“Eve Dönen adam” mı, “Evi Yeniden İnşa Eden Adam” mı?

 İBB Kültür A.Ş.  

 

Beşir Ayvazoğlu’nun Yahya Kemal’in biyografisini anlattığı “Yahya Kemal / Eve Dönen Adam” isimli kitabında, “Çocuk yaşta bir Jön Türk olarak kaçtığı ve dokuz yıl yaşadığı Paris’te siyaset bilimi okuyan ve modern Fransız şiiriyle tanışan Yahya Kemal’in, Birinci Dünya Savaşı yaklaşırken yeni bir şiir, tarih, vatan ve millet anlayışıyla eve döndüğü ve modern Türk şiirinin doğuşunda etkin bir rol oynadığı” kaydedilir.

“Bir Medeniyet Şairi Yahya Kemal” başlıklı panele başkanlık eden Özcan Ünlü, Beşir Ayvazoğlu’nun bu kitabına atıfta bulunarak şunları söyledi:

“ ‘Trajedinin şairi’, ‘arafta kalmış bir fikir adamı’, ‘bir yanıyla doğu pek çok yanıyla batı’, ne sıfat koyarsanız koyun önüne Yahya Kemal isminin, ama en iyi betimlemeyi, en iyi tanımlamayı bence, belki siz de katılacaksınız, Beşir Ayvazoğlu yapmıştır ve Yahya Kemal için ‘eve dönen adam’ demiştir.”

Panelin konuşmacılarından Dr. Sait Başer ise, ‘Eve dönen adam’ ifadesine olan itirazını dile getirdi. Başer, şöyle konuştu:

“Evet, ‘eve dönen adam’dır, Beşir Bey dostumuz çok doğru bir tespit yapmıştır. Yahya Kemal, ‘eve dönen adam’dır ama bu ifade sanki ortada bir ev var, bütün unsurlarıyla ayakta, çatısından giriş merdivenine kadar her şeyi dört başı mamur bir ev var da oraya döndü gibi bir izlenim uyandırıyor. Efendim, ortada ev mev yoktur. Hangi ev? Beşir Bey, bunu bir sembolik ifade olarak kullanmıştır. Ortada ev filan yoktur. Medeniyetiniz yerle bir olmuştur.”

Panelin sonunda Özcan Ünlü, “Ben, Beşir Ayvazoğlu gibi düşünüyordum, ‘eve dönen adam’ diyordum ama evi hiç düşünmemiştim bugüne kadar. Evet, ‘Evi yeniden inşa eden adam’. Böyle okumaya devam edeceğim” dedi.

“Bir Medeniyet Şairi Yahya Kemal” paneli

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Müdürlüğü, Yahya Kemal Beyatlı’nın doğumunun yıldönümü münasebetiyle, “Bir Medeniyet Şairi Yahya Kemal” başlıklı bir program düzenledi.

2 Aralık Pazartesi günü Fatih Ali Emirî Efendi Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen programda önce bir panel gerçekleştirildi, ardından da Elif Ömürlü Uyar, konser verdi.

Sanatçılar, ölüm değil doğum yıldönümlerinde anılmalıdır

Panelden önce bir konuşma yapan İBB Kültür Müdürü Şevket Demirkaya, sanatçıların ölüm değil doğum günlerinde anılması gerektiğini belirterek, “Çünkü onlar, geride bıraktıkları eserlerle kültür dünyamızı aydınlatmaya devam ederler” dedi. Demirkaya, İBB Kültür Müdürlüğü olarak bu yaklaşımdan yola çıktıklarını ve Yahya Kemal Beyatlı’yı doğum gününde andıklarını vurguladı.

Demirkaya’nın konuşmasının ardından panele geçildi.

Özcan Ünlü’nün başkanlık ettiği panele konuşmacı olarak Dr. Sait Başer ve İsa Kocakaplan katıldı.

