“Takdim”, Nihat Sami Banarlı İman ve Yaşama Üslûbu

Sait Başer, “Takdim”, Nihat Sami Banarlı, İman ve Yaşama Üslûbu, Yayına hazırlayan: Sait Başer, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul, Ağustos 1986.

 

Son senelerde fikir dünyâmızın belli başlı isimleri hayat sahnesinden peşpeşe çekilip gidiyorlar. Gidenlerin bir çoğunun yeri boş kalıyor. Türk dünyâsını târihte ve coğrafyada kavramış, kültürümüzü hemen bütün şubeleriyle anlayıp hazmetmiş ve gerçek bir mütefekkir şahsiyeti kazanmış olan Nihad Sâmi merhum, Türk büyükleri silsilesinde yer alan bir simâdır. Esâsen bir edebiyat târihçisi diye bilinen Banarlı Hoca, 1930 lu yıllardan itibâren muhtelif gazete ve mecmualarda, hemen her mevzuda fıkra, deneme ve ilmî makaleler kaleme almıştı. Yazılarının herbiri müstakil, kendi içlerinde bütünlük taşıyan yazılardı. Denilebilir ki, bir devrin mahdut kalem erbabı ile birlikte, bizim fikir âlemimizin hudutlarını ve muhtevasını ustalıkla ortaya koyan mümtaz şahsiyetlerden birisiydi. N. Sâmi Banarlı’nın hususiyeti, bir takım sloganlar çevresinde ideolojik çalışmalara iltifat etmemesi; herhangi bir zümrenin içinden, grup taassubu ile kendisinden başkalarını karalama yoluna sapmamasıdır. . Türk okuyucusu, Edebiyat ders kitaplarıyle liseden tanımaya başladığı Banarlı’ya, sağlığında ve vefatından sonra neşredilen kitaplarını okudukça, daha sıcak duygularla bağlanmıştır. Artık o, çağımız Türk münevverinin müşterek noktalarından birisidir. “Resimli Türk Edebiyâtı Târihi”, hâlâ aşılmış sayılamaz. Bu eser, bütün aydın yelpâzemizin ortak kaynak eseri hüviyetindedir. Sağlığında, alâka ile okunan makale ve fıkralarının bir kısmını “Türkçenin Sırları” adıyle yayınladığı zaman, bu sahada, târih çapındaki hâinâne oyunları böylesine dile getiren başka bir eser yoktu. Türkçeye tatbik edilen korkunç plândan derin elem duyan vatan çocukları, ıztırapları yanında “Türkçenin Gül Bahçeleri”ni de bu eserde olanca güzelliği ile ifâde edilmiş buldular. Hâlâ bir Türkçe ilmihâli heyecânıyle okunan eser, kültür muhitlerimizde lâyık olduğu yeri almıştır. Türkçenin Sırları, artık fakültelerimizde Türkçenin rehber kitabı vasfıyle okutulmaktadır. Millî irfânımızın aziz varlığı muhterem Sâmiha Ayverdi Hanımefendi’nin: “Yirminci asrın atabeki” diye andığı Banarlı Hoca, 1974 yılında vefât etti. Hoca’nın Hakk’a yürüyüşünden sonra, vefâlı Nermin Suner Pekin Hanımefendi tarafından, kendisine yapılan vasiyet üzerine, bütün yazılan toplanmıştır. Bu yazılar Kubbealtı Akademisi Kültür