KUTADGU BİLİG’DE KUT ve TÖRE

Bu kitap Sait Başer’e ait değil; Türk’üm diyen, Türk olmak isteyen herkesindir.

Vaktiyle yazıldığı sırada müsveddeleri Samiha Ayverdi Anne’ye takdim edilmiş, bizzat onun tashihinden geçmiştir. Herkesin okuması temennileriyle de basılmasını arzu etmişlerdi. O arzu, Kültür Bakanlığı Kaynak Eserler serisinde basılmasıyla da vücut bulmuştu.

Bu tanıtım yazısı ise yazanın alnından öpülmesine sebeb olacak bir kıvam ve şuuru yansıtıyor…
Teşekkür ediyorum… Sait BAŞER

Saliha Malhun, “Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre“, Aynadaki Münzevi,  https://www.facebook.com/saliha.malhun, Bursa, 19.09.2014

Gariptir… Bu ülkede doğan herkes daha kendisinin ne olduğunu bilmeden iki şeyi bilir; Biri Türk, diğeri İslâm olduğunu. Aslında bunda bir gariplik yok; elbette her insan doğduğu topraklarda bu iki mensûbiyet üzre gözlerini açar; Fransız İngiliz, Alman, Ortodoks, Musevî, Budist vs…

Bizdeki gariplik kişinin dîninin kökünü, târihini, mâhiyetini bildiği hâlde, Türklüğünün mâhiyetini bilememesinde…

Herkesin olmaktan gurur duyduğu bir soy Türklük! Öyle ki; bir cihânı kaplayan bu isim bugün soya-sopa indirgendiğinde Kürt, laz, Çerkes, Arnavut derken tuz buz olan bir kristale dönüşüvermiş.

Evet.. Bu ülkede doğan İslâm olarak doğuyor, Türklüğü ise küle dönmüş bir kökenden geliyor. Bu külleri savruk kişinin Müslümanlığı da kesrete batmış bir herc ü merc içinde; radikal, liberal, kökten dinci ve en son geldiği perdede; kinci…

Hülâsa bu ülkede doğan kişi ne olmadığını bilse de, gerçekte ne olduğunu da bilmiyor.

Elimde Dr. Sait Başer hocamıza ait birkaç kitap var, birkaç senedir elimde evirip çevirdiğim, içine düştüğüm, çıkamadığım, boğuştuğum, kaybolduğum, anlamayınca kızdığım, ara sıra duvara fırlatıp, kopan yerini tekrar yapıştırarak okumaya devam ettiğim… Çünkü düşünmek; düşmek demek bir yerde. Düşünmeyi göze almak; uyanmayı, yanmayı göze almak demek. Düşünmek; ânı… ve düşmek; âniden, birden bire! Zamanda değil, ân’da.. an/ladığında…

Bunu göze almak, kolay değil, kişinin kendisini köprüden Boğazın sularına atması gibi bir şey… Bir intihar değil ama… cesaret sadece… Çünkü an/lamanın şartı o ummana atlaya bilmekte… çünkü anlam derinde…

Günlük siyasetin ve vasatın sığ sularında yüzenler için bu hâl içinde olan insan gariptir. Akılsız olduğu için değil, tanımsız olduğu için belki de…

Bu sebepten olacak düşünen insanlar toplum içerisinde acayip bir varlık olarak yaşamışlardır. Merhum Nureddin Topçu’nun “Var olmak” isimli kitabında kendisini böyle tanımladığını okuduğumda bir hafta yemek yiyememiş, ağlamıştım gizlilerde. Çünkü hep saadeti, tamlığı arayan ruhumun her kâmil insandaki bu “ayrılık, gariplik” hikâyesi, bu dünyadaki gerçek yolculuğumun pek de lay lay lom geçemeyeceğinin işaretini veriyordu. Tuhaf… düşünce denilen bir kapının eşiğindeydim oysa… Yine bir şair söylemişti “bu kapıdan kol ve kanat kırılmadan” geçilemeyeceğini… Hep bir kırılma noktasındaydı bir hâlden diğer bir hâle, bir merhaleden diğer merhaleye geçiş. Modern Psikanaliz’de buna “travma” deniyor. Kelimenin kökeninde ise cennetten ayrılma var…

