Görenlere Selâm Olsun Veyâ Şehâdet Mûcizesi

FB_IMG_1508826366183

Medeniyetimiz bir “îman” binasıdır. Müşâhede medeniyetidir…
İman ehlindeki bilfiil görüşle bina edilegelmiştir.

Bittecrübedir.

Ezber devirlerindeki mahsuller, taklit ve şirazeden çıkmış örneklerle size derhal “müşahedenin kesildiğini” haber verirler…

İster gazilere o dikkatle bakın, ister Sinanlara Itrîlere, Evliya Çelebilere…

Orijinal yapı, daima bir müşahede, mutlaka “Gerçek’le temas” şartına tâbî… Can gözü açılmışların Süleymaniye’de gördüğü, Itrî’nin ilâhî bestelerinde duyduğu budur!

Yani:
Zâhir eserlerdeki “mûcize”ye de ancak müşâhedesi olanlar nüfuz edebilirler. O “insan”, o “müşâhede” yoksa o gövde dilsiz bir yığın, sessiz bir ulu dağ!

*

İman ise mutlaka varlığın özündeki ana değer ve üzerindeki yüksek iradeyi bilfiil müşahede varsa bir realite. Dolayısıyle medeniyet o “şehadetin tahakkuk etmişliği”nden doğuyor ve o “doğuş”ta bir süreklilik yoksa da gabya karışıyor! Eserleri burnunuzun dibinde bile dursa ve siz bir ömrü o “eser”lerin dibinde de geçirseniz o “medeniyetin ruhu olan şehâdet”ten nasibiniz olmadıysa, o “zaman” boşa uçup gitmiştir…

***

Bugün?!..

Bilmem kaç kuşaktan beri varlığı seküler bir “tabiat”a indirgeyen eğitim çarklarından çıkmış insanlara, o “îman realitesi” “var” mı “yok” mu demeden, bir takım iman mahsullerine dair gözü kapalı kabuller ve itaat göstermesi beklentisiyle bakmak, en azından hayalcilik, toplumsal gerçeklikten kopuş anlamına geliyor. Ağızlardaki ezberler, tadı kalmamış ciklet çiğneme ötesinde değer taşımıyor…

“Şeriat elden gidiyor!”, “Sünnet-i Seniyye çiğneniyooorr!”, “falan imamın görüşlerine değer verilmiyoorrr!”… gibi tetikleyici sloganlar, ancak o “îman” temelli müşahede sahiplerinde bir tabiî reflekse yol açar. Doğrusu da şu ki, o reflekslere sahip mü’minlerin bileklerini bükmek imkansızdır. Bir mü’min için inanıp şehadet ettiği kudret dışında onun kaderine dokunabilecek ne bir güç, ne bir varlık olabilir.

*

Hem ülkemizde, hem diğer İslam ülkelerinde gerçek mü’minlerden kurulu ekiplerin varlığı hayli su götürür. Ancak tek tük kenarda köşede o insanlar elbette hâlâ var! Aslında toplumun ana kitlesinin tutum ve davranışlarını onların ahvali akort ediyor. Medya, eğitim sistemi, reklam ve propagandalarla yönlendirilen boş kitlelere mukabil, hala millî bir duruş resmi veren ana gövdemizdeki kendine has karakter, o reklamsız sahnesiz müşâhidlerin hüneridir.

Bu devirde o müşahidler, onca fikir ve moda bombardımanına rağmen, sahte evliyalara, sahtekar dincilere rağmen o formasyonlarına nasıl ulaşabiliyorlar? Bütün dinî eğitim türlerine bulaşan şekilci, menfaatçi, gösterişçi vaazlara mukabil, bu vasıflı reklamsız gönül insanları kendi nefislerinde ve hariçteki ufuklarda o eşsiz Kudret-i İlahî’ye sadık şahidler olabilmeyi nasıl başarabiliyorlar?

Aslında nasıl başardıkları konusuna, devrimizin mucizesi dense hata sayılmaz!

Hani her devrin karakteri bağlamında mucize türleri anlatılır ya! Meselâ sihir ve büyünün revaçta olduğu devirde Hz. Musa, o devrin sihirbazlarını secdeye kapandıran “AS” mucizeleriyle cevap vermişti. Kezâ, tıbbın revaç bulduğu devirde Hz. İsa’nın ölüleri dirilten mucizeleri anlatılır. Hitabetin saltanat sürdüğü bir devirde de Kur’ân Mucizesi’yle karşılaşırız. Devrimizdeki riya saltanatı karşısında yer yer farklı zemin ve mahfillerdeki som ihlas örnekleri, bütün nedretlerine rağmen varlıklarını topluma duyurabiliyor, teşkil ettikleri ihlas örnekleriyle toplumun derin uyuşukluğuna soğuk su serpercesine uyarıcı olabiliyorlar… Bundan âlâ mucize mi olur!

Bunlar kimdirler, nerelerde görünürler, nasıl bulunurlar?

Bulunmaları şart mıdır?

Hattâ bulunmayışlarını, bulunamayışlarını toplumsal varlığımızın teminatı olan bir imkan saymak daha uygun. Sihri muhafaza etmeli… Bir bakarsınız sıradan bir kamyon şoförüdür, bir bakkal amcadır, bir ev kadınıdır, evkafta memur, üniversitede öğretim üyesi, köşede gazete bayii… Yani bunların bir zahir standardı yok. Ancak yanınızdan geçerkenki mehâbeti, yüz ifadesi, satarkan veya alırkenki ciddiyet ve adaleti, evrakınızı elinizden alırkenki size duyduğu saygıyı kalbinize sindirişi… gibi “hal” esaslı neşriyatıyla sizin bilincinizde bir kıvılcım çaktırmasa dahî, derununuzda bir “akord” tahakkuk ettirirler. İyiyi, güzeli, doğruyu o kısacık lahzada ruhunuzun gerçeğine çeviriverirler…

Dikkat ederseniz medeniyetin temsiline dair millî duruşlar o dokunuşlarla elde edilen toplumsal akorddan dolayıdır…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s