Türk Dünyası Olarak Derdimiz Dermanımızdır!

 Sait Başer, “Türk Dünyası Olarak Derdimiz Dermanımızdır”, Doğu Türkistan’ın Sesi, Sayı:25, İstanbul, İlkbahar 1990, s.19-20.

Prof. Muammer Aksoy’un Türkiye’yi karıştırmaya yönelik karanlık güçler tarafından öldürülmesini takiben Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı sıfatıyle Sayın Yıldırım Akbulut’un verdiği demeç tarihî değer taşımaktadır. Devletin bütün temel tercihlerini millete sormadan yürürlüğe koyduğu bir siyâsi organizasyonun, bir takım entrika örgütleri dışından hasbelkader başına geçebilmiş sâde bir insan olarak Başbakanımız; “Dünyânın girdiği başdöndürücü değişme ve yeniden yapılanma sürecine” dikkat çekerek, “bu kargaşa ortamında, Türkiye ve Türk dünyasını akla gelmez komplolara çelebilecek gelişmeler karşısında sâdece devletin değil bütün milletin fert fert düşünmek zorunda oluşundan” söz etmişti.

Biz sayın Başbakan’ın bu endişelerine ve görüşüne iştirak ediyoruz. Gerçekten hepimizin fert fert dünyâda olup bitenleri anlamak ve kendi varlığımız adına düşmanlarımızın telkinlerine kapılmadan şuurlu bir tavır tespit etmek mecbûriyetimiz vardır.

Tarihimizde gelen merkezî otoriteye tâbî oluşumuzun ifâdesi sayılan “Devlet Baba” geleneği ile: “Biz de kimiz ki? Hangi sıfat ve mesûliyet çerçevesinde düşünebiliriz? sorusu akla gelebilir. Ancak gelişen haberleşme teknolojileri sâyesinde, geleneğimizde olmakla birlikte bizim de kullanma şansımız bulunan “Kamuoyu” denilen kitlelerin ortak duygu ve düşünceleri ile bunların ifâde biçimleri, dünyâ siyâsî hayatında en güçlü unsur hâline gelmiştir. Büyük kitlelerin birlikte hareketiyle ortaya çıkan kamuoyu baskıları dünyânın en güçlü ordularını tesirsiz kılmakta, blokları dağıtacak bir potansiyel taşımaktadır. Adına “süper güç” dediğimiz devletlerin süflî hesapları ve siyâsî kozları, milletlerin ortak şuurları karşısında acze düşmüştür. İki Almanya’nın Alman milletinin millî tutumu sebebiyle birleşme arzusuna dünyanın engel olamayışı son canlı örnektir.

Batı genel olarak Doğu insanını, daha dar çerçevede Müslüman milletleri, ama bilhassa Türklüğü ikinci sınıf insan olarak görmek temâyülündedir. Bu arzûsunu mazlum milletlerin zaman zaman içine düştükleri sıkıntılı devirlerde türlü entrika ve imkânlarıyla müesseseleştirmiş, o milletlerin yönetici kadrolarını ve devlet politikalarını kendi egoizmi istikâmetinde tayin etmekten geri durmamıştır.

Sömürge politikaları yirminci asırda şekil değiştirirken Afrikalı kâbilelere dahi şekilde kalsa bile hürriyetlerini iâde eden zâlim Batı, Türklüğün esâretini asla görmek istememiştir. Maalesef muhtelif boylarıyla Türk dünyâsı yirminci asrın zincire vurulmuş aslanı gibidir. Mahkûm ve mazlumdur. Dünyâ çapındaki medeniyeti, târih çapındaki insaniyetçiliği bir yana, insan hakları gibi. Batı’nın dilinden düşürmediği en temel haklar Türklük söz konusu ise derhâl unutuluvermektedir. Yâni bu sloganlar Batı’nın altıncı kol faaliyetlerinde kullandığı cafcaflı sözlerden ibârettir. O kadar ki, kanıyla, canıyla, tarihi ve kültürüyle bizden olan insanların en tabiî haklarını dile getirmek Türkiye için de yasaktır. Güç kullanmanın imkân dışı olduğu günümüz şartlarında, bu hür görünen vatanda acz duygusu iliklerimize kadar yaşadığımız bir hisdir.

Fransız’ın Beyrut’taki insanlarına, Yahudi’lerin İngiliz veya Japonların kendi insanlarına dünyânın neresinde olursa olsun sahiplenmeleri çok şerefli bir davranış sayılır. Nitekim öyledir de… Ama Türkler değil sahiplenmek, böyle bir düşünce dahî taşıyamazlar. Çünkü müttefiklerimizin de düşmanlarımızla paylaştıkları kanaat Türklük için daha ayıp bir şey olamayacağıdır. Bu beynelmilel bir karar hâline getirilmiştir. Üstelik Türkiye olarak bizim resmî makamlarımızsa böyle konuşmak zorundadır!

