Sait Başer ile Türklük ve İslamiyet üzerine

ÖNCE VATAN –  Türk Dünyası Araştımaları Vakfı

22 Haziran 2013 / Oğuz ÇETİNOĞLU

‘Türk Müslümanlığı Tezinin Sâhibi’ olarak tanınan Türk kültür, düşünce ve inanç târihi uzmanı SAİT BAŞER ile TÜRKLÜK VE İSLAMİYET üzerine konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: ‘Kök Tengri’, ‘Kut ve Töre’, ‘Türk İnanma ve Anlama Modeli’ isimli eserlerinizde; Türklerdeki ‘Kut’, ‘Töre’ ve ‘Tanrı’ kavramlarının İslamiyet’le örtüştüğü sonucuna varıyorsunuz.
Ortaya koymak istediğiniz hüküm; ‘Türklerin kalü belâdan beri Müslüman olduğu’ tezi midir, başka bir düşünceniz var mı?
Yrd. Doç. Dr. Sait Başer: Vefatından bir hafta önce İbrahim Kafesoğlu Hoca’yla çalışmalarımızın son safhalarına gelmiştik. Bana: ‘Artık bunları yaz. Fakat bir noktaya çok dikkat et! -Bu soruya cevab olması için söylüyorum- Yazarken bâzı hususları usturupluca ifâde et ki seni tekfir etmesinler.’ (Sana kâfir demesinler) dedi. Efendim, elbette İslâmiyet en son en mükemmel dindir. Ben Töre ile İslâmiyet’i karşılaştırmıyorum. İslâmiyet mihenginde Töre’nin makbüllüğünü ortaya koymaya çalışıyorum. Çünkü ilim bilinene kıyasla bilinmeyeni aramaktır. Eskilerin tâbiriyle ilim malûma tâbidir.
Töre, gayet iyi işlenmiş bir sistemdir. Kafesoğlu hocamın tâbiriyle bir külliyedir. Birbirini tamamlayan unsurlardan mürekkeptir. Yâni Töre’nin içtimâi plânda da bir takım akisler yapmaması mümkün değildir.
Kısaca birkaç misâl arzedeyim: Fertten devlete, devletin cihan hâkimiyeti ideâline kadar kısa kısa, birkaç basamak atlayarak gideyim. Bir beyit: ‘Gönül yay, vücut oktur.’ Diyor. Ok ve yay eski Türklerde bir semboldür. Yay, Tanrı irâdesini temsîlen hâkanı; ok ise bağlılık ve kulluğu temsil eder. ‘Gönül yay, vücut oktur.’ Derken, gönül padişah: vücut tâbi, vücûda bağlı diğer azalar buna bağlı, tâbidir denmek isteniyor. Bu ferdî plânda böyledir. Ailenin kurulmasına bakalım. Bir genç kız nişanlanıyor, nişanlı kızın adı artık nişanlı değil, ‘oklu’dur. Yâni ‘bağlandı’ diyor. Aile kuruldu: Baba yay, çocuklar ve ailenin diğer fertleri ok oluyor. Baba vefat etti, miras paylaşılacak. Mirastan ailenin her bir ferdine düşen hissenin adı ok’tur. Rahmetli Osman Turan Belleten’de çıkan bir makalesinde bu meseleyi geniş geniş izah etmiştir. Artık babaya bağlı olan o mülkün dönüp yeni sâhibine bağlandığını ve onun tasarrufuna geçtiğini ifâde ediyor.
