Ruh Ufuklarımızın Fatihi Olarak Yahya Kemal!

Sait Başer, “Ruh Ufuklarımızın Fatihi Olarak Yahya Kemal”, Yahya Kemal Düşüncesi Paneli, Yalova, 11.12.2010.

 

Efendim, değerli valimi, sayın belediye başkanımızı ve bütün hâzirunu hürmetle ve muhabbetle selamlıyorum.
Ben doğrudan doğruya Yahya Kemal şiirinden bahseden bir konuşma yapmaktansa, şöyle kısa bir ufuk turu yaptırmak istiyorum.

Türk Medeniyeti kendisine has bir medeniyettir. Doğuya da Batıya da nispet edilmesi, Doğuya da Batıya da bütünüyle mal edilmesi mümkün olmayan bir medeniyettir. Türk Medeniyeti karakteri itibarı ile bir adalet medeniyetidir. Tabii bu çok kullanılan bir tabir: Türk medeniyetinin adalet temelli bir medeniyet olduğu konusu aşağı yukarı bugün bir slogan haline geldi. Fena da olmadı, yanlış da değil. Günümüzde hükümetimiz de bu slogana sahip çıkıyor, hatta dış siyasetin mihveri haline getirmeye dönük bir takım hamleleri de memnuniyetle görüyoruz. Şimdi nizam-ı alem ideali Türk tarihinde en öne çıkan idealdir. Alemin nizamından kendisini mesul hisseden bir medeniyetten söz ediyoruz. Alemin nizamı dendiğinde ister istemez önümüze adalet kavramı çıkar. Şimdi, adalet nedir? Bir takım hukukî, sabitlenmiş kurallar mıdır adalet, veya sadece hukuk alanını bağlayan bir değer midir, yoksa başka alanlara doğru da kaydırılması, başka alanların da adalet kavramı üzerinden tekrar düşünülmesi gerekir mi?

Bana göre gerekiyor.

Geri dönmek üzere sözü burada bırakıp Doğu ve Batı medeniyetlerinin karakterlerini bir kaç cümleyle özetlemeye çalışayım. Sonra tekrar dönelim adaletin neden Türklerde ortaya çıktığı ve önemle tarihte Türklüğün alamet-i farikası olduğuna. Burada, gördüğüm kadarıyla mürekkep yalamamış bir dinleyici yok, aşağı yukarı genel kabulleri, genel kültür içerisindeki değerlendirmeleri bilen bir dinleyici kitlesi var. Doğu dendiğinde Hindistan merkezli bir kavrayış ortaya çıkar. Yanı sıra Çin eklenir. İran düşüncesi eklenir. Orta Doğu Sami topluluklar düşüncesi buna eklenir; ama merkez Hindistan’dır. Doğunun alamet-i farikası Hint düşüncesi, Batınınki ise daha ziyade Roma merkezlidir. Daha geriye gidersek, Eski Yunan, Roma ve Hıristiyanlığın eklenmesiyle beraber eski Yunan, Roma, Hıristiyanlık; ama 16.yy’da ortaya çıkan reform hareketlerinden sonra rasyonalitenin damgasını vurduğu bir medeniyet anlayışıdır.