Dolayısıyla sevgili Uygur, Özbek, Kırgız, Türkmen, Azeri… Türk kardeşlerimiz, bizim Başbakanımızın da dediği gibi, fert fert şuurlanmak zorundadırlar. Görmeli ve anlamalıdırlar ki, alenî bir isyan, taş devrinden kalma ruh haliyle ve en hunharca metodlarla onları yok etmek için fırsat gözleyen canavarlaşmış Doğu ve Batı bloklarına özledikleri imkânı vermek demektir. Yine görmelidirler ki, tek umutları olan Türkiye’nin hareket sâhası birçok yönden ve sayısız sebeple pek dardır!..

Bugün bize, bütün Türk milletine (Türkiye içinde ve dışındakiler bir arada) düşen iş, bilgi ve şuurla fiilî bir güç hâline gelmektedir. Zîrâ ihtiyar dünyanın meskûnları, sâdece kuvvetin dilinden anlamaktadırlar.

Fiilî güç hâline gelmek nasıl olur?

Kâinâtı yaratan kudret âdildir. Yan yana gelen iki eşyâ arasında dahî fiilî bir hukuk teşekkül ettiren yaradılışın, bütün varlıklara bağışladığı yüksek cevher bizlerde de mevcuttur. Büyük târihî tecrübemizle kendi fiilî hukûkumuzu oluşturmak, kamuoyu denen büyük silahı sağlıklı şartlar içinde teşekkül ettirerek bunun akislerini ortaya koymak çıkış yoludur.

Hukuk illâ resmen teşekkül etmek kaydına bağlı değildir. Geçtiğimiz Şubat ayında Kanada’nın Ottawa şehrinde düzenlenen NATO-Varşova Paktı arasındaki “Açık Semâlar Konferansı” sebebiyle bir araya gelen SSCB Dış İşleri Bakanı E. Şvardnazde ile Türkiye Dış İşleri Bakanı Mesut Yılmaz’ın Âzerbaycan’ı gündem maddesi yaparak görüşmeleri çok dikkat çekici bir örnektir. Neden Kongo, Japonya, Polonya veyâ Fransa yahut İtalya Dış İşleri Bakanı değil de, Azerbaycan’la ilgili olarak hiçbir resmî hukuk bağlantısı bulunmayan Türkiye Dış İşleri Bakanı’yla görüşme ihtiyacı duyulmuştur? Kezâ, neden Litvanya veyâ Kırgızistan değil de Âzerbaycan görüşülmüştür?

Bu görüşme, SSBC tarafından Türkiye’nin Azerbaycan’la ilgisinin kabûl edilmesi ve fiilen Türkiye’nin taraf olduğu bir hukûkun tesîsi mânâsına gelir. Bir milletlerarası andlaşmada Türkiye tarafından Azerbaycan’ın mukadderâtıyla ilgilenme hakkının elde edilmemiş olması, fiilî durumun bir hukuk zemînine oturtulmasına mâni olamamıştır. Bu hal beynelmilel hukuk sâhasında konunun tescil edilmesi için çok mühim bir adım sayılmalıdır.

Tabiatıyla Azerbaycan konusunda Türkiye’nin eline geçen koz durup dururken ortaya çıkmamıştır. Azerbaycan’ın şuurlu aydın zümresiyle Türkiye’deki bir avuç basiretli münevverin seneler süren azimli çalışmaları, her iki taraftaki sâde insanlara kadar ulaşabilmeleri, bu günkü vasatı hazırlayan başlıca unsur olmuştur. Bu türden bir kültür alış verişine ise, hem de dünyada umûmî kabul gören resmî hukuk normları sebebiyle yirmibirinci asrın eşiğinde engel olmak mümkün değildir.

O halde, bütün mazlum Türk boylarına hitap ederek söyleyecek olursak, meşrû zeminlerde ve şuurla kardeşlik bağlarımızın güçlendirilmesi, ilerde mutlaka doğacağı belli olan fırsatları değerlendirmenin baş şartıdır. Mazlum kardeşlerimiz bilmelidirler ki, dertlerimizi birbirimize duyurabilmek ve onları paylaşmak devâmızın kendisidir. Gerçek de son Azerbaycan hâdisesinde gördüğümüz gibi Arap ve İslâm âlemi dâhil olmak üzere bütün dünya karşısında Türk’e Türk’ten gayrısının yâr olmayacağı ayan beyan ortadadır. Başta söylediğimiz gibi, Türkiye de maalesef aynı sebeple çok rahat bir ülke değildir.

O’na yeri ve zamânı gelince kullanabileceği meşrû zeminler hazırlamak bütün Türk Dünyasının hem vazîfesi hem ihtiyâcı hem de tek şansı gibi görünüyor. 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s