Tefekkürün Arka Planı

Dr. Yaşar Kalafat

Hasan Harakanî ve mücadelesi örnek alınarak yeni nesillere yardımcı olunacak ise, inanç katmanlaşması üzerinde de durulabilmelidir. Horasan Eri tefekküründe Şühedanın hikmetine inanılıyordu. Yeni nesillerde Hasan Harakanî’nin ruhu ancak bu şekilde yaşatılabilir.(Kalafat, 2011/b)

Bize göre; Milletimize isim olan “Türk” kut bulmuştu. Zira o ad milletimize ad olmadan evvel Türklerin mensubu oldukları ilahî mevzuatın adı idi. Bu mevzuata tabi olanların ismi idi ve mevzuatı duyuran elçinin isminden ismini alıyordu. Bunun içindir ki, kutlu idi. Bu isim Türk halk inançlarında da varlığını sürdüren Türk Ata’dan geliyordu. Hz. Âdem ile başlayan İslam süreci Hz. Türk ile tekâmülünü geliştirmiş Hz. Muhammed ile en gelişmiş ve en son şeklini almıştır. Eski Türklerin inançları konusunda Süryani Mihael “Türk milleti daima tek bir Tanrı’ya inanıyor ve Arapların da aynı Allah’a itaat etmeleri onların dinini kabullerine sebep oluyordu” diyordu. Bu anlamda Türk olmak, Türk olmanın güzelliklerini yaşamak ve yaşatmakla mümkündür. Özetle; Türklük ilkel bir kavmiyet veya nüfus kayıtlarına bu isimle geçmiş olma olayı değildir. Nice Türkçe konuşup Türk bilinenler vardır, yaşayış ve yaşatışları ile Türklük dairesine ters düşerler.

Eski Türk dininin Gök Tengri inanç sistemi olduğu ve bu dinin de semavî bir inanç olduğu noktasında konunun uzmanları hemfikiriz. Ancak, biz, Töre’nin Gök Tanrı dini karşılığında değil bu dinin akaidi veya şeriatı mümasili olduğunu düşünüyoruz. Yahya Kemal “Kendi Gök Kubbemiz” derken Âlemlerin sahibinin Türk olanlara ayırdığı Türk Gök Kubbeyi anlatıyordu. Bu bizim olandı. Biz bu imanı Mehmet Akif Ersoy’da da görüyoruz. “Bu senin ordundur” derken Akif, kut bulmuş, bu kut üzere iman etmiş, böyle olduğu için de Tanrı’nın ordusu olmuş bir ordudan bahsediyordu. Aksi halde olay sadece postal ve kasaturadan ibaret olsa, bütün orduların yaratıcısı aynı Allah’tı neden Türk ordusu özel olsun. Bu ordunun Allah’ın ordusu olması bunun içindi. Bu ordunun özelliği iman etmiş olması ve iman üzere yaşamış olması idi. Bize göre, varlığının sırrı bu idi.

Kendi Gök kubbesinde kut bulmuş milletin, Tanrının ordusu neden yenik düşmüştü? Kut veren Tanrı Kut’u geriye de alıyordu? Töre ihmal mi edilmişti? Kendi Gök Kubbelerinde galip gelen aynı Tanrının kulları esasta bir olan töreye daha mı gerektiği gibi davranmışlardı? Kısaca yapılması gerektiği halde yapılmayan ve yapılması gerekmediği halde yapılanın bilinmesi, ödenen faturanın mahiyetinin anlaşılması itibariyle önemlidir. Başka bir ifade ile Tanrının Türk kulları bugün ne yaparak kut bulabilirler. Kutlu Türklükten ne yaparak kurtlu Türklük olundu. Komutanı ve askeri hadisle müjdelenmiş orduda değişen ne idi? Türklüğün varlığını koruyan zırh olduğu belirtilen dinden ayrılmış olma ne ile izah edilebilir?

İstanbul muhakkak feth olunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve onun askeri ne güzel askerdir”. Hz. Muhammed (s.a.v) hadisi neden hükmünü geçmişte bırakmış olabilirdi? (Turan, 1978)

Şair soruyor.

“Niçin nür inmiyor artık semadan?”
“Dolaştım (Hü) deyüp dergâh dergâh”

Dedikten sonra”

“Abâ var, post var, meydanda er yok;
Horasan erlerinden bir haber yok
Uzun yollarda durdum hiç eser yok
Diyâr-ı Rum’a gelmiş evliyadan” diyerek neyi aradığını, nerede aradığını, neden aradığını açıklıyor.