Oysa cennetten ayrıldığıma hiç üzülmedim ki ben. Korkutulmuştum sadece. Eğer şöyle şöyle yapmazsam mahrum kalacaktım geldiğim yerden. Cehenneme gidecektim. Yalan söylersem zebâniler dilimi kökünden koparacaklardı mütemadiyen. Namazı değil bırakmak, tek vaktini geçirmiş olsam bile kızgın lavlar üzerinde ödeyecektim bu cezamı. Hele saçımın bir telini gösterirsem yetmiş bin sene kavrulacaktım ateşlerde. Oysa bilmiyorlardı, cennet benim geldiğim yer değil, kaldığım yerdi. Benim varlığım cennetle kayıtlı değil, benim içimdeki bayıltıcı acı da geldiğim yerden mahrumiyet değil, işte yaşıyorum burada da bir şekilde. Benim içimdeki acı ayrılıktan, kopmuşluktan, savrulmuşluktan ve… hatırlayamamaktan…

İnsan düşündüğü, düştüğü, an/ladığı vakit yeni bir şey öğrenmiş olmuyor, hatırlıyor sadece. Bu hatırlayıştır işte insanı gerçekte onaran, bütünleştiren ve iyi eden… Kesretten vahdete bir yolculuk bu hayat… İşte hepsi bu…

Böyleyken yine de cesaret istiyor düşünmek. Çünkü düşünebilmek cesur olanın işi. Cesur olanın; yâni cennetten düşerken beraberinde gelmiş olan nefs-i şeytanıyla hemhâl olmayı göze alabilenin. Kendiyle birlikte onu da kurtara bilenin.

Garip… Dünyaya geldiğimiz günden beri insan şeytana düşman edilmiş! Kötü olana, edepsiz olana, zulmette olana, zulm edene ve ettirene… Oysa gerçekte insanın kavga ettiği kendisi. Bu ülkenin İslâmcı olanına hep kendisini öldürmesi, katl etmesi öğretilmiş. Oysa İslâm Peygamberi kendisine ait olan şeytanı eğitmiş, ıslah etmiş ve Müslüman etmiş. Ne tuhaf… İnsan ayrılıklardan düştüğü bu âlemde kendini hatırlamaya çalışırken, kendine her adımda çelme takanı, kan revan içinde bırakanı, yüzü gözü kirli olanı da idare etmek, eğitmek ve ona merhamet etmek zorunda.

Hepimiz İslâm olarak doğup, henüz ne kendimizi ne de nefsimizi Müslüman edememiş, hatta bir kendimiz ve nefsimiz olduğunu bilememiş bir toplumda doğup hayat sürmekteyiz. Bizim bu topraklara mensubiyet algımız, doğadaki bir takım varlıkların Kongo ormanlarına mensubiyetinden farksız. Çünkü köksüz ve bağsız… Medeniyetinin külleri içinde debelenen ilkel bir varlıktan farksızız. İlkel ve ilkesiz…

Ülkü; bu tozların bereketinden neş’et etmiş bir zevk.. Kendini hatırlamak için çekilen afyon; kendini bulmak için değil. Çünkü Türklüğü, kökenini “Milliyetçilik” güllesiyle parçalayan da yine kendisi… Garip… İnsanın kendini hatırlamak, anlamak için parçalamayı seçmesi…

Bir cahillik mi bu?
Belki…
Kökenini, var oluş sebebini bilemeyişin, kavrayamayışın ismi; Türklük…

Yahya Kemâl’i u/yandıran o derin kırılma; Bu dünyada meçhul iki mefhum; Kutuplar ve Türklük…

