Bahçe Konuşmaları – Malkoçoğlu Olmazsa Keloğlan!

Sait Başer, “Bahçe Konuşmaları- Malkoçoğlu Olmazsa Keloğlan!”, https://saitbaser.com/2013/12/09/bahce-konusmalari-keloglan

 

Kültürümüzdeki Keloğlan bir tür kamuflaj tipi. Şartlar, Türk’ün içindeki kahramanın ortaya çıkmasına eğer imkan vermiyorsa, kılık değiştirip kel oğlan oluyor. Gücüyle, kuvvetiyle, iktidarıyla elde edemediğini bu defa zekasıyla elde etmek üzere, asıl kişiliğini ortaya çıkaracağı zemini kurup çıkarmak için ortamı tarassut ediyor, tarıyor. Yani Keloğlan da aslında millî bir tip. Maskesinin arkasında mesela Battal Gazi, Danişmend Gazi veya Malkoçoğlu var!.. Fakat Malkoçoğlu’nun hareket yeteneğinin ortadan kalktığı bir ortam söz konusu olduysa, Malkoçoğlu’nun tebdil-i kıyafet etmesi lazım. O zaman Keloğlan sahneye çıkıyor.

Şimdi bizim Keloğlan namusun elden gitmek üzere olduğunu fark edince yani artık ‘ana sıçana bak!’ deyip de, kedi fare oyununu seyretmekten bıkıp, bir yerli dizi seyretmek istediği vakit televizyonda Yabancı Damat çıkıyor. Oradan paçayı sıyırsa Avrupa Yakası çıkıyor. Keloğlan’ın zekasını kullanarak, bu vampirleşmiş büyük güçlerin içerisinde yaşamanın formülünü bulması lazım. Ya bunlardan birine yem olacak, ya da kendi hayat sırrını hayata geçirecek bir formül icat edecek.

Yani “Evvel zaman içinde, zaman bugün içinde…” dediğimiz masalda, herkes ya bir güç veya bir zaaf pazarlıyor. Nasıl Çin 1,5 milyarlık büyük nüfus kitlesini, yıllık geliri kırk elli dolarlarda dolaşırken batı dünyasının ucuz iş gücü ihtiyacını karşılamak üzere piyasaya sürdüyse! Bu bedava gibi bir şey. Çin iş gücüyle üretilen mamül mal, dünyanın her yerinde rekabeti mümkün olmayan bir fiyatla alıcının önüne geliyor. Hemen hemen her sektörte Çin iş gücü piyasaya girdi. Ama bunu sadece bir iş gücü olarak bırakmadı. Bir yandan komünist bir yönetimin imkanlarını kullanarak totaliter bir sisteme devam ediyor; fakat diğer yandan da, uluslararası sermaye için, çok uluslu şirketleri ülkeye çekmenin her türlü formülünü üretiyor. Ele geçirdiği sermaye birikimini de araştırma, geliştirme, uzay teknolojilerinde, silahlanmada, askerî senayide kullanıyor. Dünya güçlerinin ellerinde olan her türlü silah, belki teknolojik anlamda onlarınkiyle aynı ayarda değil; ama, onları korkutmaya yetecek bir nükleer güç oldu. Zamanla bunları bu sefer pazarlamaya başlıyor. Çevresinde kendisiyle ittifak etmek isteyen çeşitli ülkelere bunları satıyor, uydular kurmaya çalışıyor. Ayrıca da hiç bir tarihî idealinden vaz geçmiyor. Milliyetçi Çin adıyla bilinen Tayvan’ı kendisinin doğal bir uzantısı olarak kabul ediyor. Hiç bir zaman bu tezinden geri çekilmedi. Hong Kong’tan hiç bir zaman vaz geçmedi, yüz sene beklemeyi göze aldı. O kadar büyük bir nüfus var, o kadar büyük bir insan okyanusu ki Çin, hiç bir düşman işgali Çin kültürünü ortadan kaldırmaya yetecek bir yağmayı yapamaz. Bu güvenle kendisini hür dünya uzunca bir zaman tanımadığı halde komünist rejim yıllarında bu demir perde ittifakı yıllarında fütur göstermedi. Doğu Türkistan’ı hiç bir zaman “Türkistan” adıyla anmadı. Yeni sömürge ülkesi Sing Kiang diye adlandırdı. Gene en önemli gücü olan nüfusu Doğu Türkistan’a sevkederek oradaki Türk halkı azınlığa düşürme politikası güttü. Büyük ölçüde başarılı olduğunu da söylemek lazım…

