Eşyaya Dost muyuz?

Sait Başer, “Eşyaya Dost muyuz?”, Kubbealtı Akademi Mecmuası, S.3, İstanbul, 1991, s.53-59

Dostluk duygusunun insanoğlundaki saadet ihtiyâcına cevap veren bir haslet olduğu görüşü her türlü tartışmadan uzaktır. Çünkü dost bir çerçeve, sevginin sıcaklığı ve emniyeti içerisinde insan rûhunu tatmin eden bir platform sunar. Dostluk konusu gibi fevkalâde şümullü bir mevzûu en basit bir noktasından ele alalım.

Eşyâya dost muyuz?

Ya da şöyle düşünelim: Çevremizdeki eşyâlar; malzeme, şekil, vazîfe, işleyiş tarzı ve birbirilerine olan nisbetleriyle bizde dostluğun emniyetini uyandırıyorlar mı?

Ayaklarımızı uzatıp koltuğumuza oturduğumuz vakit, televizyona; programlar, ışık dozu, ses dozu, elektromanyetik dalgalar, elektronik çınlamalar, reklâmlar vesâir unsurlara rağmen bir iç tedirginliği duymadan emniyetle bakabiliyor muyuz? Radyonun düğmesini çevirdiğimizde, çeşitli elektrikli âletleri kullanırken, hattâ betonarme binâlar içinde, yolda, trafikte; çerçeveyi büyütelim şehirde ve bu çerçeve içinde geçen hayâtımızda biz eşyâya dost muyuz? Eşyâdan bize dostça mesajlar geliyor mu?

Yoksa şehir üstümüze üstümüze mi yürüyor?

Bugün hemen çoğumuz bu sorulara kolay kolay olumlu cevap verebilecek durumda değiliz.

Bakış açımızı biraz daha genişletecek olursak, hayâtımızı tanzim eden sanâyi toplumu şartları içerisinde, bizim mi eşyâyı, eşyânın mı bizi kullandığı çok tartışma götürür sorulara dönüşmüştür. Artık birçoğumuz vaktimizin büyük kısmını üzerine hiçbir emeğimiz sinmeyen, yapısını asla anlamadığımız sayısız tüketim maddesine sâhip olabilmeğe ve onların bakımlarına harcıyoruz. Bir bakıma dev üretim çarklarının dönmeğe devam edebilmeleri bize bağlı olamasa da bu dev endüstri çarkının bir dişlisi olmak sanki kaderimizmiş gibi gösteriliyor. Sosyoloji buna cafcaflı bir de isim takmıştır: Tüketim Toplumu! Saadetimiz bahasına bu çarkın dönmesine, hiçbir ünsiyetimiz olmayan eşyâlar dünyası içinde yaşayarak yardımcı olmaya mahkûm durumdayız.

Sözü uzatmaya hâcet yok. Alt plandaki tecelliler hakkında şikâyetnâmeler döktürmek mümkün. İşin özü, günümüz teknolojisinin mantığıyla insan fıtratı arasındaki derin çelişkidir. Bizim gibi varlığını bu teknoloji ve ürünlerini kullanmak sûretiyle sürdürmek mecbûriyetindeki bir toplum, bu gelişmelere hâkim olamamak dolayısıyla, tâbi olmak gibi bir mahkûmiyetin içindedir. Bütün tabiî kaynaklarımız ve insan gücümüz, gitgide değersizleşmekte, artan şehirleşme dolayısıyla, tehlikenin çapı büyümektedir. Tehlike gün geçtikçe askeri, siyâsi, iktisâdi, tabiî çevre… vs. cepheleriyle bütün hayâtımızı kuşatan bir mâhiyet kazanıyor. Körfez’e dökülen bir-iki milyon varil petrol gözlerimizde büyürken, her sene atmosfere milyarlarca tonluk atık verildiği unutuluyor. Bir zamanlar büyük mârifetmiş gibi takdim edilen teknolojik gelişme sürati; insanlığı çatlatacak, bütün değer ölçülerini öğütecek bir değirmene dönmüştür.

Arkeolojik kazılarda bulunan bir İnka testisinde: “Olan bir daha olacak ve bu testilerle yeldeğirmenleri bütün insanoğlunu tekrar mahvedecek” mânâsındaki bir cümleyi sayın Nâbi Avcı’dan duyduğum vakit, kendi kendime “O İnka bir de bugünkü testilerle yeldeğirmenlerini görseydi, ne derdi acaba?” diye sorduğumu hatırlıyorum.

