Müesseseleşme

Sait Başer, “Müesseseleşme”, Yurttan Dünyadan, Sayı:3-4 İstanbul, 1985, s.29-30.

Bu yazıda bir müessese analizi yapmak meseleyi beşerî ölçüler içerisinde değerlendirmek iddia ve niyetinde değiliz. Maksadımız son birkaç asırdan beri yeni, millî vasıflı, ihtiyaçlara cevap veren müesseseler kuramadğımız gibi mevcutları da bir türlü ıslah edemeyişimizin sebeplerini aramaktır. Çünkü son zamanlarda gerçekten ne millî müessese kurabiliyoruz ne de mevcutların koordinasyonunu gaye birliğini, işbirliği ve millî bünye ile irtibatını gerçekleştirebiliyoruz.

O sebepten geçen Ocak ve Mart aylarında Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı tarafından düzenlenen “Niçin müesseseleşemiyoruz?” mevzulu açık oturumlar vesilesiyle mevzu üzerindeki düşüncelerimizi ortaya koyalım dedik.

Bazı kısımlar muhterem hocalarımızın konuşmalarında dile getirdikleri fikirlerin tekrarı olabilir. O yüzden sürç-i lisan edersek affola.

Birlikte yaşamak mecburiyeti insanları bazı maddî mânevî unsurlar etrafında birleşmeye yöneltmiştir. Hayatın daha iyiya doğru gelişerek devam edebilmesi, üzerinde ittifak edilen o unsurların hem zorlayıcı hem teşvik edici güçlendiriciliğinden ileri gelmektedir. Biz bu unsurlara kısaca “Müessese” diyoruz. Biraz dikkatli tedkik edersek göreceğimiz gibi bütün cemiyet hayatımız bir “müesseseler dünyası”nda geçmektedir.

Lugatlerde “Cemiyet için, cemiyet içinde belirli bir fonksiyonu yerine getirmek maksadıyla kurulmuş; binâsı, çalışma tarzı, gayesi ve bir sistemi bulunan teşkilat” yahut “istikrarlı mânevî-beşerî davranış normları” manalarına gelen müesseseler günümüzde sosyal, dinî, iktisâdî, siyâsî, askerî, idârî…gibi mâhiyetler arz etmektedirler. Muhtelif türler içinde meselâ aile: sosyal; zekât:dinî, iktisâdî; hükûmetler ve partiler:siyâsî; tekkeler:dinî, ahlâkî, sosyal… müesseselere örnek verilebilirler.

Sözün kısası, DEVLET gibi MEDENİYET gibi büyük tarihî-beşerî eserler aynı zamanda birer müesseseler manzûmesi, müesseseler mahsulü demektir.

Dikkat çekici nokta, her medeniyet ve onun müesseselerinde, bunları tesis eden insanların dünya görüşlerinin âşikâr müessiriyetidir. En basit şirketten en komple teşekküllere, devlete, medeniyet dâirelerine kadar bütün müesseselerde, onları meydana getiren insanların husûsiyetlerini görmek mümkündür. Yani eserden müessiri, müesseseden müessisi teşhis etmek kabildir. (Batı medeniyetinde Eski Yunan ve Roma felsefesi ile Hristiyan düşüncesini: Eski Türk tarihinde Töre’nin âşikâr tesirini: Hint’de mistik hayat anlayışını: İslâm medeniyetinde İslâmiyetin rolünü kolayca görmek mümkündür….)

Müessese kelimesinin kökü Arapça ÜSS kelimesidir. ÜSS “Kalp, insanın ilk var edilen esas unsuru” manasındadır. İnsandaki kalp, vicdan, mâneviyat nasıl onun karakterinin, hayat tarzının zuhûrunda tayin edici faktör, üss ise; insan da müesseselerin üssü olmaktadır. Yani müessese ile onun kurucu ve yürütücüleri arasında mutlak bir bağ bulunmaktadır. Cemiyetlerin, devletlerin hatta medeniyetlerin zuhur, inkişaf ve hakimiyet devirleri müesseselerle  o müesseseleri kurup yaşatan insanlar arasındaki bağın sıhhatli olduğu zamanlara rastlar.