Şu nokta çok önemli: Doğu medeniyeti derken de Batı medeniyeti derken de sosyal ve ekonomik faaliyetlere baktığımızda, aşağı yukarı birbirine benzeyen yapılar görürsünüz. Doğuda da tarımla meşgul olunmaktadır Batıda da! Tarım toplumlarında ise sosyal sınıf kavramının ortaya çıkması kaçınılmazdır. Tarihî tecrübenin ortaya koyduğu realite bu. Doğu toplumları da Batı toplumları da sınıflı toplumlar. Sınıf kavramının devreye girmesinden itibaren, zulmün ortaya çıkması kaçınılmazdır arkadaşlar. Çünkü zulmün ortaya çıkmasını sağlayan zemin sınıf problemidir. Bir avuç aristokrat, ruhban ve asker, büyük kitleyi ya köle ya yarı köle halinde tutabiliyor. Hindistan’daki kast sistemini aşağı yukarı hepimiz biliyoruz. Batı dünyasında da servage (servaj), yani toprak kölesi kavramı var. Halk toprağa bağlıdır, köle toprakla birlikte alınır satılır… Halkın fiyatı bile yoktur, emtia gibidir, maldır; kölelerin zaten hiçbir hukuku yok. Servaj, nisbeten yarı köle olmakla beraber, köle sınıfının hiçbir hukuku yoktur, mal hükmündedir, ticari emtia hükmündedir ve bu durumda Doğuda da Batıda da halkın büyük bir kısmı, küçük bir zümrenin zulmü altında kalmıştır tarih boyunca.

Batıda özellikle rasyonalitenin önünün açılmasıyla beraber; reformlardan sonra, felsefenin önünün açılmasıyla beraber, Batının talihi de değişti. Felsefenin önünü açan Martin Luther’in yorumudur. Büyük filozoflar dikkat ederseniz genellikle Alman asıllıdır, Protestan’dır. İlk müzisyenler ve filozoflar genellikle, istisnaları olmakla beraber Protestan’dırlar. Yani Protestanlığın serbest bıraktığı rasyonalite, Batıyı değiştirmiş, dönüştürmüş, sınıf kavgalarını meşrulaştırmıştır.

Doğuda niye sınıf kavgası olmadı Batıda olduğu gibi? Doğu dünyasında reankarnasyon düşüncesi vardır. Reankarnasyon yani tekrar dünyaya gelmek. Brahmanizm’in “Samsara” denilen bir kavramı var. Samsara’da ruh ölümsüzdür, tekrar tekrar sonsuz kere dünyaya geri gelir. Ne zamana kadar gelir? Brahma’ya kavuşuncaya kadar. Brahma’ya kavuşunca ruh sükûn bulur. Brahma’ya kavuşmanın da çaresi, içinde bulunduğunuz sınıfın şartlarını tam olarak içselleştirmek ve asla isyan etmeden itaattir. Çünkü isyan Brahma’nın koymuş olduğu düzene isyandır. Varlık Brahma’nın kendini açmasından meydana gelen bir nitelik taşıdığı için, üst sınıflara itirazlar Brahma’ya itiraz gibi alınır. Dolayısıyla bir sonraki hayatınızda, hali hazırda bulunduğunuz sınıf şartlarını “doğru bir biçimde” yaşamazsanız daha geri sınıflara doğru düşmeniz, hatta hayvana, hatta böceklere, hatta nesneler alemine kadar gerilemeniz mevzu bahistir.

Dolayısıyla bulunduğunuz sınıfa itibar etmek, onun şartlarını kayıtsız şartsız benimsemek, uygulamak zorundasınız. Bu düşünce, Doğuda sınıf çatışmasının önünü kesmiştir. Aynı keyfiyet doğuşunda sınıflı yapıyı reddeden Budizm’e de zamanla yansımıştır. Budizm, Brahmanizm’in bir uzantısıdır. Eski Çin düşüncesinde de var bu. Dolayısıyla doğuda bir sınıf mücadelesi teessüs etmiyor. Yani bir toplumsal tavır olarak “adalet arayışı” yok!..