Aynı şey Hindistan için de geçerli. Hindistan özellikle 1960 lı yıllarda cumhurbaşkanlığı yapan Radha Krişna’nın fikirleri ve ondan önce de onu hazırlayan Sri Aurobindo var. Büyük bir geleneği tevarüs etmiş düşünürler bunlar. İngilizler Hindistan’daki etkilerini sürekli kılabilmek için Hint aydınlarını İngiltere’ye götürdüler. İngiltere’de eğitim yapmak, Hint elitleri içinde bir üstünlük sebebi olarak görüldüğünden, önemli sayıda Hint zengini, çocuklarını Batı’da okutmayı tercih ettiler. Özellikle İngiltere’de. Bu Batı’da okuyan çocuklardandı Radha Krişna. Delhi Üniversitesi rektörlüğü ve Moskava Büyükelçiliği yaptı uzunca bir zaman. Hindistan’ın Birleşmiş Milletler daimî temsilcisi olarak UNESCO nezdinde görevler yaptı. Dünyanın batılı vampir ideolojilerini fiilen tanıdı. Böyle bir dünyada eski usulle yaşamanın artık mümkün olmadığını gördü.

Hint aydınları toplumun geleneğiyle barışık bir hamle yapmadıkça da o büyük kitleyi harekete geçiremeyeceklerini gördüler. Gelenekeleriyle ve kültür kodlarıyla barışık bir hamle yapmaları lazımdı. Gandi’nin pasif direnişteki başarısı da zaten aynı tekniği kullanmasından kaynaklanıyordu. Benzer bir şeyi bu defa daha da ilerleten Radha Krişna Brahmanizm üzerinde bizim tabirimizle bir “içtihat” yaptı. Brahmanizm’de varlığın esası Brahma’dır. Brahma’dan başka varlık yoktur. Bizim Vahdet-i Vücûd’a çok benzeyen bir inanış. Benzediği için de vaktiyle Hindistan’daki müslümanlar Vahdet-i Vücûd teorisini tenkid edip kendilerini Hint kültüründen ayrı gösterebilecek bir Vahdet-i Şuhut felsefesi inşa etmişlerdi. Geleneksel Brahmanizm varlığı yanılsama diye görüyordu. Brahma’nın hayalleriydi varlık. Fakat Radha Krişna gördüğü ciddi felsefe eğitimi sonucunda, insan fark etmesinin varlık bağlamında mümkün olduğunu, farklar diyarından bakıldığında Brahma’nın dahi ancak anlaşılabildiğini, homojen ortamda aklın faaliyete geçmediğini anladı. Bu farkedişle beraber Brahma’dan bağımsız bir varlık da olamayacağını, buna yanılsama dahi deseniz, bu yanılsamanın bile kaynağını Brahma’dan alacağını fehm etti.. Dolayısıyla varlığa Brahma’dan birşeyler sinmesi icap ettiğini kabullendi. Realite de buydu. “Maya” kavramının (yani varlığa yanılsama demenin adı “maya”) dönüştürülmesi gerektiğine karar verdi. Varlıkta da Brahma’nın yansıdığını, Brahma’ya dair ne biliyorsak, ne anlıyorsak varlık üzerinden anladığımızı; yani bizdeki Muhiddin Arabi’nin “Tenzih ile teşbih arasında olmak gerekir” demesine benzer bir yaklaşımla, varlık olmadan Brahma’nın bilinemeyeceğini, ama Brahma olmadan da varlığın teşekkül etmeyeceğini, varlığın anlam kazanamayacağını ifade etti.

