Üst Müessese

Sait Başer, “Üst Müessese”, Yurttan Dünyadan haber, S:7-8, Ekim-Kasım 1985, s.24-28

MÜŞTEREK FİKİR VE İMAN ZEMİNİ

Bir evvelki yazıda müesseseleşmenin lüzumu, ehemmiyeti ve Türk tarihi içinde geçirdiği merhalelerden bahsedilmişti. Müesseseleşmenin ancak istikrarlı ve müsbet milli hasIetlere dayanarak gerçekleşebileceği anlatılmıştı. “Milli hasletlerdeki süreklilik önce münevver kitlenin kabul edeceği sonra da milletin yeni nesillerine aktarılacak bir müşterek fikir ve iman zemini teessüs ettirmekle mümkündür. Böylece milli hasletler eğitim-öğretim yoluyla yeni nesillerde devam edecek ve o meziyetlerin üzerine müessese bina etmek kolaylaşacaktır.” anafikri üzerinde durulmuş ve misaller verilmişti. (Kervansarayların misafirseverlik hasletine dayanarak kurulması gibi… )

Burada mevzu dışına taşmamak için o “müşterek fikir ve iman zemini”nin tesisi hakkında fazlaca  konuşmak istemiyoruz. Bu mesele yalnız müesseseleşme hususunda değil, milli hayaliyetimizin devamı hususunda da önde gelen şartlardandır. Ve kendi kültürünü yaşayan milli insan tipinin elde edilmesinin yegane yoludur.

Bu defa ise yukarıdaki fikirlerin tahakkuku için elden gelen gayreti sarfederken, tez elden neler yapabileceğimizi düşünelim.

SÜRAT VE İHTİSAS

Asrımızda değil fen ilimleri, sosyal ilimler sahasında bile insanlığın peşinden gidebileceği; “Mutlak Hakikat” bilip uymak mecburiyetini duyacağı istikrarlı kaideler, prensipler aramak artık beyhudedir. Dünyamız baş döndürücü bir süratle değişmektedir. Değişme, değer hükümlerinden üretim vasıtalarına, aileden sosyal bünyeye kadar nüfüz etmiştir. Sürat mefhumu hayata tam manasıyle hakim vaziyettedir. Hem beşeri ilimler hem de teknik ve fen ilimIeri bu hıza ayak uydurabilmek için artık bir “mutlak hakikat” aramamaktadırlar; böyle bir kaygıları yoktur; ancak anlaşılan odur ki, hakikatin bilinmediği yerlerde kendini gösteren “mutlak izafiyet” içinde mesafe alırlarken, kendilerine aid bazı geçici kanunlar vaz etmekte, üstelik ihtisaslaşmanın getirdiği dar acılar sebebiyle de zaaflarını görememektedirler. Mesela bir kalp doktorunun verdiği ilaç mideyi rahatsız ederken ferdin psikolojik sıhhatini hedef alan tedavi usulleri sosyal bünyede büyük rahatsızlıklar doğuran çarpıklıkIara yol açmaktadır. Yine mesela bir dilci tarihi devir ve şartlardan habersiz değerlendirmeler, etimolojik izahlar yaptığından, zaman zaman milli kültürlere zararlı bile olabilmektedir.

Malumatla alakalı teferruat arttıkça, fer’i olandan asli olanı çıkarmak, tahlilden terkibe gitmek güçleşmekte; görünür çokluğu sağlam prensipler etrafında birleştirip, insanın ihtiyaç duyduğu bütüncü ve mütekamil bir dünya görüşü teşkili adeta imkansız hale gelmektedir.

Çağımızda ilim ve mensuplarının aczi, ruhi yönü boş bırakılan insanlığa aldatıcı mesajlar veren Hind veya Uzak-Doğu menşeli garip cereyanların hem de Amerika, Almanya gibi “ileri ilim Ülkeleri” sayılan memleketlerde rağbet görmesinden bellidir. Hemen her gün gazetelerde boy göstererek bu sapık cereyanlara ilmi (!) kisveler biçen, onlara mensubiyetten gurur duyan pek çok Batılı ilim adamı (!) (veya Batıcı geçinen bizimkiler),  o dar açıların, sadece bir mevzuda ihtisaslaşırken, bütün hayata karşı ortaya çıkan cehaletin kurbanları sayılmalıdırlar; ama maalesef titrlerin gölgesine sığınıp diğer insanları da peşlerinden sürükleyebilmektedirler. Netice ise daima ruhi buhran ve tatminsizliktir.