Peki, insanda hak duygusu hiç mi yok? Mesela Taoizm’in kurucusu Lao Tzu’nun Tao Te King adlı kitabının birinci ilkesi, “haklı haksız ayrımı yapmama ilkesi”dir: “Haklıyı gözet; ama aynı oranda haksızı da gözet.” diyor. En önemli erdemlerden biri bu! Yani insanın görevi adaleti yerine getirmek, beşeri düzeni ıslah etmek değildir. Çin düşüncesinde öyle, Brahmanizm’i de demin söyledim. Böyle olunca insanın aksiyonu içine döndürülüyor, kalbe çevriliyor, bir iç aksiyon söz konusu hale geliyor. Kendi içinde derinleşme söz konusu oluyor. Bir hayata dair sorumluluk taşımayan mistik insan tipi ortaya çıkıyor ve bu sebeple aksiyonu içine döndürülmüş olan toplumlar olmaları dolayısıyla tarih boyunca Hindistan’dan dışarıya huruç hareketi görmezsiniz. Hindistan defalarca işgale uğramıştır. Milattan önceki yüzyıllardan beri, Büyük İskender’den beri daha öncesi de var. Sürekli işgale uğramıştır; ama dışarıya huruç hareketi yapmamıştır.

Son dönemde bakıyoruz Hindistan’da bir değişme var. Ne oldu Hindistan’a? Hindistan dünyaya açılıyor. Hindistan dünya piyasalarıyla, dünya fikir platformlarıyla, zeminleriyle ilişkiler kuruyor. Hint insanı dünyanın her yerine gidiyor. Ne oldu da Hindistan insanı, binlerce yıldan beri kendi coğrafyasından çıkmadığı halde bugün çıkıyor?

Şu oldu değerli dostlar: 20.yy’da iki tane önemli filozof geldi. Bunlardan birisi Auro Bindo, diğeri Radha Krişna adlı filozoflar. Radha Krişna aynı zamanda Hindistan cumhurbaşkanlığı da yaptı 1965’lerde. Hindistan’ı temsilen BM nezdinde, Unesco nezdinde temsilcilikleri, Moskova’da büyükelçiliği var. Üniversitede profesörlükleri var Radha Krişna’nın.

Bu iki büyük filozof dediler ki: “Brahmanizm’de varlığı yanılsama (=maya) olarak kabul eden anlayış değiştirilmelidir. Madem varlık Brahma’nın kendine açmış halidir ve insanın gayesi Brahma’ya ulaşmaktır. O halde varlığı küçümseyen bu anlayışı terk etmeliyiz. Varlık artık yanılsama diye algılanmamalıdır. Brahma olmadan varlık ortaya çıkamazdı. Varlık olmadan da Brahma’yı tanıma şansımız yoktur. Biz Brahma’yı varlıktaki fenomenleri üzerinden tanıyabiliriz.”.

Bu yorum Brahmanizm’e getirilen müthiş bir güncellemedir. Dikkat buyurulsun, Hindistan insanı bu yorumla beraber dış alemle barıştı. Demokrasinin de buna ciddi bir katkısı var. Şu anlamda var: Demokrasiyle beraber eski sınıf çatışmaları büyük ölçüde zayıfladı. Böylece Radha Krişna’nın görüşleri Hint insanını dış dünyaya açtı.

Bugün Brahmanizm’deki o olağanüstü muhayyile geliştiren büyük tarihî tecrübe bilgisayar programcılığında kullanılıyor ve Hint insanı bütün dünyaya bilgisayar programlarını üretir, satar hale geliyor. Hint ekonomisi bugün dünyada en hızlı kalkınan ekonomilerden biridir.

Brahma’sız varlık mümkün değildir, Brahma’yı varlıkların üzerinden tanırız.

Şimdi bu iki cepheli bakış açısı bizde 13. yüzyılda Muhyiddin İbnü’l Arabî’nin formüle ettiği: ”Tenzih ile teşbih arasında olmalıyız” düşüncesiyle aynı şeydir. Tenzih Tanrı’yı (Allah’ı) noksan sıfatlardan arındırma demektir. Fakat aşırı giderseniz, Tanrı soyut bir Zeus’a döner. Sırf teşbihte kalırsanız Tanrı, Spinoza’nın sistemindeki gibi bir kaba varlığa indirgenmiş olur. Buna panteizm derler; ama o bir tür materyalizmdir. Tanrı, varlığı indirgenmiş olur.