İnandığı kutsal kitabını rahle üzerine oturarak ayaklar altına almış bir Ermeni kızı tablosu ile aidiyeti meçhul, fakat Kaplumbağa Terbiyecisi tablosuyla duvarlarını medeniyet ve kültür ile donattığını zanneden zavallı bir dindarın san’attan anladığı, kentin her mahallesinden kazık gibi fırlamış, estetik ve zarafetten, derinlikten yoksun beton örme câmilerinden duyduğu övünç, algılayabildiği haz kadar işte…

Çünkü kökündeki, kökendeki asmalı küçük câmilere girse de fark etmemiş hiç. Kökeninin evvelâ mescidden, câmiden, minareye, kubbelere ve külliyelere dönüştüğünü… Çini ve tezhipteki o ince zerafeti görememiş, algılayamamış…

Şuuru kapalı bir insanın uyanmaya çalışması kadar çileli bir zanaat yok bu dünyada. Çünkü ayrılık hep bu gafletten… Kendini bilemeyiş ve bulamayış hep uykuda olmaktan…

Sözün başında hepimiz İslâm dînine ve Türk ismine mensup olarak doğduğumuzu, fakat Türklüğün ne olduğunu bilmediğimizi vurgulamıştık…

Bilmiyoruz çünkü Türklüğün İslamiyetin avdetinden önce de Hakk bir nizam olduğu fikri oluşmamış bizde. Biz, Orta Asya’da bir yerlerde bitmiş otlarız. Hâlâ orada ötürgen bötürgen konuşup duran topluluklar varmış. Şamanizm denilen utanılacak bir inanca sahipmişiz hem de. Böyleyken önceki varlığımızı bilsek ne yazar, bilmesek ne yazar? O ki biz İslâm ile var olmuşuz, öyleyse kökleri fazla kurcalamanın da bir gereği yok…

Tuhaf ve trajik görünse de şu an içinde bulunduğumuz toplumsal algı ve aklımızın seyrettiği, donduğu nokta burası. Kendine ait özü aramaktan, tanımaktan, merak etmekten vazgeçme…

Oysa imân etmenin kökeninde bu köklere bağlılık var…
Allah’a… Meleklere… Peygamberlere.. Kitaplara… Kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna ve haşre.. yeniden dirilmeye…

Yeniden dirilmeye inanan insanları ölmeden evvel ölmüşleri, olmuşları tanımaya, hayır ve şerrin tahliline, tasdikine bütün bir varlık âleminin târihini müşahedeye davet var iman edene…

Bu kuşkusuz düşünen için ezberden öte bir keyfiyet… Bu keyfiyeti bugünün televizyon vaizinin dağarcığından seyr etmemiz muhal… Bu keyfiyeti gündemin sığ sularında İsa’ya yahut Musa’ya yaranmaya yahut yamanmaya çalışan, düşünen değil, güdülen kalem sürüsünün günlük tahriratından okumak ise imkânsız denecek kadar zor… Çünkü düşenen, akl eden, kendini, kelimenin kalbini, her şeyin kökenini merak eden kalem sahibi o kadar az ki…
Bulmak, rastlamak, onu anlamak, anlattığını kavrayabilmek ise ayrı bir çile ve seyr…

Türklüğün kökenine bakmak değil önemli olan… Orada görülendir asl olan… Sen İslâm ile vâr oldun diyene, İslâm’ın sâdece Hazret-i Peygamberle gelmiş bir din olduğunu inandırmaya çalışmak, imanın şartlarındaki insanlık târihi boyunca gelen nurun kökenini de inkâr etmek, imâna davetin önünü kesmek aslında!