Yukarıdaki ifadelere bakarak bizim ihtisaslaşmaya muhalif olduğumuz zannedilmesin. Elbette son derece dallanıp budaklanan, içiçe branşlara ayrılan günümüz ilmi başka türlü bir çalışma tarzını kabul edemez. Çağımızda sürat vakıası ile ihtisaslaşma birbirlerini teşvik eden faktörlerdir. İhtisaslaşma dolayısıyle de artık bir zamanların bütün ilimIere vukuf kesbetmiş alimlerini bulmak mümkün değildir.

Dikkat çekici bir husus da, ilmi tetkiklerin, hiçbir devirde olmadığı kadar maddi imkanlara ihtiyaç göstermesidir. İlimlerde yeni sahalar açıldıkça yeni kadrolar, yeni kadroların çalışması için de ilave tahsisat gerekmekte ve bu işler tedricen büyük devletlerin kontrolüne girmekte, ilim, kudret ve zenginlik giderek aynı ellerde toplanmaktadır.

MÜESSESELER HAKİMİYETİ

Zamanımızın diğer bir özelliği olan müesseler hakimiyetine gelince. Denilebilir ki, fertlerin tek başlarına beceremedikleri insanlığa dengeli ve alemşümul bir terkip hediye etme işi, müesseselerin bünyelerinde kurulan heyetlerce ters yönde ve kendi menfeatleri istikametinde, mevzii ölçüler içinde yapılmakta böylece bu kısmi birlikten büyük maddi güçler eIde edilmektedir. Zamanımızda ihtisas heyetleri tarafından üretilen bilgi ve teknik buluşların, tröstlere, konsorsiyumlara kazandırdığı servetler astronomik rakamları bulmuştur. Büyük maddi güçlerin siyasi sahada tesir icra etmeleri tabiidir. Dolayısıyle bu kuruluşların elde ettikleri siyasi potansiyel mevuun diğer bir cephesidir.

Bugünün bütün sosyal, siyasi, askeri ve iktisadi faaliyetleri müesseseler eliyle yürütülmektedir. Müesseseler ilim metodlarını kullandıkları nispette gelişirken, ilim de ancak güçlü teşekküller elinde gelişme vasatı bulabilmektedir.

Bu noktada “ilim” ve “müessese” mefhumlarını, hizim tarihimizde kazandıkları manalarla anlamamak lazımdır. Bizdeki yaratılış sırlarına akord edilmiş ilim anlayışı ve “ilahi emanetin hamili insan”a hizmet gayesi etrafında örgütlenen müesseseler nizamı ile şimdikiler arasında hem gayeleri hem de kullandıkları metodlar bakımından esaslı farklar vardır.

BU AÇIDAN TÜRKiYE

Gerçi şimdikilerde de esas unsur insandır; ama bu insan “Homo Economicus” derekesine inmiştir. Menfaat hesabı her devirde yapılmıştır fakat bugün birilerinin menfaatı, diğerlerinin canı bahasıdır. Acı olan, bu türden müesseseleşmenin ivmesi gittikçe artan bir hızla yayılması, devletler çapında tatbik edilmek suretiyle tehdidini arttırmakta oluşudur.

Artık ilim de fen de şimdiki “kurum”, tröst ve menfaat şebekesi halini alan devletler elinde kudrete vesile olacak silahlar, üretilip güce-kuvvete tercüme edilecek şeylerdir. Katiyyen hakikat arayıcılığı, hikmet sevgisi yahud insanlığın hayrı diye bir meseleleri yoktur.

Çizilen manzara içerisinde Türkiye pek zavallı bir mevkidedir. Zavallılığı iki yöndendir.

Birincisi, ahlaki ve insani değerleri tarihe terk edip maddi sahada zamana karşı yarışan diğer kavimlerle yarışa giremez değildir; Türkiye de o yarışa katılabilir. Hatta ucundan kenarından sokulmuştur da… Ancak görülmüştür ki, güzel milletimizin özü o derecede ters mahiyet değiştirmeler karşısında fesada uğramaktadır. Töresi, inancı, milli kültürü o anlayışla telif edilememektedir. “– Ne pahasına olursa olsun girelim!…” denirse, ortada “millet vakıası” kalmayacağından, nötrleşeceğinden bu türlü bir girişin kıymeti ne olur ki?…

İkincisi, mana ve mahiyet bakımından Batı’nın kültürü ve karanlık şuuraltı ile kaynaşmamak fikri galip gelse dahi, bu defa da onun imkan ve silahlarıyla baş edecek, gelişme süratine erişecek maddi gücümüz yoktur.

Değişik bir ifadeyle; Batı dünyasının müesseseleşmesi, kendi geleneklerinden, tarih içinden bütün manevi unsurlarını ayıklaya ayıklaya getirdikleri kendi kültürlerinden tecelli etmiştir. O anlayış istikametinde hakimiyetini genişletecek şekilde teşkilatlanmış, esası iktisadi refah ve “Hayvanlaşan İnsan” ın egosunu tatmin duygusu olan bu müesseseleşme, ilmi de kendisine esir etmiştir. İlmin körlüğü buradan gelmektedir.