Ne odur ne budur. Allah’ın tecellisi olmadan varlık söz konusu edilemez; ama Allah varlığa da indirgenemez.

Şimdi bu anlayış bizde ta 10. yüzyılın başında Semerkantlı Türk düşünür İmam Maturidi’nin (ö.:944) belirlemiş olduğu Allah’ın zat ve sıfatları arasındaki ilişkiye dönük formülle de aynıdır. Ne diyordu İmam Maturidi: “Allah’ın zatî ve sübutî sıfatları birbirinden ne ayrıdır ne gayrıdır, ne aynıdır ne ayrıdır. Güneş ışığı güneş değildir diyemezsiniz, ona güneştir de diyemezsiniz”. Bunun gibi “ne aynıdır ne ayrıdır; hem ayrıdır hem aynıdır”daki dikkat ve titizlik, teyakkuz hali, “tenzih ve teşbih arasında olmalıyız”da da vardır. Aslında bu, İslam’ın Sırat-ı Müstakim dediği şeydir.

Ve bizim kültürümüz de adalet kavramı üzerinde durmakta idi. Adalet her an yeniden keşfedilmesi gereken, bulunması gereken bir karar halidir, bir denge halidir.

Sözün başına dönmüş oluyorum burada. Bir denge halidir adalet ve bunu özellikle Maturidi’den gelen Türklüğün dünya görüşünü yani “îtikad” kavramını, Yahya Kemal’de sık sık görürsünüz. Yani burada Yahya Kemal’e böyle bir atıf var. Zat-sıfat arasında, yani varlıkla Allah’ın zatı arasında Matüridi ile kurulan ilişki, daha sonra Muhyiddin-i Arabi’deki “tenzih ile teşbih arasında olmak gerekir” denilen anlama üslubu, uzatıldığında Türk düşüncesinin omurgasını bulursunuz ve bu omurga üzerinde en aktif zümre olarak özellikle mutasavvıfları görürsünüz.

Hoca Ahmet Yesevi burada öne çıkar.

Hoca Ahmet Yesevi nereden çıktı birden bire? Asırlardır unutulan bir isim nerden çıktı?

Hoca Ahmet Yesevi ismi, Yahya Kemal’in öğrencisi olan Fuat Köprülü’ye verdiği bir talimat, bir ödev sayesinde tekrar keşf edildi…
Yahya Kemal, genç Köprülü’ye 1918 de: ”Köprülü, şu Yesevi’yi bir incelesen! Öyle tahmin ediyorum ki bizim milliyetimiz onda saklıdır” diyor.

“Bizim milletimiz orda saklıdır.” Hoca Ahmet Yesevi’nin eseri elimizde, Divan-ı Hikmet’tir. Baştan sona okuyun, bir kere Türkçülük, bir kere Türklük, bir kere milliyetçilik sözü geçmez. Bir kere Türkçe kelimesi geçer. Türkçe söylemenin güzelliğine ve önemine vurgu yapan bir kıtası var. Bunun dışında -ki o da hitap ettiği toplumla iletişim kurmanın şartı zaten.- Ahmet Yesevi’de millet, milliyetçilik yani bugünkü modern ideolojik çerçeve anlamında bir “batılı rasyonalite” kavramı bulamazsınız.

Buna mukabil Hoca Ahmet Yesevi’ye Orta Asya halkı “Hz. Türkistan” der, Hz. Türkistan! Bir vatanın adıyla, bir coğrafyanın adıyla anılıyor büyük mütefekkir velî!..

Coğrafya insan ilişkisine dair İsa kardeşimizin Yahya Kemal’den aktardığı form, Ahmet Yesevi ismi etrafında tesbit edilmiş oluyor.
Bir örnek…

Bir tarafıyla milliyetimizi onda bulacaksın, diğer tarafıyla Türkistan’ı. Yani bir tarafı vatan adam, bir tarafı millet adam…

Peki, Yesevi’nin görüşlerindeki ana karakter nedir?

