Batı’nın Azıcık Canı Acımalı!

Kültürün güncellenmesi, geçmişten bir takım sistemler devşirmek; sistemlerin, vaktiyle ortaya çıktıkları dönemlere göre çok daha farklı bir zaman ve zeminde işletilmesi, elbette eski uygulamalarına göre farklı sonuçlar verecektir.
Üstünde durduğumuz konu geçmişe dönmek değil. O sistemlere dönmeyi değil, onları günümüze devşirip güncellemekten bahsediyoruz. Türkiye’de bir takım gruplar bunu bire bir bugüne taşıma şeklinde anlıyorlar ve bir nostalji çerçevesinde çeşitli toplantılara konu ediyorlar.
Son zamanlarda sivil toplum kuruluşu denilen bir örgütlenme tipi ve modası var ya! Bunu kendi geleneğimizle bağdaştırarak yapabiliriz.
Geleneğimizde birkaç tane çok başarılı örgütlenme modeli var. Bunlardan bir tanesi vaktiyle ortaya çıkan boy örgütlenmesi. Biri askerî örgütlenme biçimi, onlu sistem. Biri alp teşkilatı dediğimiz bütün bir klasik dönemde etkili olan destani yapı… Mesela Ahîlik!.. Ahiliğe övgü modası var ülkemizde hemen her cenahta. Ama, ‘bugün bundan ben nasıl yararlanırım’ diye kimse düşünmüyor. Ahîlikte aşağı yukarı toplumun tamamını kuşatan bir yaklaşım var! Zenaatkârı, esnafı, gençliği, köylüyü kucaklayan, bir örgüt bu. Hatta Bâciyân-ı Rum’u da Ahiliğin bir kolu olarak mütâlaa etmek mümkün.
Dolayısıyla bugün dünyada özellikle İslâm dünyasında bir kadın problemi, kadın örgütlenmesi problemi var. Bâciyân-ı Rum’u bu gözle incelemek mümkün.
Örgütlenme modeli olarak bunlar söz konusu edilebilir.
Meselâ dergâhlar kapalı; ama Ahiliğe dönük bu hevesi yasaklayan hukûkî bir düzenleme yok. Dergâhlar yasak. O yasağı da çok isâbetli bulduğumu söyleyemeyeceğim. Çünkü çok yanlış bir genellemeyle dergâhlar kapatıldı. Dergâhlar kusursuzdu, mükemmeldi, herşey tıkırında işliyordu da onun için yanlış, anlamına da değil bu fikrimizin özü. Çünkü dergâhların hakikaten tökezleyen çok önemli hataları vardı. Bu hatalar arasında beşik şeyhliğinden alın, o “imam elinde meyyit gibi olmak” denen bir derviş tarifi, “Allah’ın hikmetinden sual olunmaz” gibi bir takım yaklaşımlar, temelden hatalı idiler. Sonra tekke bir sosyal hizmet kurumu olmanın dışına çıkıp, şeyh ailesinin daha doğrusu şeyh hanedanının bir tür mülkiyet ve servet edinme imkanına dönüşmüştü… “Şeyh hanedanı” dedik, çünkü gitgide babadan oğula, damada geçer hale gelen şeyhlikler, birer hanedana dönmüştü hemen her tekkede. Şeyh ailelerinin zenginleşme modeli veya servet ve statü aktarım aracı olmuştu. “Şeyhzâdelik”, ehliyet ve liyakatin önüne geçerek, küçük Ehl-i Beyt kurumlaşmalarına inkılab etti. Tabiî, ona tam bir sosyal sınıf demek mümkün değil; ama marazî bir sınıf mantığı da doğdu bu eğilimden… Doğuda ve batıda karşımıza çıkan sınıflarla bunu mukayese etmek, onlarla birebir aynı ayarda kabul etmek çok yanlış olur, bühtan olur bizim kendi kurumlarımıza. Ama bir sınıflaşma temâyülünden burada söz edilebilir. Sadece bu temâyül bile tekkenin toplum içindeki fonksiyonunu hayli zayıflatmıştır. Zayıflattığını bir yana bırakalım, toplumsal dinamizmi, yaratıcılığı adetâ prangaya vurmuştur. Seyr-i