Müesseseleri “Hizmet” ve “Fayda” esâsına müstenid iken, cemiyetler egoizm fırtınasına tutulmamışlarsa terakkî muhakkaktır. Ancak vakıanın aksi de vâriddir. Ne zaman müesseseler bir zümrenin menfaati için çalışmaya başlar ve bizâtihi kendi kendini yaşatma gayesine yönelir, hizmet esasından uzaklaşırlarsa o zaman da inkıraz mukadderdir. İnkıraz sadece bir müessesenin çöküşüyle kalmaz. Fesada uğrayan bir müessese, kendisiyle berâber pek çok teşekkül ve değer ölçüsünü de alıp götürür. Tarihimizdeki Yeniçeri Ocağının, Tekkeler ve Medreselerin, şehzade valiliği gibi müesseselerin çöküşü, koskoca bir cihan devleti olan Osmanlı Devleti’nin çözülmesini hazırlamış, bir büyük milleti uzun buhran devirlerine sokmuş müşahhas misallerdir. Cemiyet içerisinde yaşayan muhtelif müesseseler arasında şuurlu bir koordinasyon yapılmamış bile olsa fizikteki birleşik kap kanununda olduğu gibi onlar birbirlerine tesir etmektedirler.

Madem ki müesseseler “insan” esasına göre şekil ve muhteva kazanmaktadır. O halde müesseseler arasında alış veriş, iş birliği, gayelerde uyumluluk ve koordinasyon gibi hususlar da insan ile alakalı meselelerdir.

İslamiyetten evvel Türklük müesseseleşmekte kat’iyyen müşkilat çekmiyordu. Âdeta bir çırpıda kuruluveren o cihan çapındaki devletler, kuruluşlarındaki kıvraklıkla tezad teşkil edercesine birer “Ebedî Devlet” vasfı kazanıyorladı. Devlet bir merkez müessese idi, ancak onu meydana getiren 2.,3….dereceden müesseseler ile kaimdi. O halde bu güçlü müesseseler nizâmı nasıl beliriveriyordu?

Bu sualin cevabı nettir.

Bilinen tarih devirlerinden beri Türkler, TÖRE esaslarına göre teessüs ettirilmiş son derece pratik, esnek ve sistematize bir ictimâî teşkilâta (12 Boy’lu Boz-Oklar-24 Boylu Oğuzlar10 lu askerî sistem gibi…)ve İç Oğuz-Dış Oğuz, Alplik, Âile…gibi askerî, ahlâkî, sosyal müesseselere sahiptiler. Eski Türklerde bir devletin kuruluşu, zaten mevcut olan bu sosyal siyâsî müesseselerin, bilhassa Boy teşkilatının Töreye uyduğunu ıspatlayarak  Tanrı’nın KUT’unu kazandığını gösterebilen bir merkezî otoriteyi “Meşru” addetmelerinden ibâretti. Birkaç senede Kore’den Hazar Denizi’ne kadar yayılıp asırlarca yaşayan büyük Türk devletlerinin esrârı: Türk’ün bu sosyal yapısında saklıydı. (Hunlar,Göktürkler gibi…)

Töre’nin bir yazılı metni bulunmayabilirdi. Mühim olan bir takım hükümlerin yazılı metinler halinde zaptedilmesi değil, o hükümler ile cemiyetin “ynileşmesi” idi. Nitekim tarihimizde Töre ile Türklüğün bir olduğunu, Töre’nin bir “şifâhî kültür” (canlı hal kültürü mahiyeti kandığını görüyoruz. Divân-ı Lugati’t-Türk’e göre “İL” (devlet) olmasa da “Töre” bâkî kalmaktaydı. 8.yüzyılın birinci yarısında el-Câhız’ın o devrin devletsiz Oğuzuna, meziyetleri dolayısıyla güzel vasıflar bulmakta çektiği güçlük “Fezâilü’l-Etrâk” (Türklerin Faziletleri) adlı ve halifenin emriyle yazılmış olan eserlerinde pek âşikârdır.