Yani varlıkla Brahma arasında vazgeçilmez bir karşılıklı ihtiyaç ilişkisi bulunduğunu gösterdi. Hint aydını, daha doğrusu Hint fakiri, bu yaklaşımla yüzünü varlık alemine de döndü. Eskiden hep sırtı dönüktü varlık alemine. Bir Brahmanist kendi iç dünyasına dalmakla mükellefti. Oysa Radha Krişna ve benzerlerinin yaklaşımlarıyla dış dünyaya da açıldılar. Ama bu arada binlerce yıllık Brahmanist geleneğin Hint insanına kazandırdığı son derece nüanslı hayal gücünü bu sefer bilgisayar yazılım programlarına uyguladılar. Toplumun yapısı sanal alemde bu tür tasavvurlar geliştirmeye çok yatkın. Zaten bilgisayarın yazılım alanı bir sanal alan! Adı üstünde, sanallıkla yanılsama arasında bir paralellik var…

Mesela Türkiye Çin karşısında tekstil sektörünü kaybetti. Deri sektörü pes etmek üzere, demir çelik sektörü pes etmek üzere, elektronik alanında zaten doğru dürüst bir söz hakkı elde edememiştik, bilgisayar yazılımında bütün dünya devleri Hindistan’a teslim oldular. Hemen hemen bütün uluslararası şirketlerde bilgisayar yazılım programları Hindu personel tarafından yönetilir hale geldi.

Rusya’da ise 1990 da, SSCB esaslı demir perdenin çöküşü ve uydularını nisbi olarak serbest bırakmasından sonra, ekonomi korkunç bir çöküntü yaşıyordu. Mümkün olabilecek her türlü çareyi denedi. Mesela Doğu Almanya’yı Batı Almanya’ya resmen sattı, Alman kredileri karşılığında. Yani imparatorluğunu dağıtırken, kalanı ayakta tutacak çareler üretmeye çalıştı. Mafyayı, mafya tekniklerini KGB elemanları tarafından kullanılır hale getirdi. Büyük bir rus mafyası oluştu, ve bu Rus mafyası dünyanın en önemli sermaye gruplarını teşkil ettiler. Batının büyük futbol takımlarını satın aldılar. Bir yandan ekonomik güç haline gelirken bir yandan da tanıtım ve propoganda imkanı verecek serbest piyasa ekonomisi şartları içerisinde, kamu oyunun çok öne çıktığı dünyada, kamuoyu üzerinde birtakım tesirler husule getirebilecek planlar kurmaya çalıştılar. Kadınlarını sattılar! Bundan daha ötesi olabilir mi. Türkiye’de yüzbinlerce Türk erkeğinin Rus nataşalarıyla evlendiğini biliyoruz. Bir de düpedüz hayat kadını olarak sayısız Rus kadını dalga dalga Türkiye’ye geliyor. Sadece Türkiye’ye mi geliyor acaba? Hayır başka yerlere de gidiyor. Bunlar profesyonel hayat kadını değil; üniversite mezunları. Rusya’da pekala iyi eğitim almış kadınlar geliyor Türkiye’de bir Türk işçisiyle ücret karşılığı yatıp kalkıyor. Topladığı paralarla gidiyor Rusya’da şirket kuruyor. Yani o da zaafını sattı bir manada. İmparatorluğu ayakta tutmanın, Sovyet İmparatorluğu’nu ayakta tutmanın imkansız hale geldiğini görünce, o imparatorluğun birtakım unsurlarını, elemanlarını, satarak geri kalan yapıyı canlandırmanın çarelerini aradı. Doğalgaz ve petrol ticareti, enerji hatları,

dünyaya özellikle Avrupa’ya hükmedebileceği bir koz haline geldi. Sermaye birikimini buralarda tedricen kullandı.