sulûk insana fikrî ve manevî rüşt kazandırma, dervişi reşit hale getirme, özgürleştirme süreci iken, şeyh hanedanlarına hizmet eden bir pasif Müslüman tipini meşrulaştırmış, Osman Hamdi’nin meşhur tablosundaki “Kaplumbağa Çobanı”nı ilham eden bir yapı ortaya çıkmıştır. Osman Hamdi durup dururken yapmadı onu. Bir sanatkâr sezişiyle gördüğü o toplumsal aksamayı resmetti adam. Bizim dervişan taifesi Osman Hamdi’ye fena halde kızar; ama, çok da haklı değildirler. Bunun bir yığın örnekleri bugün de yaşanıyor. İnsanlar perişan oluyorlar tekkenin yanlış işleyişi dolayısıyla. Üstelik yasaklı bir tekke bile bu kadar ciddî bir tahribat yapabiliyor. Dolayısıyla tekkeyi sütten çıkmış ak kaşık gibi görmüyorum…
Ama…
Hindistan gibi, binlerce yıllık taşlaşmış, bütün mafsalları kireçlenmiş bir Brahmanizm’in güncellenmesinin, Hindistan halkına ne büyük bir hamle gücü kazandırdığı göz önüne alınırsa, bizdeki, bütün topluma bir yerden nüfuz etmiş tasavvuf fikrinin ve tekkenin güncellenmesinin hayatımıza neler katabileceği âşikâr. Brahmanizm kadar tarihin derinliklerinde hikmetini, özünü kaybetmiş bir gelenek değil tasavvuf. Hala düzgün çalışan, iyi örneklerini yanımızda hemen bulabileceğimiz bir yapı bu. Onun için bunun ıslah edilmesi lâzımdı. Maalesef sağlıklı bir durum muhasebesi yapılmadı Cumhuriyet’e geçilirken. Tekke konusunda ciddî bir durum muhasebesi yapılmadan kapısına kilit vuruldu. Bugün biz Mevlânâ, Hacı Bektaş, Yunus diye dilimizden düşürmediğimiz insanların fikirlerini ve o tür insan yetiştiren kurumları kilitledik. Halbuki bu fikir, Türk kültürünün bel kemiğini teşkil eden fikirdir. Biz bu fikirle yeniden barışmadıkça, yeniden güncellemedikçe, yeniden işletmedikçe kendi insan tipimizi inşâ edemeyiz. Yani ordu millettir demek kolay; ama, o ordu milletin manevî, kendini inşâ ediş mekanizması tasavvuf fikriyâtında saklı. Onu muhakkak elden geçirmemiz lâzım. Onu yeniden muhakkak nasıl kullanacağımızı düşünmemiz lâzım,
O bakımdan Cumhûriyet’in bu devrimleri yaparken her noktasında hasbî olduğunu düşünmek safdilliğinin ben çok anlamlı olduğunu zannetmiyorum. Atatürk’ün de bu konuda bir daha anlaşılmaya çalışılması lâzım. Konjonktürel ve zaruretten kaynaklanan devrimlerle, gerçekten yapılması gerekenleri bugün yeni bir akl-ı selimle düşünmemiz gerekir. Dogmatik yaklaşımla değil, her konuyu kendi şartlan, imkânları ve topluma kazandıracakları bağlamında bir daha düşünmemiz lâzım. Atatürk’ü bu noktada tabu haline getirmek de Atatürk’ün yaratmaya çalıştığı milletin gelişmesini önlemek sonucunu vereceği için, doğrudan doğruya onun harekât mantığına aykırı.
Vaktiyle söylenmiş bir takım sözlerine aykırı gibi görünen bazı projeler, Atatürk’ün yapmak istediği işin tam da ruhuna uygun olabilir. Buraya çok iyi konsantre olmamız lâzım. Bu noktada Atatürk düşmanlığı veya aleyhtarlığı gibi gerekçesiz, sebepsiz, bugün zemini kalmamış bir kavga yapmaya gerek yok!..
Buna mukabil ki bu modellerden biri de işte tekke örgütlenmesi. Ona da bir daha bakmak lâzım topluma ne kazandırır diye.