Boyda ise; Boy beyi yay’dır. Boyun diğer fertleri ok’tur. Yine yay ve ok’un remiz mânâları devam ediyor. Devlet bir mânâda boylar birliğidir. Devlette ise Hâkan yaydır, hâkana bağlı olan boylar oktur. Türklerin devlet teşkilâtında bu boy teşkilâtı fevkalade mühimdir. Oğuz Destânı’nda; gök yerden kıdemlidir. Gök yaydır; yer oktur. Böyle inanılıyor. Ve Oğuz Han Destânı’nda Oğuz Han’ın büyük oğullarının isimleri gök cisimlerinin adını taşıyor: Gün Han, Ay Han, Yıldız Han şeklinde. Bu üç oğulun çocukları olan oniki boy Bozoklar’ı teşkil eder, devletin gerçek sâhipleridir. Destan’da altın yay bulmuşlardır. Devlet teşkilâtında doğuyu ve güneyi bunlar almışlardır. Batıyı ve kuzeyi ise küçük oğullar -gümüş okları bulan Üçoklar, yâni yer isimleri taşıyan oğullar- Dağhan, Denizhan, Gölhan. (Son isim, bâzı kaynaklarda ‘Gökhan’ olarak verilmektedir. Osman Sertkaya’nın tesbitine göre doğrusu Gölhan’dır.) Yer isimleri taşıyan küçük oğullar okla temsil edilmiş ve Bozoklar’a bağlanmıştır ve bu hâl devam edip gelmiştir.
Büyük Hun İmparatorluğu fiilen çok büyük bir araziye yayılıyor. Fakat tesir sâhası bakımından bütün dünyâyı hâkimiyeti altına almış, artık cihan hâkimiyeti tahakkuk etmiştir. Çin kaynaklarına şöyle bir cümle aksediyor: ‘Okla yay bir araya geldi.’ Yâni Töre tam manâsıyla hükümran oldu demektir. 2. misâlimiz; Sultan Melikşah devrine âit. Son derece geniş hudutlar ve cihan hâkimiyetinin fiilen tesis edildiği bir devir. Bizans’ta (Karaköy’de) Emeviler’in kuşatması sırasında yapılmış olan bir Arap Câmii var. -hâlâ içinde ibâdet yapılıyor- O câmi harâb olmuş; Melikşah tâmir ettirmek istiyor ve tâmiratını yaptırıyor. Tabiî Selçuklular tesirli devlettir, Bizans bu isteğe boyun eğiyor. Tâmir ettirdikten soma, geleneğe göre mihrabın sağına ve soluna ‘Allah’ ve ‘Muhammed’ yazıları yazılması gerekirken, böyle yapılmamış ve bu isimlerin yerine mihrabın
üzerine ok ve yay nakşettirmiştir. Söylemek istediğim şu: Ok ve yay birlikte Eski Türklerde tevhid sembolü olarak kullanılmıştır. Bilindiği gibi yayın bu mânâsı İslâm’da da Mîrac hâdisesinde vuslat ânının tasvirinde görülür.
Çetinoğlu: ‘Kut ve Töreden Sevgi Toplumuna’ isimli eserinizde; ‘Türk Müslümanlığı’ndan söz ediyorsunuz. Müslümanlık, bir başka ifâde ile İslamiyet tekdir. Vurgulamak istediğiniz husus; Türklerin İslamiyet’i yorumlama şekli olsa gerek.
Tespitlerinize göre Türkler İslamiyet’i nasıl yorumluyorlar?
Başer: İslam tektir. Müslüman ve Müslümanların anlamaları farklı olur.
Göktürkler devrinden kalma ‘Irk Bitig’ adlı kaynakta şöyle bir cümleye rastlıyoruz: (Tanrı diyor ki) ‘Ben kara yol Tanrısıyım. Kırılanları birleştiririm, yırtılanları onarırım.’
Bu cümlede Tanrı konuşmakta, yâni ‘Kelâm’ sıfatını kullanmaktadır. Ama söyledikleri daha da önemlidir. O, kendisinin ‘Kara yol Tanrısı’ olduğunu ve ‘kırılanları birleştirdiğini, yırtılanları onardığını’ belirtiyor. Konumuzun sırrı bu cümlede gizlidir. Sondan başa doğru ele alıp tahlil edelim:
‘Kırılanların birleştirilip yırtılanların onarılması’ ifâdesi, İslâmî anlayış içinde Cenâb-ı Hakk’ın ‘Cebbar’ isminin tarifinde aynen karşımıza çıkmaktadır. Fakat Tanrı inanışı ile Allah inanışı arasındaki benzerlik bundan ibâret değildir.