Şimdi bizim Keloğlan’ın diyarında büyük bir sıkıntı var. Keloğlan diyarı öncelikle mağlubiyet hukuku içinde yaşıyor. Mağlubiyet hukuku, I. Dünya Savaşı yenilgisine dayalı bir hukuk. Hepimiz biliyoruz ki Lozan Andlaşması Sevr’i düzelten bir anlaşmadır. Zafer kazanmış ülkenin, mağlup tarafa dikte ettirdiği değil. Muhataplarımız, İstiklal Harbi’nde yendiğimiz Yunan’ın diplomatları değil; İngilizler Fransızlar İtalyanlar… Muhataplarımız bunlar. Özellikle İngiltere, 1. Dünya Savaşı galip devletlerinin lider ülkesi ve karşımızda o oturuyor. Ve biz Lozan’ı İngilizler’den, Türkiye Cumhuriyeti’ni tanımaları şartıyla kopardık. Sevr’den çok ileri bir anlaşma olduğuna hiç şüphe yok; fakat esas itibariyle “galip devletler” önünde bir mağlubiyet hukuku kuruluşu da bir vakıa! Bugün dünyada Keloğlan’ın ülkesinden başka Birinci Dünya Savaşı mağlubiyet hukuku içinde yaşayan başka bir ülke yok. Ve bu mağlubiyet andlaşması, mesela bir Hindistan’ın yaptığı gibi, Türk aydınına toplumun kültür gelenekleri ya da kodlarıyla uyumlu yürüme imkanını vermiyor. Biz batılılaşmayı, batılı bir toplum olmayı taahhüt etmiş bir ülkeyiz. Bunu büyük bir safiyetle benimseyenler yok mu? Evet var. Fakat hiçbir zaman üst yönetim bu yaklaşımı tam bir kabulle kabul etmiş değildir. Yani Mustafa Kemal Paşa’nın da İsmet İnönü’nün de sonraki Demokrat Parti yönetiminin de batılılarla yaptıkları her türlü andlaşma ve işbirliğinde, batının dostluğuna kayıtsız şartsız inanmaları söz konusu değildir. Hatta hep ince ve hüzünlü bir alayla: “Sevgili batılı dostlarımız” diyerek başımıza gelen birçok felaketin oralarda pişirilip, kotarılıp piyasaya sürüldüğünü bilirler. “Batılı dostlarımız!” ifadesi, “Bu nasıl dostluk ki; yaptığınızı düşman etmez!” anlamına gelen bir ifade olarak, Türk diplomasisinin gelenekleşmiş tabirlerinden biri haline geldi.

Tabiî bu yapının yarattığı bir elit var. Bu yapının yarattığı bir ekonomik hakim sınıf var. Bunlar elbette düzenin artık devamını ister hale gelirler, olayı bir mağlubiyet hukukundan sıyrılma mücadelesi olarak görmez artık bunlar. Görmemeleri de çok tabiîdir. Varlıklarını, iktidarlarını devam ettirmek isterler. Öyle de oluyor ve bu iktidarın devam ettirilmesi çabası, günümüzün yeni imkanlarıyla da buluşturuluyor. Özellikle medya, iletişim sektörü, haberleşme sektörü, eğitim sektörü… Bu iktidarın teminatı olmak, devamını sağlamak adına kullanılır hale geliyor. Bunun birçok örneği var. Konu çatallanmaya çok müsait. Yani buradan “Türk eğitim sisteminde bu mağlubiyet hukukunun yarattığı elitleri etkileri” konusu mesela, başlı başına bir mesaiyi hak eden başlıklardan. Orta öğretim sisteminin müfredatı, yüksek öğretim sisteminin işleyişi, eğitim fakültelerinin garip akreditasyon programı, hatta Tevhid-i Tedrisat kanunu!..

