Türk Müslümanlığı Nedir, Ne Değildir? – 1

Ortadoğu Gazetesi, 14.9.1998

Ramazan Bakkal, Sait Başer’le Ropörtaj 1

Dr.Sait Başer konu’nun uzmanı.. Yılla­rını bu meseleye ver­miş… Mastır ve doktora yap­mış… Konuyla ilgili birçok ma­kale yanında üç kitap yayınla­mış.. “Yahyâ Kemal’de Türk Müslümanlığı” adlı 409 sayfa­lık eseri var.. Hava Kuvvetleri komutanı ve Başbakan tara­fından Türk Müslümanlığı de­yimi kullanılınca birçok basın mensubu kendisini aramış… Ancak pek adından bahset­mek istememişler… Bir gaze­teci dostu bile adından söz et­meden fikirlerini ve cümlelerini kullanmış Sait Başer’in. Yılla­rını bir konu için hasreden araştırmacının yorgunluğu, adı kaynak olarak zikredildiği zaman geçer gider… Ama ıs­rarla görmemezlikten gelinirse, bu ona, tarif edilemeyecek bir acı verir.

Şu anda Türkiye’de en po­püler olması gereken kişi Dr.Sait Başer’dir. Ama ne hikmetse kimse ne adından söz ediyor ne de arı­yor… Ben Ortadoğu okuyucula­rı için kendisini buldum… Saat­lerce konuşturdum.. 25 sayfa not tuttum…Ve bunları size yo­rumsuz olarak sunuyorum…

Başer bu röportajda şahsen benim cahili olduğun birçok konuya açıklık getirdi… Bu rö­portajda, kaderci, çalışmaya, bilime, araştırmaya ehemmi­yet vermeyen, her şeyi cennet cehenneme, öteki dünyaya bırakan anlayışla, bilimi, aklı, hür iradeyi, çalışmayı teşvik eden Türk Müslümanlığı’nı bulacaksınız… Belki bu görüş­leri onun eserlerinde de topluca ve özet olarak bulamayacaksı­nız… Ancak burada verilen ip uçları üzerinde kısa bir araştırma ile birçok konu açıklığa kavuşacaktır.

Ben Sait Başer’i bugüne kadarki ciddi araştırmaları ve konuyu net bir şekilde ortaya koyduğu için tebrik ediyorum…

Sait Bey’le Seyran Kitabevi’nin merkezinde buluştuk… Mütevazı bir yer burası. Maroken koltuklar, biri gelip biri giden sekreterler, yardımcılar filan yok!

Sait Bey de: “Şu küçük dağları ben mi yaratmıştım, amcamın oğlu mu” filan diye düşünen, gurur-kibir abidelerinden değil. Mütevazı bir insan. Bir çok kitaba imza atmış. Birçok makale yayınlamış. Pek çok ilmî çalışma heyetinde bulun­muş bir araştırmacı. Bol bol çay içer. Arada bir sigara tüt­türür o kadar.

Açtık karakaplı, beyaz yapraklıyı. O söyledi ben yazdım. Ben sordum o cevapladı ve derken kara kara yazdık sıra sıra dizdik… Ta ki ülkemin güzel insanları Türk Müslümanlığı’nı öğrensin. Ül­kemin güzel insanları koftiden birilerini bize din alimi, ülema diye yutturmaya çalışanların atmasyonlarını bilsin!

Söze başlarken daha: “Türk Müslümanlığı’ndan önce Türk’ün Türklüğü’nü anlamak lazım” deyip devam etti Başer:

“Türk Töre’ye uyan demek­tir. Eberhart, Gökalp ve İbra­him kafesoğlu bunları ortaya koymuşlardır. Bizim kimlik problemimizin iki temel değeri bunlar. Çeşitli siyasi sebepler­le insanlar saptırıyor bunları.. Anadolu Müslümanlığı, Kürt­ler’in Türklüğü filan gibi bula­nık suda balık avlayan tezler var…

* Türk kelimesi Töre’ye göre mana ve mahiyet kazanan, anahtar kavramdır..

Kafesoğlu hoca, Yusuf Has Hacib’in Kutatgu Bilig’de Kut ve Töre kavramlarını İslam öncesindeki mahiyetine göre ele aldığını gösterdi…

3192.beyitte: ‘Tanrı kadirdir, adildir ve Töre’yi gerçekte ihsan eden Tanrıdır’ deniyor.

Töre, aslında eski Türk dininin adı ve sistemidir… Merkezinde de Kök Tanrı inanışı vardır… Töre; tek Tanrılı, semavi ka­rakterli, tam bir vahdaniyet esasına dayanıyor.

Töre’nin insana kazandırmak istediği temel vasıf, yanılan beşer durumundaki büyük kitleleri bilge kişiler haline ge­tirmek, kut kazanmalarını sağ­lamak…

Kut: Tanrı tecellisine insanın kendi varlığında mazhar olma­sı demek… Zannedildiği gibi sırf idarecilere has bir karizma değil, bütün insanlığın ortak gayesi Kut kazanmak…

Ontolojik anlamda da varlığı organik bir bütün olarak ele alıyor Töre…

Yani varlığın birliği fikri var.