Yesevi’nin görüşlerindeki ana karakter, varlık ile zat arasındaki organik ilişki, yani “Vahdet-i Vücud” anlayışıdır. Varlığı ilahi tecelli görmek, dolayısıyla muhabbet üzerinden, aşk üzerinden varlığı anlamlandırmak. Tecellinin temel kavramı aşk, muhabbet; ama bu içe dönük, Hindu tarzı bir mistik muhabbet değil!
Yesevi’de sembolleşen model, aynı zamanda toplumsal bir faaliyet olarak Hakk ile halkı buluşturan ontolojik yaklaşımdır.

Sırf Hakk değil, sırf halk değil!..

Yesevi’nin görüşünde bu var.

Dolayısıyla Yahya Kemal, Hoca Ahmet Yesevi’de bir kimlik prototipi görmüştür ve Köprülü’nün “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” adlı eseri bundan sonra yazılmıştır ve “İlk Mutasavvıflar” Türk Edebiyatı tarihi araştırmalarında çığır açıcı bir eser olarak halen görevine devam etmektedir.

Bu anlayış tabi 13.yy’ı son derece kıvama getirdi. Bu asırda Anadolu’da yoğun bir entelektüel faaliyet görürüz. Toplumla çok ciddi manada bütünleşmiş bir faaliyet görüyoruz. Bazı sembol isimler ortaya çıkıyor. Mevlana gibi, Sadreddin Konevî gibi, Ahi Evren gibi, Hacı Bektaş Veli gibi, Yunus Emre gibi… Bunlar toplumun tam olarak barışık olduğu aydınlardır.

Şimdi 20.yy’a doğru gittiğimizde vaktiyle aydınıyla bütünleşmiş olan toplumda, aydın-halk ayrışması, çatışması ortaya çıkar. Tanzimat aydınlarına baktığımız vakit, Tanzimat’a kadar 17.yüzyıldan itibaren Osmanlı’nın ıslahat hareketleri var biliyorsunuz. Bu ıslahat hareketlerinde, “dine daha sıkı sarılalım” tezi etrafından kurulmuş bir ıslahat düşüncesi var. Fakat dine daha sıkı sarıldıkça da bu ıslahatlar başarılı olamıyor.

16.yy da bir kırılma var, bu konuya çok girmeyeceğim vakit darlığı dolayısıyla; ama “Tanzimatçı aydın” ezcümle diyor ki: “Artık bu kültürden çözüm çıkmaz. Çözüm ne olacak? o zaman batıya döneceğiz. Batıya döneceğiz ve bunu Osmanlıcılık üzerinden yapacağız.”. Tabiî “Osmanlıcılık büyük bir hayal kırıklığıyla neticelenmiş” diyor Yahya Kemal. Tanzimat’ta da, Meşrutiyetlerde de, Jön Türklerde de kültüründen çözüm üretme ihtimali kalmadığında inanan bir aydın tavrı görürsünüz. Tabii aydınlarda, bu yaklaşımın sonucu olarak, toplumunun değerlerine karşı bir küçümseme ortaya çıkıyor. Toplumunun değerlerinden kopan bir aydın tipi…

Yahya Kemal komplekssiz bir aydındır ve kültürüne herhangi bir takıntıya kapılmadan bakıyordu. Bu noktada Yahya Kemal’in gene çok derin bir kavrayışıyla karşı karşıya geliyoruz.

Yahya Kemal, tarihe derin bir bakışla eğilmiş, problemli alanları çok iyi tespit etmiştir. 20.yy’ın başında toplumun yeniden ihya edilmesi gerektiği konusunda batıcı aydınlarla aynı noktada. Toplum elbette yeniden ihya edilmelidir; ama bu ihya, batının değerleriyle olmamalıdır. Batının analitik düşüncesi kullanmalı ama “mektepten memlekete de dönülmelidir”. Batı bir mektep olabilir; ama konumuz biziz ve bizim kültürümüz bizim değerlerimiz söz konusudur. Çare batının şehrini getirip buraya dikmek değil, batının müziğini aynen getirmek değil!..

