BARIŞ-VARIŞ/İRAN-TURAN YÂHUT 10 MUHARREM

FB_IMG_1506745426438

Şehâdet, İslâm’ın hedefi mi ilk şartı mı?
İslâm’a giriş mi, henüz ilk adım mı, hedefine vüsul mü?

S-l-m köküne verilen bir anlam var biliyorsunuz: Barış! Yâni o hikmet binâsına girişin gayesi barış. Merhûme İlhan Ayverdi, ömre bedel lûgatinde “barışmak” kelimesinin esâsen “var-mak” fiilinin dönüşmüş bir hâli olduğunu söylüyor:

“BARIŞMAK: karşılıklı f. (Eski Türk. barış-mak “birbirine gidip gelmek” < bar-mak “varmak, gitmek”) [bar-mak Batı Türkçesi’nde var-mak olduğu…]”

Varlık, en tam anlamıyla evrendir. Fizik ve metafizik ne varsa hepsi! Doğuş, hazır bulunmuşluk, bulunma, mevcudiyet, vücut… Oluş, ortaya çıkış, doğuş bildiren kök, dilimizdeki “var” kökü.

Barışmak fiili de v/b değişimiyle türemiş. -Ş- ekinin ortaklık belirtmesine bakarsak da “barı-ş-mak”, birden fazla unsurun bir arada var oluşuna, vüsûlüne, kavuşup karışmasına, birlikte yeniden doğuşuna delâlet ediyor. Yani “barışmak” selamsız kimselerin hasbelkader diyalogu değil! Kelimenin semantiğinde “birlikte var olmak/bir olmak” gibi bir anlam var.

O halde, İslam eğer barışmak mânâsıyla ele alınacaksa, buradaki barışın tarafları kimlerdir? Birlikte “var oluş”a ne anlam verilecek? Varışınca(barışınca) ne oluyor?

“Birlik”te VAR olunuyor, Var olanda Var oluşun şuûruna “varılıyor”!

İlhan hanımefendi ayrıca, “varışlı” kelimesinin de “tez anlama” demek olduğunu kaydetmiş. Demek ki, tanıklık(şehâdet); görme, gördüğüyle bilişip buluşma; “varışma” da, “barış”tır!

S-l-m kökünden gelen İslam, dinî bir kavram olarak barış dışında bir anlam ifade edemez mi? İtaat, teslim olma gibi… Öyle de olsa tanımadan(şehâdetsiz) itaat, buluşmadan teslimiyet(?), varlık bakımından iştirak olmadan vüsûl hâline dâir düşünme imkânımız yok! Ama varlıkta müşterekliğe rağmen unsurlar arasındaki yabancılaştırıcı faktör nedir? Barış Tevhid netîcesini veriyor, buluşup bilişmeye yol açıyorken; ayrıştıran, parçalayan dışlayan merkezî anlamlandırışımızda bir küslük, uzaklaşma temayülü, kendinde yabancılık hissi nedir? Küslük, atılmışlık duygusu, mahrum bırakılmışlık infiâli… İnfialdir! Cüz’î kimliğin aşılamaması, kesrette uğunmuşluk… Bunu Tevhid adına sürdürmek sistemin rûhuna aykırı.

Esâsen normal düşünebilen her akıl sâhibi, en azından nesnel çerçevede varlığın ortak hayâtını, işleyiş çarklarında her şeyin birbiriyle ilişkili olduğunu görebilir. Bunun için dehâ sâhibi olmak gerekmez.

Birlikten kuvvet ve güzellik, huzur ve güvenlik çıktığını da her toplum kendi tecrübesiyle bilir.

Dahası en aykırı, hattâ maddeci ideolojiler bile birliğin faydalarını bilir ve arar. Ortaya çıkan “düşmanlık”lara, o küçük toplumsal dayanışma ve birlik tecrübelerini “mecbur kılan sebep”ler olarak baktık diyelim. Diyelim ki, ilk birlik tecrübelerini genel bir Tevhid ilkesine bağlamadık; ancak sonuçları üzerinden elde edilen değerleri görmemezlikten gelme şansımız var mı?..

