Bir Muhasebe Denemesi

Fotoğraf Güneş Par’a aittir.

                                                                                 

Sait Başer, “Bir Muhasebe Denemesi”, Türk Yurdu, C.VIII, Sayı:.3, Ankara, Nisan 1987, s.47-48.

 

Türkler, eski dinleri olan vahdâniyetçi Töre sâyesinde, İslâmiyet’i kabul etmeden çok daha önce millet kıvâmını bulmuş, diğer kavimlere nisbetle yüksek bir kültür meydana getirmiş, tevhid ve devlet terbiyesi kazanmış bir topluluktu. İslâmiyet’le birlikte millî cevherini mütekâmil tevhidî mâniyle kaynaştırmış, asırlar içinde şâhikasına eriştiği bir millî terkip ortaya konmuştu. Bu terkîbin siyâsî, sosyal, askerî… vb. sâhalara hitap eden mükemmel unsurları vardı. Bu olgun medeniyetiyle Türklük, dünyânın mihver kavmi olmak vasfını çağlar boyu korudu.

Derken zaman geçti devir değişti. Rönesans, sömürgecilik faaliyetleri, matbaanın keşfi, sanâyi inkılâbı ile dünyâ güç dengelerinde ağırlık merkezi Batılı milletler lehine yer değiştirdi. Osmanlılar’ın elit tabakası haşmet asırlarının rehâveti içinde bu kaymayı uzun müddet görmek istemedi, göremedi. Zâten mevcut sermâyesiyle birkaç asır idâre edilebilecek birikimin sâhibiydi. Fark ettiği zaman ise maalesef vakit geçmiş, mesâfe çok açılmıştı. Öyle bir noktaya gelindi ki, artık mevcut sermâye ile idâre edilemezdi.

Ve Türklük daha başka asırlık sebeplerin de ilâvesiyle 20. YYbaşında vatan coğrafyasından siyâsî, idâri ve askerî yapısına, sosyal bünyesinden dînî yaşayış ve îman anlayışına kadar uzanan topyekûn bir değişme, parçalanma dönemi yaşadı.

Bu zaman zarfında münevverler, devlet adamları türlü arayışlar içine girdiler. Silkinme, kendine gelme yolunda muhtelif çâreler teklif ve tatbik ettiler. Fakat devlete ve millete nefes aldırmayan darbeler fâsılasız devam etmekteydi. Tatbik edilen formüller, umûmiyetle yetersiz veyâ isâbetsiz çıktığı için sâdece buhrânın çapını büyüttü.

Yakın târihimize ihânetleri hesâba katmadan bakarsak, dünyâ kavimleri arasında belki de yaşama ve hareket arzusu en güçlü milletlerden olması sebebiyle, Türklüğün bu muazzam buhrânı yenmek için her türlü yolu deneyen, hattâ kendini inkâr etmeyi bile göze alan nesiller, tâlihsiz bir aydınlar zümresi yetiştirdiğini görürüz.

Her ne hal ise… Bu son devrimizi anlayıp anlatmak yolunda çok söylenti yazıldı. Netîcede, âdetâ bir yeniden oluş arzûsuyla Cumhûriyet hayâtına geçtik. Fakat Cumhûriyet nihâyet bir rejimden ibaretti. Meselelerimiz o geldi diye silinip gitmemişti.

Devrin idârecileri kat kat buhranları atlayıp yeniden yürüyebilmek için iki ana politika tâyin ettiler. Birincisi bir uzun sulh devri açıp toparlamak için zaman kazanmak, ikincisi de katılaşma ve donmalar sebebiyle dinamizmini yitirdiği düşünülen klâsik usûlleri, fikir ve müesseseleri devre dışı bırakarak milletin saf cevherine meydan açmaktı.

İki plânda Cumhuriyet’in getirdiği sulh devri açmak fikri gerçekleşmiş, asırlardır üst üste yığılan felâketler zinciri kopartılmıştır. Atatürk’ün “Yurtta sulh cihanda sulh” vecizesinde ifâdesini bulan bu sükûnet devri sâyesinde kemiyet bakımından son iki asrın Osmanlısı’na kıyasla Türkiye bugün nüfus sayısı, askerî ve iktisâdî güç ölçülerine göre daha iyi durumdadır. Fakat aynı yükselişi keyfiyet noktasından göremiyoruz. Gerçi Osmanlı’yı aştık; ama bu arada diğer milletlerin araya giren iki cihan harbine rağmen gerçekleştirdikleri hızlı ilerlemeye yetişemediğimizden, dünyâ sıralamasında muhtaç miller hânesinde yer aldığımız gibi, îtibar ve güç bakımından mütemâdiyen alt sıralara doğru kaydık durduk.