*       *       *

Târih noktasından bakıldığında, kendine göre bir takım haklı sebeplere dayanarak İslâm âlemi içerisinden Türk dünyâsına koparmak,Türk dünyâsıyla da tek hareket kabiliyeti olan Türkiye’nin irtibâtını kesmek isteyen Hıristiyan dünyâ, bugün galip ve mağrurdur. Galibiyeti geçmiş zamanlardaki sâdece askerî siyâsî mâhiyet taşıyan gâlibiyetlere benzememektedir. Bu defâ sâdece dışarıdan hükmeden bir gâlib düşmanla karşı karşıya değiliz. Batı dünyâsı asılardır süren oryantalist çalışmalar sonucunda da bütün İslâm âleminin, bu arada bilhassa Türkiye’nin mevcut kültür değerlerini ve potansiyellerini tamâmiyle kavramış ve o değerleri hayâtın dışına itecek her türlü tedbiri bize empoze etmiş durumdadır.

İslâm ve Türk münevverleri bu eziklikten kurtulabilmek için “Batı’nın teknolojisini alalım ama, kendi kültürümüzü de muhafaza edelim” anafikrini çok uzun zaman bir kurtuluş zannetmişlerdi. Oysa bugün görüyoruz ki, teknoloji dediğimiz yapı; Batı’nın egosit, pozitivist ve mukaddeslerini kaybetmiş kültürünün tabiî bir sonucudur. Teknolojiyi alıp kültürü almamak, televizyonu alıp sahne sanatlarını reddetmek ölçüsünde garip ve imkânsızdır. Üstelik bu teknoloji israf ve tüketime dayalı bir teknolojidir. Ve insan faktörünü, çevre faktörünü, hâsılı fıtratı reddeden bir teknolojidir.

XIX. yüzyıl ortalarında harâretlenen “Batı’nın kültürü mü, teknolojisi mi tercih edilsin?” sorusu, zaman içerisinde her iki yönüyle de tatbik sâhası bulmuş sayılabilir. Devletin resmî politikaları yanında, bâzı cemaat ve cereyan mensupları bu konunun mümkün olan bütün alternatifleri üzerinde yeterince tahlil yapmışlardır. Sonuç ortadadır. Kültürü terk edip teknolojiyi almak mümkün olmamış; Batı egoizmine dayalı bir teknolojiyi reddederek Batı karşısında savunmasız kalmak ise büsbütün dramatik sonuçlar vermiştir.

Bir yandan oryantalizmin ulaştığı sonuçları kullanan Batı diplomasisinin telkin ve dikte ettirdiği kültür politikaları, diğer yandan teknoloji karşısındaki dolaylı esâret bugün bizi içten ve dıştan, maddi ve manevi, görünür ve görünmez, sayısız mekanizmayla kıskıvrak bağlamış durumdadır. Teknolojisini kullanmak sûretiyle Batı’ya ulaşmak, başka türlü bir yenilgi mânâsına geliyor. Çünkü o mantık içerisindeki yükseliş, bizim kendimiz olmaktan çıkmamız netîcesini vermektedir. Burada çok garib görünecek bir anafikir söylemekten kendimiz alamıyoruz. Kendi teknolojisine karşı mağlûb olacak bir Batı, başka türlü bir zafer kazanmış sayılacaktır. Kaldı ki bunun pratikte ne kadar uzak bir ihtimal olduğu ortadadır.

*          *          *

Mütâreke yıllarında işgal altında bulunan, bütün ümitlerini kaybetmiş İstanbul’da muzdarib bir Yahyâ Kemal vardı. İstikbâle dâir hemen hemen hiçbir ciddî ümit ışığı bulunmayan o günlerde fâtihâne rüyâlar görür ve istikbâli kurtaracak çâreleri, eski İstanbul semtlerini dolaşarak düşünürdü. Koca Mustafa Paşa’da, Üsküdar’da, Eyüb’te, Rumelihisarı sırtlarında… Bâzen Rumeli Hisarı yapımında şehit düşen ilk şehitlerin türbelerini ziyâret eder, bâzen Üsküdar’ın dost ışıklarında, Süleymaniye’nin dinlendirici kubbeleri altında ecdâdımızın zamânı ve mekânı nasıl Türk kıldıklarını, Bizans’ın nasıl “Türk İstanbul”, “Aziz İstanbul” hâline getirildiğini çok derinden duyan şâir sezgisiyle fark ederdi.

