Niçin “21. Asrın Eşiğinde Türkiye”?

Sait Başer, “Niçin “21. Asrın Eşiğinde Türkiye”?”, “21. Asrın Eşiğinde Türkiye“, Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı 1987-1988 Açık Oturum Programı Takdim Yazısı, İstanbul, 1987, s.1-4

12 sene sonra yeni bir asra , belki de yeni bir tarih devrine giriyoruz. Birkaç neşir organına kısaca göz gezdiren herkesin göreceği gibi , bu yeni devrin getirecekleri karşısında hemen bütün insanlık haklı bir korku duymaktadır. Doğuda , batıda pek çok ülke 21. asrın muhtemel çehresini hesaplamak gayreti içerisindedir . Fütüroloji araştırmalarıyla önümüzdeki yüz yılı görmek, onu plana bağlamak gayretindeki süper güçler bile haberleşme, bilgi akışı, teknik buluşların sermaye ile birleşmesinden doğan hesapsız alternatif imkanlardan ürkmektedirler.Çünkü artık her üç-beş senede bir, tarih çağlarının getirdiğine denk bilgi birikimlerinin sağlandığı günümüzde, nerede , nasıl bir teknik buluş , bir sosyal veya siyası oluşun zuhur edeceği kestirilememektedir.Son yıllarda bilgisayarlar, otomasyon, enerji üretim teknikleri, inşaat teknikleri.. vs . nin getirdikleri yanında tıp , astronomi ve sosyal ilimlerdeki büyük gelişmeler de günlük hayata süratle intikal etmektedir. Bir sosyoloji toplum  mühendisliği mahiyeti kazanmış , kitle psikolojisinden de istifade eden büyük devletlere dünyanın siyasi manzarasına rahatlıkla müdahale imkanları getirmiştir. Bütün bu gelişmeler sonucunda Batı’ da “Sanayi Toplumu”, “Sanayi Ötesi Toplum” gibi tabirierin modası geçmiş “BİLGİ TOPLUMU” denilen yeni bir merhaleye ulaşılmıştır.Dev hafızalarda depo edilen bilgi , aynı anda milyarlarca bilgi ünitesini devreye sokabilen bilgisayarlar vasıtasıyle gelişmenin hızını arttırmaktadır. Gelişmelerin hazing bir tarafı vardır. Kendisini elinde tutanlar için büyük imkanlar bahşeden bilgi, muhtelif tekniklerle menfi yönde kullanılıp silah halini almakta , bir vahşet aracı da olabilmektedir.

Maalesef, asrımız bütün zahiri gelişmelere rağmen ahlaki ve insanı ölçülerdeki düşmeler bakımından da aynı süratin yaşandığı bir zaman olmuştur. Cüsse itibariyle büyük devletler ve dev sermayeleri işleten bu küçük insanlar elinde; fevkalade imkanlar, metodlar getiren bilgi, umumiyetle ve öncelikle menfaat araçları veya tahakküm silahlarına dönüştürülmektedir. Dehşete dayalı bir barış devri bu asrın eseridir.

Halbuki bilgi, tarihte umumiyetle nefs muhasebesinin ne olduğunu bilen insanlar tarafından kontrol edilen bir kudretti, onlar tarafından ve insanların idrakleri ölçüsünde, kontrollü olarak öğretilirdi. Bilgi mukaddesti. Hikmete yol açardı. Toplumların irfan hayatlarını da takviye ederek bünyesindeki güç, kendisine sahip olan mütefekkir hakimler elinde hayra yöneltilirdi. Bugün ise bilginin illa hakikat arayıcısı olması gerekmemekte, eriştiği mevzii doğrular süfli emeller için de kullanılmaktadır.

İlmin muhtelif sahalarında ortaya konan hakikatleri birleştirip, yekpare bir dünya görüşü elde etmek, günümüzde hemen hemen imkansızdır. Ihtisaslaşmalar sebebiyle eski zamanların büyük mütefekkir ve cemiyet terbiyecisi mesabesindeki liderlerini artık bulamıyoruz . İhtisaslaşmanın getirdiği diğer husus ise çok dar sahalarda teferruatlı bilgi edinmekle birlikte hayatın bütünü karşısında cahil denebilecek fikrı yapıdaki insanların giderek artmasıdır.