Cumhuriyet’in ikinci ana politikası: Geçmişten gelen, verimlilik ve canlılığını yitirmiş müesseselerin lâgvı yanında, klâsik usûlleri terkederken düşünce ve yaşama biçimimizde gerçekleştirilen değişiklikti. ”İnkılâpçılık” prensibi bu maksatla konmuştu. Böylece millî cevherin kabiliyetleri Batı kültür ve metodları içinde devreye sokulacaktı. Hedef, “Muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmak” tı.

Çünkü devrin yöneticileri, târihimizdeki muazzam Türk başarılarının kaynağı saf millî cevherdir inancını taşıyorlardı. Belki de gerçekten öyleye idi. Ne var ki bu düşünce yeterince tahlil edilmedi. Edilemezdi de. Zîrâ devlet kendisini en kısa zamanda Osmanlı’dan tecrid etmek hedefini koymuştu. O günlerdeki moda fikirlerin ve mutlaka basacakları bir zemîne muhtaç olan yeni ricâlin tesiriyle zihinler Orta Asya’ya açıldı.

Bugün bile özlenen kıvâmı bulmuş sayamadığımız Türklük araştırmaları, o zamanlar değil eski Türk târihini, henüz yakın devirleri dâhi lâyıkıyle anlaşılır biçimde ortaya koymamıştı. İlim adamlarımız bu tâkatsizlikle kadim târihimiz hakkında ortaya unsurları tebellür etmiş bir medeniyet koyamıyor; ancak silinmesi imkânsız büyük başarıları tekrarlayıp duruyorlardı. Bâzı devlet ricâlimiz ilmin karanlık bıraktığı noktaları muhayyel îzahlarla doldurup kendilerine yeni bir tarih icat ettiler. Medeniyet bahislerini müphem, başarıları net gösteren bir manzara çiziyordu. Dolayısıyle başarılar sâdece saf millî cevherin eseri bilinmekteydi. Son devirlerdeki geri kalmışlığımız da bu cevherin türlü mekanizma ve müesseseler eliyle âtıl hâle getirilmesine bağlanmıştı. Bu mantığın tabiî neticesi şu oldu: Eğer o cevhere yeniden meydan açılırsa târihteki muazzam başarılar tekrarlanabilir!

Bu düşünce, dayandığı niyet îtibâriyle güzel sayılabilirdi. Ama kalkınma ve ileri Batı ülkelerinin seviyesini bulup geçmesi beklenen saf millî cevherin, ancak tabiî yapısındaki aktiviteyi ortaya çıkaracak, bu yapıya uygun bir millî felsefenin ölçüleri içinde hamle yapabileceği, verimli olabileceği fark edilemedi. Yâhud göz ardı edildi. Gerçi asırların getirdiği ruh ve vicdan formasyonunu terk etmenin bir takım rahatsızlıklar doğuracağı tahmin edilmişti. Umuldu ki, hızlı kalkınmanın ve uzun savaşların kesilmesinden dolayı ortaya çıkacak barış devrinin nîmetleri bu sıkıntıları giderir.

Halbuki târihte iz bırakan hiçbir başarımız görünen yüzünden ibâret değildir. Maddî ve mânevî zaferlerimizin gerisinde köklü bir fikirler, idealler ve zevkler manzûmesi vardı. Bu zemine dayanarak kurulmuş müesseseler mevcuttu. Müesseselerimizin dayandığı inanç, fikir, haslet ve idealler ise behemehal milletimizin fıtrî, tabiî yapısı ile yönelişleriyle hem-âhenkti.