ve San’at Vakfı’na devredilmiş ve değerli Banarlı âilesinin izniyle neşri kararlaştırılmıştır. Böylece, onun Yahyâ Kemal’in eserlerine gösterdiği himmetin bedeli, millî bir borç olarak Kubbealtı tarafından ödenmeye çalışılmıştır. “Îman ve Yaşama Üslûbu” ile birlikte onuncu kitaba ulaşan Banarlı Külliyâtı o anlayışın mahsûlüdür. Hoca’nın vefâtından sonra çıkarılan ilk eser, “Şiir ve Edebiyat Sohbetleri” adıyle iki cilt hâlinde derlenmiştir. Bu eserin neşrine karar verilip basıldığı zaman, Nihad Sâmi beyin bütün yazıları ele geçmiş değildi. Yazıların ancak o kadar olduğu zannıyla hareket edilmişti. Bütün yazıların elde edilişi sonraki yıllarda mümkün olabilmiştir. Her şeye rağmen Banarlı, bu eserinde de zihinlerde ve gönüllerde ürpertili izler bırakan sırlı üslûbuyla, okuyucusuna paha biçilmez fikir ve duygular kazandırmıştır. 1984 senesi Mart ayında Nihat Sami Hoca’nın makaleleri bize teslim edildi ve Vakıf adına değerlendirmemiz istendi. Banarlı’nın dünyâsına girmek demek, bir bakıma Türklüğü, kültürümüzü onun gözüyle yeniden tanımak demekti. Dolayısıyle uzun zaman bu yazılardaki mânâ âleminin dışında kaldık. Hemen hepsini defalarca okumamıza rağmen, herbiri mürekkep bir tefekkür mahsûlü olan bu yazıları ne türlü tasnife tâbi tutmak gerektiğine karar veremedik. * İman ve Yaşama Üslûbu, Nihat Sami Banarlı, Ağustos 1986. Birçok tasnif denemesinden sonra gördük ki, bu yazılar, belli bir fikir ve îman kompozisyonunun, zaman içine serpiştirilmiş parçaları gibiydiler. Meselâ 1946 da yazılmış bir gazete fıkrası, 1970 lerde kaleme alınmış diğer bir makaleye giriş hüviyetinde idi. Topluca söylendiği takdirde zamânın otoriter rejimini huylandıracak fikirler, parça parça, tedirginlik uyandırmadan ifâde edilmişlerdi. Gerçi başta söylendiği gibi, bu yazıların kendi içlerinde bütünlüğü vardı; ama öyle bir metodla düzenlenmişlerdi ki, o günün aktüel meselelerine temas eden birkaç paragraf ve netice kısmı hâriç tutulursa, behemehal meselenin esâsına iniliyor, mevzû engin bir târih ve millî kültür perspektifinden, sütunun müsaadesi nisbetinde gösterilmeye çalışılıyordu. Başka bir zaman aynı mevzuya dönüldüğü takdirde, kısa bir hatırlatmadan sonra, bırakılan yerden devam ediliyordu. Muhtelif konulardaki bu yazıları mevzûlarına göre ayırıp, hazırlanan kitaplarda, yazılış târihi sırasıyle vermek mümkündü. Ancak, “Millî Şef” devri, 1960 ihtilâli gibi devirlerde, Nihad Sâmi bey, yazılarında söyliyeceğini yine söylüyor ama meseleleri sondan başa doğru da işleyebiliyordu.