Oturum Başkanı Özcan Ünlü, sözü konuşmacılara bırakmadan önce Yahya Kemal’in “Itrî” isimli şiirini okudu ve kısa biyografisini sundu. Ünlü, daha sonra, “ ‘Trajedinin şairi’, ‘arafta kalmış bir fikir adamı’, ‘bir yanıyla doğu pek çok yanıyla batı’, ne sıfat koyarsanız koyun önüne Yahya Kemal isminin, ama en iyi betimlemeyi, en iyi tanımlamayı bence, belki siz de katılacaksınız, Beşir Ayvazoğlu yapmıştır ve Yahya Kemal için ‘eve dönen adam’ demiştir. İyi ki eve dönmüş Yahya Kemal” diye konuştu. Ünlü, Yahya Kemal’in, sağlığında yayınlanmış hiçbir kitabı olmadığını, şiirlerinin zaman zaman dergilerde yayınlandığını, kitaplarının, vefatından sonra basıldığını kaydetti.

“Türkçe’nin çekilmediği yerler vatandır”

Daha sonra İstanbul Kültür Üniversitesi Öğretim Üyesi İsa Kocakaplan, “Yahya Kemal’de Milliyet Fikri” konulu konuşma yaptı.

Yahya Kemal’in “Milliyet, bizim asırlar zarfındaki birliğimizdir. Vatan çerçevesinde biz lisana, çizgiye, nağmeye ne ayar verdikse, onlar bizi ifade eder” şeklindeki cümlelerini nakleden Kocakaplan, onun “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” isimli şiirini de okuyarak, bu şiirin, onun milliyet anlayışının özü ve özeti olduğunu söyledi.

Yahya Kemal’in şiirlerinin hem fikir hem de şiir zevki verdiğini ifade eden Kocakaplan, “Akif de sevdiğimiz bir şairdir. Onun şiirlerinden de pek çok fikir ediniriz; ama daha ziyade fikirdir onun şiirleri” dedi.

Lozan Anlaşması’nın Meclis’teki görüşmeleri sırasında Urfa Milletvekili Yahya Kemal’in, Güneydoğu Bölgesi’ndeki sınırlara dair itirazlarını dile getirdiğini belirten Kocakaplan, “Güneydoğu’da sınırların bu şekilde çizilmesinin, bize ileride çok büyük belâlar açacağını o günden söylemiştir” dedi.

Yahya Kemal’in Fransa’ya kaçışına da temas eden Kocakaplan, Servet-i Fünun edebiyatçılarının Paris ve Avrupa sevdasının, onları okuyan gençleri adeta Türkiye’den nefret ettirdiğini ifade ederek, Yahya Kemal’in, 1903 yılının Temmuz ayında “Memphis” isimli Fransız vapuruyla Fransa’ya kaçarken “Kültürümüzden müteneffirdim / nefret ediyordum” dediğini kendisinin dile getirdiğini hatırlattı ve şu ifadelerini hatırlattı:

“Karaköy rıhtımında bir gemi. Merdivenlerini uyurgezer gibi çıktım. Güverteye gelince Fransız bayrağını gördüğüm zaman derin bir nefes aldım. Artık hür Fransız bayrağının gölgesindeydim. Sultan Hamid’in zaptiyesi, beni istese de yakalayamazdı.”

“Türkiye’den nefret ederek kaçıyor 18 yaşında” diyen Kocakaplan, Yahya Kemal’in o dönemdeki bu duyguları dikkate alındığında, “Eve dönen adam” tabirinin çok önemli olduğunu söyledi.

Kocakaplan, konuşmasında Albert Sorel’in Yahya Kemal’in hayatındaki önemine de işaret ederek, Sorel’in “Tarihte keşfedilmemiş 2 şey vardır: Coğrafyada kutuplar, tarihte Türklük” sözünün, Yahya Kemal’in tarihe olan ilgisini ve ‘eve dönüşünü’ başlattığını ifade etti. Kocakaplan, Yahya Kemal’in, bir mülâkatında kendisinde milliyet hissi ve milliyetçiliğin nasıl doğduğunu anlattığı şu satırlarını nakletti:

“Gençliğimde Paris’te talebe mitinglerine gidiyordum. Balkan Harbi arifesinde bizim ekalliyetler, Rumlar, Bulgarlar, büyük mitingler tertip ediyorlardı. O sıralarda bizim Jön Türkler, Abdülhamid’i yıkmakla meşguldüler. Yoksa Türk Milleti’nden falan haberleri yoktu. Baktım, bu Rumların, Bulgarların yıkmak istedikleri Abdülhamid değil, başka şey; bunlar, Türk Milleti’ni yıkmak istiyorlar. Demek ki Türk Milleti diye bir şey var. Bu nasıl bir millettir, mazisi nedir, diye merak etmeye başladım. Zaten Ulumu Siyasiye Mektebi’nde tarih okuyordum. Türk Milleti’nin mazisini öğrenmek için tarih kitaplarını karıştırmaya başladım. İşte bende milliyet hissi ve milliyetçilik böyle doğdu. Hatta bir ara Turancı oldum.”