Diyanet işleri neşriyatından Ali Osman Tatlısu imzasıyla yayınlanan ‘Esmâü’l-Hüsnâ Şerhi’ isimli eserini esas alıp Eski Türk kaynaklarına akseden Gök Tanrı inanışını araştırdığımız bir çalışmada Sıfatlar ve Esmâ’yı birlikte değerlendirdiğimiz için Tanrı ile Allah inanışları arasında yüzden fazla benzerlik tesbit etmiş bulunuyoruz.
Çetinoğlu: Birkaç misâl verir misiniz?
Başer: Allah Kadîm, Tanrı Bayat; Allah Bakî, Tanrı Mengü; Allah irâde sâhibi, Tanrı Erkli; Allah Kâdir-i Mutlak, Tanrı Oğan; Allah Semi, Basar; Tanrı duyan, işiten; Allah Muhâlefetü’n-lil havâdis ve müstağni, Tanrı Mungsuz; Allah Halîm, Tanrı Tüzün; Allah Hâlık, Tanrı Törütgen’dir… Bu misâlleri çoğaltmak mümkün. Bahsettiğimiz araştırma sonucunda gördük ki aslında İslâmî telâkkiler içindeki Allah inancıyla Eski Türk’ün ‘Gök Tanrı’ dediği kudret, değişik ad taşımakla berâber aynı büyük kudret ve yaratıcı ilâhtır.
Çetinoğlu: ‘Kara yol Tanrısı’ ifâdesi ile kastedilen nedir?
Başer: Doğrudan bir târif veya bir hüküm vermektense, bu hükmün, okuyucunun zihninde oluşmasını tercih ediyorum.
Bunun için önce İslâmiyet’te siyah renge verilen değeri, birkaç ana unsur arzederek nakletmeye çalışayım: 1280’lerde Mâverâünnehir’de Nesef (veya Nahşeh) kasabasında yetişen bir Türk -İslâm filozofu vardır. Adı Azizeddin Nesefî’dir.
Nesefî, devrin geleneği icâbı her dalda kendisini yetiştirmiş olmakla birlikte asıl mesleği hekimlik olan bir âlimdir. Prof. Nihat Keklik’in tesbitlerine göre Nesefî, tefekkür yoluyla hücreyi keşfetmiş ve hücrenin unsurlarına kendisine göre adlar vermiştir.
Burada bizi ilgilendiren husus Nesefî’nin hücre çekirdeğine verdiği isimdir. O, çekirdeğe ‘Sevda’ demiştir. Sevda, yâni kara nokta veya aşk. Kısa bir araştırma neticesinde gördük ki ‘svd’ sülâsisinden türemiş ve mefhum değeri kazanmış, birçok tâbir vardır. Meselâ: Sevda: kara nokta, Sevâdü’l-ayn: Göz bebeği, (bu tâbir önemli) Sevâd-ı Azam: Ulu şehir yâni Mekke demekmiş. Sevâdü’l-kalb: Kalpteki kara nokta, can noktası, insanın zamiri demekmiş. Sevâd-ı müsli-min: İslâm cemaati mânâsına geliyormuş.
Kâbe örtüsünün siyah olduğunu, Mirâc’da Hz. Peygamber ile Cenâb-ı Hakk’ın bir siyah nûr âleminde buluştuklarını, burada bir yayın iki ucu gibi birbirlerine değecek kadar yaklaştıklarını biliyoruz.
‘Sevâdü’l vech fi’d dâreyn’ tâbirinin: Fena fillah makamının diğer bir adı olduğunu, tasavvufta mutmainne makamının, seyr-i sulukta bu makama gelen devrişin nurunun siyah olduğunu, Kur’ân-ı Kerim’de Nûr Sûresi’nin 35. Âyeti’nde ‘Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun temsili, içinde lâmba bulunan bir kandil gibidir. O lâmba bir billur içindedir. O billur da sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki, doğuya da batıya da nisbet edilemeyen mübârek bir ağaçtan yâni zeytin ağacından çıkan yağdan tutuşturulur. (Bu öyle bir ağaç ki) yağı neredeyse kedisine ateş değmese dahi ışık verir. (Bu ışık) nur üstüne nurdur. Allah insanlara (işte böyle) temsil verir. Allah herşeyi bilir.’ dendiğini, Mesnevî’de Hz. Mevlânâ’nın ‘Allah siyah bir nurdur’ dediğini, yâni siyah renk ile sevda kelimesi ile bir hakîkat anlayışının ifâde edildiğini öğrendik.
Siyah renk bu sebeplerle kudsiyet kesbetmiş ve aynı zamanda aşk, muhabbet demek olan ‘Sevda’ kelimesi bu çekirdek mânâsı dolayısı ile de Azizeddin Nesefi tarafından kullanılmıştır. Bu konuda Türklerde de durum pek farklı değildir. Çünkü ‘kara’ kelimesi bir renk anlattığı gibi eski Türkçede, haslık, hâlislik, hakikat, gerçek, çekirdek mânâlarını da taşıyan bir kelimedir. Arapçadaki Sevâdü’l-ayn gibi Türkler de göz bebeğine ‘Karak’ demişlerdi. Bilinen en eski Türk bayrağı, yâni Alp Er Tunga’nın bayrağı siyah renkli idi. Hakan siyah bir posta oturarak vazifeye başlamaktaydı. Töre ve devletin asıl sâhibi olan kavim Sevâdü’l-müslimin gibi ‘Kara bodun’ adını taşıyordu. Türkler en eski atalarına ‘Kara-han’ diyorlardı, hattâ kışın maksimum noktası, her tarafın bembeyaz karlarla kaplandığı an ‘katıksız kış’ mânâsına ‘kara kış’ diye isimlendirilmiş ve bizzat Tanrı ‘Ben Kara yol Tanrısıyım.’ Demekle bu meseleye açıklık getirmiştir.
Çetinoğlu: ‘Yol’ kelimesinden kasıt nedir?
Başer: Hakikatlere insanlar hangi yoldan ulaşmaktaydılar? Tanrı’nın koyduğu ‘yol’un mâhiyetini araştırdığımızda karşımıza Töre çıkmaktadır ve Töre kelimesinin diğer bir mânâsı da yol demektir.
Bilindiği gibi Yusuf Has Hâcib’in Balasagun’da ve 1070’lerde yazdığı, Kut kazanma bilgisi veren ve orijinal Türk düşüncesini, devlet anlayışını en derli toplu şekilde ortaya koyan Kutadgu Bilig adlı bir temel eserimiz vardır. Bu eserde, her biri kültürümüzün bir temel değerini temsil eden dört adet sembol kahraman, karşılıklı soru-cevaplarla geçmişten o güne kadar ulaşan içtimâi yapı ve millî felsefemizi işlerler.
Çetinoğlu: Peki, ‘Kut’ nedir?
Başer: Bu konuda birçok çalışına yapılmıştır. Bu çalışmaların bir dökümü Prof. Dr. Abdülkadir Donuk Bey’in bir çalışmasında topluca verilmiştir.
Kut; Gök Tanrı’nın her an, her yerde mevcut olan tecellisine, insanın Töre’ye uymak suretiyle, kendi içinde yaptığı nefis tasfiyesi sonucunda, kendi varlığında mazhar olması demektir. İnsanın kendi öz cevherinde Tanrı ile temasa geçmesi mânâsını taşır.