Türklüğün kökenine bakmak değil asl olan, o oluş ve akış seyrindeki nizâmı ve anlayışı kavramak. Türk Töresi’nin İslâmiyet gelmeden evvel de zâten İslâmî olduğunu görememek… Dünya kurulalı beri Allah’ın insanlardan istediği şeriatın bir kökenden geldiğini inkâr etmek demek. Dünyada sadece iki medeniyetin vâr olduğunu; birinin Hakk’tan diğerinin Haksız(lıktan) geldiğini gizlemek demek. Dünya hikâyeleri ile oyalamak demek insanlığı… Gözlerini bağlamak… Dikkatini asl olandan çevirmek, yolunu sarpa sarmak demek…

Zor değil aslında bu kitaplarda anlatılanları anlamak. Zor olan aklın bu terbiyeden geçmesi. Terbiyeyi kabul etmesi.

Türklük ve din bir dâvâ değil; nizam! Bir soy kurtarma çabası değil. Ne ki dünyada soyu kurutulan nesiller bu komplonun kurbanı… Kurutulmak istenen insan değil, soy değil, ilâhi nizam! Varlık anlayışı ve algısı…

Ne garip değil mi, Türklüğünün mahiyetini bilmediği bir ülkede ismine demokrasi denilen ve sistemin dayattığı üç beş parti pırtı içerisinden her defasında bir tanesini seçmeye mahkûm mankurtlarız. Birbirinden habersiz üç ontik merada otlanan bir ulus/sürü… Güdülmeye ayarlanmışız ne hazin…

Oysa okumaya ve anlamaya yönelsek Kutadgu Bilig gibi bir çok eser ve kaynakta Türklüğe daiz izi sürmek zor değil. Bizim Türklüğümüz; İslâm’ın Hazret-i Âdemden beri süren Allah nizâmı… Kökenimiz bu nizama bağlı insanlık zincirinden, fikir ve anlama inşâsından gelmiş. Bizim zulmet içinde kalmış dünyaya gelmiş olan en son dîne intisabımız en ilk vahye inanmışlığımız kadar sahih hem de.

Eğer sözlüklere bakarsak zaten “türeyişten” bahsedecekler bize… Okumak /ikra önemlidir elbette lâkin neyi bilmek istediğimizi de bilmeliyiz artık..

Çünkü neyi istediğini bilmek istemek, arayan yolcu kadar aranılanın da arayanı seçmesi demek. Çünkü bu eşiğe geldiğinde isrânın/yürüyüşün sırrı da açılacak. Çünkü bu eşikten sonra yürümenin bir anlama olduğunu, anlamanın ise yürümek değil, bir seyr olduğunu Mesnevî fısıldayacak yolcuya… Hem de, ayağını/aklını zemine sağlamca çakıp, kollarını bir pergel gibi açarak, kendi âleminin içinde, âlemleri seyrederek…

Geçmiş ve geleceği ânın içinde eriterek, nefsini bu oluşta eriterek…Hhayır ve şer olanla kavgayı bırakıp inanmaya davetin seyrinde…

İşte bu seyr içine girebildiğimizde zor değil toplumun aklını anlamak. Toplumsal aklı anlamak için, o aklın üstüne çıkmak gerekiyor hepsi bu…

İnsanın bulunduğu noktayı anlaması için geldiği yeri bilmesi gerekir. Hâfızasını kaybetmiş insanların hatırlayamamaktan, bilememekten kaynaklanan o buhranını eritmenin başka yolu yok çünkü…

Zor olan hatırlamak da değil aslında. Hatırladığımız, anladığımız yerden bugünün manzara ve seyrini okumaya tahammül etmek.

“Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre” kitabını okumakta böyle bir yarıktan kendini görmesi kadar oldurucu/öldürücü, fakat şaşırtıcı ve bunaltıcı da aynı zamanda.

Bunu, yâni düşmeyi, düşünmeyi, Boğazın en derinine, varlığın dipsiz kuyusuna, fezâ nehrine atlamayı göze alabilecekler için elzem bir kitap.

Çünkü bu kitabı okuduktan sonra mensubu olduğun dînin, dilin, inancın ve Medeniyetin iki ayrı bir sentez değil, aynı öz ve söz olduğunu anlayabiliyoruz. Bizi parçalayan, kesrete düşüren, algımızı kapatan, körleştiren, uyutan, uyuşturan Oryantalistlerin kirli parmağı sadece.