Çeşitliliğin, farklılığın yaşama sebebi olduğu bir dünyada Tedrisatı tevhid etmek, milli potansiyeli homojenleştirmek, tektipleştirmek akıl alacak bir iş değildir. Nitekim düzen koruyucusu pozisyonunda olan, düzeni devam ettirmeyi üstüne vazife sayan, hatta durumdan vazife çıkararak bu düzeni devam ettirme adına hamleleer yapabilen kuruluş, kendi eğitim sistemini kendi mensuplarını yetiştirdiği yapıyı Tevhid-i Tedrisat’ın dışında tutmaktadır. Elbette ki Tevhid-i Tedrisat kafasıyla bağımsız bir strateji geliştiremezsiniz. Bizde askeri eğitim Tevhid-i Tedrisat’ın dışında, müstakil ve kendi şartları bağlamında gerçekleşiyor. Keza diğer sivil elit tabakanın çocuklarıysa onların imkanları bağlamında ya özel üniversitelerde veya yurt dışında -ki önemli bir kısmı yurt dışında- okuyor. Oralarda okuyorlar ve gördükleri aldıkları terbiyenin icabı olarak, dünyanın efendilerinin Türkiye’deki acentaları rolünü gelip burada ifa ediyorlar. Birçoğu oralardan evleniyorlar. Yabancı eşleri olan insanlar, tipik örnekleri Mustafa Koç, Kemal Derviş, Çetin Doğan… evet karıları ya ingiliz ya Amerikalı!..

Dolayısıyla şimdi Keloğlan ne yapsm? bu mağlubiyet hukuku çerçevesinden çıkıp halkıyla buluşma bütünleşme hamlesi yapsa, içerden dışardan çekirge sürüsü gibi tepesine üşüşecekler. Keloğlan ne yapsın? Fakat öyle bir yere gelinmiş ki; artık diğer dünya şartları dolayısıyla Türkiye’yi 1. Dünya Savaşı yıllarındaki gibi bu dikdörtgen ülkede rahat bırakma durumu da giderek ortadan kalkıyor. İsrail’e nefes aldırma projesi, veya BOP veya Çin’in, Hindistan’ın ve Uzak Doğu Kaplanları denen Yeni Çin Seddi ülkelerinin kendi başlarına buyruk hareket etmelerini önlemek için “Batılı Dostlarımız”ın, onların şahdamarını elinde tutması lazım! Şahdamarın bağlandığı enerji bölgesi ise İslam dünyası ve burada büyük bir düzenlemeye ihtiyaç var! yeni Rusya’nın yeni Çin’in yeni Hindistan’ın; hatta serbest bırakılırsa japonya’nın, Kore’nin bağımsız hareket etmelerini önleyecekseniz!

Dünyanın bu cenahında hükümranlığınızı devam ettirecekseniz, orta doğuda kayıtsız şartsız size piyonluk yapacak birtakım müttefikler bulacaksınız. Nitekim buldular da. O, bizim Barzani, Sultan Barzani, Keloğlan’ın “kızına aşık olduğu adam!”. Modern sultan veya sultan oldu adam orda, Irak harekatının akabinde… Bütün Irak hergün yüzlerce bombayla sarsılıyor; Kuzey Irak denilen, onların Kürdistan dediği bölgede de tek tabanca patlamıyor!.. Oraları Türk sermayesiyle inşa ediyorlar, bu da bir başka fenomen. Yani Türk sermaye çevrelerine, “yedek efendi” sınıfa oradaki fiilî durum karşısında sus payı veriliyor…