Tepeden tırnağa TÖRE hükümleriyle hallenmiş Türklük, en başta “Erdem, Bilgelik” ve “Alplik” olmak üzere “MİLLÎ HASLETLER” ile öylesine meşbudur ki, ondaki bu istikrarlı faziletlere istinaden müessese ihdâs etmek pek güç olmamıştır. Tabiatıyla Türk, hâmî millet ve devlet vasfını dâimâ korumuştur.

Müessese, cemiyetlerdeki istikrarlı ve müsbet hasletlere istinâden kurulup devamlılık kazanır” tezini benimsersek “o devrin Türklüğü bunun için en elverişli vasata sahiptir” hükmünü rahatlıkla verebiliriz.

Bu vadide daha pek çok söz söylenebilir. Ancak mesele burada bitmemektedir. Sözü geçmişin bir devrinde oyalamanın bir manası da yoktur. İslâmî devreye bir bakış atfettikten sonra bugüne gelmek lazımdır.

İslâmiyet’i kabullenişimiz şifâhî kültür an’anemizi terk ettirmemiştir. Zaten buna gerek de yoktu. Evet İslâmiyet’in bütün hükümleri yazılı idi. Farzı, sünneti, şeraiti, fıkhı, tefsîri açıktı. Hükümler sarih ve sağlamdı. Ama görüyoruz ki, DEVLET TERBİYESİ’nin icabettirdiği müesseseleşme, diğer Müslüman kavimlerde bizde olduğu ölçüde kuvvetli değildi. Türkler İslâmiyete girişleriyle beraber Ehl-i sünnet bir mezhebin kurucusu (Mâturîdiyye) ve Tevhîdî bir imânın mümessili olmuşlardır. nDevletin iskelet ve çatısı yine Töre hükümlerine göre çatılmıştı ama, burada islâm ile herhangi bir tenâkuza düşülmemiştir. Ayrıca yine diğer Müslüman milletlerde görülemeyen ölçüde bir TASAVVUF ananesi teessüs ettirilmiş, İslâm’ın temel akaidi ve iman esasları bir şevk ve bayram neş’esi halinde Türkmen’e TEKKELER vasıtasıyla kazandırılmıştı. Gazavatnameler, Battal Gazi Destanı, D3anişmendname, Dede Korkut Hikâyeleri gibi metinler  o devir için sözünü ettiğimiz neş’e ve coşkunluğu , saf imanı en güzel bir şekilde aksettirirler. Anadolu Türkmeni, âdetâ topyekun bir “Peygamber Ahlâkı” ile ahlâklanmış, cedlerinden tevârüs ettiği şifâhen yaşama geleneğini, İslâm’ı hayat haline getirmek suretiyle sürdürmüştür.

Diğer Müslüman kavimlerde kat’iyyen bu kesafette görülmeyen TEKKE motifli, Türkün Alpliğine EREN’liği katmış, ondaki MİLLÎ HASLETLER’i şahlandırmıştır.

Öyle süratli ve kökkül bir müesseseleşme devri , tarihte az rastlanır devirlerden sayılsa yeridir. Alplik bir çırpıda Gazilik, Alperenlik olmuştur. Ahiyân-ı Rûm, Abdalân-ı Rûm, Bâcıyân-ı Rûm gibi müessir guruplar hem bir merkezî otorite etrafında halkalanmışhem de yurt sathında teşkilatlanmışlardır. O devirde Moğol istilâsı  sebebiyle yıkılan  devlet otoritesinin yokluğu âdetâ hissedilmemiş, halk müesseseleriyle ayakta kalmayı becermiştir. Hemen akabinde Töre’den gelen Boy Teşkilatı kendini göstermiş, önce Beylikler arkasında  da Osmanlı Mucizesi zuhur etmiştir.