Çok fazla bilimsel teze ihtiyacımız yok bu kaynakları yeniden anlayıp hatırlamak için…

Gördüğümüz kadar, baktığımız yer de önemlidir. Hayır ve şerrin birliğinden bahseden Rabb’in senden istediği, zıtların birliği, itidal ve terbiye… Zâlimi öldürmekle zulmü bertaraf edemezsin diyor Rabb, öldürmeye geleni diriltmekle mükellefiz. Bu sebeple herkes fıtratının gereği neyse onu yapmakla yükümlü. Kötülüğe karşı iyilik, Haksızlığa karşı Hakk…

Sadece ilâhi okuyup, mesnevî okuyarak bulamadık ne yazık ki Tevhîdi. Her ne kadar Nuh Peygamber tahammül edemeyip sadece tenzih edenleri almış olsa da gemiye… Allah’ın nizamında ve rahmetinde hepsi müsavidir. Bu sebeple kökenden gelen nizam, ayrıştırmamış, birleştirmiş, ikilik üçlük atfedenin dokunmamış kilisesine, kendi varlığı içerisinde hayat hakkı tanımış, tevhidin içinde eriyene kadar sabırla beklemiş hâkimi olduğu ülkeler ve milletlere… Adaletle hükmetmiş.. Adaletle… Şimdi son Peygamberin niçin helâki değil, affı ve merhameti seçtiğini iyi düşün.

Adalet bir kadın ismi. Vücutça zayıf, hakça en fazla olanın ismi. Adil olmak, kendi varlığından, kendinden olana değil, kendi dışındakilere Hakk’ı tevcih etmek. Adil olmak Hakk’ın haksız, olana merhameti. Öldürmeyi değil, cezayı.. cezayı değil, mümkünse affı, sebebi değil bahaneyi… idareyi.. fazlı… keremi…

Şimdi Kubbealtı’ndan, ünlü adalet kulesinden seyretme zamanı şehri…

Kut kazanmak, âdil olmayı öğrenme tedrîsi. Kut bilgisini anlamak için tedrisden geçmek yâni. Kelimenin kalbi çok derin, dirasetten, İdris’ten geçen hermetî bir yol, Hızır’a ayarlı…

Her ne kadar meclisinde “Adalet mülkün temelidir!” diye yazsa da, mülkün temelinin adaletde/ uyulması gerekli yasalarda değil, âdil olmakta olduğunu bilmesi, çalışması, çabalaması, ter dökmesi, nizamı hâkim kılma hakkı verilenin, yani “kut kazananın” âdil olması…

İşte bu olmaklığın seyr ü sülûku bir nev’i Kut kazanma bilgisi. Halkın rızasını, güvenini, sevgisini, saygısını hak etme..

Bu Kut’u hakk etmeden ülkeyi yönetmeye çalışmanın ismi ise günümüz zavallı demokrasi ve Cumhuriyet anlayışı. Daha doğru anlayışsızlığı… anlayamamışlığı… uyuşukluğu… gafleti… Bir toplum ki, ontik iplikleri yâ homojen bir vahdet telakkisi içinde kendinden geçmiş, yahut kesrette parçalanmış, kaos da kaybolmuş bir halk idaresi…

Yönetenin de, yönetilenin de, Hakk’tan değil, kul yapısı düzen ve düzeneklerden ibaret adına “anayasa” yahut “babayasa” denilen bir puta tapınma. Hatta çöldeki bedevinin önce tapıp sonra yediği helva türünden, dayanaksız, dayanıksız tanrı heykelcikleri…