Hakkıyla Türk olabilmek Türk soylu olmayı zaruret saymadığı gibi, kut bulmuş veya Kut’a talip olan Türk de hizmet götürürken, ille de Türk soyluya yönelmez. Kut veren Tanrı, kutlu kişiyi bütün insanlığın hizmeti ile görevlendirmiştir.(Başer, 1978)

Sait Başer’e göre; “Töreye verilen anlama göre de Türk kelimesinin manası değişebilmektedir. Yani anahtar kavram (Türk) kelimesi değil (Töre) kelimesidir,” dedikten sonra, Kut konusunda dair bilgi verirken de “Kut ise Tanrı ile insan arasında kurulan ilişki sonucu zuhura çıkan bir değerdir” şeklinde açıklama yapmaktadır.

Türk’ün tanımı itibariyle bilgi verirken ise; “İşte Türk, Töreye uyarak Tanrı’nın her türlü ihsanına hem kafa, hem gönül, hem de maddi dünya nimetlerine yani Kut’a kavuşmuş kimsenin sıfatıydı. Yani felsefi platformda Türklük, belli bir ahlaka ulaşmak şartına bağlı olarak kazanılan bir değer hükmündeydi. Bir ırk adı değil, bir dünya görüşüne, yani Töre’ye bağlılığı ifade eden bir kavramdı.” Diyecektir. (Başer, 1978)

Nitekim Tunceli yöresinin Zaza Türkleri mahalli dilleri ile Abdal Musa’nın;

“Biz Horasan ellerinden boydanız,
Musa gibi Lenterani deniziz.
Aslımızı sorar isen Hoydanız “ nefesini Cem’lerinde okumaktadırlar (Kalafat, 2011/b)

Bu noktaya açıklık getirirken Hasan Harakanî, “Türkmenistan’dan Şam’a kadar yaşayan birisinin eline diken batsa, acısı benim acımdır.” Diyerek anlatmış olmaktadır.

Kimlik münasebeti ile yaptığımız açıklamayı merkeze alarak bize göre denilebilir ki; Bu gün milletimize ad olan Türklüğe verilen kut geri alınmış olmalı. Kut’un kaynağı olan, kut’u tevzi eden Mutlak güç, kut dağıtıcıları, kut taşıyıcıları seferber etmiyor. Tekrar kut bulacak mıyız, ne zaman bulacağız veya bulmak üzere miyiz? Bu soruların cevabını herkes kendi adına verebilir. Şurası muhakkak ki, Kut’a talip olan özeleştiri yapabilmelidir. (Kalafat, 2011/b)

Bu anlayışa göre “Töre’ye dönmelidir. Töre’ye dönmek için Türk Ata’nın Akaidini orijinal metin alarak tarihten günümüze taşımaya kalkmak da gerekmez. O’na, Hz. Muhammed’le (s.a.v.s.) gönderilen onun en mütekâmil son şekline yaşadığımız hayatta, her tutumumuzla hayatiyet kazandırabiliriz”

Bunun içindir ki, Yahya Kemal’e göre Türkler “Kâlü Belâdan beri Müslüman’dırlar.” Kolonizatör Türk Dervişleri sadece devletin kurulmasında değil, kurtulmasında ve korunmasında da rol alıyorlardı. Kolonizatör Dervişler düzenli ordunun öncüleri gibi seferden evvel sefer edip keşifler yapıp, askerin önünü açıyorlardı Hasan Harakanî, Selçukluların Anadolu’ya girişini kolaylaştıranlardandı. Sadece Türk’ün İlahî Tebligatla gelmiş kültürel değerlerini İslamiyet içerisinde hayata geçirmekle yetinmeyip Hz. Muhammed’in (s.a.v). Kur’ana dayalı ahlakını Meslek pirleri münasebeti ile belirtildiği gibi, sevgi ve hoşgörüsünü kendilerine rehber edinmişlerdi. Buna rağmen “Şefaat Ya Resul Allah” değil, “Tanrım Peygamberini bize şefaatçi kıl” Deniliyordu. Zira kut da olduğu gibi şeriatı da veren o’dur, Allah’tır. Bu anlamda Türklüğü anlatırken Alp-Arslan “Biz temiz Müslümanlarız; bid’at nedir bilmeyiz. Bu sebepledir ki Allah halis Türkleri aziz kıldı” demektedir.(Turan, 1978)

Horasan eri olabilmek için 10 asır evveline gitmek veya Alp Erenliği muhakkak tarihte aramak gerekmez. Kutlu kişinin ölçülerini, normlarını çevre ile ve sorunlarla olan ilişkilerini bu günde kişiliğimizde toplayabiliriz. Bu özellikleri temsil edebiliriz. Horasan eri olmak için günümüzde tekrar bilfiil Horasan seferi yapmak zarureti yoktur. Bu seferberliği gönüllerde zihinlerde başlatmak gerekir. Öğrenci olarak öğretmen olarak,ana olarak baba olarak, esnaf ve çiftçi olarak Horasan Eri olabiliriz.