Fakat ilk defa bizim Silahlı Kuvvetler Amerika’yla müşterek hareket etmiyor gibi duruyorlar. Tabii bu resim çok da güvenli bir resim değil, yani son Hudson senaryosu göz önüne alındığında, toplantıda askerlerin de bulunması, Amerikalı ve Kürt ileri gelenlerle aynı masa etrafında, Türkiye’nin de içinde bulunduğu bir orta doğu düzenleme senaryosunu beraberce konuşabilmeleri, Silahlı Kuvvetler’in tam bir Amerikan karşıtı pozisyonda mı olduklarını sorgulatıyor… Acaba dedirtiyor; ama resmi söyleme baktığımızda Silahlı Kuvvetler batı karşıtı bir pozisyon edinmiş! Sebebi de iktidar tabii. Çünkü bizim Keloğlanlar batılılılaşma adına enselerinde boza pişirildiğini görünce, batılılaşma adına hareket edenlerden daha fazla batılı olma hamlesi yaptılar!!! Bir de onlar kadar batılı olamayan kurucu batılılaşmacılar, batı karşıtı oldular. Kurucu batılılaşmacılar bu batılı dostlarımız tabirini biliyorlardı herşeye rağmen. Hiç olmazsa en tepede bir avuç elit bunu koruyordu sanıyorum. Şimdi bizim zaaflarımızı kullanıyorlar. Türkiye’nin Amerikan projelerine kayıtsız şartsız teslim olmasını sağlayabilmek için. İsrail Amerika işbirliğiyle Türkler tedib edildi. Çok büyük bir ihtimalle PKKlıları da Yahudi ve Amerikalı uzmanlar eğitiyor. Türkiye’ye bunlara dönük tedbir alma, askeri harekat yapma izni vermiyorlar. Bunların Türkiye’den taleplerini de biliyorlar.

Bunun anlamı ne?

Bunların dediklerini yapın, parçalanın, Kürtler’e istediklerini verin, bunlarla savaşmanızı kabul etmiyoruz; ama onları da himaye ediyoruz demektir. Bunlara istediklerini verin demektir. Bu defa Kuva-i Milliye ruhu ne ister? İster Misak-ı Milli sınırlarına sadakat de, ister varlığım Türk varlığına armağan olsun damarları kabardı de.

Günümüzde Huntington’un Medeniyetler Çatışması tezi bağlamında öne sürülen medeniyetler, İslam ve Hristiyan dünyası imiş gibi sunuluyor. Evet Huntington, malum makalesinde çatışma alanı olarak bu bölgeleri işaret ediyor! Atıfları Kafkasya’ya Balkanlar’a, Orta Doğu’ya ait… Aslında çatışan medeniyetler Hristiyan dünyasında Ortodoks ve Protestanlar!.. Hristiyan olmayan dünyada ise Taocu Budist ve Brahmanist medeniyetler! Asıl kastedilen çarpışan güçler bunlar. Budist dünyayı başta Japonya olmak üzere onu destekleyen Kore ile beraber mütalaa edebiliriz. Kamboçya, Vietnam’ı da bunlara katabiliriz.

Taocu dünya Çin! Çin’i durdurmak artık hayal. Brahmanist dünya Hindistan. Onu durdurmak da bir hayal.

İslam dünyası kendi medeniyetinin muhasebesini yapabilmiş bir dünya değil; zaten Cabirî, Arap Aklı’nda -doğrudan doğruya böyle bir hedef taşımasa da- birtakım göndermeler yapıyor; ama İslam dünyası kendi tarihiyle hesaplaşmış değil!.. Ama bir de fiili durum var. Bu fiili durum o hesaplaşma yapılsa da yapılmasa da hükmünü icra ediyor. Bir İran var. İran, İslam dünyasında kendi farkına vurgu yapmaktan asla vazgeçmeyen bir karakteristiği gösteriyor. Gerçi 20. YY başına kadar İran bir Türk devleti oldu; ama ideolojik olarak geçmişte etnisite önem taşımadığı için, bir de İran varlığını Osmanlı’ya karşı muhafaza edebilme kaygısı taşıdığı için, vurgu hep Şia üzerinden yapıldı ve Humeyni… Dolayısıyla bir tür ruhban sınıf var İran’da. Bu ruhban sınıfın gücünü kullanarak İran kendi kültürüyle intibaklı ve kendi halkıyla bütünleşmiş bir elit marifetiyle devletini ancak 20. YY’da kurma başarısı gösterebildi. Belki bin yıldır ilk defa İran’da bir Fars devleti kuruldu. İslamî karakterli; ama bu, bir “İran İslamı”. Bu bir fiili durum.