Kocakaplan, “Oradaki ortam, Yahya Kemal’i kendi milletine yaklaştıran bir işlev görüyor. Yani pek çok insan, gidiyor o ortamda kayboluyor ama Yahya Kemal, o ortamda kendine dönüyor. Evine dönüşün yolunu buluyor” dedi. Kocakaplan daha sonra Yahya Kemal’de milliyet anlayışını aksettiren ifadelerinden başka örnekler verdi.

Yahya Kemal’in “Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi / Senin uğrunda ölen ordu, budur yâ Rabbi / Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın / Galip et, çünkü bu son ordusudur İslâm’ın” mısralarını okuyan Kocakaplan, şöyle konuştu:

“Fonksiyon bu. Gerçekten İslâm’ın son ordusu. Şimdi inşallah herkes bunun farkına vardı, ordu başta olmak üzere. Yani birtakım çalışmalar falan, o anlayışın tekrar yeşerdiğini gösteriyor. Gerçekten bu ordu gitseydi İslâm alemi darmadağın olacaktı; Zaten darmadağın!.. Yine en güçlü toplayıcı Türkiye. Türkiye’nin de olmadığını düşünürsek, paramparça, yerlerde sürünen bir İslâm dünyasıyla karşı karşıya kalacaktık.”

Yahya Kemal’in “Itrî” şiirinin ve Itrî’nin musikisinin önemine de temas eden Kocakaplan, “Bu milletin yayıldığı bütün coğrafyadan sesler getiriyor. Bestekâr, bunları devşiren insan. Sanatkâr, bunları devşiren ve diğer insanlara sunan insan” dedi. Kocakaplan, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Ben bakıyorum meselâ teravih namazlarında, hayatında ahenkle bir şey mırıldanmamış insanlar, Salat-ı Ümmiye söylüyorlar, ahenkle. Bayram sabahlarında Itrî’nin meşhur segâh makamındaki Tekbir’ini terennüm ediyorlar. Hayatında şarkı söylememiş insanlar. (…) Musiki böyle bir şey. Onun için hiç ihmal edilmemesi lâzım.”

1936 yılında Türk Müziği’nin radyolarda yayınlanmasının yasaklandığını belirterek, Yahya Kemal’in Itrî şiirini 1940 yılında yayınlandığına dikkat çeken Kocakaplan, “Yahya Kemal’in yaşadığı devirde Osmanlı kültürünü, Türk kültürünü, kendi medeniyetimizi bu kadar savunan şiirler yazan, yazılar yazan başka birisi daha yoktur desek, yeridir” dedi.

Kocakaplan, Yahya Kemal’in “Ezansız semtler” başlıklı yazısından bir bölüm naklederek, bunun, Yahya Kemal’in inançla sıkı sıkıya bağlı bir Türklük tanımı olduğunu söyledi. Onun, “Türkçe’nin çekilmediği yerler vatandır. Ancak çekildiği yerler vatanlıktan çıkar. Vatanın kendi gövde ve ruhu, Türkçedir” ifadesini hatırlatarak, ondaki dil ve vatan bağına işaret eden Kocakaplan, 1921 yılında İleri gazetesinde yayınladığı yazısından bir bölüm okuyarak, bunun Yahya Kemal’in millet tarifi olduğunu söyledi:

“Türk Milleti, bir dinde ve bir mezhepte olan ve Türkçeyi müşterek lisan telâkki eden Türk, Kürt, Çerkez, Arnavut ve Boşnak unsurlarının kurun-u vustâdan beri terkibiyle vücut bulmuş millettir. Bu kütle birdir, ayrılmaz. Ancak kendi inkişafını özler.”