Eğer kitaplar yazıların târih sırasına göre düzenlenselerdi, kitaplarda işlenen fikirlerin insicamı bozulabilirdi. Şunu demek istiyoruz: Merhum Banarlı, yazılarını elbette ki 30-40 senelik yazarlık hayâtına göre, plânlayarak, parça parça ortaya koymak kararıyla yazmamış olabilirdi. Fakat görülen şudur ki, o, kafasında bir sistemi bulunan insanlardan imiş. Kendi îman ve fikir dünyâsının kânunlarını, kaidelerini işlediği her mevzûa tatbik etmiş. İşlediği konuların sayısı artıp, derinleşme imkânları buldukça sisteminin unsurlarını da yerlerine yerleştirmiş. Burada, hep akla gelen bir misâli anlatmadan geçemiyeceğiz: Hani üzerinde bir manzara yâhud harita bulunan ve parçalara ayrılarak çocukların eline verilen oyuncaklar vardır ya!.. Çocuk oynarken, aynı zamanda o manzarayı tamamlamaya, bütünlemeye uğraşır!.. Parçaları esas yerlerine koyup tablonun tabiî hâlini arar… İşte Nihad Sâmi beyin yazılarındaki müşterek sistem ve ruhu gördükten sonra, insanın kendisini o çocuklar gibi hissetmemesi mümkün değildi. *** Onun târih görüşü tam mânâsıyle bütüncüdür. İslâm’dan önceki ve sonraki Türklüğü birbirinden ayırmamaktadır. Mükemmel edebiyat târihçiliğiyle destanlarımızdan târihî vesikalarımıza kadar, İslâm öncesi Türklükten kalan malzemeyi tanımıştır. Sâdece tanımakla kalmamış, kendi zamânında henüz gün ışığına çıkarılmamış pekçok târih meselesine hakikate yakın izahlar getirmiş, kuvvetli sezgileriyle sağlam yorumlar yapmıştır. İslâmiyet’in bize neler kazandırdığını, mânevi ve ferdî taraflarıyle olduğu kadar, içtimâi ve târihî cepheleriyle de ortaya koymuştur. “Târih ve Tasavvuf Sohbetleri” adı verilen eserinde, Fuad Köprülü ve Yahyâ Kemal’den aldığı geniş târih bilgisi yanında, bütün Türk târihinin hangi felsefeden hareketle cereyan ettiğini gayet açıklıkla gözler önüne serer. “Bir Dağdan Bir Dağa”, millî düşünce ve sanatımızın üstâdı Yahyâ Kemal’i bütün cepheleriyle tanımış, fikrî şahsiyetini büyük ölçüde onun yanında ikmâl etmiş birisi sıfatıyla Banarlı’nın bu şâirimiz hakkındaki yazılarından müteşekkildir. Bu eser; îman anlayışından dil anlayışına, yetiştiği çevrelerden nüktelerine, şiirlerinin tahlillerinden eserlerine kadar Yahyâ Kemal’i gönlümüzde dirilten bir muhtevâ taşımaktadır. “Kültür Köprüsü” ile “Kitaplar ve Portreler” adı verilen eserleri ise, birbirinin devâmı mâhiyetindedirler. Bu iki kitap hazırlanırken yazılar, dile getirilen devir, şahıs ve tanıtılan eserlerde anlatılan târih sırasına göre tasnif edilmiştir. Süleyman Çelebi ‘den Ahmet Kabaklı’ya kadar belli başlı büyüklerimiz, ediblerimiz bu iki eserde seviyeli bir tenkid üslûbuyla tanıtılmıştır. Tabiatıyla, Banarlı’nın, anlattığı her mevzûu: “Günümüzde nasıl faydalı olur?” endişesiyle ele alan mizâcı, eserlerinin tamâmında târih, fikir ve sanatımızı aktüelleştirmek şeklinde tecellî etmiştir. Bu üslûb zaman zaman okuyucuda: “Biz bu düşünceye yabancı değiliz” intibâını uyandırır. Banarlı’nın başarısı buradadır. Çünkü Hoca, okuyucusunun karşısına insan fıtratına ve tabiî muhâkemeye paralel fikirlerle çıkar. Tenkidleri yapıcı, tanıttığı şahsiyetlere karşı dâimâ hürmetkârdır. Çelebice, efendice yazmıştır. Lâkin iş prensibi müdâfaa noktasına gelirse, meselelerimizi bilen ve mütemâdiyen teferruattan esâsa doğru gelişen bir düşünce tavrıyle son derece tâvizsiz olmuştur. Hakikati yaşayan