Arap dünyası Eş’arî geleneği temsil ediyor; fakat o kadar pejmürde, o kadar kabilecilik kavrayışına mahkum bir vaziyette ki, o da kendisince bir muhasebe yapamadı! Bazı çıkışlar yapılmadı değil; ama bu çıkışlar başarılı olamadı, bir siyasi güce dönüşmedi; müstakil, kendi başına yeten, kendi kararlarını, kendi hayat tarzını üreten bir yapıya dönüşmedi…

Türkiye bu dünya içerisinde, mağlubiyet hukukunun getirdiği zebun psikoloji ile birtakım kıpırdanmalar içerisine girse de, o da kendi geçmişiyle gerçekten hesaplaşmadı. Şimdi bu düşman kontrolünde, ona tabi programlar çerçevesinde, bir geçmişi kötüleme bağlamına oturtularak o hesaplaşma yapılmıştır denilebilir; ama bu katiyen doğru değil!.. Türkiye geçmişiyle hesaplaşmış değildir. Ne tür bir medeniyetin icracısı olduklarını, kültürlerindeki ana dinamiklerin neler olduğunu gördüklerini söyleyemeyiz. Bizim, yaptığımız gözlemlerin verdiği imkanlarla, el yordamıyla hareket ettiğimizde şöyle birşey çıkıyor: Türkiye de dahil olmak üzere, İslam dünyası dünyadaki sözünü ettiğimiz medeniyetlerin, yani çarpışan kuvvetlerin biri değil. İran’ı istisna tutarak konuşuyoruz. Esefle söylemeli ki üzerinde doğu ve batının paylaşma kavgası yaptığı bir coğrafya İslam coğrafyası! Müslüman dünya katiyyen kavganın taraflarından biri değil.

Vakıa modern dönemde özellikle nükleer silahların yarattığı dehşet dengesi dolayısıyla taraflar kavgayı direkt olarak birbirlerinin alanlarında değil, İslam coğrafyasındaki taraftarları aracılığıyla yapıyorlar. Ortaya çıkan görüntü kamuoyu yönlendirme, kamuoyu oluşturma cihazları aracılığıyla İslam dünyasıyla batı dünyası arasmdaymış gibi gösteriliyor! Halbuki gerçek durum bu değil.

Çarpışan taraflar, doğu medeniyetleri ile batı güçleri. Rusya’yı da Protestan batının karşıtı bir doğu olarak kabul edebiliriz, doğu Hristiyanlığı olarak kabul edebiliriz, bu bağlamda yanlış olmaz. Türkiye’ye de el yordamıyla baktığımız zaman, medeniyetinin karakteristik yapısı, başlangıçtan itibaren atlı göçebe devirlerinin kazandırdığı ana ilkeler etrafında yükselmiştir. Medeniyetini özgün kılan şey, tarım toplumu olmayışından kaynaklanan sınıfsız toplum olmak gerçeğidir…