İyice bakalım şehre… Camilerde, havralarda, kiliselerde, sahilde, mağazada, çarşıda, konakta, gökdelende ve köprü altında, iskelede, makinelerin başında makineleşmiş, programlanmış insan sürülerine bakalım… Yapay biz düzende yaşayabilen kaç kişi görebiliriz? Kişi göremeyiz artık. Çünkü aslîyetinden koparılmış insanların ne oldukları ve kim oldukları değil asl olan… Angaje oldukları fikir… savruldukları sokak yürüyüşleri… vatandaş olmanın biricik vazifesi; taraftar olmak, seyirci olmak, alkışlamak, yuhalamak, ülkeyi idare edenleri omuzlayıp oradan oraya götürmek.. Birini götürüp, birini getirmek…

Oysa Kut kazanan bir Hükümdârın görevi, akılsız, şuursuz bir teba edinmek değil, hizmetiyle halka da kişilik kazandırmak, öz vermek. Kut kazanmak kişi hakkı gözetmek, kişi oğlunu yüceltmek.

Çünkü ilâhi olanın özünde de bu var. Allah insanı en güzel surette yaratmış ve onu en güzel melekelerle donatmış, ona akıl vermiş, nimetler vermiş. Kendisine inanan inanmayan hiç kimseden nimetlerini kesmemiş, hayat hakkını almamış elinden… Kendi seyri içinde insanı kendini bilmeye ve bulmaya davet etmiş…

Sadece bir teli için yetmiş bin cehennemde kavrulan bir insanın Rabb’i bilmesi ve bulması muhal! Donmuş bir din cesedi içinde sıkışıp kalmış mânâsı kaymış, anlamı bozulmuş bir din anlayışının içinden uyanmak, hissetmek oldukça zor Rabb’i…

Ne ki; Hakk nizâmı olan Töre içinde yaşamakla mümkün Hakk’ın kendini açması… Tepeden tırnağa bütün kurumların bu nizam ve intizam ile sülûk etmesiyle mümkün…

Kut kazanan kadar Kut’u kazandıracak âlimin, Has Hacip’in, sır kâtibinin de duracağı yeri bilmesi ile mümkün Rabb’i bilmek…

İşte böyle bir nizamın âdı Türklük… Soy’un değil, soyluluğun adı… Bireyin değil, “kişi oğlunun”, makinenin dişlisi değil, Âhi’nin, Âhiliğin halkası, eğilenin değil, eğitilenin, salikin adı Türklük…

Macar, Kürt yahut Kıpçak olması değil ona verilen kimlik, yedi tepeyi ilâhi olana yükseltecek Sinan olmak, zulmet çağının duvarlarını dövecek macar Urban Usta olmak demek… Milliyetleri, farkları, farklılıkları cem etmek, itidalle, adl ile hüküm etmek değil, hizmet etmek âleme…

Çok şişirdim başınızı biliyorum. Lâkin; size asıl anlatmak istediğim Hikmet’ti.

Yâni terbiyeden geçmiş aklın düştüğü gönüldeki inci…

Türklük; Kut kazanmış bir Kutlu kişinin, fert fert, ülke ülke, millet millet aynı potanın içinde fakat kendi seyrinde toplum olarak değil, toplu olarak, birlik içinde tekâmül etme nizâmı, geleneği ve töresi…

O eski ihtişamımızı kaybetmiş olsak da, nizamımızı unutmuş olsak da, elbet yaşıyoruz yine de bu başı bozuk dünya düzeni içinde… Ama “eğer kökten” ve “kökenden” geliyorsak “daha fazla “Töre”siz yaşayamayacağımız bir vakıa!

Hülâsa; mâhiyeti bilinmeyen olanı yani Türklüğü anlatmaya çalıştım bir nebze işte…

Artık Türk müsünüz, ona da kendiniz karar verin lütfen…

Bu kararınızdan sonra konuşalım biraz da kelimeleri ve sembolleri..

Kadirşinaslıkla efendim!

Sâliha MALHUN

https://docs.google.com/uc?export=download&id=0BzCrkrM2y2hiVGFibV9hdExmeU0

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s