Burada mühim olan nokta insanın Töre’ye uymaksızın Kut kazanamayacağı noktasıdır. Şimdiye kadar sâdece hakanlara mahsus siyâsi iktidar mânâsına geldiği zannedilen Kut’un, bu mânâları yine mahfuz tutulmakla birlikte, bütün beşeriyet için geçerli bir ideal olarak anlaşıldığını tesbit etmiş bulunmaktayız. Kutadgu Bilig’e göre en üst seviyede Töre emri olan Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi’nde maksat bütün dünyânın ‘Kut Kuşağı’ bağlamasını temin etmek, kurt ile kuzuyu bir arada yaşar hâle getirmekti. Yâni zıd unsurları ahenkleştirmek bahis konusuydu. En alt seviyede ise ata sözü dinlemek, misafir ağırlamak, hikmet ehline yâni bilgelere yakın olmak gibi hususlar, yalansız, dürüst ve doğru bir hayat yaşamak kutlanma sebebidir ve herkese şâmildir.
Öyle anlaşılmaktadır ki, İslâmiyet’teki Allah’ın Rahîm isminin tecellisinde olduğu gibi, Tanrı güzel ve istediği istikâmetteki davranışları sebebiyle kullarına husûsi teveccüh gösterdiği takdirde bu hal ‘kutlanma’ diye tavsif olunmaktadır.
Orhun Kitâbeleri dâhil kaynaklarımızda son derece açık bir husus vardır: Kut’un kaynağı Tanrı’dır.
Çetinoğlu: Töre’nin insan anlayışından söz eder misiniz?
Başer: Yusuf Has Hâcib bu konuda, insanlığı iki kategoride ele almaktadır: 1- Yalnguk, 2- Kişi.
Yalnguk yanılan, hatâ ve gaflet içindeki bir insanlık seviyesini temsil etmektedir. Yalnguk adı ona yanıldığı için verilmiştir. Kişi adıyla belirtilen insan ise iki türlüdür: 1- Bey, 2- Bilge. Ve bu iki tip kişi yalngukların başı sayılmıştır.
Burada bir açıklama yapmak isterim. Bu tasnif meselâ Hind’de yahut eski Avrupa’da olduğu gibi katı bir sınıf sistemi değildir. Yalnguk, gayretleriyle hem Kut kazanabilmekte, hem de ehliyeti nisbetinde yükselebilmektedir. Bu sınıflama insanların akıllarına göre yapılmıştır. Yalnguk hizmet ve ilim öğrenmek yoluyla hem bey hem de bilge olabilmektedir.
İnsana verilen değerin onun aklıyla mütenâsip olduğunu söyledik. Kutadgu Bilig’de akıl hakkında da ikili bir tasnif söz konusudur. Aklın yalnguka mahsus olanının adı ‘us’tur. Us günlük hayâtı devam ettiren, basit meselelerde iyi-kötü ayrımını yapabilen basit akıldır. Gaflet bu akıl sâhipleri için geçerlidir. Eski Türkçede gaflet bildiren: usal, usallık, usayuk, usanma gibi kelimelerin us kökünden gelmeleri manidardır. Yusuf Has Hâcib’e göre bu sıfatlar yalnguk seviyesine mahsus sıfatlardır. Gaflet ise bir türlü uyku hâlidir. Gerçeklere uyanamamak demektir.
Aklın ikinci derecesinin adı ise ‘ök’ kelimesiyle verilmektedir. Ök, yahut ög: Hayrı şerden ayırt etmek, aslını araştırmakla mükellef, hikmetle meşgul olan, gönül sâhibi kişilerde bulunan ve hikmete teslim olan bir akıl seviyesidir. Aynı kelimenin diğer mânâsı ise ‘ana’ mefhûmudur. Şimdi anasız yerine kullandığımız ‘öksüz’ kelimesi buradan gelmektedir. Dolayısıyla burada ök seviyesindeki aklın, asla mensubiyet, akl-ı küll ile münâsebet bildirdiğini de düşünmek gerekecektir.
Böylece İslâmiyet’te görülen beşer – insan (beşer yâni insan olmakla müjdelenmiş, insan yâni Allah ile ünsiyet kurmuş kişi) anlayışı ile, akl-ı maaş ve akl-ı maad tasnifini andıran bir sistemle karşı karşıya gelmekteyiz.