Matbuattaki Yahyâ Kemal, Ahmed Nâim Efendi kavgası meşhurdur. O çileli günlerde bir çıkış yolu olarak, Türklüğün köklerini Ahmet Yesevi’ ye bağlayan Yahyâ Kemal, yeni bir metod kullanıyordu. Onun metodu III. Sultan Ahmed’den bu yana denenenlerden çok farklı, milli fakat modern bir metottu. Büyük şâir haşmet devirlerini şakil ve politika ölçülerine göre değil, öz medeniyetimizi vücûda getiren temel düşünce ve inanış üslûbuna göre yakalama peşindeydi. Bilhassa millî karakterin bozulmadığı dönemlerdeki Osmanlı san’atından hareketle bir millî felsefeye; yeni bir estetik anlayışına doğru dev adımlarla ilerliyordu. Türk mîmârîsinin büyük medenî kıymetini, Türk mûsıkîsindeki mâverâî ifâde kudretini, Türk dil ve edebiyâtının ulaştığı vâsi terkîbi; Türk Müslümanlığındaki engin müsâmaha, şevk, tevhid terbiyesi ve mukavemeti ilk olarak onun yazı ve şiirlerinde bir araya gelmiş görüyoruz.

Eşyâya dost olmaktan başlayıp, teknoloji canavarından Batı emperyalizmine geçtiğimiz bir yazıda, durup dururken Yahyâ Kemal de nereden çıktı? diye düşünmek mümkün. Yahyâ Kemal, bize göre, diş şartlar bakımından en zelil olduğumuz bir devirde, esir İstanbul’da “akıncı cedlerinin ihtirasını duyarak” harâbelerde gizlenmiş, taşa kubbeye sinmiş büyük medenî kuvveyi yakalayarak, milletinin önünde bir kurtuluş meşalesi uyandırmıştı. Onun  bakışlarıyla görünen Türk-İslâm medeniyeti dost bir medeniyettir. Kendisiyle dosttur, Allâh’ıyla dosttur, yetmiş iki millete dosttur, hattâ madde ve eşyâyla dosttur.

Madde ve eşyâ ile o kadar dosttur ki, Batının insana eşyâ kıymeti vermediği devirlerde, değil insan eşyâya dâhi şahsiyet tanıyan dev bir vakıf medeniyeti kurmuştur. Eşyâya şahsiyet tanımıştır. Çünkü o ecdâdın gözünde ilâhî varlığın, Cenâb-ı Hakk’ın tecellîsine mazhar olmayan bir zerre bile söz konusu değildir. Ve o ecdâd; eşyâ, nebat, hayvan, insan… kendi görüş ufkuna giren ve kontrolünde buluna her şeyi Rabbinin bir emâneti bilmiştir.

Yahyâ Kemal’in yaşadığı devrin şartları dikkate alınırsa, öncü mütefekkirlere mahsus bir kaderle sâdece ana çizgilerini, fakat mükemmel bir bütünlük içinde verebildiği bu medeniyet anlayışının günlük hayâta dair unsurlarını bulmak ve müstakbel çehresini çizmek bizim neslin boynuna borçtur. Dünyânın içine girdiği büyük değişme süreci ve beşeriyetin akıl almaz ebadlara ulaşmış buluna rûhi ıztırâbı karşısında Yahyâ Kemal’in açtığı müstakbel yolun hedefleri, öncelikle milletimizi sonra da âlem-i İslam ve insanlığı selâmete çıkaracak işâretler taşımaktadır.

“Kökü mâzîde olan âti” sözü boş bir tekerleme değildir. Siyâsî, askerî, iktisâdî ve içtimâî alanda yorumları yapılan bu sözün; günlük hayâtı, eşyâ ile insan, teknolojiyle insan münâsebetlerindeki çarpıklığı da çözecek bir yanı vardır. Yukarıda eşyâya şahsiyet tanıyan vakıflardan bahsetmiştik. Ama eşyâ-insan münâsebetinin günümüzdeki tüketim ekonomisi mantığı çerçevesinde kazandığı mâhiyet hazindir. Artık her şey ve hattâ insan, gücü elinde bulunduranların ihtira ve egoizmlerini tatmin etmeğe yarayan, bir defâ kullanılıp çöpe atılacak âdi unsurlara dönüşmüştür. Bu tavır insanı her geçen gün daha da maddî ve süflî derekelere düşürmektedir. Muhâtâb olduğu canlı cansız her varlığa birer âyet nazarıyla bakıp, el sürdüğü her eşyâya rûhâniyet kazandıran ataların torunları nerededir?