Gene bizim güncelleyebileceğimiz, hatta güncellememiz şart olan, bir antik devir sistemi gibi görünen Töremiz var. Bugün ulu orta, bilir bilmez, cahilâne karaladığımız Töre, Türk kültür tarihi bakımından muhteşem sonuçlar yaratmış, temiz ve pırıl pırıl bir sistemdir. Elin adamı eski Yunan’ın, kimin eli kimin cebinde belli olmayan mitolojisini dahi sanatında, ilminde, fikrinde durmadan kullanıyor ve güncelliyorken; bizim kalkıp, Türk kimliğinin en temeldeki kurucu unsuru olan Töre’yi son derece derinliksiz ve cahilâne bir tavırla karalamamız, çok değerli bir millî potansiyeli, daha gündeme gelmeden, niteliğini çözmeden öldürmek gibi bir şey oluyor. Töre’nin de güncellenmesi lâzım. Töre’nin güncellenmesi bizi birçok bakımdan rahatlatacak bir şeydir.
Mesela Îslâmî sistemlerle ilişkili bir takım adımlar atılırken veya düşünülürken önümüze bir yığın fincancı katırı çıkıyor. İşte, kökten dincilik deniyor, radikalizm deniyor, fondömantalizm deniyor, İslam terörizm ile ilişkilendirilerek daha baştan kötüleniyor. Halbuki, Töre’de böyle bir tehlike yok. Töre evrensel mesajlarıyla hala tazedir. Özellikle o evrensel mesajlardan bir tanesi ‘bütün insanlığa kut kazandırma’ ideali olabilir. Bütün insanlığa kut kazandırmak, bütün insanlığı, varlığı Tanrısal bir değer olarak görmek, o değeri insanlara yüklemek demek. Bu, devletin insanlığa adalet tevziatının arka planını doldurma imkânı verir bize. O bakımdan Töre, ele alınmayı, güncellenmeyi çok hak ederek bekleyen önemli bir sistem.
Gene şimdiye kadar üzerinde durulmayan bir başka nokta, Türkler’in İslâmiyeti kabul edişinde Maturîdî itikadı tercih edişleri, yeterince analiz edilmedi. Ben bunu Türk Müslümanlığı’nın ana elemanı olarak vaktiyle tanıtmaya çalıştım. Ama yerli yersiz bir yığın iddia, çeşitli ideolojik, siyâsî mevzî koruma adına bir takım reaksiyonlarla karşılaştı bu tez. Ama bu da bir tarihî vakıadır. Her toplum önüne çıkan sistemleri kendi kültür birikimi bağlamında anlar ve anlamlandırır. Türkler’in de böyle yapması son derece tabiî idi. Fakat bu Maturîdî meselesi Töre ile de bağlantılı olarak muhakkak düşünülmeli. Töre’nin yarattığı kültür zemininde bir Maturîdî itikat kurulmuş ve İslamî tarihimizin ilk yedi yüz yılında toplumsal mutabakata mazhar olmuştur. En parlak yüz yıllarımızdır o devir! O bakımdan muhakkak bu ilişki kurulmalı.
Diğer yandan Ortadoğu dinlerinde karşımıza çıkan, tarım toplumunun eseri olan sosyal kurumlar ve değerler sistemi dinler tarafından da içselleştirildi. Bu dinlerin ibadetlerinde bile, bir kölenin efendisi karşısındaki tutumunu, kul ile Allah arasındaki ilişkide görürsünüz. İbadetimiz bir kölenin efendisi önündeki tutumlarının taklididir. Daha rafine edilmiş olarak, çok büyük bir efendi olan Allah’a kölelik eder gibi ibadet eder bu dinlerin mensupları. Yani köleci ve sınıflı geçmişli tarım toplumlarının eseri olan dinlerde böyle bir yapı var. Ama Türkler İslâmiyet’i kabul ederlerken meşhur Abdülkerim Satuk Buğra Han 920 li yıllarda bir devlet kararı olarak İslâmiyet’e geçiş kararı alırken, İmam Mâturidî sağdı ve yetmiş yaşlarında bir adamdı.
Mâturidî’ye göre benimsendi İslâmiyet!..