Çetinoğlu: ‘Akl- maaş’ ve ‘akl-ı maad’ kavramlarını açıklar mısınız?
Başer: ‘Akl- maaş’ maişet sağlıyan basit akıl, ‘akl-ı maad’ ise hikmete kavuşmuş akıl, akıbetini araştıran akıl anlamında kullanılagelmiştir.
Çetinoğlu: Türklerde Töre’nin mücerred plandaki doğuşu nasıl olmuştur?
Başer: Bu sorunun cevabını Ögdülmiş yâni Kut’un oğlu vezir veriyor: O, ‘akıl baştadır’ derken, başını, eserde mânevî uyanıklığın timsâli olan irfan ehli Odgurmış’a, eserdeki muhtevâsıyla gönül sâhibi, gönlü pişmiş bilge kişiye ‘Benimki oyundur, hakikat sendedir.’ Diyerek teslim etmektedir. Yâni Kut = Akıl + İrfan’dır. Töre bu iki unsur tarafından konmakta ama Odgurmış’ın mânevî vesâyeti süreklilik taşımaktadır. Dolayısıyla Ögdülmiş’in temsil ettiği akıl, irfana boyun kesen bir akıldır. Aileden devlete kadar Türklerin bütün sosyal ve siyâsî hayâtını tanzim eden Töre’nin mücerred plândaki doğuşu böyledir.
Çetinoğlu: Töre’nin müşahhas plândaki durumu nedir?
Başer: Müşahhas planda, buradaki sembolleri temsil eden bilgeler elinde teşriî hükümlere kavuşmaktadır. Bilge hakanlar ve devlet meclisi mâhiyetindeki Toylar Töre üzerinde tasarruf yetkisine sâhiptirler.
Töre’nin teşriî hükümleri Tanrı dostu ve hakikat ehli kişilerce ihdas edildiği için -Çünkü Töre koymanın birinci şartı, Töre koyanın Bilge ve Kutlu kişi olmasıdır- ilâhî nizâm mâhiyeti kazanan bir sistemdir Töre.
Bu sistemdeki insan ve akıl anlayışı yanında gönül anlayışı da hayli ilgi çekicidir.
Çetinoğlu: Bilginin kaynağı nedir?
Başer: Yaratılışta insana verilen ilk nimetin gönül olduğu beyan edilmekte ve gönül, insan varlığının merkezi sayılmaktadır. Hal hatır sorulurken ‘gönlün nasıl?’ diye sorulmaktadır. Kutadgu Bilig’e göre bilginin kaynağı gönüldür. Ancak akılla birleşmedikçe bir değer ifâde etmez. Zîrâ, nefsi, hevesleri zapteden, bağlayan akıldır ve hevesler dirilince gönül ölür. Gönlün ölmesi ise hakikatle irtibatın kesilmesine yol açar. Gönül, bilgeliğin baş şartıdır. Pişmiş gönül bilgelik alâmetidir. Gönülsüz kişi bilge adını kaybeder. Gönül o hâle gelmelidir ki, insan onu avucuna koyup diğer insanlar arasında dolaşabilmelidir. Kut ancak pişmiş, süzülmüş gönülle uyuşabilir ve bunun sonucunda da iktidar, kudret, zenginlik ve akla gelen her türlü nimet o insana bağlanır. O kişi bilge sıfatıyla sulak araziler gibi olur. Bastığı yerden su fışkırır. Gönül yay, vücut ok gibidir.
Çetinoğlu: Türkler, ‘Gök Tengri’ isimlendirmesiyle, Tanrı’nın gökte olduğunu belirttikleri ve mekândan münezzeh olan Allah’a mekân tahsis ettikleri düşünülebilir mi?
Başer: Hayır! ‘Gök’ diye söylenen kelime kaynaklarda ‘kök’ şeklinde görülür. Buna da farklı anlamlar veriliyor. Asıl, menşe’ anlamı bana göre daha baskın olmalıdır.

