yüklenebilir mi?

Tamamen madde zeminindeki alternatiflerden bakılarak “manevî” olanın keşfi imkan sınırlarımıza girebilir mi?

Doğu’nun en kabiliyetli çocuklarına açık tutulan sınavlarla Batı’ya kabul edilen çocuklarımız, kendilerine tanınan asgarî hayat limitlerinde geçirdikleri hayat biçimi, kendilerini içinden geldikleri toplumun en bahtiyar zümresi ama bulundukları Batı ülkesinde ise en kolay dışlanabilecek, koparılıp atılması en kolay tabakası olarak görme ve görülmenin yarattığı bir psikoloji içindeler.

Biz o psikolojiye hemen hemen hiç itibar etmedik bu güne kadar…

Bu çocuklardaki uçurumun kenarında yaşamanın yarattığı kararsız psikoloji ve kendilerinin kabulüne can atarak geçirilen yılların, onların kendi ruh köklerine eğilme ihtimalini belki de ilelebet yok edişine kayıtsız kaldık…  Bir başarı hikâyesiyle örtülmüş bu trajediye kimse yoğunlaşmadı!

Bu çocuklarımızın dönemeyip kalanlarında ömürlük hasretler ve “yurduna ihanet duygusu”nun yarattığı vicdan sızısı, dönenlerdeyse o ülkelerdeki elit hayatı özleyiş, kalıcı duygu kaynaklarına dönüyor. Dönen çocuklarımıza, onlardaki travmaları düzeltici hiçbir program uygulanmadan, en değerli mevki ve icra imkânları teslim ediliyor.

Batının kendi çıkmazlarına derinlemesine nüfuz etmek yerine, o dünyaya atfedilen büyülü imajları yaşamak hevesini kaç kişi yenebildi? Kaç kişi bizim dünyamıza ait “derinlik” hakkında fark edebilme yeteneğini uyandırabildi?

Kendi ülkemizdeki psikolojik Batı hegemonyasına kaçımız galibiz ki bunu yâd ellerde asgarî yaşama sınırlarında kıvranan, oralarda adeta gönüllü köleliğe mahkum geçen senelerden sonra gözlerinin feri kesilmiş, özentiye mağlup olanları bırakın, teslim olmasa bile enerji ve mücadele gereğine inancını tüketmiş o bîçâre evlatlardan bekleyebileceğiz?

“Şehâdet”, aslında bir müşahedeye, bir fiilî temasa, bir “tecrübe”ye atıf yapmaktaydı. Önemli olan belki de “özgürlük” değil, “adâlet ortamı”ndaki şehadet olmalıydı.

Bu “şehadet” kendi ontolojimizin
keşfiydi.

Yoksa “özgürlük”, “ötekileştirilmiş gayrılar diyarı varlık”ta yalnızlaşma sonucundan başka, etrafı kuşatılmışlık hissine mağlup bir çaresizliğe tutsaklıktan başka ne mana ifade edecektir?

Özgürlük fikrinin sentetik kurgusu, Batı toplumsal tarihinin hastalıklı ürünlerinden birisiydi. İzâfî olarak özgürleşen kitlelerde sınıf problemini ortadan kaldırma cehdi nerede?  Esâsen, temel ilke özgür olmak değil, adalet ve sınıfsızlık olmalıydı. Adalet varsa “esaret” olamazdı ki özgürlük bir fenomen haline gelebilsin!

SLOGANA ESİR DÜŞTÜK

Şehadet, “anlama”daki güncelliğin temeli iken, bir ezber tekrarına indirgenip, “asıl dünya gerçekliğinde yeri olmayan bir lafız”a döndürülmekle, biz hem kendi fizik-metafizik birliğimizi kaybettik hem de sığ ve hatalı bir tarihselliğin belirlediği doğrusal, sentetik ve kurmaca(yalan) “tekamül” sloganına esir düştük. Müşahedesi olmayan bir kimsenin, bütün madde dünyası ona “miras”(!) kalsa bile, insaniyet zeminine adım atmış sayılamayacağını göremedik.

“Deve sidiği”nde hikmet bulma derdinde, hâlâ tefekkürü tahditte, felsefeyi tekfir eşiğinde debelenen “ulemâ”dan yakasını sıyıramamış bir topluluk iken göremezdik tabiî!.. “Gerçek” ile temas etmektense ezberlerini ebedî sananlardan, skolastik kafalardan “şehâdet”e yol çıkamazdı ki!

Şehâdet, aslında bir müşahedeye, fiilî temasa, ‘tecrübe’ye atıf yapmaktaydı. Önemli olan belki de ‘özgürlük’ değil, ‘adâlet ortamı’ndaki şehadet olmalıydı.

Not: Yazıya ulaşmak için tıklayınız : “insan olmanın sırrı şehadet

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s