Bunun Mâturidî ile istişâre edilmemiş olduğunu düşünmek safdillik olur. Mâturîdi’yi bilmeyen bir Karahanlı hükümdarlığı, Mâturidî çerçevesinde İslâmiyet’i kabul edecek!… Olacak iş değil!…
Dolayısıyla Mâturidî anlayışın köleci yaklaşımların malûl kıldığı İslâmî ekolleri dışlayan ve Türk sosyo kültürel yapısıyla akordlu bir İslâmî yorum geliştirdiğini düşünmek lazım. Tabiî İslâmî yorumun, demin Töre ile adalet kavramı arasındaki ilişkiye değindiğimiz gibi, bu Mâturidî anlayışın da gene toplumun idealizmine uygun, onun millî yönelişlerini frenlemeyen; bilakis daha rafine, daha disiplinli, daha temkinli, daha etkili yönelişler kazandıran bir yaklaşım olduğunu düşünmek lazım…
Bu da güncellenmesi icabeden, hani güncellense iyi olur değil, güncellenmesi şart bir nokta gibi duruyor. Bunları topladığımız vakit Töresiyle, teşkilatlanma modelleriyle, itikadıyla, bunlara bağlı birlikçi bilim anlayışıyla, kurumlaşmalarıyla içeride millî bir Rönesans yapmış olursunuz…
Globalleşme çağındayız. Globalleşme çağında kültürler yerel bağlarını kaybetmemekle beraber birer evrensel tezle birlikte insanlığa açılıyorlar. Bugün Brahmanizm’in dünyanın her yerinde çok ciddî bir propagandası var ve evrensel iddialarla bu tezleri işliyor. Benzer bir durum Taoculuk’ta var. Taocu fikirler de bütün dünyada ciddî evrensel tezler işliyorlar. Bugün Batınınkiler yanında sağlamca duran “Avatar”lı “Ejder”li çocuk çizgi filimlerine kadar girmiş ve bütün dünya bunları seyrediyor. Misyonerliğin evrensellik iddiası ortada. Katolisizm zaten bir evrensellik tezi. Protestanlığın felsefî geleneklerle barışık evrensellik tezleri üzerinde hiç durmaya bile hacet yok. O da bir vakıa. Dolayısıyla Türkiye bu evrensellik tezlerinin çarpıştığı piyasaya kendi evrenselini de sunar ve o evrensellik tezi ‘cihanın kut kuşağı bağlaması’ diye Yusuf Has Hâcib’in anlattığı idealle örtüşebilir. Dünyadaki sömürü düzenine itiraz eden, ama globalleşme ile de barışık bir adalet iddiası ile Türk toplumu ve kültürü dünyaya karşı bir bayrak gösterebilir…
Tabii şu anda hemen etkili olma şansımız bulunan coğrafya bütün dünya coğrafyası değil. Özellikle İslâm ve Türk coğrafyalarıdır. Buralarda bu anlamda adalete de çok büyük bir ihtiyaç var. Yani şu Filistin’in haline bakın! Irak’ın haline bakın! Suriye halkının taleplerine bakın… Fenerbahçe ile Suriyeli bir takımın Şam’daki müsabakasında, stadyum, kapasitesinin çok üzerinde insanla dolmuş, iki misli insan da dışarıda kalmış, futbolcular sahaya girememiş tezahürattan. Yani Türk’ün gücüne ve adaletine bu dünya şiddetle ihtiyaç duyar hale geldi.
Türk askerlerinin Bosna’ya giriş sahneleri hala unutulmadı. Afganistan’daki etkisi ve prestiji ortada. Azerbaycan, Gürcistan biz ‘he’ deyiversek sınırları kaldıracak. Buna çok uygun psikolojik bir zemin var halk nezdinde. Dolayısıyla bizim dünyaya sunacağımız hem millî, yerel, hem İslâmî, hem de evrensel nitelikleri olan bir tezimiz var.
Pekiyi biz böyle bir şeye kalkıştığımız takdirde, dünyanın önemli güçleri bize bu fırsatı tanırlar mı? denilebilir.
Bu özellikle geçen asırdan bu tarafa XX. yüzyıl sonlarına kadar doğru bir soruydu. Bizim batılılaşma, batıya meyletme ve batıya angaje oluşumuz; sosyal, kültürel, askerî entegrasyon çabalarımız en çok batıdan gelen tehditleri durdurmak adına idi, benim kanaatimce. Komünist bloka karşı savunma gibi görünen NATO’ya girişimiz bile, bütün batıyı Yunanlılar’ın yanında karşımıza dikmemek sonucunu vermiştir. Kendi içindeki bir güce açıktan savaş ilan etmekle doğrudan doğruya karşısında duran bir güce savaş ilan etmek arasında çok büyük fark var. Batı bizi Anadolu’dan silip süpürmek maksadıyla yola çıkmıştı. 1. Dünya Savaşı’nda bizi Anadolu’dan Asya’ya sürme ideali vardı. Oryantalizmin ideali oydu. Şark meselesi dedikleri mesele oydu.