“Barış”, esasen düşmanı/düşmanlığı bertaraf edip ulaşılan birliğin hudutlarını büyütmek, elbette nimetlerinin de hudutlarını genişletmek olacaktır. İslam’ın Tevhid ilkesini muhayyel bir ahret âleminde zuhur ettireceği beklentisindeki eksiklik ve kuru söz yığınından söz etmiyorum. Bu bir fizik realite!

Şehâdet ile tanınan Yüce Tevhid’in, Barış(İslam) ile tahakkuk etmesi gerek, diye fikrediyorum.

Varlık fizik realitedir. Barışmak varışmak ise de, Türkçenin bu dâhiyâne rehberliğiyle bakarsak, o hikmetli realiteden kopuk barış olamaz…

*

10 Muharrem günündeyiz…
Hz. Hüseyin Efendimiz’in Yezid taraftarlarınca akla sığmaz bir zulümle katli, Hz. Peygamber’in göz bebeğinin şehâdeti… 680 senesinin Kamerî takvimdeki 10 Muharrem’i, Ekim ayına denk geliyor. Miladî 10 Ekim 680.

Olayda esâsen Yezid’in derdi tamamen iktidar hırsı, din veya ideolojiden çok iktidarının temâdisini temin. Ortada o iktidarın gerekçesi olacak bir ilke, meşrulaştırıcı bir Hakk’ta durma iddiâsı yok. Hz. Hüseyin’in emeli ise insanlığın hayrına kullanılması gereken bir “sistem”in, sırf “iktidarda kalmak” adına zâlimleşmesine engel olmak.

Zâhiren kazanan Yezid!

Hani Peygamber torunu olmak, hani halifetullah niteliği, hani ilâhî adâlet?.. Yezid’in güç kaynağı da Allah değil mi?

Zâhiren kazanan Yezid de, o gün bugündür bütün Ümmet’in gözü yaşlı, gönlü Hz. Hüseyin’de. O dönemlik zafere mukabil, bu sene itibarıyle 1337 senelik, ama ilelebet sürecek bir zafer! Hakk duyuşunun rakipsizliği! Zulme direncin destanı! Bütün Ümmet’te ortaya çıkan Hüseyin aşkıyla ilelebet Yezidî zulme baş kaldırma geleneği…
Bugün yeryüzünde o zelil ahlâkı kim temsil ediyor? Bugün İslâm âlemi olarak hepimiz Kerbelâ’dayız, hepimiz bir Hüseyin Ahlâkında buluşmaya mecburuz…

*

Kerbelâ Vak’ası 1300 yıldan uzun bir zamandan beri acısı tâze kalan bir zulüm tabiî… Hâlis müminlerin kalbini hicranla yaka geldi, yaka gider!

Üzerine zaman içinde epeyce hesap binmiş bir ortak acı hem. Hizipleşmelere, yepyeni ve büyük acılara yol açtığını tarih söyleyip duruyor. Bütün Müslümanların ortak acısı… Bazı gruplar acı yarıştırmakta, kendilerinin çok daha müteessir olduklarını iddiâ etmekteler. Bu da mümkün. Ancak Şia’nın İslam ontolojisine dâir tercihi, biliyorsunuz Vahdet-i Vücud’dur. Bu ontolojiye göre, “düşman” tarifi yaparken bile Tevhid’e rağmen bir “küfür” tanımına imkan bulunamaz. O küfür türleri de düşmanlar da Tevhid sistematiğinde Hakk’a dahil unsurlar olarak görülmek zorundadır. Zahirî kininize rağmen derûnunuzda o öfkeyi sürdüremez, zâlimleşemezsiniz! Sadece Hikmet tahtında bir adâlete ruhsat bulabilirsiniz. Bir mm ileri gidemez, muhataplarınızın suçunu kitlelere genelleyemez, nefretinize mağlûbiyetle mazlumları da ezemezsiniz!