Çetinoğlu: Eski Türklerdeki inanç sisteminin, özel adıyla Töre’nin merkezinde bulunan Tanrı ‘Kök Tengri’ kavramı nasıl bir yapıdadır?
Başer: Töre’de Tanrı kavramını, görünür ve görünmez yönleriyle, nesnel ve metafizik boyutlarıyla bütün varlık idrakinin rumuzu, simgesi niteliğinde belirleyebiliyoruz. Varlığa dönük birlik kavrayışının sembolüymüş gibi duruyor. Sular, dağlar, ağaçlar, orman, vatan, gökyüzü mukaddestir. Neredeyse insandaki ben’cilik dışında mukaddes olmayan bir şey yoktur. Varlık âlemi bütün elemanlarıyla İlahî gerçekten bir pay, bir yüz taşımaktadır. İlahî gerçeğe ulaşmak, insan bakımından ‘kut’un tamamlanması ve böylece bilgeliğe yükselmektir. Ancak İlahî gerçeklik, Kut’un tamamlanması ve bilgelik ancak ve sâdece adâlet temelinde mümkündür. İlahî gerçek, bütün varlıklarda olduğu gibi insandaki aslî özün, anlamın mayası diyebileceğimiz bir merkez kudret konumundadır.
Modüler yapı ve anlayış, Türklerin Tanrı tasavvurunda da önümüze çıkıyor. Varlığa vücut veren Tanrı’dır. Varlık ilahîdir. Fakat bu anlayış ‘bir varlık-Tanrı’ indirgemeciliği ve ilkel bir panteizm mâhiyetinde de değildir. Merkezde ve varlığın ötesinde de Tanrı devam etmektedir. Ölümden sonraki hayat Tanrı’daki diriliğe dönüşür (Tengride tiriktekice). Aynen sosyal teşkilatındaki merkez çevre ilişkisini, Tanrı kavramının derinliklerine indiğimizde burada da görürüz. Bir lider Tanrı vardır. Lider de ilahîdir. Bilge Kağanın kendisi için sarfettiği: ‘Tengri tek Tengride bolmış…’ (Tanrı’casına Tanrı’dan olmuş…) sözü, tam da bu dediğimizin örneği olmaktadır.
Modüler yapının bütün birimleri hem aynı ideale bağlı, hem çok amaçlı kullanıma uygun; hem birleşik, bütün; hem müstakil, bağımsızdır. Genel ile özel arasında daimî geliş gidişleri sağlayan bir irtibat bulunmaktadır. Elemanlar (boylar, obalar…vb), elbette ki birbirlerine göre hayatın akışında farklılaşmalara uğramaktadırlar. Ama buna rağmen bu çoklu yapı derinlerde her birini diğerine bağlayan güçlü bir öz berâberliğinin bilincini de yaşatmaktadır.
Toplumların soyutlama ve kavramlaştırmalarını belirleyen etkenlerin hepsini sayamayız belki; ama bu sebepler arasındaki en önemli faktörün soyutlayıcının bilgi ve tecrübesi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Soyutlamalar aslında anlamalardır. Anlamalar birbirinden bağımsız gerçekleşmemektedir. İnsanların anlam dünyaları ilişkili ve hiyerarşik bir biçimde şekilleniyor.
Anlamayı yaratanın ihtiyaç olması, aynı zamanda insan aczine gönderme yapmaktadır. Hissedilen acz, tasavvur edilen ‘mükemmeliyet formu’nun ham maddesi olarak görünüyor. Ama kurulan mükemmeliyet formu da sosyal tecrübenin oluşturduğu diğer değerlerin en tepesine yerleşiyor. Bu mükemmeliyet formu, toplumun değerler sisteminin mâhiyetini belirleyen bir temel değer, bir ana kavram, ulaşılması gereken bir ortak ideal teşkil ediyor. Bu kavram eski Yunan’da Zeus, Mısır’da Ra, Budist dünyada Nirvana, İbrânîlerde Yehova, Çinlilerde Tao, Müslümanlarda Allah, Hıristiyanlarda Mesih iken, Türkler’de de Tanrı’dır. (Kök Tengri) Yâni bir başka açıdan bakıldığında, ideal bir Yahudi Yehova’ya, ideal bir Hıristiyan Mesih’e, ideal bir Budist Nirvana’ya, İdeal bir Çinli Tao’ya, ideal bir Müslüman Allah’a ulaşmak ve dönüşmek isterken, ideal bir Türk de Tanrı’ya erişmek, benzemek, dönmek, ondaki diriliğe ulaşmak, ‘uçmağa varmak’ istemektedir.
Bunu ‘Kut’ kavramının analizinde de buluyoruz.
Türkçenin bilinen en eski iki kelimesinin Tanrı ve Kut kelimeleri olduğu belirlenmiştir. Belki tek Tanrı fikrine çok erken dönemde ulaştığı görülen Türk topluluklarının birlikçi, bütünlükçü, cihanşümul ve insanlık çapında idealler taşıyan devletler kurmalarının bir sebebi de buydu. Tanrı fikrine, yaşadıkları tabiat içindeki ‘okuma’lardan, tecrübeleri aracılığıyla eriştikleri hikmet (bilgelik) sâyesinde ulaştıkları gibi; bu inancı tekrar hayatlarına yansıtıp en ileri ideallere dönüştürdüklerini düşünebiliriz. Bunun en önemli işâreti Töre ve Kut kavramları arasındaki ilişkide muhâfaza edilmiştir. Bütün varlık ilahî bir öz taşımaktadır. Ancak, özellikle insan, varlığındaki bu özü bencil duygularından arındırıp ortaya çıkarmakla mükelleftir.