Yapılan ise bu idi.

Konservatuarlar kuruldu, batı operası vesairesi; Türk müziği yasaklandı. Efendim Latince mecburi ders yapıldı. Roma hukuku hukuk fakültelerinde temel ders haline getirildi; binlerce yıllık büyük Türk medeniyetinin hukuku yokmuş gibi davranıldı. Hala mimarlık fakültelerimizde Türk Mimarîsi bölümü yoktur.
Peki, bütün bunlar ne adına yapıldı? Türkçülük adına yapıldı. Cenap Şahabettin’in bir cümlesi var. Yahya Kemal onu çok beğeniyor. Diyor ki Cenab Şehabettin, kendisi bir Batıcı olarak: “Bugün” diyor, “Turancı ekibin de yaptığı şey bizimkinden farklı değil. Onlar da Batı emtiası satıyorlar! Onların malı da Berlin’de, Paris’te imal oluyor; ama onlar bunu ay yıldızlı ambalajla satıyorlar”. Yani Türkçülük fikri, batıda imal edilmiş bir nationalism türüdür. Sonra “Türk’üm, doğruyum” diye her sabah çocuklara bağırttığımız halde, bunun içine bize dair bir şeyler koymak yerine, bunun içi boşaltılıp, batılı değerleri doldurulmuş; ama azınlık duygusu taşıyanlara karşı da Türkler hedef haline getirilmiştir.

Şimdi Yahya Kemal’e bu perspektiften bakınca, ki zamanımız da kısaldı, diyelim tarih: Cumhuriyet’te Ziya Gökalp Türkçülüğü üzerinden kurulan resmi tarih, İslam öncesi Türk tarihi esaslı oldu. Bütünüyle unutulmuştu o tarih, bir bakıma isabet oldu, çünkü tarih bir devamlılıktır. Lakin Selçuklu’yu, Osmanlı’yı atlayıp, Gökalp yaklaşımıyla 20.yy’ın, 21.yy’ın çocuğuna kimlik kazandıramazsınız. Yahya Kemal’deki kavram imtidattır, devamlılıktır. Tarihte devamlılıktır. Efendim milliyet, Ziya Gökalp’in tarifinde verdiği dil birliği, tarih birliği, kültür birliği, bilmem ne birliği… bir çok kavram konur. Altına da, işte, bunlarda birleşenler millettir denir. Bu, batıdaki modern toplumsal bencilliğe, yani rasyonaliteye bağlı, homojen toplum yaratma projesinin tarifidir. Yahya Kemal’in milliyet tarifine bakıyorsunuz, çok sade ve çok özgündür:

“Kalp ve menfaat birliği”dir. Başka hiçbir şart yoktur. Beklentilerimiz, sevgilerimiz ve menfaatlerimiz örtüşüyorsa aynı millettenizdir. Efendim, vatan kavramına bakar, vatana da vahdet-i vücut fikri üzerinden bakar. Vatan Hakk’ın bize tecelli ettiği yerdir ve bizim varlığımızı aldığımız şeydir. Toprağın milliyetidir vatan. Millet ise toprağın ayağa kalkmış halidir. Kimlik meselesinde “Ezansız Semtler” yazısını hatırlayın. Türk olmak diye bir ifade vardır Yahya Kemal’de. Türk doğmaktan ziyade Türk olmaktır değerli olan. Tarih boyunca da böyleydi zaten. İmparatorluk kültüründen gelen bir toplumda soy vurgusu üzerindenn bir siyasî teşkilatlanma mümkün değildir. Hiç bir imparatorluk soy vurgusu üzerine oturamaz. Değerler sistemi mensubiyeti üzerine oturur. Dolayısıyla kimlik konusunda Zaharya’yı da, İsak’ı da, Rum Mehmed Paşa’yı da… Mesela Otlukbeli savaşında şehit olan bir Murat Paşa var. Fatih’in yanında çarpışırken şehit olan Murat Paşa… Bir Paleolog prensi. Yahya Kemal için, şüphesiz Türk’dür. Yani ırk fikrini, soy fikrini reddetmek mümkün değil. Elbette insanların bir soyu var; ama değer soydan gelmiyor. Türk dediğiniz insan bir imparatorluk insanının modelidir. Onun değerlerine mensup olan kim varsa Türk’dür. Arnavut da olabilir, Boşnak da olabilir, Sırp da olabilir, Kürt de olabilir. İşte İstiklal Marşımızın şairi bir Arnavut’dur, Hamdullah Suphi Arnavut’dur vs. bunu çoğaltabiliriz. Rejimin reddi miras yapmasına hiçbir zaman razı olmaz. Musikî konusunda, musikînin yasaklandığı devirlerde,