Başer: Türk mimarîsini Yahya Kemal keşfetmiştir

Kocakaplan’ın ardından söz alan Fatih Üniversitesi Öğretim Üyesi Sait Başer de “Yahya Kemal’de Medeniyet Anlayışı” başlıklı konuşma yaptı.

Başer, Yahya Kemalin, Farabi gibi 50 yaşından sonra yazmaya başladığını hatırlatarak, “Farabi de 50 yaşına kadar tek satır yazmamış. 50 yaşından sonra yazdıkları da 1000 senedir okunuyor” dedi.

Yahya Kemal’in Itrî için tasvir ettiği fikirlerin kendisi için de geçerli olduğunu belirten Başer, Yahya Kemal’in yaşadığı dönemin, Türk Milleti’nin tarihte yaşadığı en önemli bir kriz dönemi olduğunu, o dönemde her bakımdan tam bir var olma-yok olma mücadelesi verildiğini vurgulayarak, şunları söyledi:

“Kendisinin bir ifadesi var. ‘Sultan 3. Mustafa’dan itibaren yapılan bütün ıslahatlar, farklı gruplar tarafından düşünülmüş bile olsa, bunların niyetleri ve hedefleri aynıydı’ der. Meşrutiyetçileri, Tanzimatçıları, Islahatçıları… Yani Kâtip Çelebi ile Mithat Paşa’nın gayesi çok farklı değildi. Hepsi de yeniden milleti ve devleti toparlama çabasındaydılar. Son zamanlarda çokça yapıldığı gibi bir ihanet edebiyatı yapmanın anlamı yok. Bu millet, o kadar çok hain yetiştirmemiştir. Solcusunda da sağcısında da, inananında da inanmayanında da çok ciddi bir vatan ve millet derdi hakimdir. Yahya Kemal, bunun böyle olduğu düşüncesinde. Tarih Musahabeleri’nde bunu görürsünüz. ‘Dağılırken Nevâ’nın esrârı / Başlıyor şark ufuklarında vuzûh’… Yahya Kemal, bir mısraı bazen 20 yıl bekleyen bir adamdır. Ulu orta öyle ‘ilham geldi, bir gecede yazdım’ diyen birisi değil. Onun için Yahya Kemal’in şiiri bir tefekkür şiiridir. Yahya Kemal’in şiirinde çok derin bir düşünce vardır. Yahya Kemal’i bir tür akşamcıların hani Münir Nurettin Selçuk besteleriyle kafa çekerken dinledikleri bir şair gibi gösterme çabası, esasında asıl Yahya Kemal’i gizleme, hatta öldürme çabasıydı. Cahit Tanyol’un bir yazısında, hatırlıyorum, diyor ki, ‘Yahya Kemal’i bu gericilere bırakmayalım’ diyor. ‘Onların eline geçerse’ diyor, ‘çok tehlikeli bir adam olur’ diyor. Fakat öteki taraftan bakıldığında da Yahya Kemal’in ben yeterince anlaşılmış bir insan olduğu kanaatinde değilim, hâlâ değilim. Bir kriz döneminin adamıydı. Çevresindeki insanlar da öyleydiler. Süleyman Nazif, ne zaman görse, karşılaşsalar, çok severmiş Yahya Kemal’i, ‘Üstad, Peygamber gibi adamsın’ dermiş. Durup durup söylediği şiirler, tespitler, çok yeni bir düşüncenin mahsulü.”

(Sait Başer olarak) Akif’i toz kondurmaya tahammül edemeyecek kadar çok sevdiğini belirten Başer, ancak Safahat’ın ‘Süleymaniye Kürsüsü’ bölümünde Akif’in Süleymaniye Camisi’ni görmediğini ileri sürerek, şunları söyledi:

“Tek kelimeyle onun mimarî değerinden, o mimarîde saklı düşünceden, o mimarîde saklı tenasüpten haberdar değildir. Görememektedir. Onu görebilmenin birtakım altyapı şartları olduğu anlaşılıyor. Bu da belki birtakım krizleri, birtakım boşlukları şiddetle hissetmeyle ilgili. Akif, iman buhranı yaşamamış bildiğim kadarıyla. Yahya Kemal’in iman buhranları olmuştur. Fransa’ya giderken de olmuştur, döndükten sonra da. O ‘Bergama heykeltraşları’ şiiri, o dönemin eseridir.”