Osmanlı’nın müesseseleşmesi tam manasıyla kusursuzdur. “Mülk Allah’ındır” inancı: “Mîrî Arâzî Sistemi”ne ; misafirperverlik (Selçuklu dahil) Kervansaraylara; Teşkilatçılık hassası Ordu’ya; Hikmet Sevgisi Tekkelere; İlim ve İlâhî Hakikatlere teşnelik: Medreselere; Devlet Terbiyesi: Enderun’a; Emanete Hürmet ve Vefa hasleti: Vakıflara; Nizam Fikri: Şehirleşme, mülki taksimat, devlet hiyerarşisi gibi müesseselere temel teşkil etmiştir. Misalleri yüzlerce adede çıkarılabilir ancak lüzumsuzdur. Görüldüğü gibi millet ve münevveri milli vasıflarının sahip ve koruyucusu iken müesseseleşmek hem de en seri bir şekilde ve sağlam olarak müesseseleşmek pek mümkündür. Zira aslolan milletin topluca (her tabakasıyla) kendini yaşar halde bulunması ve zamana intibak edebilmesidir. Büyük Türk devletleri kurulurken ne bir “Devletler Hukuku” ne de sosyolojik araştırmalara dayanılmıştır.  Ama devletler ve müesseseleri, devirlerin hem en modern ve güçlü hem en uzun ömürlü hem de hayat ile intibaklı kuruluşlar olmuşlardır.

Tarihimizdeki müessese banilerinin aynı zamanda kendi zamanlarındaki ilimlere vukufları ve ileri görüşlülükleri, ortaya koydukları eserlerin günümüz ilimlerinin pek çoğuna mevzu teşkil edişinden  bellidir. Hatta 20.yüzyılın modern devletlerinin o müesseselerden ilham alarak yeni müesseseler kurduklarına şahit oluyoruz. (Misal vermek gerekirse,  İngiliz ve Amerikan Üniversitelerinin, külliyelerden, İsrail toprak düzeninin Miri Arazi sisteminden aldığını pekala söyleyebiliriz) Yani o müesseselerde bugün bizce mahiyeti belki de bilinmeyen bir ilmi temel bahis konusudur.

Geçmişteki müesseselerimiz arasında temin edilen gaye ve işbirliği de mühimdir. Bir “KÜLLİYE” motifi Osmanlı medeniyetinin çekirdek unsuru olarak bu hususta bize en açık misali teşkil eder. Keza tarihi devirler içinde dahi asker olarak bir sipahi yahut yeniçeri (bir Ulubatlı Hasan, bir Genç Osman…) bir derviş (mesela Yunus), bir padişah (Fatih Yavuz Selim), bir bestekâr (Itrî Dede Efendi…), bir vakıf mütevellisi, bir esnaf, bir mimar: (Mimar Sinan) veya bir şairin (mesela bir Fuzûli) gayeleri aynıdır. Allah’ın rızasıyla uygun bir hayat yaşamak, kendi sahasında cihat etmek. İnsanlardaki bu tevhidî muhtevanın müesseselere de aksetmesi tabiidir.

Mazimizin parlak devirlerine bakarsak görüyoruz ki, bütün milletçe olduğu gibi münevverlerimiz tarafından kabul edilmiş yaşanmış, devlete temel teşkil etmiş bir müşterek fikir ve iman zemini  vardır. Müesseselerimiz arasındaki gaye birliği, verim yüksekliği ile devlet-millet kaynaşmasının temeli o zeminde aranmalıdır.

Ne zaman milli bünyede gevşeme başlamış, üstelik birkaç asırsürekli bir “Dünya ittifakına” karşı YALNIZ MİLLET olarak göğüs germek zorunda kalınmış, müesseselerimizde de çözülmeler, fonksiyon tazeleyememeler baş göstermiştir.

Bu nokta mühimdir. Tarihte canlı bir kültür hayatı üstelik tabii ilahi nizama son derece uygun. Unsurları ahenkli bir kültür hayatı yaşadığımız için daima şartları en uygun milli ihtiyaçlara milli cevaplar veren müesseseler teşkilinde zorlanmıyorduk. Hantallaşanları ıslah etmekte veya yerine yenilerini koymakta güçlük çekmiyorduk. Yukarıda sıralanan müesseselerin çoğu orijinal ve çağlarının en modern teşekkülleriydi.