Bu durum fark edilmemiş değildir. Önüne geçmek için sermaye organizasyonlarıyle enstitüler kurulmakta ve ancak bu suretle ihtisas sahaları kısmı bütünlük kazanmakta, işe yarar şekiller almaktadır. Enstitüleşmek vakıası propaganda faaliyetlerine de girmiş , böylece usulleri çoğaltılıp tesir sahaları genişletilmiştir. Kendi kültürünü zamana göre işleyip, insanlarını bu propaganda şoklarına karşı hazırlamamış cemiyetlerde, ihtisaslaşmanın getirdiği bu yeni cehalet türü, güçlü devletlerin kendi felsefelerini empoze etmeleri için çok uygun vasatlar hazırlamıştır.

Artık bir merkezi iman mihrakına göre akord edilip tabiatın gidişiyle çatışmayan,  onunla hem-ahenk ruh haline sahip insanlar çok azalmış , sevgisizlik yaygınlaşmıştır. Goethe‘nin dediği gibi sevmeyenin iman da edemiyeceği ortada iken , Yahya Kemal‘in aradığı “imanın bir şevk olduğu” zamanları yakalamak, ihlas ve samimiyeti öne almak, bugün kuvveti ellerinde tutan devlet ve sermayedarlardan beklenebilir mi? Beşeriyet, temeli sevgi olan bir iman mihveri etrafında birleşmeye, hilkate hükmeden ezeli hakikatlere, sükunete ve huzura susamıştır. İnsanlar hikmetsiz ilim, aşksız san’at ve merhametsiz ideolojiler elinde bunalmıştır.

Alabildiğine kaba çizgilerle anlatmaya çalıştığımız bu umumı manzara içerisinde İslam ve Türk dünyaları ne durumdadır?

Burada malum şeyleri tekrara hacet yoktur. İslam dünyası müslüman olmak noktasından , zahirde birlikmiş gibi görünse de iç yapıda perişan, ilimsiz, samimiyetsiz, petrol zengini olmakla birlikte alt yapısız Arap memleketleri dışında fakir ve siyası rejimIerinin dayandığı felsefeler bakımından dağınık durumdadır. Türk dünyası ise tamamen yaralı, tarihi şahsiyetinin gereği olan mevkii bulamamış, büyük ölçüde istiklalsiz, parçalanmış bir vaziyettedir.

Türkiye‘ye gelince …

Haberleşme imkanlarının yaygınlaşması, turizm hareketleri, iktisadı sistemlerin beynelmilel hale gelmesi yanında kültür yozlaşması, yanlış Batılılaşma politikaları … vs. sebebiyle yukarıda sayılan sıkıntılardan Türkiye de nasibini almıştır . Üstelik kendisine mahsus ihmal edilemez meseleleri vardır.

Kendi dünya görüşünü, milli ölçülerini terk etmek bahasına girdiği Batı medeniyeti dairesinde Türkiye sadece pasif bir alıcı mevkiine düşmüştür. Hakim ve büyük bir kültürün temsilcisi olması gereken aydın zümremiz ne yazık ki “kimlik krizleri” yaşamakta, bunu yüksek sesle de söylemektedir. Tabiatıyle durup dururken bu noktalara gelinmemiştir. Mazımizle ilgili bütün bağları koparıp atmamız sebebiyle ortaya çıkan ve bir kaç nesilden beri devam eden kültürsüzlük politikaları bizi bu noktalara kadar düşürmüştür. Felsefemizi, milli düşünce ve inanç tavrımızı bozmadan yenilenerek, devam ederek değişmek yerine Batı kültürünün kopyacı hayranları elinde milli irfanımız bozguna uğramış, ezilmiştir. Büyük bir “devlet terbiyesi” taşıyan bu aziz millet asi olmamıştır belki ama devletine de küsmüştür. Okumuşuna küsmüştür.