Yrd. Doç. Dr. SAİT BAŞER

1957’de Isparta’nın Yalvaç kazasında dünyaya geldi. 1964’de ailesiyle birlikte İstanbul’a yerleşti. 1982’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Genel Türk Târihi kürsüsünden mezun oldu.

1984-1994 yılları arasında Kubbealtı Vakfı’nda Neşriyat Müdürlüğü yanında Kubbealtı Akademi Mecmuası’nın Yazı İşleri Müdürlüğü görevlerini yerine getirdi. Türk Ocakları İstanbul Şubesi Genel Sekreterliği yaptı. Bu süre içinde aralarında Tahsin Banguoğlu, Ekrem Hakkı Ayverdi, Hayri Bilecik, Âmiran Kurtkan gibi birçok saygıdeğer ismin bazı kitaplarını hazırladı. Nihat Sami Banarlı Külliyâtı da bunlardandır. 1994-2000 arasında kurduğu Seyran Yayınevi’ni yönetti. 1998’den 2010’a kadar Sakarya Üniversitesi Eğitim Fakültesi ve Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde Öğretim Üyesi ve Felsefe Bölümü Başkan Yardımcısı olarak görev yaptı. Halen İstanbul’da Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi’nde hocalık görevlerine devam ediyor.

1981 yılında Türk-İslâm Felsefesi Târihi, Ortaçağ Târihi, Osmanlı Medeniyeti ve Müesseseleri Târihi konularında sertifika aldı.

Prof. Dr. İbrâhim Kafesoğlu danışmanlığında ‘Esmâü’l-Hüsnâ’ya Göre Eski Türk Dinindeki Tanrı’nın Vasıfları’ konulu tez çalışmasını, 1984 yılında İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Târih Anabilim Dalı’nda Yüksek lisans çalışmasını tamamlayıp. Doç. Dr. Mehmet Saray danışmanlığında ‘Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre’ konulu yüksek lisan tezini hazırladı.
1996 yılında, İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Kürsüsü’nde Prof. Dr. Durali Yılmaz danışmanlığında hazırladığı ‘Yahyâ Kemal’e Göre Türk Kimliği ve Görüşlerinin Kamuoyundaki Yansımaları’ konulu tezi ile ‘Doktor’ unvanına sâhip oldu.

Akademik hayatı süresince verdiği dersler: Türk Kültür Târihi, Türk Kültürü ve Târihi, Uygarlık Târihi, İlk Çağ Târihi, Sosyal Bilimlere Giriş, Felsefeye Giriş, Çağdaş Dünya Sorunları, Dil ve Kültür, Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi, İslam Öncesi Türk Düşüncesi, Kaynak Metin Okuma ve Anlama, Eski Çin ve Hint Düşüncesi, Uzak Doğu Düşünce Hareketleri, Türk Târihi ve Kültürü, Eğitimin Felsefî ve Sosyal Temelleri, Türk Eğitim Târihi, Târih Felsefesi, İslâm Öncesi Türk Düşünce Târihi

Yrd. Doç. Dr. Sait Başer’in Yayınlanmış eserleri:
1- Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre: Kültür Bakanlığı Yayını. Ankara,1990.
2- Gök Tanrı’nın Sıfatlarına Esmâü’l-Hüsnâ Açısından Bakış: Seyran Kitap. İstanbul, 1991.
3- Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre’den Sevgi Toplumuna: Seyran Kitap. İstanbul, 1995.
4-Yahyâ Kemal’de Türk Müslümanlığı, Seyran Kitap. İstanbul, 1998.
5- Türk İnanma ve Anlama Modeline Dâir: İrfan yayıncılık. İstanbul, 2011.

Ayrıca 10 adet eserin editörlüğünü, 17 adet eserin redaktörlüğünü yaptı, 200’den fazla makale yazdı, çok sayıda konferanslar verdi.

Reklamlar

Sait Başer ile Türklük ve İslamiyet üzerine” üzerine bir düşünce

  1. Çok güzel. Yalnız değerli araştırmacı Sait Başer “türk Müslümanlığı” tâbiri yerine, “Türkler’in
    İslâm Anlayışı ifâdesini kullansa, daha etkili olur.
    Kendisine karşı çıkanlar, “İslâm tektir, Türk Müslümanlığı, Arap Müslümanlığı olmaz” diyorlar.
    Rahmetli Kafesoğlu da böyle deneceğini sezerek kendisine, “Yazarken bâzı hususları
    usturupluca ifâde et ki, seni tekfir etmesinler,” nasihatını vermiş. Sait Bey de bunun farkında,
    yukarda “İslam tektir. Müslüman ve Müslümanların anlamaları farklı olur” diyerek benim
    dediğimi belirtmiş, yalnız kullanmamış.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s