Peki bugün aynı davranışı niçin gösteremiyoruz?

Elbette gösteremeyiz: Çünkü günümüzde münevverimizin müşterek bir fikir ve iman zemini yoktur. Üstelik milletimizin elinde maddi manevî nesi varsa ya zorla alınmış veya hırsızlama olarak aparılmıştır. Dili, dini âdeta bastığı toprak ayağının altından çekilmiştir. Nihayet milli hasletlerimizin büyük bir kısmı kaybolmuş, kalanlar ise insicamsız, hurafelenmiş, taassup cenderesine alınmış bir takım zavallı değer hükümleri demeti haline sokulmuştur.

Bugün geldiğimiz yer, öncelikle bu büyük millete elinden çalınan milli hasletlerini ifade etmek mevkiidir. Onun yeniden “Kendi Değerlerini Yaşayan Millet” haline getirmek noktasındadır. Bir Hollandalı Türkoloğun dediği gibi, “bugün sokaklardaki insanlar sanki o büyük milletin çocukları değil gibidirler

O halde ne yapılmalıdır?

Bizce yapılması gereken ilk iş, behemahal ve en kısa zamanda münevverlerimizin ilim yoluyla belirlenecek bir fikir ve iman zemininde birleşmesidir.

İkinci merhale, birleşilen esasların mutlaka Milli Eğitim’e aktarılmasıdır ki, baştan beri tekrarlayageldiğimiz o “MİLLİ HASLETLER”i, bu milletin yeni nesillerine kazandırabilelim. Çünkü müesseseleşmekte en mühim şart, milli ve mutlaka gelecek kuşaklarda da devam edecek istikrarlı faziletlere dayanmaktadır.

Yukarıdaki ifadelere bakılarak müesseseleşmenin bir gaye mi olduğu suali sorulabilir. Gerçi içinde yaşadığımız şu karışık devirde bir nizam, fikir, devam fikri gaye olarak da düşünülebilir. Ancak elbette müesseseleşmek nihâyi gaye değildir. Gaye millete kendisini ifade etmek, onun cevval zekasına, yaratıcı, yapıcı hamle şevkine meydan açmak davasıdır.

Bu davanın tahakkuku için süratle hem de devlet eli beklemeden inanışımıza hitaben müesseselere omuz vermek, yaşatmak, yenilerini kurmak, güzel adetler teessüs ettirmek mecburiyetindeyiz. Şekilden çok mana ve öz ile alakalanmak, küçük pürüzleri birbirimizde gördüğümüz ufak kusurları mikroskop altına koyup büyütmemekle mükellefiz, buna mecburuz.

Bugün müesseseleşebilmenin ilk şartı uzun vadede halkımıza milli hasletlerini yeniden kazandırmak ise ikinci şartı da ilmî metotları devreye sokmaktır. Mesele yeniden güçlü ve büyük millet haline gelmek, yani kalkınmayı gerçekleştirmek ise bunu ilmî ve teknik inkişafların dışında yürütmeye çalışmak hayalcilik olur. Ama memleketimizin mahdut imkanlarıyla ilmî araştırmalar yapmak son derece güçtür. İmkanlarımız kafi değildir. Mesela 1979 yılnda ABD’nin milli araştırmalara ayırdığı bütçe % 2.25’i, S.S:C.B.’nin  % 3.44’ü ve mesela Yugoslavya’nın % 1.08’i iken, Türkiye’ninki % 0.23’üdür. Bu rakamlar G.S.M.H lar miktar farkı göz önüne alınarak nispetlenmesi halinde ağlanacak durumda olduğumuz anlaşılacaktır.

O halde ne yapılmalıdır ki, mevcut kurumlarımıza bir çeki düzen verilirken onları gayri milli unsurları ayıklansın, ıslah edilsin ve onlara dünyadaki son ilmî inkişafları da aksettirebilelim?…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s