Baştan beri ilim-ilim deyip onu ön planda ele alışımız sebebsiz değildir. Çünkü ilim, hayatı daha yaşar hale getirirken, kainatın sırlarını araştıran, insanı bu sırlara intibak ettirip varoluş gayesini tahakkuk ettirecek yegane yoldur.

Ancak maalesef Türkiyemizin mutlak hakikat ve gerçek ilim talebi de pek cılızdır. Devletimiz milli devlet felsefemizden uzak, zahirdeki hay ü huya gore günlük politikalar güderken, ciddi, ilmi davranışlar sergileyememektedir. Bunlar bir yana, Cumhuriyetimiz, elindeki milli potansiyelleri en akıllıca kullanmak  suretiyle, kendi iç bünyesindeki henüz rüştünü ispatlıyamıyan müesseseleri arasında bir koordinasyon ve gaye birli,i sağlayamamıştır. İdarelerimiz sürat, daimi değişme gerçeğine uyum ve çağı günü gününe yaşama gibi hayati ehemmiyet taşıyan anlayışlara karşı bigane kalmışlardır.

Zaruretler sebebiyle varlığımıza katlanan bir dünyanın daima üç-beş adım gerisinden gitmeye ve el yordamıyla yürümeye daha ne kadar tahammül edeceğiz? Bu suali bir sitem farzerdiniz… Elbette ki bir milletin kendi özüne dönüşünün zamanı olamaz. Böylesine komple ve bizim manamıza zıt yapıdaki bir dünyada, muadil silahlarla teçhizatlanmadan o dönüşte rahat bırakılmayacağımız tabiidir, şüphesizdir.

O halde nasıl bir yol takibetmeliyiz ki, mesafeleri sürat mefhumunun asrımızda kazandığı korkunçluktan sıyrılarak kapatabilelim?

BİR TEKLİF

Devletimizin gücü ilmi araştırmalara kafi derecede tahsisat ayıracak kadar fazla değildir. Zamanı israf edilemeyecek kadar değerlidir ve deneme yanılmalarla kaybedilecek ölçüde “hovardalıklara” tahammülü yoktur. Öyleyse kendi ölçülerimiz dahilinde müesseseleşmek için bir merkezi planlamayı niçin düşünmüyoruz? Kendi içinde rahat hareket etme imkanı tanınacak bir “Üst Müessese” kanalı ile diğer bütün müesesselerimize çekidüzen vermek mümkün olabilir. Esasen milletimizin tarihinde olgunlaştırdığı kendisine mahsus bir devlet anlayışı vardır. Bir önceki yazımızda da belirtildiği gibi bu anlayışta devleti, unsurları arasında gaye farkı bulunmıyan, ahenkli bir müesseseler manzumesi meydana getirir. O devlet ile müesseseleri arasında ne kuruluş gayesi ne de hizmet anlayışı bakımından herhangi bir fark yoktur.

Ancak halihazırdaki kuruluşlarımızın tek tek kendi kuruluş gayeleri ile devletin felsefesini bağdaştırması mümkün değildir. Bunun ehemmiyetini anlasalar bile, muhtemel fedakarlıkları gösteremiyebilirler. Dünyadaki son yenilikleri takibetmeye takatları yetmez. Yeni bir teknik yakalasalar bile, bunun milli bünyeye uydurulması mesuliyetini taşımazlar. Ayrıca her teşekkülden, kullanageldiği metodların fayda ve zararlarını tesbit edip ıslah yolları araması baklenemez.

Şimdiki halde müesseselerimiz ferdi egoizme benzeyen bir kendi kendini yaşatma tutkusu içindedirler. Onlardan hizmet gibi, kendi aralarında yardımlaşma gibi yüksek davranışlar beklemek hakkımızdır. Hakkımızdır ama; hem bunun mekanizması kurulmamıştır hem de her geçen günle beraber zarar hanemiz büyümektedir.

Video, bilgisayar, yaygın öğretim… gibi bir çok buluş, teknik ve metod bize son derece şuursuz, kontrolsüz, adaptasyon endişesinden uzak mesüliyetsiz ellerle girmiştir. Aslında müspet neticeler vermesi gereken bu teknikler, geliş yolları dolayısıyle, resmi kontrol mekanizmaları dışında tatbik sahaları bulmuşlar, faydalı olmak yerine büyük tahribat yapmışlardır. Bu gibi durumlarda idare, tahribat ancak içtimai bir yara hüviyeti kazandıktan sonra tedbir yetiştirebilmektedir. Uyanma çoğunlukla zayıf, yasakçı ve gelgeç tedbirlerden ibaret kaldığından, tahribat uzun zaman gizliden gizliye devam etmektedir.