İşte Hüseynî Ahlak!

Kezâ aynı şekilde, Şîa’ya mensup değilseniz de aynı ilkelerle bağlısınız.

Dikkat edilirse, Şia’ya karşı büyük reaksiyon asıl Arap dünyasından, Eş’arîliğin hüküm sürdüğü coğrafyalardan kaynaklanmıştır! 16. YYdan sonra Osmanlı’daki bir kısım Eşarileşmiş zümreler dışında bu husûmet Türk toplumundan karşılık bulamamıştır. 1826 ya kadar Devlet-i Aliyye’nin Kapıkulu Ocağı mensubu Yeniçeriler, 12 İmam’ı göğüslerindeki “teslim taşı”yla sürekli hatırda tutmuş, onların yoluna adanmış bir kitleydi, mezar taşlarına dahi Oniki İmam’a bağlılıklarının tescili olarak hak ettiriyor, işlettiriyorlardı. Hz. Ali’ye bağlı bütün Türk tarikatleri mensupları da aynı çizgiye sâdıktılar ve el’an öyledirler…

Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail iktidar kavgasının dinî alana çekilmesindeki büyük fâciâyı devam ettirmekte zerre kadar fayda yoktur. Eş’arî ulemâdan, Yavuz’un danışmanlığını yapan İdris-i Bitlisî’nin Anadolu ile İran kültürlerindeki aynı birlik algısı ve yakınlığını yalıtan Kürt nüfusu İran ile Anadolu arasına yerleştirme planı, bugünlere kadar kanamaya devam eden yaralar açtı.

Bugün o problem hâlâ canlı ve bu iki büyük coğrafyanın kucaklaşmasına engel olmaya devam ediyor.

İlginçtir ki bugün, bu Şafi anlayışın tehdidi bu iki devleti tekrar bir araya getiriyor! Problemin temel sebebini, kaynağını şimdi de göremezsek ve artık aşamazsak, İran’a da Turan’a da yazık olmaz mı?

Bugün 10 Muharrem!
Gelin Muharremlerde halâsa kavuşan eski zaman kutlularının yaptığını yapalım ve en sahici anlamda “barışalım”/varışalım…

Cümle varlıkla “barış”ı şart kılan bir hikmet sisteminin, 1337 sene sonra, o vahim olayların tarafları veya zâlimleri hayattaymış ve birileri onlardan yanaymış gibi, irrasyonel bir öfkeyle birbirlerini hırpalamaya devam etmelerinin hiçbir meşrûiyeti olamaz.

Hem de “açık küfür”, saklanmadan hepimizi tehdit eden bir muazzam tehlike halinde kapımıza dayanmışken! Hattâ bütün insanlığı köleleştirme atağına kalkmışken…

Bâri o ortak tehdit Ümmet’in bu iki ana damarını Tevhid etse!

Hem kendi güç ve kardeşlik israfımızdan kurtulsak, hem de küfrün yok etme tehdidine en sağlam bir cevabı vererek, bu baygın arslanın uyanıp insanlığa kurtuluş sağlayabilecek kükreyişini duyurabilsek.

*

İnancım o ki, Tevhid karakterli bir dünyada düşmanlıklar da “mevziî Tevhid oluş”ları mecbur hâle getiren bir hikmet taşıyor. O mevziî buluşmaların genişletilmesi, halkanın büyütülmesi sorumluluğu kimin idrâkine borç yüklüyor dersiniz?

Bu bizim insanlığa karşı da, İslâm’a karşı da, Hakk huzûrunda da, tarihin yüzyıllardır kanayan yarasını sarma adına da, millî birlik ve mefkûremiz adına da borcumuzdur.
Gelin, Cenâb-ı Hakk’ın “Şerden hayır çıkarma ahlâkı”yla davranalım.

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s