Onun için “Eve dönen adam” tabirinin kullanılmasına dair itirazını dile getiren Başer, bu konuda da şunları söyledi:

“Evet, ‘eve dönen adam’dır, Beşir Bey dostumuz çok doğru bir tespit yapmıştır. Yahya Kemal, ‘eve dönen adam’dır ama bu ifade sanki ortada bir ev var, bütün unsurlarıyla ayakta, çatısından giriş merdivenine kadar her şeyi dört başı mamur bir ev var da oraya döndü gibi bir izlenim uyandırıyor. Efendim, ortada ev mev yoktur. Hangi ev? Beşir Bey, bunu bir sembolik ifade olarak kullanmıştır. Ortada ev filan yoktur. Medeniyetiniz yerle bir olmuştur. Bakın, 100 yıl geçtiği halde hâlâ milliyet tartışıyoruz. Krizin uzantıları devam ediyor. 100 yıl önceki tartışan taraflar, hâlâ ayaktadır. Türkiye’de bugün 3 ayrı ontik millet vardır, ontolojisi farklı millet vardır. 3 ayrı varlık algısına dayalı inanış biçimi vardır bugün hâlâ ve biz, birbirimizi kökten tanımayı hâlâ becerebilmiş değilizdir. Yahya Kemal, eve dönmemiştir. Evi yeniden inşa etmeye kalkışmıştır. Yahya Kemal’in ortaya koyduğu fikirler söylendiği tarihte, ortada derli toplu bir tarih yoktur. Bir tarih düşüncesi yoktur. Türkçe üzerinde bir düşünce teşekkül etmemiştir. Türk Edebiyatı’nın geçmişi, günü ve geleceği, topluca mütalâa edilmemiştir. Nerden belli? ‘Mektepten Memlekete’ diye bir makalesi vardır. Batı’ya giden, Avrupa’ya giden, okumak üzere gönderilmiş, devletin dar bütçesiyle gönderilmiş aydınların, Avrupa’dan gelirken birtakım şekilci iktibaslarla dönmelerinden fena halde üzgün. Diyor ki, ‘Tamam, mektepte gördükleriniz bir teorik düşünce zemini versin size; fakat onların imkânları da farklı, problemleri de farklı; çünkü başka bir tarihin eseridir o toplumlar’. Çünkü o toplumlar, köleci, sınıflı bir geçmişten gelmektedirler. Kilise baskısından yeni çıkmış bir Avrupa’dır o Avrupa. Kaç türlü efendinin zincirini kırma çabasında ve bu zincirleri kırma çabasıyla da bencilleşmiş, adam akıllı egoistleşmiş bir batı var karşınızda. Halbuki sizin kültürünüz feragat kültürü. Bir bencillik kültürünün imkânı ve problem çözüş tekniğiyle  siz kendi dünyanıza bakamazsınız. O formül bu topluma uymaz, uymamıştır da’. Evi yeniden yapmaya teşebbüs etmiş.”

Yahya Kemal’in, ideolojik bir devlet kurulmakta iken, bu yapının iyi ve kötü taraflarını birlikte görebilen bir yapıda olduğunu ifade eden Başer, “Bir tarafıyla Ahmet Naim’le çok iyi diyalogları vardır, bir tarafıyla Ziya Gökalp’le, Mustafa Kemal’le diyalogları olan bir adam. Son derece yaygın bir tesiri var. Yani Yahya Kemal’i çekiverin, Yahya Kemal’siz bir 20. Yüzyıl düşüncesi veya edebiyatı tasavvur etmeye çalışın; çok enteresandır, Yakup Kadri’den Ahmet Hamdi Tanpınar’a, Ahmet Haşim’den, Halide Edip’ten Münir Nurettin’e, Mustafa Şekip Tunç’tan, Vehbi Eralp’ten v.s., Ekrem Hakkı Ayverdi’ye kadar bir yığın bugün kurucu isim olarak gördüğümüz insan, yetişmemiş olacaktı. Necip Fazıl, Nazım Hikmet de dahil buna. Onun öğrencileriydiler. Hatta Orhan Veli. Yani Yahya Kemal, arkasında hiçbir cemaatin, cemiyetin, ekonomik kurumun, devletin olmamasına rağmen, tek başına, düşünce gücüyle, zihin gücüyle, sanatının gücüyle bir yandan inşa etmiştir, bir yandan muhalefet etmiştir. Çok büyük bir haksızlık yapıyorlar Yahya Kemal’e. ‘Bir eli yağda, bir eli balda, Park Otel’de oturmuş şiir söylemiş’ diyorlar. Hayır! Yahya Kemal’i çekin, bizler bile olmazdık. Bizler de o çizginin uzantılarıyız.”