Fakat bugün başka bir yere gelindi. Bugün XIX. ve XX. yüzyılda olduğu gibi artık dünyada batı tartışmasız hakim tek güç değil. Söze girerken belirttiğimiz o Çin ve Hindistan faktörü ile Rusya’nın yeniden kendine gelmesi, İran’ın da bunlarla iş birliği yapmasıyla beraber, doğuda en azından askerî tehdit anlamında batıyı dengeleyecek bir gücün doğmasını sağladı. Türkiye bulunduğu coğrafyada jeopolitik değer itibariyle batı yanlısı tutumunu en azından gevşetip doğu ile de iş birliği yapacağı intibaını verdiği anda, batının bir çok mevzuda olağanüstü ciddiyette kayıpları olacaktır. Batıya Türkiye’nin kendi yanlarında olduğu takdirde kazanmakta olduklarını göstermenin bir yolu bulunmalı.
Bu yol diplomasinin nezaket kuralları içinde gösterilemeyebilir. Gösterilemediği de görülüyor. Batılı canının acıyacağını hissetmeden en ufak bir taviz vermeye dahi yanaşmıyor. Meselâ son güncel gelişmelerden, bu petrol boru hatları konusunda, Rusya’ya alternatif hatları Anadolu’dan geçirme meselesinde öyle bir ortaklık anlaşması teklif ediyorlar ki; Türkiye’yi müstemleke haline getiriyor.
Yani kendi geleceğini Rusya’nın tekelinden kurtaracak bir teklifle kapısını çalıyorsunuz, size haysiyetli bir teklif yapacağı yerde, sizi teslim almanın çaresini arıyor batı. Batı ar damarı çatlamış bir hayat kadını gibi davranıyor. Her an pazarlığa devam ediyor. Batıya neler kaybedeceğini gösterecek bir iki politik bayrak gösterme operasyonu ile Türkiye’nin değerini anlatmak lazım.
Bunu bizim Kara Kuvvetleri Komutanı’nın Çin seyahatinde geçen haftalarda dile getirdiği ‘Türkiye ile Çin’in stratejik çıkarları örtüşmektedir’ gibi bir jest veya Putin’le Büyükanıt’ın güvenlik konusundaki görüşlerindeki örtüşmeler, meselâ batıyı bir miktar telaşlandırdı. Doğuya yöneliveren, İran’la iş birliği yapan bir Türkiye, Türk-İran güç birliğinin İslâm dünyasında ne tür sonuçlar vereceğini ve İslâm dünyasına bir yabancı girişinin kolay kolay imkansız hale geleceği ortadadır. Doğunun da Batının da İslâm petrolüyle beslendiği ve bu coğrafyanın dünya pazar ekonomisi bakımından ne ifade ettiği göz önüne alınırsa, Türkiye’nin bu tür bir manevrası, batı dünyası için telafisi mümkün olmayacak kayıplar getirebilir.
Türkiye bunu yapmaz. Nasıl olsa kayıtsız şartsız batının menfaatlerini teminle görevli sayar kendini. Evet böyle sayanlar var Türkiye’de. Çünkü böyle görünmenin içerideki pazara hükmetme imkanı getirdiği açık. Batının çeşitli firmalarının Türkiye’deki acentaları ve onların sözcüsü olan medya bu fikri elbette işler, işliyor da. Askerin bu manada gördüklerini medya görmek istemiyor.
İlk defa askerî söylemlerle medyadaki söylemlerin bu kadar aykırı düştüğüne şahit oluyoruz. Daha evvelki dönemlerde böyle değildi. Asker batıya teminat sadedinde bir kıpırdanış içine girdiğinde bütün medya ağız birliği yapar ve koro halinde askerlerin yanında yer alırdı. Bütün halkın temsilcisi olan politikacıyı dışlayıverirdi. Ama bu sefer öyle olmuyor. Çünkü bu sefer asker bir sivilce tedavisiyle uğraşmıyor. Çok kökten jeostratejik ve konjonktürel bir karar arifesinde.