insanların yanlışa, çirkine yol veremiyeceği kanaatindedir. “Târih ve Tasavvuf Sohbetleri”nde anlattığı târihi, “Kültür Köprüsü”nde fert fert, eser eser işlemiştir. Kezâ “Devlet ve Devlet Terbiyesi” adını verdiğimiz kitabındaki yazılarında da, edindiği şahsiyetli terkibi günümüze aktarmıştır. Ona göre Türk devleti, kendi felsefesi ile millî felsefe arasında fark bulunmayan; her sâhadaki orijinal ölçüleriyle, çağın ihtiyaç ve gerçeklerini kendi halkının sosyal gerçekleriyle bağdaştıran bir “merkez müessese” olmalıdır. Türk milletinin târihten getirdiği “devlet terbiyesi”, idarecilerde fazlasıyla bulunmalı ve ikiliğe, farklılaşmaya düşülmemeliydi. vs… Hâsılı o, dilimizi, târihimizi, millî felsefemizi, târihten günümüze şahsiyet misâllerini anlattıktan sonra, meseleleri bir de “Devlet” çapında değerlendirmeye tâbi tutar. Banarlı’nın dünyâsında İstanbul’un husûsî yeri vardır. O’nun “İstanbul’a Dâir” adı verilen, külliyâtın 9. kitabında, “Türk – İslâm medeniyetinin muhassalası” dediği “Aziz İstanbul”un, nasıl can dostu bir sevgili gibi sevilebileceğinin örnekleri verilmektedir. Nihad Sami’nin İstanbul sevgisinin gerisinde, bir medeniyet felsefesinin şehir hâlindeki tecellîsine tutkunluk yatar. * * * Nihad Sâmi beyin yazılarında, Yahyâ Kemal’den kazandığı «Türk Müslümanlığı» anlayışı hayli geniş yer tutmaktadır. Ona göre: Bizim, kendimize has bir inanış geleneğimiz vardı. Bu gelenek, nesillerin millî bir vicdan ve karakter terbiyesine göre yetiştirilmesi suretiyle devam etmekteydi. Hayâtımızı; Sinan üslûbu, Fuzûlî inanışı, Yûnus derinliği, Yavuz şecaati, Nedîm zarâfeti ve Mevlânâ muhabbeti ölçüleri içinde tanzim etmiştik. Ama bu taassub ne oluyordu? O güzelim hayat geleneklerimiz nasıl olup da çürüyebiliyordu? Hoca bu suallerle ömür boyu didişmiş, ıztıraplı bir gönülle cevaplar aramıştır. Osman Gâzî olup, Kur’an karşısında elpençe sabahlıyan; Yavuz olup, mukaddes emânetler önünde yayan yürüyen; “Kur’an yazısı” diye, Hat sanatını dehâ ölçülerine çıkaran; mîmârîsinde tevhidi bulup, sâdelikteki ihtişamı âbideleştiren… bir koca milletin inanış ve hayat tarzı nasıl olmalıydı? Yâni panoramamızdaki hâkim ruh ve karakter çizgileri nelerdi; ki, bugün cemiyetimizin îman hayâtında görülen aksamaları o üslûp içerisinde tashih edebilelim? İşte, 40 senelik yazı hayâtında döne döne bu meseleleri işleyen Banarlı, bugün milletçe muhtaç olduğumuz sağlam prensipler tesbit etmiş, bu sâhada yüksek bir terkibe ulaşmıştır. Bu kitap, onun eriştiği neticeleri; yazılış târihlerine bakmadan, mânâca birbirini tamamlıyan makaleleri ardarda getirilmek suretiyle düzenlenmiştir. Eser beş bölümden meydana gelmektedir. Her bölüme: “Îman ve Taassub”, “Din Terbiyesi ve Sanat”, “Yaşama Üslûbumuz”, “İnkâr Hastalığı” ve “Uyanmaya Dâir” gibi, orada işlenen ana fikre uygun bir ad verilmiştir. Burada, bu bölümlerden örnekler verip sözü uzatmak istemiyoruz. Zâten okuyucularımızın da görecekleri gibi, seçme güçlüğü sebebiyle bir takım pasajlar almaya kalkışmak, âdetâ kitabı yeniden anlatmak gibi bir şey olacaktı. Onun için bu mânâdaki değerlendirmeleri okuyuculara bırakıyoruz. Şu kadarını söyliyelim ki, “Îman ve Yaşama Üslûbu” ismi, hem eserin muhtevâsına, hem de müellifine en yaraşan bir ad olmuştur inancındayız. Hürmetlerimizle…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s