Yahya Kemal’in son derece mutedil, gerçekçi bir şekilde, doğuyu da batıyı da bilerek bir terkip yaptığını ifade eden Başer, “Bu terkibi yaparken, daha önceki ıslahat hareketlerinin her birini teker teker incelemiştir” dedi.

Yahya Kemal’in geleceğe yönelik öngörülerine de işaret eden Başer, Aziz İstanbul’da yer alan ve 1913 yılında yazılıp Tasvir-i Efkâr gazetesinde yayınlanmış olan “Çamlar altında musahabe 2” başlıklı yazısında, sahil yolunun olmadığı o tarihte bir sahil yolu tasavvur ettiğine dikkat çekti. Başer, “Sarayburnu’na doğru Eminönü’nden, ‘zamanda seyahat’ adlı bir makineye biner ve 2 bin küsurlu bir tarihte iner, indikten sonraki İstanbul’u bize tasvir eder. Sultanahmet Meydanı’nı tasvir eder. Meydandan sahile kadar inen taraça şeklinde bir hat tasvir eder. Sahil yolunu tasvir eder ve vs. Tasvir ettiklerinin çoğu gerçekleşmiştir. Şimdiki Galata Köprüsü’nü tasvir eder. Galata Köprüsü yoktur o zaman. Uydurma dubalar üzerinde yayalar için bir şey vardır” dedi.

Başer, Yahya Kemal’in öngörülerinin sadece şehircilik alanındakilerden ibaret olmadığını da belirterek, konuları tamamıyla kendini vererek ele aldığını, ulaştığı hükümlerin de genellikle isabet kaydettiğini söyledi. Başer, “Ben bu yaşa geldim, 50’yi devirdim, her yeni fark ettiğim konuda Yahya Kemal’i önümde buluyorum. (…) Hâlâ Yahya Kemal çok tazedir. Türkçe hakkında getirmiş olduğu ölçü, hâlâ sağlam ve en sağlam ölçüdür. Türk tarihine bakış açısı, hâlâ en sağlam bakış açısıdır. Milliyete bakış açısı hâlâ en sağlam bakış açısıdır ve bugün derdimizin dermanıdır” dedi.

Ziya Gökalp’in “Vatan ne Türkiye’dir, ne Türkistan / Müebbet ve ebedi bir ülkedir Turan” tanımına karşılık Yahya Kemal’in itirazı olduğunu ifade eden Başer, şöyle konuştu:

“ ‘Öyle değil’ diyor. ‘Vatanın adını söyleyeceksin’ diyor. Vatan, bir tahayyül değildir, bir gerçektir. Edirne midir, Hakkâri midir, Sivas mıdır, İzmir midir, söyleyeceksin’ diyor. ‘Süleymaniye’de Bayram Sabahı’nda o vatanın şehirlerini bir bir saymıştır ve onlar, o şiirler yaşadığı sürece, bu milletin çocuklarının kızıl elması olarak kalacaktır. Yahya Kemal, ne yaptığını çok iyi bilmektedir. O Üsküp, o Belgrad, o Kahire, o Kerkük, o Musul, Yahya Kemal’in şiiri yaşadıkça yaşayacaktır. Her şeye rağmen bugüne ulaştıktan sonra bundan sonra haydi haydi yaşar. Bir devrin kültür siyasetini delmiştir Yahya Kemal. Hem de öyle şuurlu bir biçimde delmiştir ki, bugün bütün edebiyat fakültelerinin yeni edebiyat kürsüleri, Yahya Kemal ekolünün yetiştirdiği hocaların tedrisatı altındadır. Rahmetli Mehmet Kaplan, İnci Enginün vs. sayın, Orhan Okay… Dolayısıyla kızıl elma belirlemiştir.”