Türkler Müslümanlığı top­luca Abdülkerim Satuk Buğra Han zamanında kabullendiler.

İtikadi bakımdan Mâturidî’nin görüşlerini benimsedi­ler..

İtikad işin felsefesi demek.

10.Asırda İslam dünyasın­da henüz Ehl-i Sünnet Ve’l Ce­maat kavramı yok.. Çeşitli ce­reyanlar var, Mutezile en öne geçmiş.

Sebebi, Emeviler, Hz. Ali ve Ehli Beyt’in hakkını gasbettiler ya, bu tavır ümmet ara­sında sürekli bir ızdırap kay­nağı oldu..

Abbasiler iktidara gelme­den evvel, Emevi iktidarına yönelik bu muhalefeti kullandı­lar. Temel tezleri ise hilafetin yeniden Ehli Beyt’e verilmesi gerektiği idi. Horasanlı Eba Müslim önderliğinde bu iddia ile iktidara geldiler. İktidarları­nı koruyabilmek için Ehli Beyt ve onlara yöneliş iddialarının mesnetsiz kalması ve iktidar­larını meşrulaştırmak için Ha­san Basri’den beri bilenen Mu­tezile cereyanını resmen be­nimsediler..

Mutezile, peygamberlik ve vahiy kavramlarını, Allah’ın zatı ve sıfatlarını tartışmaya açtı. Allah’ın tartışıldığı yerde Ehli Beyt’in sözü olur mu?

Böylece iktidarlarını bir mesnede dayamış oluyorlar­dı.. Me’mun, Mu’tasım, Harun Reşit hepsi Mutezile’ye men­sup idiler…

Abbasiler’in iktidarlarını meşrulaştırmak uğruna be­nimsedikleri Mu’tezile, İslam aleminde iman hayatını zaafa uğrattı.

Hint’ten, Eski Yunan’dan yapılan tercümeler de bu za­yıflamaya katkıda bulundu.

Asıl mesele Ehli Beyt olmaktan çıkıp, gündemdeki tartışma Kur’an ebedi mi, sonradan mı; Allah’ın zatı ve sıfatları ayrı mı, bir mi gibi konulara tahsis edildi.

10.asrın ilk yarısında İmam Eş’arî Mutezile’den ayrıldı ve Mutezile’nin ortaya koyduğu sorulara cevaplar verdi..

Allah’ın zat ve sıfatları en önemli soru idi.

Zatı ve sıfatları birbirinden ayrı kabul etti.

İmam Mâturidî ise aynı ta­rihlerde Semerkant’ta yaşadı.. (944’de öldü) Zat ve sıfatları birbirinden ayırmayı mümkün görmediğini söyledi.

Mâturidî, Allahın zatı ve sı­fatları birbirinden ne ayrıdır, ne gayrıdır. Ne aynıdır, ne ayrı­dır. Gün ışığı güneş değildir, ama güneşten ayrıdır dene­mez. Gün ışığına güneşdir de­nemez ama güneş değildir de denemez.

Bu tarif varlığın birliğini ifa­de eden bir tariftir.

Mâturidî’nin yazdığı Tevilatü’l Kur’an adeta yasak. 16. asırdan sonra Mâturidî’nin üs­tü örtülüyor.

Türk Müslümanlığı’nın te­meli, özü İmam Mâturidî tara­fından ortaya konmuştur… Bu muhteva aslında Muhammedî bir muhtevadır… Bütün Türk dünyası yüzyıllardır İmam Mâturidî’den beslenmiştir.

İmam Mâturidî’nin vaz’ ettiği felsefî zemin üzerine Hoca Ahmet Yesevî ve Şah-ı Nakşıbend’in temsil ettiği Türk tasavvufu bina edildi..

Bu tasavvuf anlayışı Mâturidî’nin koyduğu zemine göre inşa edildi. İtiraz görmedi.

Yesevi’nin vefatı Mâturidî’den iki asır sonrasıdır. Mâturidî’nin koy­duğu felsefî açıklama müsait ol­masaydı, Yesevî’nin tasavvuf anlayışı bu derece meşru, yaygın ve tesirli bir şekilde benimsen­mezdi.

Yesevî Tasavvufu’nun meş­rûiyeti Mâturidî itikadından gelmiştir.

16. asırdan sonra tasavvuf tekfir edildi (küfürle suçlandı). Tekke ile medrese arasında uzun süren bir kavga başladı.

IV. Mehmet zamanında tek­keler 16 sene kapatıldı.. Se­bep medresenin ağır basması idi.

Zikir yasaklandı.

Itri’nin meşhur tekbiri o dö­nemde bestelendi.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s