Halk Tasavvufu, Horasan Erlerini üç yüz kişi olarak belirtmekte ve beherinin Hz. Muhammed’in birer ahlâkını temsil ettiğini ifade etmektedir. Bu erlerin büyük çoğunluğunun Hasan Harakanî Hz. olduğu gibi asker oldukları açıklanmaktadır. Bizim halk inançlarındaki izlerini açıklamaya çalışacağımız bu erlerin öncelikli görevleri, halka şifa vermek, sıkıntılarını gidermekten ziyade bu görevden tamamen kopuk olmayan manevi savaşlar yapmış olmalarıdır. Aldıkları Tahtakılıç, Dalkılıç, Yalınkılıç, Kılıç Baba, Kılıç Abdal, Deli Baba, Koyun Abdal, Gaygusuz Abdal, Kızıl Deli, Kara Çomak, Deli Baba türünden isimlerin sırrı, vazifelendirildikleri bu manevi savaştan kaynaklanıyor olmalıdır.

Halk sufiliğine göre; savaş, bir kısım İsevî velilere karşı Muhammedî veliler tarafından, Horasan erleri sıfatı ile yürütülmektedir. Evliyalar arası hiyerarşide İlahî Kelimetullah imanı ile donanımlı olan Muhammediler üst evliya grubunu oluşturuyordu. İsevî evliya grubunun büyük bir kısmı, bu görevin icrasında şirazeden çıkmıştı. Horasan erleri olan Muhammedî görevliler sorunun çözümünü üstlenirler, çözümünde görevlendirilirler. (Turan, 1978, 297) Bu tespiti açıklarken Hızkıyâl Peygamber, “Allah Rumların fenalıklarına kızdığı için Türkleri bu istilaya memur etti” demektedir.

Bunun üzerine mesela İsevî evliyalara İlahî Kelimetullah sancağının altında hizmet daveti yapılır. Fuzuli, tahta kılıçlarla yapılan bu manevi savaşı anlatırken;

“Tig-i bâtın Tig-i zâhirden beter hüriz olur.
Zâhir-ü bâtında Şemşîr-i vilâyet tiz olur. “ demektedir.

Anadolu’nun İslam’a açılmasındaki engellerin nefesleri böylece kesilir. Halk tasavvufuna göre, halkın İsevî veliler olarak tanımladığı bir dönemin İsevî Ulucanlarının bir kısmı, Allah’ın verdiği kut’u gerektiği gibi kullanmayan kimselerdi. Kut’u veren de alan’da odur. Hz. İsa’da şüphesiz onun elçisidir.

Horasan Erleri Anadolu’ya Türkistan-Türkiye ve Horasan-Anadolu doğrultusunda Kuzey, Orta ve Güney olmak üzere üç güzergâh üzerinden girerler. Bunlardan Kuzey ve Güney güzergâhı sahil şeridini bir hayli içerden takip etmiştir. Ağırlık noktaları daha ziyade Hıristiyan evliyalarının yoğun bulunduğu; İznik, İstanbul, Kayseri, Erzurum, Amasya ve Tokat gibi yöreler olur. İran’da ve Kafkasya’da da Horasan Erlerine rastlanabilmektedir. Nûr’l’ Ulûm Hasan Harakanî Hz. İran Horasanının Bistan kasabası Harakan köyünde dünyaya geldikten sonra Kars Coğrafyasında 1018–1021 yılları arasında görev alıp hizmet verenlerdendir. (Cineviz, 2011, 267-270)

Halk, Anadolu’nun daha sonraki manevi mimarlarını Horasan Eri tanımının dışında tutmaktadır. Horasan Erlerinin fütuhatı, İki Ahmet Yesevî’den Tasavvuf âleminde küçük Ahmet Yesevî veya Yetim Ahmet Yesevî olarak bilinen Veli tarafından 1100’lü yıllarda başlatılmıştı. Onunla Hacı Bektaş arasında 100 yıl vardı. Mürşidi Ahmet Yesevî olmakla birlikte, ders Şeyhi ve Şeyh kavramları farklı anlama gelebilmektedir. (Kalafat, 2011)