Tevhid akîdesinin günümüzdeki kuvvetli kalemi, fakat mütevâzı bir mümessili olarak muhterem Sâmiha Ayverdi Hanımefendi’nin ifâdesiyle: “Evinin her köşesine kendi zevkinin damgasını vuran bu kız, giydiği terlikten, ileride kocasına kullandıracağı uçkura, para ve mühür kesesine kadar her el süreceği eşyâda akla şaşkınlık ve saygı veren mahâret, zevki mûcizeleştiren bir hüner göstermekte…” idi. “Gerçi, ne eşi ne benzeri olan toprak ve çini eşyâyı bir şiir ahengine yetmiş ipekli kumaşlarını, sedef, fildişi, akik, mercan, boynuz saplı kalemtraşlarını; divitleri, maktâları hep o san’atkâr yaptı. Öpülecek kadar zarif kaşıklar… fincanları kucaklayan zarflar, zarflarının koynunda  saklanan fincanlar… bütün bu eşsiz eserler de gene aynı coşkun san’atkârın elinden çıktı. ”

*          *          *

Elbette ki zamânın imkan, ihtiyaç ve zorlamalarını reddetmek gibi bir maksadımız yoktur. Târihin yeniden canlanamayacağını ve yalın mânâsıyla bizim elimizden tutmayacağını da bilenlerdeniz. Ancak eşyâya muâmelemizin gene Ayverdi’ nin tabiriyle söylemek gerekirse “bir ibâdet huşûu” çerçevesine oturtulması bize çıkış yolu olacakmış gibi görünüyor.

*          *          *

Fakat nasıl târih bizim elimizden tutmayacaksa, çok ortalama bir tasavvuf bilgisiyle kestirip atmak da doğru değildir. Esas îtibâriyle, teknoloji sadece Batı’da doğup gelişmiş bir vâkıa değildir. Burada bizim îtirâımız pozitivizt ilim geleneğine dayalı bir teknolojiye ve değer ölçülerinden tecrdi edilmiş tüketim toplumu kalıbınadır. Batı, tüketim toplumunu elbette teşvik edecektir. Çünkü moda tâbiriyle serbest piyasa ekonomisinin dünyâ toplumlarına benimsetilmesi demek, hem Batı’nın pazarlarının sürekli açık kalması, hem de tüketim maddeleriyle en ücrâ köşelere kadar ulaşan Batı teknolojisi sâyesinde Batı’nın siyasî ve kültürel hegemonyasının pekiştirilmesi demektir.

Yoksa bizim genel mânâda Doğu’nun kullandığı bir teknoloji de vardır. Hiç kimse Drina Köprüsü’nün, Selimiye’nin, dev kadırgaların, Pîrî Reis’in haritasının, Ebu’l İzz’in çalışmalarının, Dede Efendi’nin mûsikîsinin, Fâtih havan toplarının, Safranbolu evlerinin temelsiz rast gele unsurlar olduğunu iddiâ edemez. Kullandıkları hamam taşından rahlesine, çadırından ahşap mîmârîsine, kışlasına, sarayına kadar, hayâtının bütün unsurlarını müzelerde saklamaya değer bulduğumuz o medeniyete baktıktan sonra, bizim yaşadığımız hayattan geriye ne kalacaktır, düşünmek zorundayız.

Ancak teknolojinin gemi azıya almış sürati karşısında şoka uğramış halden sıyrılıp, sâkin kafa ile düşünmek mecbûriyeti de vardır. Kendine göre hızı giderek artan bir ritm taşıyan Batı teknolojisine nasıl karşı durabiliriz? Eğer her birimiz bu sûali soracak hâlet-i rûhiyeye geldiysek, diyebilmeliyiz ki, bu teknolojiyi canavarlaştıran, arkasındaki mukaddeslerini reddetmiş Batı pozitivizmidir. Televizyonu meydana getiren binlerce teknolojik buluş, acaba tevhid şuuru taşıyan bir insanın eline geçmiş olsaydı gene Televizyon şeklinde mi terkib edilirdi?

Çâreyi yine kültürümüzde arayalım. Türk mûsıkîsinde fasıl esnâsında, temponun yükseldiği bir demde gerilimi azaltmak ve dinletmek için, araya taksim hattâ taksimler konur. Bu taksimler yapılırken dinleyicinin birden boşlukta kalmasına engel olunarak, faslın kaldığı alınıp, tedricî ve yumuşak geçişlere başka bir makam ve usûle zemin hazırlanır. Böylece, şartlara göre daha tabiî başka bir form ve yavaş bir usûle atlanmış olur. Teknoloji bahsinde daha mûnis ve insânî ölçülere ulaşmak için böyle bir metodun tatbîki çâre olabilir. Batı müziğinde kullanılan 2 ve 3 zamanlı ilkel ölçülerden, Türk mûsıkîsindeki 28 zamanlı Devr-i Kebir, 32 zamanlı Muhammes, 88 zamanlı Darb-ı Fetih ve benzeri yüksek ve mütekâmil usullere geçmek gibi, kendi medeniyet felsefemizin teknolojisini de hep berâber düşünmeliyiz.

Varlık âlemindeki tecellîlere gönlümüzü yeniden açmalı ve eşyâya dost olabilmeliyiz!..

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s