Yâni neticede başarı gene millî cevhere âitti; ama ancak müesseseleşme, teşkilâtlanma sürecinden geçtikten sonra. Millî cevher’in evsâfı ve müesseseleşinceye kadar geçtiği merhaleler dikkatle incelenip sisteme bağlanmalı ve yeni bir devre girerken bu hususlar göz önünde tutulmalıydı. Böyle yapılmadan maalesef ne umulan kalkınma ne de rahatsızlıkların giderilmesi mümkün oldu. Bilâkis başlangıçtaki rahatsızlıklar giderek müzmin bir sosyal yara hâlini aldı. Siyâsî sâhada sağlanan devlet sulhü bile iç yapıdaki kaynaşmalar yüzünden sık sık bozuldu. Üstelik siyasî ve sosyal sâhadaki çalkalanmalar aydın zümrenin bir bölümünde bâzı yeni arayışların doğuşunu hazırladı. Başlangıçta inkılâpçı görünen bu zümre zamanla ihtilâlci, tahripçi, anarşist, materyalist; bir başka zümre de koyu mutaassıp grupçuklara dönüştü.

Bugün Türk fikir hayâtında uzun süredir görülen inişli çıkışlı, zikzaklı ve bulanık gidiş nispeten durulmuştur. Hazır akl-ı selîmi hâkim kılma gayretleri sürerken, yaraları kaşımaktansa meselelerimizi sükûnetle ve ilmî zeminlerle ele almak daha doğrudur.

Lâkin toparlama sürecinin hayli uzadığını, artık millette sabırsızlık alâmetleri göz ardı etmenin büyük hatâ olacağı da ortadadır. Sabırsızlık mutlaka baş kaldırma şeklinde anlaşılmamalıdır. Kitlelerdeki umûmî derbederlik, idâre karşısında îtimatsızlığın artması, değer ölçülerine ve kendi kültürüne saygının azalması gibi davranışlar ileride büyük sosyal çöküntülere yol açacak mühim işâretlerdir. Temsil ettiği halkını çürüten bir devletin ne işe yaradığını sormak ise tabiî bir haktır.

Mâdem insanlar gibi milletlerin davranışlarında da bir takım ihtiyaçlar, insiyaklar, fikir ve inançlar müessirdir ve konan büyük hedefler ancak o hedeflere mütenâsip moral güçlerle gerçekleşir, o halde hem insanımız ve aydınımız, hem de devletimizin hareketlerinde yüksek fikirlere dayanmak şartı aranmalıdır.

Şahıslar fânîdir. Bizce Türk, hâlâ ve ancak devletiyle ayakta durabilir. O sebeple düşünen Türk insanı; milleti, târihi, fikir hayâtı, kültürü, îman hayâtı üzerinde ciddiyetle durmak; devletinin, dolayısıyle milletinin varlığını sağlama almakla mükelleftir. Bizim ölçülerimize göre devlet münevver demektir. O halde münevverlerimiz arasındaki iştirak noktaları tespit edilmeli, millî varlığımız hakkındaki kanaatleri toplamalı, bu tespitler ışığında milletimiz ve insanlık âilesi önünde yeni bir tez ile çıkılabilmelidir. Çünkü artık insanın belli bir tipi, misyonu yoktur. Vardı! Kaybolmuştur. Ve münevverimizin fikir ve îman zemîninin tesbiti, aslında insanımızın alâmet-i fârikasının ortaya konması demektir.

Ancak bu sâyede ve böyle bir zeminde cesâretle îmâl-i fikr edilebilir. Türk münevveri böylece kendi insanına yeni, orijinal, uygulanabilir; insana, cemiyete, çağa, mukaddeslere ve târihe ters düşmeyen düşünceler üretebilir.

Çünkü biz kendi târihi ve sosyal yapımıza uygun, yaşanabilir, çelişkilerini çözmüş yeni bir medeniyet kurmak mecburiyetindeyiz. Aksi takdirde üçüncü, beşinci sınıf bir kavim olarak, birbirini çelmeyen müessese ve fikirler içinde yaşamak bizim bitişimizdir. Bu mânâda bir fikrî çalışma millî insan tipimizin ortaya çıkmasını sağlayacağı, insanımıza yeniden yaşama gücü kazandıracağı kadar, aynı zamanda âlemşümûl bir değer de taşıyacaktır. Çünkü böyle bir yeni senteze bütün insanlık ihtiyaç duyuyor. 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s