Toplumsal sınıf kavramı tarih felsefesinde üzerinde çok durulan bir kavram. Koca Marx’ın tarih yorumu bir sınıflar kavgası tezi üzerine oturuyor. Marx burda çok da yanılmıyordu. Sınıflar kavgası meselesi sadece Marx’ın dikkatini çeken bir konu da değildi zaten. Batılı birçok felsefeci ve sosyolog bu sınıf çatışması meselesini bilir ve çok da işlenmiş bir konudur. Ama bu sınıf meselesinin, batıda Hristiyanlığın öte dünya inanışı, hesap günü inanışı, Tanrı’nın Krallığı tezi yanı sıra, bir de ruhban sınıf gerçeğiyle bütünleştirilerek ele alınması gerekiyor. Batıdaki ruhban sınıfı öyle ağır baskı kurmuş ki avrupa üzerinde, Hristiyan dünyaya tövbe etme imkanı bile tanımıyor! Günah çıkarma mekanizması, eğer çıkarmazsan aforoz edilmene, günah çıkarırsan da verdiğin bilgilerin aleyhinde kullanılmasına yol açıyor… Şantaj mekanizmaları kurumlaşmış! Tabiî kilise astronomik bir güç elde ediyor.

Buna karşı işte meşhur Martin Luther’in Protestanlık hareketi doğdu. Protestanlık hareketi, zahirde kilise içinde iki tarafın kavgasıymış gibi görünmekle beraber, burjuvazi ile kilise ve aristokrasinin işbirliğinden doğan diğer cephe arasında cereyan etti. Tabiî kilise Protestan hareketinin ortaya çıkmasından sonra, burjuvazinin bunu bir yandan da sekülerizme dönük yorumlamasıyla geriledi.

Sosyal sınıf babadan oğula intikal eden bir yapı. Geçişsiz bir yapı tabii hayattaki çeşitliliği renkliliği, herbir insanın özel yeteneklerinin bulunması gerçeğini onun yararına kullanmasına imkan vermeyen bir yapı. Batı dünyası özellikle felsefenin de desteğiyle, Protestanlık ilkesine dayalı aydınlanma, getirdiği serbestlikle, hatta burada ateizmin ve pozitivizmin de alt sınıfların kendini serbest hissetmesinde müsbet bir rol oynadığı söylenebilir, dolayısıyla sınıflar arası kavga reel bir zemin bulmakta ve alt sınıfların mensupları arasında bu kavga meşrulaşabilmekte idi. Halbuki doğu medeniyetlerinde özellikle reankarnasyonun getirdiği bir sonraki hayatta, şimdide yaşanan hayata göre yeni bir hayat kazanma tezi, ahret fikrinin olmayışı, ölen kişinin yeniden bu dünyaya geri gelecek olması ve geri geldiğinde daha üst bir sınıfa çıkabilme ihtimali, bu yapıyı yaratışın doğal icabıymış gibi kabul edi; hayata bunu bir kriter olarak alıp onun üzerinde bakmayı gerektirir. Nitekim doğu dünyasında bir sınıflar kavgasına şahit olmuyoruz. Halbuki doğu dünyası da sınıflı idi. Çünkü tarım toplumu idi ve sınıflar arasındaki ayrım, batı dünyasına göre çok daha katıydı. Geçişe kesinlikle izin vermeyen bir yapıydı; ama buna rağmen doğu dünyasında bir sınıflar kavgasına şahit olmuyoruz. İster doğudan bakalım ister batıdan, sınıflı yapı bizatihi kendisi zulüm aracı ve adaletsizlik üreten trajik bir sistemdir. Yani sınıflı toplumlarda adalet kavramının ön plana çıkma şansı yoktur. hakim zümrelerin iktidar güçlerini devam ettirebilme çabaları bu yapının devam imkanı haline dönüşür.

İşte Türk medeniyeti, sınıfsız geçmişinde adaleti temel ilke haline getirebilmenin imkanıyla bir tarih yaratabilmişti. Yapılacak muhasebede bu gerçeğin mutlaka dikkate alınması gerekiyor. Mevcut dünya konjonktüründe hala en önemli problem adalet noksanlığıdır…

Battal Gazi rolünden Keloğlan rolüne inmiş olan Türk’ün aslî rolüne avdet etme mevsimidir… 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s