“Çok insan anlamaz eski musikîmizden
Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden”
dedi. Bir başka şey: “Medeniyet, sadece üzerinde yaşanılan toprağı fethetmek değildir!” diyor. “Coğrafya fethetmekle bitmez iş” “Zamanı fethetmedikçe medeniyet olamazsınız”!.. “Mekânın fethi yetmez, zamanın da fethi gerekir” diyor.

Bütün bunları topladıktan sonra, adalet kavramına geri dönelim. Ne ayrıdır ne de gayrı, tenzih ile teşbih arasında durulmalı. Yahya Kemal bize bunu yeniden hatırlattı. Yeniden o medeniyetin ana değerini, o 24 ayar som altın gibi -Som şiir de der yaptığı sanata- o som medeniyetin, insanlığın binlerce yıldır adalet kavramını tanımasına sebep olan o medeniyetin değerine dikkatlerimizi tekrar yoğunlaştırmamıza imkan hazırladı. İşte “Nizam-ı alem için er gelür!” diyordu ya!

Şöyle bağlayayım, daha fazla uzatmayayım.

Türk medeniyetinin bu bağlamda, yeniden, adalet kavramı üzerinden yorumlanması gerekiyor. Adalete göre mimarî nasıl olur? Efendim, diyorlar ki, işte Ziya Gökalp’te var, Osmanlı mimarîsi Bizans’tan alındı der, bir kısmı Fars’tan alındı der. Efendim, bir cihan devlet geleneğinden geliyorsanız, kapalı kültür olamazsınız. Hem alacaksınız, hem vereceksiniz. Fatih toplumun kültürü böyle bir şeydir. Kapalı kültürü savunmak bu milleti ve kültürünü hiç tanımamak demektir. Biz hem aldık, hem verdik. Rusça’da bugün 9.000 Türkçe kelime var, hem aldık hem verdik. Burada önemli olan Arap’dan alınanın, Bizans’dan alınanın, efendim, Ermeni’den alınanın yeniden terkip edilip adalet üzere tekrar nasıl inşa edildiğinin görülmesi ve ifade edilmesidir. Türk anlaması ve medeniyeti de adalet esası üzerinde yükselmiştir. Bunu musikîsinde de görürsünüz. İşte Türk musikîsiyle Arap müziği aynı kategoriye sokulur. İyi de Itri’nin müziğindeki denge Arap’ın yalellisinde var mıdır? Birisi adalet müziğidir. Öteki, sınıflı toplumun komplekslerinden doğan yaralarını dile getiren, örtmeye çalışan müziktir.

Türk toplumu sınıfsız olmanın avantajıyla adaleti tanıdı ve tanıttı. Medeniyetini bu çizgi üzerinde inşa etti.
Bu saate kadar gösterdiğiniz büyük dikkat ve ilgiye teşekkür ediyor ve saygılarımı sunuyorum efendim…

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s