Batının karşısında ilk defa güç birliği yapabileceğimiz ciddî bir ihtimal var doğuda. Bu ekonomik anlamda da, askerî anlamda da başka sahalarda da böyle. Bizim doğuyla işbirliğimiz batıyla işbirliğine göre çok daha kolaydır. Çünkü, kültürel geçmişimiz ortaktır. Değer yargılarımız büyük ölçüde örtüşür. Batı karşısında zebun duruşumuza mukabil doğu karşısında dik durma şansımız vardır. Doğu problemsizdir demek istemiyorum elbette. Ama daha dik ve eşit şartlardasınız. Bir mağlubiyet hukûkunun içinden titreyerek konuşmuyorsunuz doğuyla. Dolayısıyla bugün dönüp batıya, ‘senin yanında olurum ama, bir şartla. Bunun bedeli vaktiyle bin hileyle kâh büyük parçalar halinde yuttuğun, kâh hileyle hud’ayla elimden aldığın, çaldığın (meselâ Kıbrıs çalınmış bir adadır, kiraladık sonra mülkiyetini iddia ettiler. Kerkük, Musul Misâk-ı Millî hudutları içindeydi bin türlü hileyle cemiyet-i akvam üzerinden elimizden aldılar. Diğer birçok coğrafî kayıplarımızda da gene böyle birçok problem var. Yani bugün Kıbrıslı Rumlar’a Türk tarafındaki mülkiyetlerini bir hukûkî dayanak bularak, hukûkî alt yapıyı siyâsî realite olarak kabul edip iade etmeyi düşünüyor veya geldiklerinde vermeyi hesabediyoruz. Buna mukabil bizim vakıflarımız var. Kimse dönüp bakmıyor. Batı Trakya’daki vakıflar, Kıbrıs’ta, Girit’te Mısır’da, Suriye’de, Irak’ta, Lübnan’da, Filistin’de… Hiç kimse bakıp bunların Türkiye’ye iade edilmesi gerekir yahu demiyor. Onlarınki hukuk bizimki değil! Yani deminki o ‘batılı nezdinde insan kimdir?’ konusunda söylediklerimiz burada da aynen geçerli.) haklarımı vermezsen… diyebilmeliyiz! Yani batı canının acıyacağını hissetmedikçe, senin gücünün hakkını söküp almaya yeteceğine kani olmadıkça, sana zırnık dahi koklatmaz. Bilakis koparabildiğini koparmaya devam eder.
Senin haklı olman onun gözünde hiç bir değer ifade etmez, etmemiştir. Burada bir kötüleme ve bir peşin hüküm yok. Bu tarih daha düne kadar, bugüne kadar devam eden bir süreçle önümüzde duruyor. Haklılığımıza itibar etmemiştir, hala da etmiyor. İşte Ermeni soykırımının olmadığını iddia etmek suç sayılıyor. Bu kadar garip, saçma, özgürlüğe, demokrasiye, insan haklılığına aykırı bir karar alınabilir mi? Bilmem Fransa’nın parlementosu imiş! Böyle bir parlamento kararıyla tarih kurgulanabilir mi? Cezayir’de yaptıklarından dolayı Fransa’yı Türkiye Büyük Millet Meclisi mahkum etse, ve bir Fransız, biz Cezayir’de şunu şunu yapmadık dese, onu burada hapsedeceğiz. Bu kabul edilebilir mi? Suçlu olduğunu söylersin; ama aksini savunmayı suç haline getiremezsin.
Türk’ün hukûku, hatta Türk değil; kendi dışındakilerin hukuku Batılı için anlamsızdır. Batı ancak gücün dilinden anlıyor. Hukûku da sınıf mantığının eseri. Roma hukûku efendilerin hukûkudur, kölelerin hukûku değildir.
Dolayısıyla bizim bugün dönüp batıya: ‘Artık verin şu imparatorluğumu! Eğer yanınızda durmamızı istiyorsanız ! ‘ diyecek noktaya geldiğimiz kanaatindeyim.
Yani Keloğlan artık, kılığını değiştirip, silahını pusatını kuşanmalı, müesseselerini, dünya görüşünü arkasına almalı. Ona yaslanarak gür bir sesle, bir Malkoçoğlu edasıyla: ‘Verin artık imparatorluğumu’ demelidir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s