Damlalar – 558

Vaktimize sahip olalım. Günler hayır ve bereketini kaybetmesin.
Yılbaşı, doğum günü vs…
Bir de kaybedilmiş başka günlerimiz var. Sevgililer günü(!), anneler günü, babalar günü, şu günü, bu günü… Bunların, vatan toprağı kaybetmekten farkı yok. Ha mekan kaybetmişsiniz, ha güya sizin olan mekanlarda yaşanan zamanları düşman kültürlerin hakimiyetine kaptırmışsınız…

(Hayr umulur mu böyle gecenin seherinden?) “Stokholm Sendromu” muydu o habis, zalimine-gaasıbına veya kendisini rehin alana duyulan marazî ilginin adı? Sanıyorum bu “zalimine tapınma” hali sadece rehin alınma olaylarına has değil. Bakın eski sömürgelere, halkında emperyalistlerin değerlerine karşı bir mağlubiyet görürsünüz. Hindistan’dan eski Sovyet ülkeleri halklarına, iki boncuğa her şeyini veren Kızılderililere kadar; işgalcisine secde edişe çok sayıda örnek bulabilirsiniz. Bizim “yılbaşı kırismısı” kutlamalarımız da özünde aynı şey. Gerçi, elhamdülillah bu topraklar sömürgeleştirilemedi! Bunu, o köleci batılıyı ilahlaştırmayı biz kendi ellerimizle yaptık. 16. YY sonuna kadar Türk gücü dünya ölçeğinde bir söz sahibi iken insanlık böyle bir sömürü aşağılamasına maruz kalmıyordu. Şimdi kendimize bir boy aynasından bakıp, “Ne yapıyoruz biz?” diyemez durumdayız. Jül Sezar’ın mağlub ettiği düşmanlarına bakıp: “Veyl mağluplara!” dediği söylenir. Bu söz, Roma hukukunda mağlubların kölelik dışında bir hukukları olamadığını, olamıyacağını ifade ediyordu. Bu zalim batılı, bütün insanlığa çok ağır bedellere mal olan yayılmacılığı ve zulmü üzerine bir de bunu yaptı: Mağlublarını kendi değerlerine hasım haline de getirdi. Şimdi biz bize yıllardır, “Milad=Hz. İsa’nın doğumu=Tanrı’nın yeryüzüne inişi” kabulü sebebiyle, ondan öncesini “vahşet” saydığımız bir zaman ölçüsü bağlamında, bir Müslüman toplum olarak “yılbaşı” kutlamanın garabetini tartışıyoruz. Noel ve kutup geyikleriyle, çöl insanı Hz. İsa’nın alakasızlığını, bu pagan ve yalancı motifin Hristiyanlığa dahî yabancı olduğuna… filan hiç değinmeyelim. Bu Miladî zamanların bizdeki çökerten, tüketen, soyumuzu kurutan uygulamalarından “güzellik” veya “iyilik” ummak hangi akla göre doğru olabilir? Pekâlâ!.. Bu takvimi bize zorla mı kabul ettirdiler? Hayır! Yahut, bu takvimin sıfır dediği başlangıçla bizim ne alakamız vardır? Hiç!.. O günün peryodlarını “kutlayış”tan ne umuyoruz? Kutlama! Yani onda bir Tanrısallık vehmetmek! Takdis yani. Bu “kutlama”nın şekli ve mahiyeti ise tam bir değerler kanseridir! İçki, kumar ve fuhşiyatın serbest olduğu bir “kutlama” bu! Takdis ve bu kutlamadaki telkinlere bakın!.. Hangi Tanrısal mesajda yılbaşı kutlamasındaki değerler meşrudur? Bu “şeytan”ın ta kendisi olmasın? * Bu “mağlubiyet hukuku”ndan bir an evvel çıkmadıkça, içine düştüğümüz bu kültürel yok oluş sürecini durdurmak çok zor! Senede bir gün itiraz da etsek, geri kalan bütün zamanımızı bu takvimin tarif ettiği bir “zaman algısı” içinde geçiriyoruz. Yılbaşında (her sene azalan itirazlara rağmen) ortaya koyduğumuz direnç bir züğürt tesellisi olarak kalıyor…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s