“Süleymaniye Camisini, Türk mimarîsini, bir mimarîmiz olduğunu Yahya Kemal keşfetmiştir” diyen Başer, sözlerini şöyle sürdürdü:

“O eserlere rağmen biz bir mimarîmiz olduğunu bilmiyorduk. Bakıyorduk, görmüyorduk. Görmek de bir eğitim meselesidir, bir tefekkür meselesidir. Tefekkürsüz görülmez. Musikimizi Yahya Kemal görmüştür. ‘Türkçe, ağzımda anamın sütüdür’. Ana sütü, bir yeni doğan çocuk için ne ise, dil bir milletin çocukları için o. Evet, ‘Türkçe’nin çekilmediği yer vatandır’. Biz zannediyoruz ki, varlık sadece siyasî varlıktır. Siyasî sınırlar dağıldı mı varlık ortadan kalkar. Hayır efendim!  Osmanlı, siyasî sınırları itibariyle bir cihan devleti olmaktan çıktı, evet; ama kültürüyle, geleneği, göreneğiyle, musikisiyle, mimarisiyle hâlâ Osmanlı devam etmektedir ve bunu görmek de bir meseledir. Bu bir realitedir. Bakın kaç yıl sonra Bosna’da çiçek açtı. Başka yerlerde açmayacağını hiç kimse söyleyemez. Açacaktır. Açacaktır, buna mani olunamaz. Medeniyetlerin, büyük akışlı, büyük debili nehirler gibi olduğunu ve vadilerinin değiştirilemeyeceğini söylemiştir ve en önemli medeniyetlerden biridir Türk medeniyeti. Yeryüzünde bir doğu medeniyeti vardır, evet, bir batı medeniyeti vardır, bir de Türk medeniyeti vardır. 2 grup değildir medeniyetler, 3 gruptur. Doğu medeniyeti reenkarnasyoncu sınıfı, batı medeniyeti köleci sınıfı, Türk medeniyeti sınıfsız adalet toplumudur ve Yahya Kemal bunu görmüştür. Bunun kritik ismini de söylemiştir. (…) ‘Köprülü, git şu Yesevî’ye bak’ demiştir. ‘Çünkü bizim milliyetimiz onda’ demiştir. Ben bunu okuduktan sonra gittim Yesevî’nin divanını açtım. Bir tek yerde bile Türk kelimesi yok. Türkçülük yok, millet yok, milliyetçilik yok. Allah Allah! Yani bunun neresinde buluyorsunuz milliyeti? Yahya Kemal çapında bir dahi, milliyetin varlık algısı olduğunu bilir. Yesevî bize bir varlık algısı bırakmıştır. Varlığın birliğini işlemiş ve Yunus Emre’yle de onu Anadolu’ya göndermiştir. Yunus Emre Divanı’nın neredeyse dörtte üçü Yesevî deyişidir ve bunu ilk gören de Yahya Kemal’dir. Yesevî’yi ilk fark eden de Yahya Kemal’dir. Yahya Kemal, hani Itrî’ye söylemiş; kendisi de bir başka Itrî’dir. Daha önemli bir Itrî’dir. Itrî’nin yaşadığı zamanda Itrî olmak çok büyük bir iş değildir. Her şeyin tükendiğinin sanıldığı bir yerde Yahya Kemal olmak daha büyük bir iştir. Ve o varlık algısı üzerine oturan ‘Vahdet-i vücud’ diye bir rübaisi var, açın okuyun. ‘Yeter halat-ı hikâyat-ı Şems ü Mevlâna. Bir nice mihr-i dırahşan olur gönül gönüle’… Yani Mevlâna bir tane değil ki. Şems de değil. Sen bugünün Mevlâna’sı, bugünün Şems’i olmaya bak… ”

Panelin ardından, İBB Kültür Müdürü Şevket Demirkaya ve İBB Kültür A.Ş. Genel Müdürü Nevzat Kütük, katılımcılara çiçek ve plaket takdim ettiler.

Ardından Elif Ömürlü Uyar, musikiye büyük önem veren Yahya Kemal anısına konser verdi.

Programdan sonra izleyicilere, İsa Kocakaplan’ın İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Müdürlüğü tarafından yayınlanan “Yahya Kemal’in Şiirinde Edebî Sanatlar” isimli kitabı hediye edildi.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s