Vicdan Azâbı ve Belâ

Menşe ve hayat serüvenimizin Hakk ve Hakk’da cereyan edişinin en cana değer iki alâmetinden birisi vicdan azaplarımız ise diğeri de belâdır.
***
Vicdan azabı, özümüzün de özünde duran Hakk duyuşunun rencide olması değil midir? Yoksa genellikle eogolarımızı şişiren haller, yani menfaatlerimiz adına işlediğimiz fiil veya kararlar değil mi bu azaba sebep? Hem çıkar elde ediyor hem de bundan ötürü azaba düşüyorsak, burada bir paradoks yok mu?
Bu azap bize çıkar elde eden ve gelgeç safâlara yol açan kazanımlarımıza rağmen, bir de içimizde bir “ASIL ÖZNE”miz bulunduğunu, o öznenin Hakk yerini bulmadıkça sükuna kavuşmadığını hangimiz bilmiyoruz?
Sözü uzatmak mümkün. Belki uzatılmasında da birçok faydalar var. Ancak bazen diyorum ki: “İyi ki falan filan hatâ veyâ günahları işlemişim ve o yanlış işlerim bende bazı vicdan azaplarına yol açmış! Onlar olmasaydı, ben o menfaat ve çıkarlar peşinde helak olur giderdim. Çok şükür ki vicdanımda bu huzursuzluklar var ve bunlar sayesinde sırat-ı müstakimde durmak ihtiyacım şiddetle kendisini duyuruyor.”
Yoksa insan yarısı ayıp yarısı gayb olan bir varlık. O bizi esfel-i sâfilîne çeken çıkar fitnesi yüzünden her an ayaklarımız kayabilir. Küll adına bir benliğin mesuliyetini yüklenmedikçe de o cüz’î kişiliklerimiz adına çıkar elde etme içgüdüsünden kurtulma şansımız yok. İşte orada bize atılmış can kurtaran simitleri vicdan azaplarımız. Hiç kimse Tevhid’in hatırını kişilik haline getirip olandan râzı kemale yetmedikçe nefsin fitnelerinden emin olamaz. “Korku ile ümit arasında durmak” ikazı sadece bir zümre vaya bir yaş dönemi mensuplarına yönelik değil. Tehlikeden emin olmak, ancak Küll’ün mesuliyetini şahsiyet edinmişlere has olabilir.
***
Belâya gelince
Merhum Hayri Bilecik hocam, “Selâmünkavlen” adıyla bir yazı yazmıştı. O kısacık, iki paragrafında Hoca; felç yahut inme inmiş insanlarımızın bu “belâ”yı Hakk’ın insana yolladığı bir Tanrı selâmı olarak kabul ettiklerini; belânın esasen Elest Bezmi’nde verilen “BELΔ sözünün teyidi olduğunu anlatmıştı.

Yani bu defâ da masum ve mazlum ham ruhların olgunlaştırılmasında, Hakk’ın varlığını, kudretinin binbir halini duyurmakta olduğunu söylemekte idi.
Vicdan marifetiyle enfüsî (içte) olarak tahkik edilen Hakk, bu defâ da afâkî(dışta) olarak duyumsanmaktaydı.
Yani insan varoluş köküyle buluşmak, barışmak zorunda!
İçten ve dıştan…
***
Bugünkü Türkçemizde pınar telaffuzuyla söylediğimiz kelime aslında “buñar” imlası ile bilinir. Bunalmak fiiliyle ilgili yani. Ama yer altında sıkışan sudaki buñ, akibetinde yeryüzüne bir rahmet çağlayanı olarak zuhur eder.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s