Bunlar meselenin menfi taraflarıdır. Bir de kârdan zarar mahiyetindeki kayıplarımız vardır.

Bilgisayar, Batı’da otuz yıldan beri kullanılageIen bir buluştu. Biz, bütün dünya bilgisayar teknolojisi ile donandıktan sonra durumu farkettik ve aramızdaki mesafenin büyüklüğünden dehşete düşerek, bu defa da ne bulduysak topladık. Sonunda kontrolsüzlük sebebiyle birden yayılıveren “Atari” ve bilgisayarlı kumar kulüplerine karşı gençliğimizi korumaktan aciz kaldık. Bunu zamanında tesbit edip, nerede, nasıl kullanılacağını, fayda ve zararlarını hesaplayarak o vakitler alabilirdik. Böylece hem elektronik tekniğiyle daha evvel tanışıp nimetlerinden istifade eder hem de ortaya çıkacak zararlı kullanılışlarına karşı tedbirler geliştirebilirdik.

Her neyse, zaman dövünmek için bile harcanamıyacak kadar kıymetlidir. Bu devirde kalkınma, milletler arasında zamana karşı bir yarış şeklinde yapılmaktadır. Artık hiç bir milleti kalkınma yolundan döndüremezsiniz. Bugünkü milletlerarası mücadele metodlarından biri de rakipleri oyalıyarak geri bırakmak ve vakit kazanarak üstün duruma geçmektir. Kalkınma planlarımızda mühim yer işgal eden büyük projelerimizin gecikmelerle tahakkukunu bir de bu açıdan düşünmekte faydalar vardır.

Batı ile Türkiye arasındaki aleyhimize neticeler doğuran mesafeleri ölüm-kalım meselesi addetmeliyiz; zira kültürlerimizin insana verdiği mesaj ve idealler, hayat anlayışları birbirine zıttır. Batı tecrübe ve araştırmalarıyle, Türk’ün tarihi misyonunu çok iyi bilmekte; fakat sadece yurdumuzun jeostratejik konumu dolayısıyle ayakta kalmamıza (kalkınmamıza değil!) müsaade eder görünmektedir. Mesela şu meşhur “Uzay Savunma Sistemi”ni kurup ihtiyacının kalmadığını kestirdiği an, Türkiye’yi bir çırpıda harcayıvermekten çekinmiyecektir. İşte bu yüzden Batı ile aramızdaki farkı bir an önce kapatmak zorundayız. Meseleyi zamana bırakıp, milletin kendi kendine bir yerlere gelmesini beklemek hatalıdır.

Evet, memleketimizin araştırma imkanları azdır, ilmi tetkiklere fazlaca tahsisat ayıramamaktadır. Tamam!.. Ama sürat mefhumunu devreden çıkaracak bir “üst müessese” kurup, bunu mevcut kaynaklarımızla iş görecek bir sistemle çalıştırabiliriz.

Bir merkez karar ve değerlendirme kurulunun nezaretinde, yurdumuzun dinamik teşekküllerinin tamamını (özel-resmi) ele alıp, bunlar arasında koordinasyonu sağlıyacak; devletimizin felsefesi ile bu teşekküllerin kuruluş gayelerini telif edecek; kullanmakta oldukları metodlarla ilgilenip, bunların tahlil ve ıslahı ile uğraşacak; gerektiğinde ayrı ayrı her müessesenin bünyesine uygun metod ve teknikler geliştirip tavsiye edecek bir Üst Müessese

Tabiatıyle böyle bir kuruluş: Üniversitelerin ilgili kürsüleriyle, gerekli göreceği bürokrat ve devlet adamlarıyla, müessese idarecileriyle yurt içinde; bütün milletlerarası ilmi araştırma-geliştirme kuruluşlarıyla, dış dünyadaki büyük sanayi kuruluşlarının ilmi etüd daireleriyle yurt dışında irtibat kurmalı ve toplıyacağı bütün bilgileri kendi bünyesindeki değerlendirme birimlerinde tahIiI etmelidir; ki, yukarıda sayılan fonksiyonları gercekleştirebilsin.

Şu anda tamamen fikir planında ele aldığımız böyle bir kuruluş, aynı zamanda memleketimize girecek eski ve modası geçmiş tekniklere karşı bir filter vazifesi göreceği gibi, bizde sıkça görülen müesseselerin fonksiyon tazeleyememesi durumlarında tavsiyeleriyle ictimai canlılığı sürekli kılabilecektir. Eğer bu teşekkül dışarıdan alınacak şeylerin milli bünye ile uyumu vazifesini, yapılacak iyi bir düzenleme sonunda ifa edebilirse, Batılılaşmanın açtığı sosyal yaralar içinde bir tedavi dönemi başlatılabilir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s