Erenlerin büyük bir kısmının zahiren iz bırakmadıkları, icazet ve görev almamış erenlerin varlığını zahir gözü ile bilmenin mümkün olmadığı ifade edilmektedir. Zamanla rüyaya girme suretiyle, keşif yöntemi ile kabirlerinin yerini işaret eden yatırlar inanca göre zamanı geldiği için açığa çıkmıştır (Kalafat, 2011)

Bu Hak adamlarını Aşıkpazade, dört sosyal zümrede topluyor. Bunlar; Gaziyan-ı Rüm (savaşçı sınıf), Ahiyan-ı Rum (Zanaatçı Sınıf), Abdalan-ı Rüm (Dini halk Sınıfı), Bacıyan-ı Rüm (Kadınlar Sınıfı) dır.

Esasen, gazi, alp gazi, gazi eren, uçbeyi gibi tanımları ayrıntılı ve sağlıklı tasnif etmek zor olmaktadır. Bunlar bazen ufak farklarla ve bazen da ayrı tanımlar aynı anlamda kullanıldıklarından birçok Horasan Eri, bu sıfatlarla tanıtılabilmiştir. Bunun için Horasan Eri tanımı da zaman zaman muğlâklaşabilmektedir. Bize göre Hasan Harakanî Hz. için Alp Gazi de Gazi Eren de ve Uçbeyi de denilebilir. O da aynı zamanda maneviyat ordusunun komutanlarındandı. Bu orduyu tanımlarken Nizâm ül Mülk; “Ey âlemin sultanı (Melikşah) Ben sana öyle bir manevi ordu meydana getirdim ki duaları Allah’a kadar yükselir. Hâlbuki askerlerinin okları bir milden öteye geçemez” (Turan, 1978, 249) diyecektir.

SONUÇ:

Hasan Harakanî Hz. gibi kimseler dünyevi yönleri ile dar zamanlarında toplumu için zaruri fikir, gönül ve uygulama adamı idiler. Bu tür kimseler zahiri ve batını şahsiyeti ile davalarında bütünleşmektedir. Bu tür kimseler toplumun tahlilini yapabilir nereye ne tür bir mücadele tezgâhı kurulması gerektiğini biliyorlardı. Böylece görev ve görevli tipi ortaya çıkıyordu. Bir hayat tarzı sergiliyorlardı. Yaşamları hazarda ve seferde vermek istedikleri fikirleri sergiliyorlardı. Sade vatandaş için bu örnek yaşan tarzı oluyordu, irşat görevine fiilen talip olanlara ise onların seviyesinde yazılı eserler bırakıyorlardı. Hala göçebe hayat tarzından tamamen kopamamış sade yalın ifadelerle dini anlatıyorlardı.

Ceht-Cihat sadece kılıç çalarak olmuyordu. Alınan ve verilen sevgi idi. Sevginin kaynağı yaradandı. Ölçü rıza idi. Yapılan her hareketle O’nun rızası alınıyordu. O’nun için ve O’na uygun olan yapılmaya çalışılıyordu. Onlar para ile kiralanmış Roma askerleri değildi. Onların harcırahını içlerindeki ilahi ateş karşılıyordu. Onlar muhakkak asker değillerdi. Onlar; çeşitli mesleklerden hak erleri idi. Çevrelerindeki insanlara din ve dil farkı gözetmeden, etnik tefriki ölçü almadan hizmet götürüyorlardı. İnsanlar onlara ilkin mesleklerindeki fevkaladelikleri ile saygı ve sevgi duyuyorlardı. Sıra mesajın verilmesine gelince bu örnek insanlar iman ve ameli izleyicisi bulmakta zorlanmıyorlardı.

Bu erler çağdaştılar, çağlarının geçerli bilgileri ile donatılmışlardı. Görevlendirilecekleri ülkeyi tanıyorlardı veya görevlendirildikleri ülkede başarılı olabilmek için, o ülkeyi tanımak gerektiğini biliyorlardı. Görev alacakları ülkenin dilini biliyorlardı. Dili bilinmeyen bir topluma hulul edilemeyeceği gerçeğini biliyorlardı. Biliyorlardı ki, İlahî kitabı ve hadisleri Arapça olan bir dinin götürüleceği halkın dilinin bilinmesi gerekir. Ta ki o halkın içinden çıkılmamış olsa dahi. Görev ile üstlenilen yük bir emanetti ve emanetin sahibi halktı. O’nun halka ulaştırılması ise bir cihattı.

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s