Aydınlarımız arasında en temel meselelerde dahı anlaşma olamamıştır. Son senelerde halkın çocukları arasında sakat maarifin bozmaya muvaffak olamadığı veya tam manasıyle nüfuz edemediği münevverlerin zuhur ettiğini memnunlukla görüyoruz. Çok şükür devlet ve millet fikrine, tarih şuuruna sahip bu aydınlarımız arasından “Milli Mutabakat” çağrıları gelmeye başlamıştır.

Bu isabetli bir teşebbüstür. Hakiki meselelerimizin, vatanın hakiki çocukları tarafından konuşulmaya , düşünülmeye başlanması ve birlik arayışlarına girilmesi istikbal için ümit vericidir.

Kubbealtı Akademisi Kültür ve San’at Vakfı bu hayırlı teşebbüslere bir katkıda bulunmak için 1986-1987 konferans mevsimini bütünü ile: “Türk Münevverinin Müşterek Fikir ve İman Zemini Nedir?” sualinin cevaplarını bulmaya hasretmiştir. Bu program geniş akisler yapmış ve hayli umumi kabullere mazhar olmuştur. Ancak ele alınan meselelerimizden sadece fikri, kültürel ve manevi muhtevada olanlar işlenmiş, temel prensiplerin tesbitine çalışılmıştır. Bu prensiplerin ışığında müşahhas meselelere girilmemiştir . Biz 21. asra girerken meselelerimizin sadece çok sıkıntılı ve mücerred yönlerini işlemekle yetinmeyip, hayatın gerçeklerini, imkanlanmızı, müesseselerimizin durumlarını da tesbit ettiğimiz prensipler ışığında değerlendirelim istedik. 21. asrın eşiğinde Türkiyemizin imkanlarını, içinde bulunduğu dünya şartlarını, meselelerini kuş bakışı bir dolaşalım, üniversite gençliğine memleketimizin sıkıntıları yanında istikbale ümitle bakmaya yetecek imkanlarını da ehil ağızlardan duyuralım diye düşündük.

Evet! Türkiyemizin başta (eğitimsiz de olsa) genç nüfusu, coğrafi mevkii, tabii kaynakları ve yatırım hamleleri, ordusu… dosta itimat düşmana korku vermeye devam etmektedir.

Ancak yukarıda dile getirilen süratli teknolojik inkişaflar karşısında bizim daha çok yol almamız gerektiği aşikardır. Keza manevi çözülüş vakıası bizim için de geçerlidir. Bu noktada Müslüman-Türk terbiye sistemi ile dünya görüşünün mutlaka birlikte devreye sokulması, bir çalışma seferberliğine girişilmesi icab etmektedir. Ümidimiz, bu manada bir sistemden hareketle ortaya çıkacak olan terkibin, belki insanlığa bile rahat nefes aldıracak muhtevayı da taşıyacağı istikametindedir.

İşte Kubbealtı 1987-1988 fikri faaliyet mevsiminde, 15 açık oturum ve 2 konferans çerçevesinde 21. asrın eşiğindeki Türkiye’yi tahlil edecektir. Böylece sürat, müesseseler, sosyal ve siyası gelişmeler, bloklaşmalar, planlama faaliyetleri, savunma meseleleri, çeşitli milli hedeflerimiz, milli tezimizin tesbit ve yayılması, ilmi araştırma meseleleri gibi bahislerin ele alınıp tahlil ve terkib edilmesi için bir pencere açılmak istenmiştir.

Elbette Türkiye’de konuşulacak daha bir çok ehemmiyetli mevzu vardır. Biz bunlardan programda görülecek olanları seçtik. Bir milli hukuk sistemi, bir din anlayışlarının tahlili, milli eğitim meseleleri, dil meseleleri, yeraltı servetlerinin kavimlere göre dağılışı, nüfus meseleleri, otomasyon ve işgücü… vs gibi daha yığın yığın mesele ele alınmayı beklemektedir. Bu mevzuları önümüzdeki senelere bırakarak hürmetlerimizi sunuyor, programın milli irfanımıza, devletimize hayırlar getirmesini niyaz ediyoruz.

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s